Çölde Sayım 5

“Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘İsrail halkına de ki, deri hastalığı ya da akıntısı olan ya da ölüye dokunduğu için kirli sayılan herkesi ordugahın dışına çıkarsınlar. Erkeği de kadını da çıkaracaksınız. Aralarında yaşadığım ordugahlarını kirletmemeleri için onları ordugahın dışına çıkaracaksınız. İsrail halkı denileni yaparak Rabbin Musa’ya buyurduğu gibi onları ordugahın dışına çıkardı.” Çölde Sayım 5:1-4.

Burada bize birkaç sözcük ile açıklanan şudur: topluluğun disiplininin üzerindeki büyük temel ilke çok önemsiz gibi görünür ama aslında bunun nedeni, ilkenin çok az anlaşıldığı ya da ilke ile çok az ilgilenildiği içindir. İsrail halkının ortasında bulunan Tanrının varlığı onların kutsal olmasını talep ediyor idi. “Aralarında yaşadığım ordugahlarını kirletmemeleri için.” Kutsal Olan’ın konut kurduğu yerin kutsal olması gerekir. Bu, çok basit ama çok gerekli bir gerçektir.

Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi “kurtuluş” Tanrının, halkının arasında konut kurmasının “temeli” idi. Ancak bu disiplinin Tanrının onların arasında kalışının sürekliliği için elzem olduğunu hatırlamamız gerekir. Tanrı kötülüğün bulunduğu yerde konut kuramaz idi. Adına övgüler olsun ki, O zayıflığa tahammül edebilir ve tahammül eder; ama gözleri kötülüğe bakamayacak kadar saftır ve günaha bakamaz. Kötülük O’nunla yanı yerde bulunamaz ve O’nun da kötülük ile hiç bir paydaşlığı olamaz. Eğer böyle olsa idi o zaman bu durum O’nun doğasının inkar edilişi olur idi ve O kendisini inkar edemez.

Ama buna karşılık olarak yine de “Kutsal Ruh Tanrı bireysel olarak imanlının içinde konut kurmamış mıdır ama imanlının içinde yine de pek çok kötülük mevcut değil midir?” denebilir. Doğru, Kutsal Ruh Tanrı imanlının içinde tamamlanmış olan kurtuluşun temeli esas alınarak konut kurmuştur. Kutsal Ruh orada doğaya ait olan kutsallık nedeni ile değil, Mesih’e ait olan doğanın mührü olarak mevcuttur. Ve Kutsal Ruhun varlığı ve paydaşlığı içimizdeki kötülük yargılanmış olduğu için keyif verir. Şu iddiada bulunacak biri var mıdır? “Benliğin ve insan zihninin arzularına yer verir iken Kutsal Ruhun içimizde konut kurduğunu fark edebilir ve bundan zevk alabilir miyiz?” Asla, böyle kötü bir düşünce bizden uzak olsun! Hayır; kendimizi yargılamamız gerekir ve içimizde konut kurmuş Olan’ın kutsallığı ile uyuşmayan her şeyi kendimizden uzak tutmamız gerekir. “Eski yaratık” olduğumuz artık kesinlikle fark edilmez. Eski yaratığın Tanrının önünde varlığı yoktur. Eski yaratık Mesih’in çarmıhında nihai olarak yargılanmıştır. Evet yine de eski yaratığın işlerini hissedebiliriz ve onlar için üzüntü duymamız ve kendimizi yargılamamız gerekir. Ama Tanrı bizi Mesih’te – Ruh’ta – yeni yaratık olarak görür. Ve ayrıca bunun da ötesinde Kutsal Ruh imanlının bedeninde Mesih’in kanının temeli sayesinde konut kurmuştur ve O’nun mevcudiyeti her şekil ve biçimdeki kötülüğün yargılanmasını talep eder.

İşte bu yüzden topluluk ile ilgili olarak söylenecek olan kötülüğün hiç kuşkusuz orada var olduğudur ve bu nedenle bedende kötülük mevcuttur. Ancak bu kötülüğün yargılanması gerekir ve eğer yargılanır ise, o zaman kötülüğün harekete geçmesine izin verilmemiş olur ve kötülük sıfır sayılır. Ama topluluğun kötülüğü yargılamaması gerektiğini söylemek ortak bir antinomianizmden başka bir şey değildir. Kendi içinde ve Tanrının yollarında Tanrının kötülüğü yargılamaktan sorumlu olmadığını düşünen, ağzı ile iman ikrarında bulunmuş bir Hristiyana ne söylememiz gerekir? Kesin bir kararlılık ile bu imanlının bir antinomian (ahlak kurallarına karşı gelen) olduğu ilan edilmelidir. Ve eğer tek bir birey için böyle bir konum yanlış ise, o zaman aynı şeyin bir topluluk için de yanlış olması gerekmez mi? Bunun nasıl olup da sorgulandığını anlamamız mümkün değildir.

Eğer İsrail incelemekte olduğumuz bölümün başlangıcında verilmiş olan buyruğa itaat etmeyi reddetmiş olsa idi, sonuç ne olur idi? Varsayalım ki, İsrail o zaman şöyle demiş olsa idi: “Biz kötülüğü yargılamak için sorumlu değiliz ve kendimizi herhangi birini yargılayacak olan hatasız ölümsüzler gibi hissetmiyoruz. Bu cüzamlı ve ölümlü kişiler en az bizim olduğumuz kadar İsrailliler ve ordugahın tüm bereket ve ayrıcalıklarına aynı bizim sahip olduğumuz gibi sahiptirler; bu yüzden onları dışarda bırakmaya hakkımız olmadığını hissediyoruz.”

Şimdi soruyoruz, böyle bir durumda Tanrının yanıtı ne olur idi? Eğer okuyucu bir an için Yeşu 4.bölüme dönecek olur ise, verilebilecek en ciddi yanıtı bulabilecektir. Şimdi okuyucu Akor vadisindeki “büyük taş yığınlarını özenli bir şekilde araştırmak için yaklaşsın ve bu konudaki bilgileri okusun. Tanrının yanıtı nedir? “Tanrı kutsallarının topluluğunda korkulması ve saygı duyulması gerekendir. Tanrımız yakıp tüketen bir ateştir.” Tüm bunların anlamı nedir? Bunu dinleyelim ve üzerinde düşünelim! Topluluğun üyelerinden birinin yüreğine tutku girmiş idi ve bu günah ile sonuçlandı. O zaman ne oldu? Bu durum tüm topluluğun olaya dahil olmasına neden oldu mu? Evet, ciddi gerçek tam olarak budur. “İsrailliler (yalnızca Akan değil) günah işlediler. Onlarla yaptığım ve yerine getirmelerini buyurduğum antlaşmayı bozdular. Koşulsuz adanmış eşyaların bir kısmını çalıp kendi eşyaları arasına gizlediler ve yalan söylediler. İşte bu yüzden İsrailliler düşmana karşı tutunamıyor ve arkalarını dönüp düşmanlarının önünden kaçıyorlar. Çünkü lanete uğradılar . Sizde bulunan adanmış eşyaları yok etmezseniz, artık sizinle birlikte olmayacağım .” Yeşu 7:11,12.

Bu durum garip bir ciddiyeti ve araştırmayı gerektirir. Kulaklarımızda yüksek bir sesi işitmemizi ve yüreklerimize kutsal bir ders vermemizi kesin kılar. Öyküden aldığımız bilgiye göre İsrail ordugahındaki yüz binlerce kişi Yeşu gibi Akan’ın günahı ile gerçekten habersiz görünüyorlar idi ama yine de söylenen söz şöyle idi: “İsrailliler günah işlediler. Lanetlenmiş olanı çaldılar ve gizlediler.” Tüm bunlar nasıl oldu? Topluluk bir tane idi. Tanrının topluluğun arasındaki varlığı topluluğu tek kişi gibi yapıyor idi ve bu nedenle her birinin günahı hepsinin günahı oluyor idi. “Küçük parça bir maya bütün hamuru etkiler.” İnsan mantığı bunu kabul etmeyebilir, ama bu ifade gerçektir. Ve bunu söyleyen Tanrıdır ve inanan bir zihin için de bu kadarı yeterlidir. “Neden, nasıl ya da niçin?” diye sormak bize düşmez. Tanrının tanıklığı her konuda yeterlidir ve bizim yalnızca inanmamız ve itaat etmemiz gerekir. Ve bizler için şu yeterlidir: Tanrının varlığına ilişkin gerçek kutsallığı, saflığı ve kötülüğün yargılanmasını talep eder. Bunu her zaman hatırlayalım. Haklı olarak her düşük zihine ait ilkeye bağlı değildir: “sen bir kenarda dur, ben senden daha kutsalım.” Hayır, hayır, her şey Tanrının ne olduğuna dair temel üzerinde kurulmuştur. “Kutsal olun, çünkü Ben kutsalım.” Tanrı kutsal varlığının azizliğinden yargılanmamış bir kötülük için vazgeçemez idi. Ne! Ay kentindeki ordugahta bulunan bir Akan ile topluluğa zafer mi verecek idi? İmkansız! Bu koşullar altındaki bir zafer Tanrıyı hor görmek olurdu ve bu da İsrail’in başına gelebilecek en kötü şey idi. Böyle bir şey mümkün olamaz idi. İsrailin cezalandırılması gerekiyor idi. İsrail topluluk olarak alçalmalı ve kırılmalı idi. Akor vadisine – sıkıntı yeri – indirilmeleri gerekiyor idi. Çünkü kötülük topluluktan içeri girdiği zaman yalnızca orada bir “umut kapısı” açılabilir idi.

Okuyucunun bu önemli pratik ilkeyi yanlış anlamaması gerekir. Ama korkarız ki bu ile Tanrı halkının pek çoğu tarafından tamamen yanlış anlaşılmıştır. Lütuf aracılığı ile kurtulmuş olan ve merhamet anıtı olan bu kişilerin herhangi bir disiplin biçimi ile ya da bu şekilde cezalandırılmalarının asla doğru olamayacağını düşünen pek çok kişi var gibidir. Bu tür kişiler için Matta 7:1 ayeti yargılandırma düşüncesinin nihai mahkumiyeti gibi görünür. “Bize Rabbimiz tarafından, hiç bir şekilde yargılamamamız gerektiği söylenmedi mi?” derler. Şu harika sözler Rabbimize ait değiller midir? “Yargılama, öyle ki yargılanmayasın.” Hiç kuşkusuz evet! Ancak bu sözlerin anlamı nedir? Kendilerini imanlı paydaşlığına sunan kişilerin yaşamın öğretişini ve tutumunu yargılamamaları gerektiği anlamına gelmezler mi? Bir insanın ne olduğu, ne yaptığı ya da ne öğrettiğine herhangi bir destek verdiklerini düşünerek o insanı tamamen aynı şekilde kabul etmeli miyiz? Rabbimizin sözlerindeki güç ve anlam bu olabilir mi? Kim, bir an için bile olsa, böyle korkunç bir şeyi kabul edebilir? Rabbimiz bize aynı bölümde “sahte peygamberlere karşı uyanık durmamızı” söylemez mi?” Ama eğer yargılamayacak isek, birine karşı uyanık durmamız nasıl mümkün olabilir? Eğer hiç bir şekilde yargı uygulanmayacak ise, o zaman bize neden uyanık durmamız söyleniyor?

İmanlı okuyucu, gerçek, mümkün olabilecek her şekilde çok basittir. Tanrının topluluğu öğretişi ve kapıdan girdiğini iddia eden herkesin ahlakını yargılamaktan sorumludur. Bizlerin motifleri değil yolları yargılamamız gerekir. Esin aracılığı ile yazan elçi bize 1.Korintliler 5.bölümde doğrudan şu öğretişi verir: topluluğun içinde bulunan herkesi yargılamamız gerekir. “İmanlılar topluluğunun dışındakileri yargılamaya benim ne hakkım var? Sizin de yargılamanız gereken kişiler topluluğun içindekiler değil mi? Topluluğun dışında kalanları Tanrı yargılar.” (12 ve 13.ayetler.)

Bu çok kesin bir durumdur. Bizlerin dışardakileri değil, içerdekileri yargılamamız gerekir. Yani imanlılar olan Tanrı topluluğunun üyeleri yargılanacak olanlar sınıfına dahildirler. Bir kişi topluluğa dahil olduğu andan itibaren o toplulukta konut kurmuş Olan’ın kutsallığına karşı olan her şey için yargılanmaya aday olur.

Ve okuyucunun bir an için bile şu düşünceye kapılmaması doğru olandır: “Evin” disiplini söz konusu olduğu zaman “bedenin” birliğine dokunulmuş olur. Bu, aslında çok ciddi bir hatadır. Ama ne yazık! Çünkü çok sık yapılan bir hatadır. Tanrının evinin disiplinini haklı olarak korumak isteyen kişilerin Mesih’in bedenine ait olduklarının söylendiğini sık sık duyarız. Bundan daha büyük bir hata olması nerede ise imkansızdır. Gerçek şudur ki, ilki bize ait bir sorumluluktur; ikincisi ise nihai bir imkansızlık? Tanrının evinin disiplininin uygulanmasının sürmesi gerekir; ama Mesih’in bedeninin birliği asla çözülemez.

Ayrıca yine bazen kişilerin, Mesih’in bedeninin üyelerinin kesildiklerinden söz edildiğini duyarız. Aynı zamanda bu da bir hatadır. Mesih’in bedeninin tek bir üyesi bile asla rahatsız edilemez. Her üye, Kutsal Ruh aracılığı ile Tanrının sonsuz amacı ile uyumlu olarak ve Mesih’in kefaretinin tamamlanmış zemini üzerinde yerine yerleştirilmiştir; ne insanların ne de kötü ruhların gücü tek bir üyeyi bile bedenden asla ayıramaz.  Hepsi mükemmel bir birlik içinde birbirlerinden ayrılmaz bir şekilde birleştirilmişlerdir ve orada tanrısal güç tarafından korunurlar. Tanrının kilisesinin birliği bir ırmak üzerinde gerilen bir zincire benzetilebilir; zinciri her iki taraftan da görebilirsiniz ama zincir orta yerinde meyil yapar ve eğer siz gözlerinizin gördüğüne göre karar verecek iseniz, o zaman zincirin orta yerinde çukurlaştığını düşünebilirsiniz. Aynı şey Tanrının kilisesi içinde geçerlidir. Başlangıçta tek olarak görülür; sonra yavaş yavaş tek olarak görülecektir ama daha şimdiden Tanrının gözünde tektir, ancak bu teklik ölümlü gözler tarafından tek olarak görülmeyebilir. İmanlı okuyucunun bu önemli kilise konusunu tam net olarak görebilmesi son anda olur. Düşman gücünün her türünü kullanarak Tanrının sevgili halkının gözlerine toprak atmak ister, öyle ki, bu konu ile ilgili gerçeği göremesinler. Bir yanda Roma Katolikliğinin övüngen birliği görülür ve diğer yandan Protestanlığın kaçınılmaz ayrılıkları göze çarpar. Roma büyük bir zafer edası ile Protestanlığın sayısız sektlerine işaret eder ve Protestanlar da aynı şekilde Roma Katolikliğinin sayısız hatalarına, çürümelerine ve tacizlerine dikkat çekerler. Böylece gerçeği ciddi bir şekilde araştıran kişi nereye döneceğini ya da ne düşüneceğini nerede ise bilemez hale gelir. Ama öte yandan bu arada özensiz, kayıtsız kendisine dönük ve dünyayı seven kişiler çevrelerinde gördükleri tüm bu şeylerden etkilenmeye hazırdırlar. Tanrısal konular hakkındaki tüm düşünce ve ilgiler bir tarafa atılırlar ve eğer Pilatus gibi bazen “Gerçek nedir?” diye soracak olurlar ise, yanıtı beklemeden aynı Pilatus gibi arkalarını dönerler.

Şimdi, artık tüm meselenin –zorluğun büyük çözümü -gerçek sırrı konusunda tamamen ikna olduk; Tanrının sevgili kutsallarının yüreklerindeki gerçek inanç Tanrının kilisesinin bölünmez gerçeğinde Mesih’in yeryüzündeki bedeninde bulunacaktır. Bu gerçek yalnıza bir öğretiş olarak görülmemeli, ama aynı zamanda bize neye mal olur ise olsun itiraf edilmeli, korunmalı ve uygulanmalıdır. Bu gerçek, cana şekil veren önemli bir gerçektir ve bir yandan romanın övüngen birliğine öte yandan Protestanlığın bölünmelerine verilecek tek yanıta sahiptir. Bu gerçek Protestanlığa birliğe sahip olduğumuzu ve Roma Katolikliğine Kutsal Ruhun birliğini bulmuş olduğumuzu kanıtlama için bizi güçlendirecek.

Ama yine de buna karşılık olarak şöyle bir tartışma ortaya çıkabilir: böyle bir düşünceyi duruların hali hazırdaki koşulları içinde uygulamak için istekli olmak gerçek anlamda ütopyadır. Her şey öylesine büyük bir mahvolmuşluk ve karışıklık içindedir ki, bizler sanki yalnızca bir ormanda yolunu kaybetmiş ve evlerine geri dönebilmek için ellerinden geleni yapan, bazıları çok sayıda bazıları iki ya da üç kişi ve bazısı da tek başına olan çocuklara benzeriz.

Şimdi tüm bunlar çok makul gibi görünebilir. Ve biz en azından hiç kuşku duymayız. Ama hali hazırda bu konu Rabbin halkından çok sayıda kişiye yoğun bir zorluk çıkartabilir. Ama iman yargılamasında konunun bu şekilde ele alınması aslında bir zorluk teşkil etmez. Ve şu basit nedenden ötürü, yani iman hakkında en önemli soru olan “Kilisenin birliği bir iman teorisi midir yoksa tanrısal bir gerçeklik midir?” sorusunun yanıtı yazılmış olduğu gibi kesinlikle şudur: “Tek bir beden ve tek bir Ruh vardır.” (Efesliler 4:4) Eğer “tek bir bedenin” olduğunu inkar edecek olur isek, eşit derecedeki bir güç ile “tek bir Rabbin, tek bir imanın, tek bir vaftizin, tek bir Tanrının ve herkesin Babası Olan’ı da inkar etmiş oluruz. Çünkü hepsi esin sayfasında yan yana dururlar ve eğer birini rahatsız etmiş olur isek, hepsini rahatsız etmiş oluruz.

Bu konu ile ilgili Kutsal Yazılardan belirli bir bölüm tanımlamadık. Eğer tanımlamış olsa idik, fazlası ile yeterli olur idi. Ama biz birden daha fazla ayete sahibiz. Şu sözlere kulak verin: “Tanrıya şükrettiğimiz şükran kasesi ile Mesih’in kanına paydaş olmuyor muyuz? Bölüp yediğimiz ekmek ile Mesih’in bedenine paydaş olmuyor muyuz? Ekmek bir olduğu gibi biz de çok olduğumuz halde bir bedeniz. Çünkü hepimiz bir ekmeği paylaşıyoruz.” (1.Korintliler 10:16,17) Aynı zamanda 1.Korintliler 12:12-27 ayetlerini de okuyunuz; bu ayetlerde bu konunun tamamı açıklanmıştır.

Net ve dolu bir tek bir kelime ile söyleyecek olur isek, Tanrının Sözü Mesih’in bedeninin bölünmez birliği ile ilgili gerçeği bina eder. Ve ayrıca Tanrının evinin disiplini ile ilgili gerçeği de net ve tam olarak bina eder. Ama göz önünde tutulması gereken önemli nokta ikincisinin asla ilkine müdahale etmeyeceğidir. Bu iki şey birbirleri ile mükemmel bir şekilde uyumludurlar. Elçi Korint’teki kiliseye “o kötü kişiyi” aralarından atmalarını buyurduğu zaman, bedenin bundan etkilendiğini mi düşünmemiz gerekir? Kesinlikle hayır. Ama yine de o kişi Mesih’in bedeninin bir üyesi değil miydi? Evet, öyle idi, çünkü ikinci mektupta onu yenilenmiş olarak tekrar görürüz. Tanrı evinin disiplini Mesih’in bedeninin bir üyesi ile ilgili görevini yapmış idi. Ve böylece hata yapan kişi geri getirildi. Kilisenin eyleminin konusu bu idi.

Tüm bunlar okuyucunun Rabbin sofrasına kabul edilme ve ondan uzak tutulma ile ilgili derin merakı hakkında düşüncelerini netleştirmesi için yararlı olabilir. Bu konu hakkında pek çok imanlının zihinlerinde hatırı sayılır miktarda karışıklık var gibidir. Bazı kişiler, bir kişinin imanlı olması nedeni ile Rabbin sofrasındaki yerinin reddedilmesinin hiç bir şekilde mümkün olmaması gerektiğini düşünüyora benzerler. 1.Korintliler 5.bölümdeki olay bu meseleyi çözümlemek için oldukça yeterlidir. Bu kişinin bir imanlı olmadığı için kiliseden atılmadığı aşikardır. Bildiğimiz gibi, o hatası ve günahına rağmen Tanrının bir çocuğu idi. Ama yine de Korint’teki topluluk onun atılmasını buyurdu ve eğer bunu yapmamış olsalar idi, Tanrının yargısını tüm topluluğun üzerine getirmiş olacaklar idi. Tanrının varlığı topluluğun içinde idi ve bu nedenle kötülüğün cezalandırılması gerekiyor idi.

Böylece hem Çölde Sayımın beşinci bölümüne hem de 1.Korintlilerin beşinci bölümüne baktığımız zaman, aynı ciddi gerçeği öğreniriz, yani, “Kutsallık, sonsuza kadar tanrının evi haline gelir.” Ve bunun da ötesinde şunu öğreniriz: bu disiplin dışarda olanlar için değil, Tanrının halkı için muhafaza edilmelidir. Çünkü Çölde sayım 5.bölümün ilk satırlarında ne okuruz? İsrailoğullarına kesintisiz bir çizgi içinde İbrahim’in dönemine kadar İsrailli olmayan, sünnet olmamış olan ve soyunu ilan edememiş olan herkesin ordugahın dışına atılması söylenmiş olsa idi? Ordugahtan atılmanın nedenleri bu temellere dayansa idi? Olmazdı. O zaman kimin dışarı atılması gerekiyor idi? “Her cüzamlının” – yani, içinde günahın işlemesine izin verilen herkes. “Deri hastalığı ya da akıntısı olan ya da ölüye dokunduğu için kirli sayılan herkes.” Çöldeki ordugahtan ayrılması gereken kişiler işte bunlar idi ve şimdi bu şekilde ima edilen örneklerin de topluluktan ayrılmaları gerekir.

Aklımıza şu soru gelebilir: “Neden böyle bir ayrılık talep edilmektedir?” Bu ayrılığın nedeni halkın ününü ve sorumluluğunu korumak için miydi? Hayır, konu bu değildir. O zaman nedir? Tanrının tam orta yerinde konut kurmuş olduğu ordugahlarını kirletmemeleri için. Şimdi de aynı durum söz konusudur. Kendi ortodoksluğumuzu muhafaza etmemiz için yargıda bulunmuyor ve kötü öğretişi kaldırıp atmıyoruz. Aynı zamanda kendi ünümüzü ve sorumluluğumuzu muhafaza etmek için de yargıda bulunmuyor ve kötü ahlakı kaldırıp atmıyoruz. Yargının tek temeli ve bu kötülüğü kaldırıp atmanın tek nedeni, şudur: “Ey Rab, kutsallık sonsuza kadar senin evin olmuştur.” Tanrı, halkının ortasında konut kurar. “Tanrının tapınağı olduğunuzu ve Tanrının Ruhunun sizde yaşadığını bilmiyor musunuz?”1.Korintliler 3:16. Ve yine bir başka ayet: “Böylece artık yabancı ve garip değil, kutsallar ile birlikte yurttaş ve Tanrının ev halkısınız. Elçiler ile peygamberlerden oluşan temel üzerine inşa edildiniz. Köşe taşı Mesih İsa’nın kendisidir. Bütün yapı Rabbe ait kutsal bir tapınak olmak üzere O’nda kenetlenip yükseliyor. Siz de Ruh aracılığı ile Tanrının konutu olmak üzere hep birlikte Mesih’te inşa ediliyorsunuz.” Efesliler 2:19-22.

Ama okuyucu şu tür bir soru sorma ihtiyacı duyabilir. “Saf ve mükemmel bir kilise ya da topluluk bulmak nasıl mümkün olabilir? Çobanın yoğun bir gayret içeren çabalarına ve toplu sadakate rağmen her toplulukta mutlaka bazı kötülüklerin mevcut olması kaçınılmazdır. O zaman saflığın bu nihai standardı nasıl olur da elde edilebilir?” Hiç kuşkusuz, topluluğun her bir üyesinde konut kurmuş günah bulunduğuna göre toplulukta kötülüğün mevcut olacağı kesindir. Ancak bu kötülüğe izin verilmemesi gerekir; kötülük yargılanmalı ve bastırılmalıdır. Kirletici olan yargılanmış kötülüğün varlığı değildir; kötülüğe izin vermektir. Üyelerin bireysel karakterleri kilisenin ya da topluluğun karakteri ile ortaktır. “Eğer kendi kendimizi yargılamış olsa idik, o zaman yargılanmamamız gerekir idi.” 1.Korintliler 11:31. Bu yüzden hiç bir kötülük miktarı bir üyeyi tanrının kilisesinden ayırmamalıdır. Ama eğer bir topluluk kötülüğü yargılama konusundaki hem öğretiş hem de ahlaki açıdan ciddi sorumluluğunu inkar ediyor ise, artık zaten Tanrının kilisesinin temelinde değildir. Ve sizin bundan ayrılma konusundaki göreviniz mutlaka yerine getirilmelidir. Bir topluluk Tanrının topluluğunun temeli üzerinde bulunduğu sürece ne kadar zayıf ve ne kadar az sayıda olur ise olsun, onu bundan ayırmak gerekir. Ama eğer bir topluluk Tanrının temeli üzerinde değil ise ve kötülüğü yargılama konusundaki sorumluluğunu inkar ediyor ise, o zaman topluluğun onunla devam etmemesi gerekir.

Ama o zaman bu tutum ayrılıkların çoğalması ve nüfuz etmesi olasılığını artırmaz mı? Büyük bir kesinlik ile hayır! Bu tutum yalnızca insan topluluklarının bozulmasına neden olur, ama bir ayrılma değildir. Tam aksine, bu tür topluluklar ne kadar geniş, güçlü ve görünürde yararlı olurlar ise olsunlar Tanrının kilisesindeki Mesih’in bedeninin birliğine tam ve kesin bir düşmandırlar.

Tanrının Ruhunun kilise ile ilgili bu büyük soruna düşünceli bir okuyucunun kayıtsız kalması mümkün değildir. İnsanlar bu konuda yalnızca bireysel bir zihnin düşüncesinin ya da bir grubun öğretişinin çok daha fazlasının bulunduğunu görmeye başlıyorlar. “Kilise nedir?” sorusu pek çok yürek üzerinde baskı yapmakta ve bir yanıt talep etmektedir. Ve verilecek bir yanıta sahip olmak ne büyük bir merhamettir. Bu yanıt Tanrının ve kutsal ayetlerin verebilecekleri kadar net, farklı ve yetkindir. Kilisenin iddiaları aracılığı ile tüm taraflar üzerine hücum edildiği zaman, “Yüce kilise”, “Alçak kilise”, “Geniş kilise”, “Devlet kilisesi” ve “Özgür kilise” gibi ifadeler söz edilemez bir ayrıcalık değildirler. Bunu kesinlikle böyle değerlendiriyoruz ve Tanrı halkının binlerce sorununun tanrısal çözümünün yalnızca burada mevcut olduğundan kesinlikle eminiz.

Ama böyle bir kilise nerede bulunabilir? Çevremizi kuşatan enkaz ve karışıklığın ortasında bunu aramaya kalkışmak umutsuz bir deneme değil midir? Tanrıya şükürler olsun ki, hayır! Çünkü kilisenin tüm üyelerinin bir araya toplandığını göremeyebiliriz, ama yine de Tanrının kilisesinin temelini bilmek ve orada olmak bizim için ayrıcalık ve kutsal bir görevdir. Ve bu temelin nasıl farkına varılması gerekir? Tanrının kilisesinin gerçek temelini fark etme yolunda atılacak ilk adımın buna karşı olan her şeyden uzak durmak olduğuna inanıyoruz. Zihinlerimiz sahte olan tarafından bulutlandırıldığı zaman, neyin gerçek olduğunu beklemeye ihtiyaç duymayız. Tanrısal düzen şudur: “Kötülük yapmayı bırak, iyilik yapmayı öğren.” Tanrı bize iki adım atmak için gerekli ışığı bir kerede vermez. Bu yüzden yanlış temel üzerinde durduğumuzun farkına vardığımız an, onu terk etmek ve daha fazla ışık için Tanrıyı beklemek bize düşen görevdir, çünkü Tanrının daha fazla ışık vereceği kesindir.

Ama şimdi artık bölümümüzde ilerlemeye devam etmemiz gerekiyor.

“Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘İsrail halkına de ki, ‘Bir erkek ya da kadın, insanın işleyebileceği günahlardan işler ve Rabbe ihanet eder ise, o kişi suçlu sayılır. İşlediği günahı itiraf etmeli. Karşılığını, beşte birini üzerine ekleyerek suç işlediği kişiye ödeyecek. Eğer kişinin işlenen suçun karşılığını alacak bir yakını yok ise suçun karşılığı Rabbe ait olacak. Günahın bağışlanması için sunulan bağışlamalık koç ile birlikte suçun karşılığı da kahine verilecek.”

Suç sunusu öğretişinin Levililer kitabının 5.bölümü ile ilgili Notlar’da gözden geçirildiğini biliyoruz ve şimdi okuyucumuza bu konuyu işaret etmemiz gerekiyor. Çünkü onun zamanını meşgul etmek istemiyoruz ve daha önce gözden geçirilmiş olan noktalara tekrar değinmek istemiyoruz. Burada yalnızca itiraf ve yenilenme ile ilgili çok önemli konulara değineceğiz. Hem Tanrının hem de insanın Golgota tepesinde sunulan Yüce Günah Sunusu aracılığı ile kazananlar oldukları gerçeği ile birlikte aynı zamanda bir önceki alıntıdan şunu da öğreniriz: bir günah işlendiği zaman Tanrının bu günahın itiraf edilmesini ve yenilenmesini arar. Bir öncekinin içtenliği bir sonraki aracılığı ile kanıtlanacaktır. Kardeşine karşı günah işlemiş bir Yahudinin gidip ona “Üzgünüm” demesi yeterli değil idi. Günah işlediği konuda verdiği zararı tazmin etmesi ve bu zararın karşılığını beş kez ödemesi gerekiyor idi. Şimdi bizler yasa altında değiliz, ama buna rağmen yine de yasanın özelliklerinden pek çok bilgi edinebilir ve ondan bazı iyi dersler alabiliriz. Günah işlediğimiz konuda kendimizi yargıladığımıza dair gerçek ile ilgili uygulamalı kanıt vermemiz gerekir.

Bunun olması gerektiği gibi hissedilip hissedilmediğini sorgularız. Tanrının ruhunu gerçekten çok kederlendiren günah ve hata ile ilgili olarak bir ışığın mevcut olduğundan korkarız. Tanrının gözündeki günahın kötülüğünün yürekte derinden hissedilmeden ve gerçek pişmanlık duyulmadan yalnızca ağız ile söylenmesi ile yetiniriz. Günahın kendisi ahlak köklerinden yargılanmaz ve bunun bir sonucu olarak yürek sertleşir. Ve vicdan hassasiyetini kaybeder. Ufak çengelleri tarafından yönetilen titiz vicdan ya da korkuları tarafından idare edilen marazi bir vicdandan söz etmiyoruz. Bu her iki vicdan da kişinin başa çıkamayacağı kadar sıkıntılıdır. Biz burada her zaman her konuda Tanrının sözü tarafından yönetilen ve O’nun yetkisi ile idare edilen hassas bir vicdandan söz ediyoruz. Bu makul ve sağlıklı vicdan tanımının değeri ölçülemez bir hazine olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir vicdan her şeyi düzenler; günlük yaşamımızdaki alışkanlıklarımız –nasıl giyineceğimiz – evlerimiz –mobilyamız –masamız – tavır ve davranışlarımız, ruhumuz ve tarzımız ile ilgili her konuyu inceler. Ya da eğer bizim payımız başka kişilere hizmet etmek ise, hizmetin türü ne olur ise olsun bu hizmeti nasıl bir ruh durumu ile yerine getirdiğimizdir. Özetleyecek olur isek, her şey duyarlı bir vicdanın sağlıklı ahlaki etkisi altında gelişir. “Bu nedenle ben gerek Tanrı gerek insanlar önünde vicdanımı temiz tutmaya çalışıyorum.” Elçilerin İşleri 24:16.

İşte imrenmemiz gereken tutum bu olmalıdır. Mesih’in en önemli ve en çok armağana sahip hizmetkarının bu uygulamasında ahlaki açıdan ahlaki açıdan güzellik ve çekicilik mevcuttur. Görkemli tüm armağanları ile tüm harika güçleri ile, Tanrının öğütlerine ve yollarına olan tüm derin anlayışı ile tüm konuşması gerekenler ile ve üçüncü gökte ona açıklanan sözlerin tüm yüceliği ile; tek bir sözcük ile söyleyecek olur isek, o elçilerin en onurlusu ve kutsalların en ayrıcalıklısı olarak hem Tanrının hem de insanların önünde her zaman güceniklikten uzak bir vicdanı muhafaza etmek için kutsal bir gayret gösterir. Ve eğer korunmasız bir anda Hananya’nın baş kahine söylemiş olduğu gibi eğer ağzından yanlış bir söz çıkar ise hemen o anda bunu itiraf etmeye ve tazmin etmeye hazır olmalıdır, öyle ki “Beyaz badanalı duvar, tanrı sana vuracak!” sözü geri alınsın ve bunun yerine Tanrının sözü verilsin: “Halkının yöneticisine karşı kötü söz söylemeyeceksin.”

O gece Pavlus’un eğer söylediği sözleri geri almamış olsa idi, huzur içinde dinlenmesinin imkansız olduğuna inanıyoruz. Yanlış olan şeyi söylediğimiz ya da yaptığımız zaman, bunun itiraf edilmesi gerekir ve eğer itiraf edilmez ise, paydaşlığımızın kesileceği mutlaktır. Vicdanda yer alan itiraf edilmemiş olan günah ile paydaşlık ahlaki açıdan imkansızdır. Bunun hakkında konuşabiliriz, ama bu hiçbir yararlı sonuç sağlamaz. Eğer Tanrı ile yürümek istiyor isek, temiz bir vicdanı muhafaza etmemiz gerekir. Ahlaki duyarsızlık ve körleşmiş vicdan kadar korkunç olan başka bir şey yoktur; kayıtsız bir ahlak anlayışı her tür şeyin yargılanmadan geçiştirilmesine izin verebilir; günah işlenir, üzerinden zaman geçer ve sanki hiç bir şey olmamış gibi “Ben ne kötülük yaptım ki?” denebilir.

Değerli okuyucu, kutsal bir gayret ile tüm bunlara karşı uyanık olalım. Yumuşak bir vicdan oluşması için istek duyalım. Vicdan Pavlus’tan talep ettiğini bizden de edecektir, yani “uygulama”. Ancak bu bereketli bir uygulamadır ve en değerli ürünleri ortaya koyacaktır. Bu uygulamada yasaya karşı olan herhangi bir şey olduğunu düşünmeyin; hayır! Bu egzersiz tamamen imanlıya özgüdür; gerçekten de Pavlus’un sözylediği bu soylu sözlere bir imanlının uygulamasının sıkıştırılmi şekilde bir tamamı olduğunu görürüz. “Tanrının ve insanların önünde her zaman temiz bir vicdana sahip olmak her şeyi açıklar.

Ama ne yazık! Tanrının istekleri ya da diğer kişilerin istekleri üzerinde düşünmeyi alışkanlık haline getirmiş olan kişi sayısı ne kadar azdır! Vicdanımızdaki duyarlılık ne kadar küçüktür. Tüm bu tarz istekler ihmal edilir, ama biz bunu yaptığımızı hissetmeyiz bile.

Rabbin huzurunda kırılma ve gerçek pişmanlık yoktur. Binlerce konuda günah işleriz, ama yine de itiraf ya da tazmin etme mevcut değildir. Yargılanması, itiraf edilmesi ve ortadan kaldırılması gereken pek çok şeyin geçip gitmesine izin verilir. Kutsal konularda günah işlenir; toplulukta ve Rabbin sofrasında gayri ciddiyet ve kayıtsızlık vardır. Çeşitli yollar ile Tanrıdan çalarız; kendi düşüncelerimiz ile düşünürüz; kendi sözlerimiz ile konuşuruz; kendi hoşumuza gideni yaparız ve tüm bunlar Tanrıdan çalmaktan başka nedir? Kendimize ait olmadığımızı ve bir bedel karşılığı satın alındığımızı bilmez miyiz?

Şimdi, tüm bunların bizim ruhsal büyümemize engel teşkil edeceklerini düşünüp üzülmemezlik edemeyiz. Bu durum Tanrının Ruhunu kederlendirir ve canlarımızın O’nunla olan büyümeleri konusunda Mesih’in lütufkar hizmetine engel olur. Tanrı sözünün çeşitli bölümlerinden Tanrının yumuşak bir ruh ve pişman bir yüreğe ne kadar çok değer verdiğini biliriz. “ben pişman olmuş bir ruhtan ve sözümden titreyen bir yürekten hoşlanırım.” Tanrı böyle bir kişi ile birlikte olabilir, ama katılık ve duyarsızlık, soğukluk ve kayıtsızlık ile paydaşlıkta bulunamaz. Oh! O zaman hep hem Tanrının hem de diğer insanların önünde saf ve suçlamayan bir vicdana sahip olmak için kendimizi eğitelim.

Uzun bir alıntıya ihtiyaç duymadığımız bölümümüzün üçüncü ve son bölümünde bize derin bir ciddiye sahip olan bir ders verilir. Bu derse bakış açımız hem tanrısal takdir ya da ahlaki yönden olabilir. Bu bakış açısı kıskançlık denemesi için tasarlanmış olan büyük sıkıntının kaydını içerir. Ve buradaki yeri dikkat çekicidir. İl kısımda kötünün ortak yargılanmasını gördük: ikinci kısımda bireysel öz yargı, itiraf ve yenilenmeyi ve üçüncü kısımda Tanrının kötülüğün gölgesine dahi tahammül edemeyeceğini öğrendik.

Şimdi, bu çok etkileyici sıkıntının Yehova ve İsrail arasındaki ilişki üzerinde tanrısal bir takdir taşıdığına tamamen inanıyoruz. Peygamberler İsrailin tutumunu genellikle bir eşin (hanım) tutumuna benzetirler ve Yehova’nın bu eşe olan kıskançlığına değinirler. Bölümlerden alıntılar yapma girişiminde bulunmayacağız, ama okuyucu Yeremya ve Hezekiel kitaplarının sayfalarında bu benzetme ile karşılaşacak. İsrail, acı suyun yürekleri araştıran denemesine dayanamadı. İsrailin sadakatsizliği görünür hale geldi. İsrail bir eş olarak verdiği sözü ihlal etti. İsrail’in Kutsalı olan Kocasından ayrıldı ve Kocasının yakıp tüketen kıskançlığı sadakatsiz ulusun üzerine döküldü. Tanrı kıskanç bir Tanrıdır ve Kendisine ait olduğunu söylediği bir yüreğin bir başkasına verildiği düşüncesine tahammül edemez. Böylece kıskançlık denemesi ile ilgili bu sıkıntının tanrısal karakter açısından çok önemli olduğunu görüyoruz. Tanrı kıskançlık konusunda yara almış ya da hatta yara aldığına dair kuşku duyan bir kocanın düşünce ve duygularına tamamen sahiptir. Yalnızca kuşku duymanın bile hoş görülmesi mümkün değildir; kıskançlık yüreğe yerleştiği zaman konunun en dip noktaya kadar araştırılması gerekir. Kuşku duyan kişi, kuşku duyduğu kişiyi yalnızca sadık olan birinin katlanabileceği bir araştırma sürecinden geçirir. Eğer suçun en ufak bir izi bile var ise, acı sular canı, canın en derin yerlerine kadar araştırabilirler ve mevcut olanı açığa çıkartırlar. Suçlu olan için hiç bir şekilde kaçış yok idi ve suçlu olan için olası hiç bir kaçış olmadığı gerçeği masum olanın haklılığını daha da zaferli bir hale getirir idi. Suçlunun suçunu beyan eden ve sadık olanın masumiyetini ortaya koyan süreç aynı süreçtir. Saygınlığının tamamen bilincinde olan kişi soruşturmadan sıkıntı duymaz. Eğer suçlu olan birinin kaçması için bir olasılık olsa idi, deneme modunun herhangi bir kusuru aracılığı ile masum olana karşı çıkılmış olur idi. Ama süreç tanrısal idi ve bu nedenle mükemmel idi. Ve bu yüzden kuşku duyulan eş denemeden güvenlik ile geçtiği zaman, sadakati mükemmel bir şekilde görünecek idi ve kendisine karşı tam bir güvenlik duygusu oluşacak idi.

O zaman tüm kuşku duyulan meselelerin çözümlenmesi nasıl mükemmel bir merhamet gerekir idi! Kuşkulanmak tüm sevecen mahremiyete vurulan öldürücü bir darbeden farksızdır ve Tanrı topluluğunun ortasında bunu barındıramaz idi. O, halkının bir arada kötülüğü yargılaması ve kişilerin bireysel olarak kendilerini yargılamaları ile yetinmez aynı zamanda kötülük olasılığın var olduğu yerde dahi kanıtın ortaya konması ve gerçeğin mükemmel bir şekilde ortaya çıkartılması için bir deneme yöntemi tasarlamıştır. Suçlu olanın acı suyu yani ölümü içmesi ve yargılanması gerekiyor idi. 1 Sadık olan acı suyu yani ölümüiti ve zafer kazandı.


1. Buluşma çadırının zemininden kaldırılması gereken “toz” ölüm ile ilgili bir örnek olarak görülebilir. “Beni ölümün tozlarına getirdin.” “Su” sözcüğü Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile her şeyi görünür hale getirmek için vicdanın tahammül etmesi için geçen sürece örnek teşkil eder. Eğer Mesih’e, halkın gerçek Kocasına karşı bir sadakatsizlik söz konusu oldu ise bu sadakatsizliğin kesin bir şekilde yargılanması gerekir. Bu durum Tanrının kilisesi İsrail’in ve bireysel imanlının durumu ile uyumludur. Eğer yürek Mesih’e sadık kalmasa idi, sözün araştıran gücüne karşı ayakta kalabilmesi imkansız olur idi. Ama eğer içsel kısımlarda gerçek mevcut ise, bir imanlı ne kadar çok araştırılır ve ne kadar çok denenir ise, kendisi için o kadar iyidir. Şu sözleri gerçekten söyleyebiliyor isek ne kadar bereketliyiz: “Ey Tanrı, yokla beni, tanı yüreğimi. Sına beni, öğren kaygılarımı. Bak, seni gücendiren bir yönüm var mı? Öncülük et bana sonsuz yaşam yolunda.” Mezmurlar 139:23,24.