26 Kasım

“Tanrısal esinden yoksun olan halk sınır tanımaz olur(mahvolur).
Ne mutlu Kutsal Yasa’yı yerine getirene!” (Süleyman’ın Özdeyişleri 29:18)

Bu günkü ayetin ilk kısmında,

“eğer tanrısal görüş yok ise, halk mahvolur”

ifadesi yer alır. Bu ifade, genellikle kişilerin ulaşmak için uğraştıkları hedeflerinin olması gerektiğini ima eden bir ifade olarak düşünülür. Zihinlerinde arzu ettikleri sonuçların net bir resmine ve onları bu sonuca ulaştıran kesin bir programa sahip olmaları gerekir.

Ama buradaki görüşün anlamı, “Tanrı tarafından verilen bir esin”dir. Ve mahvolmak sözcüğünün anlamı, “sınır tanımamak”tır. Bu nedenle düşünce şudur: “Tanrının Sözünün bilinmediği ve saygı görmediği yerde, kişiler kendilerini kaybederler.

Ayetin ikinci yarısında bir çelişki yer alır:

“Ne mutlu Kutsal Yasa’yı yerine getirene!”

Başka bir deyiş ile, bereket yolu Söz’de yer aldığı gibi Tanrının sözüne itaat etmekten geçer..

Gelin, şimdi ayetin ilk kısmı üzerinde düşünelim, insanların Tanrı bilgisini terk ettikleri yerde, tutumları sınır tanımaz. Örneğin şöyle bir olayın gerçekleştiğini var sayalım: bir ulus Tanrıya sırtını çevirir ve her şeyi evrim sürecini temel alarak açıklamaya kalkar. Bunun anlamı, insanın saf doğal süreçlerin sonucu var olduğu ve doğaüstü bir Varlığın yaratığı olmadığıdır. Eğer bu doğru ise, o zaman ahlak ölçütleri için bir temel mevcut olamaz. Tüm davranışlarımız, doğal sürecin kaçınılmaz bir sonucudur. Lunn ve Lean’in Yeni Ahlak’ta işaret ettikleri gibi,

“Eğer ilk canlı hücre, yaşam olmayan bir gezegenin yüzeyinde saf doğal bir süreç aracılığı ile gelişti ise, eğer insan zihni aynı bir volkan gibi doğal ve maddesel güçlerin bir ürünü olarak var ise, o zaman, lav püskürttüğü için bir volkanı suçlamak ile, ırk ayrımı yaptıkları için Güney Afrikalı politikacıları suçlamak aynı derecede mantık dışı bir durumdur.”

Eğer Tanrının sözü reddedilir ise, o zaman doğru ve yanlış ölçütlerine ilişkin mutlak bir standart mevcut değildir. Ahlaki gerçekler, onlara sahip olan bireylere ya da gruplara bağımlıdırlar. Kişiler kendi davranışlarının yargıcı haline gelirler. Felsefeleri şudur:

“Eğer kendini iyi hissediyorsan, o zaman yap.”

İhtiyaç duyulan ya da gerekli olan tek aklanma “bunu herkes yapıyor” gerçeğidir.

İnsanlar bu şekilde yıkıma giderler. Kendilerinin fuhuş, zina ve homoseksüelliğe terk ederler. Suç ve vahşet alarm veren seviyelere yükselir. İş hayatında ve yönetimde çürüklük yayılır. Yalan söylemek ve aldatmak kabul edilen davranış şekilleri haline gelirler. Toplumun kumaşı parçalar ayrılıp dağılır.

“…ama Kutsal Yasa’yı yerine getiren, mutludur.”

Hatta dünyanın tamamı baş kaldırdığı zaman bile, bireysel imanlı iyi yaşamı Tanrının sözüne inanmakta ve ona itaat etmekte bulur. Gidilecek olan tek yol budur.