Çölde Sayım 6

“Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘ İsrail halkına de ki, ‘Eğer bir erkek ya da kadın Rabbe adanmış kişi olarak Rabbe özel bir adak adamak, kendini Rabbe adamak ister ise, şaraptan ya da herhangi bir içkiden kaçınacak, şaraptan ya da başka içkilerden yapılmış sirke içmeyecek. Üzüm suyu da içmeyecek. Yaş ya da kuru üzüm yemeyecek. Rabbe adanmışlığı süresince çekirdekten kabuğuna dek asmanın ürününden hiç bir şey yemeyecek. Rabbe adanmışlığı süresince başına ustura değmeyecek. Kendini Rabbe adadığı günler tamamlanıncaya dek asmanın ürününden hiç bir şey yemeyecek. Rabbe adanmışlığı süresince başına ustura değmeyecek. Kendini Rabbe adadığı günler tamamlanıncaya dek kutsal olacak ve saçını uzatacak. Kendini Rabbe adadığı günler boyunca ölüye yaklaşmayacak. Annesi, babası, erkek ya da kız kardeşi ölse bile onlar için kendini kirletmeyecek. Çünkü kendini tanrıya adama simgesi başı üzerindedir. Adanmışlığı süresince Rab için kutsal olacaktır.” Çölde Sayım 6:1-8.

Bir Nazarit olma konusu çok ilginçtir ve pratik bir eğitimdir. Bu konuda kişi kendini çok özel bir şekilde kendi içlerinde mutlak bir şekilde günahlı olmayan şeylerden ayırır. Gerçek bir Nazaritte görülen yüreğin yoğun adanması Rabden başka hiç bir şeye ilgi duymaz.

Bir Nazaritin her şeyden önce şarap içmemesi gerekiyor idi. Asmanın ürününün her şekli ve biçimi onun için yasaklanan şeyler idi. Bildiğimiz gibi, şarap yersel sevincin bir sembolüdür – insan yüreğinin içine girme konusunda çok başarılı olduğu o sosyal keyfin ifadesi. Çöldeki Nazaritin kendini bu yersel sevinçten koruması şart idi. Güçlü içki içerek doğasını heyecanlandırmaması gerekiyor idi. Adandığı tüm günler boyunca şaraptan kesin bir şekilde uzak durması buyurulmuş idi.

Bu konudaki örnek işte böyledir ve bizim öğrenmemiz için yazıldı. Çölde sayım adlı bu harika kitabın çöldeki zengin derslerinden birini ifade etmek için yazıldı. Bu, yalnızca bizim bekleyebileceğimiz olandır. Nazaritin etkileyici durumu Çölde Sayım adlı kitapta kendine uygun olan yeri bulmuştur. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi özellikle çöldeki yaşama ait olan her şeyi içeren ve mükemmel bir karaktere sahip olan bir kitaptır.

O zaman gelin, bir Nazaritin asmanın çekirdeğinden kabuğuna dek uzak kalması ile bize öğretilen dersin doğasını soruşturalım.

Bu dünyada yalnızca tek ve mükemmel bir Nazarit vardır – ama O başından sonuna kadar tüm yersel sevinçten tamamen ayrı kalmayı başarmıştır. O, halkın arasındaki görevine başladığı andan itibaren bu dünyaya ait olan her şeyden kendisini muhafaza etti. O’nun yüreği hiç bir şeyin sarsamayacağı bir adanmışlık ile Tanrıya ve Tanrının işine odaklanmış idi. O’nun yüreği ve yapmak için gelmiş olduğu işinin arasına tek bir an için bile yeryüzünün ve doğanın isteklerinin girmelerine izin verilmedi. “Babamın işleri ile ilgilenmem gerektiğini bilmiyor musunuz?” Ve yine başka bir ayet: “Seninle ne işim olabilir?” Gerçek Nazarit bu tür sözler ile doğanın isteklerine uyarlanmayı reddeder. O’nun yapması gereken tek bir şey vardı ve O kendisini kusursuz bir şekilde bu görev için ayırmış idi. Görüşü tek idi ve yüreğinin amacı da aynı şekilde tek idi. En başından en sonuna kadar bu durum aşikardır. Öğrencilerine şu sözleri söyleyebildi: “Benim yemeğim beni gönderenin isteğini yerine getirmek ve O’nun işini tamamlamaktır.” (Yuhanna 4:34) Bu nedenle O’nun bu görevinin sonunda eline kaseyi aldığı zaman söylediği şu sözleri işitiriz: “Bunu alın ve aranızda paylaşın. Size şunu söyleyeyim, Tanrının Egemenliği gelene dek, asmanın ürününden bir daha içmeyeceğim.” Luka 22:17,18.

Böylece mükemmel bir Nazaritin nasıl davrandığını burada görmüş oluyoruz. O’nun yeryüzünde sevinci olamaz idi, İsrail halkı O’nun sevinci olamaz idi. Bununla ilgili zaman henüz gelmemiş idi ve bu yüzden insan duyguları ile ilgili her şeyden kendini arındırdı. Öyle ki ,öncesizlikten beri zihninde olan tek önemli konuya Kendini adayabilsin. Mesih olarak, halkı ile ve yeryüzünde sevinç duyacağı zaman gelecek idi. Ama bu harika an gelinceye dek gerçek bir Nazarit olarak ayrılmış idi ve O’nun halkı O’nunla birleşmiş idi. “Ben bu dünyadan olmadığım gibi onlar da bu dünyadan değiller. Onları gerçek ile kutsal kıl. Senin sözün gerçektir. Sen beni dünyaya gönderdiğin gibi ben de onları dünyaya gönderdim. Onlar da gerçek ile kutsal kılınsınlar diye kendimi onların uğruna adıyorum.” Yuhanna 17:16-19.

İmanlı okuyucu, Nazarit karakterinin bu ilk önemli özelliği üzerinde biraz daha derin düşünelim. Bunun ışığında sadık bir şekilde kendimizi araştırmamız gerekir, bunu yapmamız önemlidir. Gerçekten de imanlılar olarak doğanın tüm heyecanlarından ve yeryüzünün tüm sevinçlerinden böyle yoğun bir şekilde ayrılmanın anlamını ve gücünü kavramak çok ciddi bir konudur. Belki akla şu sorular gelebilir: “Biraz eğlenmenin ve hoş zaman geçirmenin ne zararı olabilir? Manastır rahipleri olmaya çağrılmadığımız kesindir. Tanrı tüm bereketlerini biz onlardan zevk alalım diye vermemiş midir? Ve biz şimdi dünyada yaşar iken onlardan zevk almamız doğru değil midir?

Tüm bunlara verdiğimiz karşılık, şuna ya da buna zarar verme meselesi olmadığıdır. Genel olarak asma dalında soyut anlamda hiç bir yanlış olmadığı için zarar vermekten söz edilemez. Ama buradaki düşünce şudur: Eğer biri bir Nazarit olmayı hedefler ise eğer Rab için bu kutsal adanmayı yapar ise o zaman şaraptan ve güçlü içkiden tamamen uzak kalır idi. Diğer kişiler şarap içebilirler ama bir Nazaritin şaraba dokunmaması gerekir.

Şimdi kendimize sormamız gereken soru şudur: Nazarit olmayı hedefliyor muyuz? Tanrıya bedenimiz, canımız ve ruhumuz ile kendimizi ayırmayı ve adamayı gerçekten arzu ediyor muyuz? Eğer arzu ediyor isek, insan dünyasının sevinç bulduğu tüm bu şeylerden uzak durmamız gerekir. Tüm konu bu tek düşünce çevresinde döner. Sorulacak sporu elbette “manastır rahipleri olmamızın gerekip gerekmediği” değildir. Sorulması gereken soru şudur: “Bir Nazarit olmayı istiyor muyuz?” Rabbimiz İsa Mesih ile birlikte tüm yersel sevinçten ayrılmak yüreğimizin arzusu mudur? Yersel sevinç içeren şeylerin ille de günahlı olmaları gerekmez ama yine de tüm gerçek Nazaritliğin ruhsal sırrı olan tam bir yürek adanmışlığına engel olmaya eğilim gösterirler. İmanlı okuyucu gerçekten de böyle pek çok şeyin var olduğundan haberdar değil midir? Ruhunu rahatsız eden ve zayıf düşüren bir etkiye sahip pek çok şeyin var olduğu konusunda bilinçli değil midir? Ve bunlar sıradan bir ahlak düzeni içinde uygulandıkları zaman, zarar vermeden geçip gitmelerine izin verilir mi?

Ama hatırlamamız gereken şudur: Tanrının Nazaritleri değerleri bu tür bir standart ile ölçmezler. Onların ahlakı kesinlikle sıradan bir ahlak değildir. Onlar değerlere tanrısal ve göksel bir bakış açısından bakarlar ve bu yüzden eğilim gösteren hiç bir şeyin zarar vermeden geçip gitmesi neden ile sıkıntı duymazlar. Canlarının hararetli bir şekilde soluk aldığı adanmışlığın o yüksek derecesine başka hiç bir değer katmazlar.

Rab bize lütfetsin ki, tüm bu değerleri taşıyabilelim ve her kirli etkiye karşı uyanık kalabilelim. Herkes kendi durumuna göre şarabın ve güçlü içkinin ne olduğu konusunda ayık olmalıdır. Bu konu önemsiz gibi görünebilir ama canımızın Tanrı ile olan paydaşlığının akışını bozan ve her zaman zev alma ayrıcalığımız olan o kutsal mahremiyeti bizden çalan hiç bir şeyin önemsiz olmadığından kesinlikle emin olabiliriz.

Ancak bir Nazaritin özelliklerinden olan bir başka şey daha vardır. Saçlarını kesmemesi gerekiyor idi. “Rabbe adanmışlığı süresince başına ustura değmeyecek. Kendini Rabbe adadığı günler tamamlanıncaya dek kutsal olacak ve saçını uzatacak.”

1.Korintliler 11:14 ayetinde BİR ERKEĞİN UZUN SAÇA SAHİP OLMASININ SAYGINLIĞINI DÜŞÜRDÜĞÜNÜ ÖĞRENİRİZ. “Doğanın kendisi bile size erkeğin uzun saçlı olmasının kendisini küçük düşürdüğünü ve kadının uzun saçlı olmasının ise kendisini yücelttiğini öğretmiyor mu?” Bu ayetteki sözlerden öğrendiğimiz şudur: Eğer gerçekten Tanrıya ayrılmış bir yaşam sürmeyi arzu ediyor isek, doğa içindeki saygınlığımıza teslim olmak için hazırlıklı olmamız gerekir. Rabbimiz İsa Mesih bunu mükemmel bir şekilde yerine getirdi. Kendisine ün ya da övgü kazanmak istemedi; her konudaki haklarını teslim etti. “Ben bir solucan gibiyim ve bir insan değilim” diyebildi. Kendini tamamen boşalttı ve var olan en alçak yere kadar indi. Başkaları ile ilgilenir iken Kendini ihmal etti. Tek bir sözcük ile belirleyecek olur isek O’nun Nazaritliği her konuda olduğu gibi bu konuda da mükemmel idi.

Şimdi burada yapmaktan hiç hoşlanmadığımız önemli bir nokta bulunmakta. Doğal olarak saygınlığımızı savunur ve haklarımızı korumak isteriz. Bunun yapılmasının gerekli olduğunu düşünürüz. Ama mükemmel İnsan asla böyle yapmadı. Ve eğer biz de bir Nazarit olmayı hedefliyor isek, O’nun gibi hareket etmemiz gerekir. Doğanın saygınlıklarına teslim olmamız ve yersel sevinçlerden vazgeçmemiz gerekir, tabii eğer bu dünyada tanrıya ayrılmış olarak yürümek istiyor isek. Zaman içinde her ikisi de yerli yerine oturacaktır, ama şimdi değil.

Burada tekrar dikkat edilmesi gereken şudur: sorulan soru meselenin doğru ya da yanlış olduğu hakkında değildir. Genel bir kural olarak bir erkeğin lülelerini traş etmesi doğru idi, ama bir Nazaritin bunu yapması yanlış değil, tamamen yanlış idi. Farklılık bütünü ile bundan ileri geliyor idi. Sıradan bir insan için saçlarını kestirmesi ve şarap içmesi olağan bir durum idi, ama Nazarit sıradan biri değil idi. O, sıradan olan her şeyden çok farklı bir yolda yürümesi için ayrılmış biri idi. Ve bir makas kullanmak ya da şarap tatmak o yürüdüğü yola olan teslimiyetine ait değil idi. Bu yüzden eğer biri, “Dünyanın zevklerinin tadını çıkartmak ve doğanın saygınlıklarını muhafaza etmek doğru değil midir?” diye soracak olur ise, yanıtımız şu olur: “evet oldukça doğrudur, ama eğer yalnızca insanlar olarak yürüyecek isek, ama Nazaritler olarak yürüyecek isek o zaman kesinlikle tamamen yanlış ve mutlak şekilde ölümcül olur.”

Bu, durumu şaşırtıcı bir şekilde basite indirger. Binlerce soruya yanıt verir ve binlerce güçlüğü çözümler. Şu ya da bu konunun üzerinde durup kılı kırk yarmanın hiç bir yararı yoktur. Mesele şudur: bizim gerçek amacımız ve konumuz nedir? Yola yalnızca insanlar olarak mı devam etmek istiyoruz ya da gerçek Nazaritler olarak mı yaşamayı özlüyoruz? 1.Korintliler 3:3 ayetinde kullanılan ifadeye göre “insanlar olarak yürümek” ve “dünyasal kişiler olmak” birbirleri ile eş anlamlıdırlar. Bu tür bir ifade bizi gerçekten yönetir mi? Böyle bir ayetin ruhundan içiyor ve onun atmosferinde soluk alıyor muyuz? Ya da tanrısız ve Mesihsiz bir dünyanın prensipleri ve insan ruhu tarafından mı yönetiliyoruz? Eğer canlarımız doğru ruh halinde ve tutumunda isler o zaman bu tür düşünceler ve tutumlar  ile vakit kaybetmemiz yararsız ve saçma olur.

Hiç kuşkusuz, bu dünyanın insanlarının dünyanın kendilerine sunduğu her şeyden zevk almak ve güçleri elverdiğince haklarını ve saygınlıklarını korumak en doğal ve en mükemmel haklarıdır. Bu konuyu sorgulamak çok çocukça olur. Ama öte yandan bu dünyanın insanları için doğru ve doğal ve sürekli olanlar Tanrının Nazaritleri için yanlıştır ve doğal değildir. Eğer Tanrının basit gerçeği tarafından yönetilecek isek, konu açıktır. Çölde Sayım 6.bölümden öğrendiğimize göre eğer bir Nazarit şarap içer ve saçını kesmez ise, adanmışlığını kirletmiş olur. Bunun bizim için bir anlamı ya da bize verdiği bir ders yok mudur? Olduğu elbette kesindir. Eğer canlarımız Tanrıya tüm yürek ile adanmışlık yolunda yürümeyi arzu ediyor ise, kendimizi yeryüzü sevinçlerinden uzak tutmamız ve doğanın saygınlıklarına ve haklarına teslim olmamız gerektiğini bu ders öğretir. Böylece anladığımız gerçek şudur: Tanrı ve dünya, et ve kan ve ruh bir araya gelmezler, bir araya gelemezler. Bu durumun değişeceği zaman gelecektir, ama şu anda Tanrı için yaşayacak ve Ruh’ta yürüyecek olanlar dünyadan ayrı yaşamak ve benliği öldürmek zorundadırlar. Tanrı yüce merhameti ile bunu yapabilmemiz için güç sağlasın!

Nazaritin bir başka özelliğinin daha dikkate alınması gerekir; ölü bir bedene dokunmaması gerekiyor idi. “Kendini Rabbe adadığı günler boyunca ölüye yaklaşmayacak. Annesi, babası ya da erkek ve kız kardeşi ölse bile onlar için kendini kirletmeyecek. Çünkü kendini Tanrıya adama simgesi başının üstündedir.”

Böylece şarap içmesi, saçlarını kesmesi ya da ölü bir bedene dokunması halinde aynı etkinin söz konusu olduğunu anlıyoruz; bu üç eylemden bir tanesi Nazaritin adanmışlığını kirletmek için yeterli idi. Bir Nazaritin şarap içmesi ya da saçlarını kesmesi ölü bir bedene dokunmuş olması ile aynı şey idi ve onu kirlettiği aşikar idi. Tanrısal varlığın ışığında bir an bile durmayacak ayırımlar yapmaya eğilim gösteririz. Tanrının adama simgesi bir kez birinin başı üzerinde olduğu zaman o büyük ve önemli gerçek tüm ahlakın standardı ve mihenk taşı haline gelir. Ve bireyi bütünüyle yeni ve garip bir alana yerleştirir ve onu her şeye yeni ve değişik bir bakış açısından bakmaya zorunlu kılar. Artık bundan sonra ona bir insan olarak ne olduğunu sormaması gerekir, ama bunun yerine ona bir Nazarit olarak ne olduğunu sorması gerekir. Bu yüzden eğer en sevdiği yakını yanında ölü olarak yatıyor olsa bile ona dokunmaması gerekir idi. Çünkü Nazarit, ölümün kirleten etkisinden kendini korumaya çağrılmış idi ve en önemlisi  “Tanrının adama simgesi başının üzerinde idi.”

Şimdi Nazaritlik ile ilgili bu konunun tamamında okuyucunun, canın kurtuluşu konusunu, sonsuz yaşamı ya da imanlının Mesih’teki mükemmel güvencesini tam olarak anlamaya ihtiyacı vardır. Eğer bu tam net olarak anlaşılmaz ise, o zaman zihin karışacak ve karanlık olacaktır. Hristiyanlık’ta birbirleri ile çok yakın bağlantıları olmamasına rağmen ve hatta birbirlerinden tamamen farklı olan iki önemli bağlantı mevcuttur: sonsuz yaşam bağlantısı ve kişisel paydaşlık bağlantısı. Sonsuz yaşam bağlantısını hiç bir şey asla kopartamaz. Kişisel paydaşlık bağlantısı ise bir tüyün hafifliği tarafından bile bir anda kopartılabilir. İşte bu bağlantı, Nazaritlik öğretişine ait olandır.

Nazaritin kişiliğinde, Mesih’e olan bağlılığında ya da adanmışlığında özel bir yola çıkan birinin örneğini görürüz. Bu yolda devam etme gücü, Tanrı ile olan gizli paydaşlıktan güç alır. Öyle ki, eğer bu paydaşlık kesintiye uğrar ise, güç de elden gider. Bu durum konuyu çok ciddi bir hale getirir. Kişinin güç kaynağını oluşturan şeyin varlığındaki yolu izlemeye girişmenin olası en büyük tehlikesi ortaya çıkar. Bu durum olabilecek en tehlikeli durumdur ve en büyük dikkati ve ihtiyatı gerektirir. Nazaritin paydaşlığını kesme eğilimi gösteren şeylere kısaca göz atmış bulunuyoruz. Ama içsel gerçeklik gittiği zaman, dış görünüşü ya da Nazaritliği muhafaza etmek için bulunulacak herhangi bir girişimin ahlaki etkisini ortaya çıkartmak bizim sözlerimiz aracılığı ile kesinlikle imkansız olur idi. Bu konu had safhada tehlike arz eder. Sahte bir dış görünüş ile devam etmekten ise hatamızı itiraf etmek ve gerçek yerimizi almak çok daha iyidir. Tanrı gerçekliğe sahiptir ve biz zayıflığımızın ya da ahmaklığımızın er ya da geç herkes tarafından görüleceğinden emin olabiliriz. “Kardan daha beyaz olan Nazaritlerin” “kömürden daha siyah hale gelmeleri çok alçaltıcı ve küçültücü bir durumdur. Ama bu şekilde siyah hale gelenlerin beyaz oldukları sahteliği ile devam etmeleri alçalıp küçülmelerinden de kötüdür.

Hakimler kitabının on altıncı bölümünde önümüze çıkan Şimşon’un yaşadığı ciddi duruma bir göz atalım. Şimşon kötü bir zamanda, yapmaması gerektiğini bildiği halde sırrına ihanet etti ve gücünü kaybetti. Ancak düşman bunu hemen fark etti. Nazaritin başının üstündeki adama simgesini kaybetmiş olduğu kısa süre içinde herkes tarafından görüldü. “Delila bu sözler ile Şimşon’u sıkıştırıp günlerce başını ağrıttı. Sonunda Şimşon dayanamadı ve yüreğini kadına tümüyle açtı. “Başıma hiç ustura değmedi” dedi. “Çünkü ben ana rahminde iken Tanrıya adanmışım. Traş olursam gücümü yitiririm. Sıradan bir adam gibi güçsüz olurum.” Hakimler 16:16,17.

Ne yazık! İhaneti, gücünün derin ve kutsal sırrını kaybetmesine neden oldu. Bu noktaya kadar yürüdüğü yolda her zaman güçlü ve zaferli idi. Çünkü gücünün nedeni kutsal Nazaritliğinde idi. Ama Delila’nın kucağı Şimşon’un yüreği için çok şey ifade ediyor idi. Ve binlerce Filistinlinin yapamadığını tek bir kadının tuzağa düşüren etkisi yapabildi. Şimşon Nazaritliğin gururlu yüceliğinden sıradan bir adamın seviyesine düştü.

“Delila Şimşon’un gerçeği söylediğini anladığı zaman, haber gönderip Filist beylerini çağırttı. “bir kez daha gelin. Şimşon bana gerçeği söyledi” dedi. Kadının yanına gelen Filist beyleri gümüşü de yanlarında getirdiler. Delila Şimşon’u dizleri üzerinde uyuttuktan sonra adamlardan birini çağırtıp başındaki yedi örgüyü kestirdi ve sonra alay ederek onu dürtüklemeye başladı. Çünkü Şimşon gücünü yitirmiş idi. Delila, ‘Şimşon, Filistliler geldi!’ dedi ve Şimşon uyandı ve ‘Her zamanki gibi kalkıp silkinirim’ diye düşündü. Rabbin kendisinden ayrıldığını bilmiyor idi. Filistliler onu yakalayıp gözlerini oydular. Gazze’ye götürüp tunç zincirler ile bağladılar ve cezaevinde değirmen taşına koştular.” Hakimler 16:18-21.

Ah, değerli okuyucu, ne korkunç bir görüntü! Ne kadar ciddi ve ne kadar acı! Diğer zamanlarda olduğu gibi kalkıp silkinmeye çalışan Şimşon herkes tarafından alay konusu yapıldı. Kalkıp silkinebilir idi, ama artık “her zamanki” gibi değil idi, gücü gitmiş idi, Rab ondan ayrılmış idi ve bir zamanlar güçlü olan Nazarit kör bir mahkum haline geldi ve Filistliler üzerinde zafer kazanmak yerine onlar tarafından atıldığı o cezaevinde dişlerini gıcırdatmak zorunda kaldı. İnsan doğasına yenik düşmenin sonucu! Şimşon bundan sonra artık bir daha özgürlüğüne sahip olamadı. Tanrının merhameti aracılığı ile sünnetsiz Filistliler üzerinde bir kez daha zafer kazanmasına izin verildi. Ama kazandığı bu zafer onun yaşamına mal oldu. Tanrının Nazaritleri kendilerini saf olarak korumak zorundadırlar, aksi takdirde güçlerini kaybederler. Nazaritler için saflık ve güç birbirlerinden ayrılmaz iki gerçektir. Nazaritler içsel kutsallık olmadan devam edemezler ve bu yüzden yüreği Tanrıdan uzaklaştıran, zihni karıştıran ve ruhsallığın derecesini alçaltmaya eğilimli çeşitli tehlikelere karşı uyanık olmak gibi acil bir ihtiyaca sahiptirler. Bölümümüzde yer alan şu sözleri her zaman canlarımızın önünde tutalım: “Adanmışlığının tüm günleri boyunca o, Rabbin önünde kutsaldır.” Kutsallık, Nazaritliğin tüm günlerinin en önemli ve en farklı özelliğidir, öyle ki, kutsallıktan bir kez vazgeçildiği zaman, Nazaritlik son bulur.

O zaman “Yapılması gereken nedir?” gibi bir soru sorulabilir. Önümüzdeki kutsal ayetler bize yanıtı sağlarlar: “Eğer ansızın yanında biri ölür ve adamış olduğu başını kirletir ise, temizlendiği gün, yedinci gün saçını traş edecek. Sekizinci gün buluşma çadırının giriş bölümünde kahine iki kumru ya da iki güvercin sunacak. Böylece ölünün yanında bulunmakla kirlenen adam arınacak. O gün başını yeniden adayacak. Adanmışlığı süresince kendini Rabbe yeniden adayacak. Suç sunusu olarak bir yaşında bir erkek kuzu getirecek. Önceki günler sayılmayacak, çünkü adanmışlığı kirlenmiş sayıldı.” Çölde Sayım 6:9-12.

Burada iki büyük görünümü içinde Nazaritin tekrar paydaşlık için yenilenebileceği tek zemin olarak kefareti görüyoruz. Adanmışlığı kirlenmiş idi ve bu kirlilik ancak kurbanın kanı aracılığı ile uzaklaştırılabilir idi. Özellikle bu tür koşullar altında ölü bir bedene dokunmama konusu bize oldukça garip gelebilir. “Eğer bir adam ansızın yanında ölür ise nasıl olur da o adama dokunmadan durabilir?” diye sorulabilir. Tüm bu sorulara verilecek karşılık basit ve ciddidir. Tanrının Nazaritlerinin kişisel saflıklarını muhafaza etmeleri gerekir ve ayrıca saflıklarının düzenlendiği standart insani değil, tanrısaldır. Ölüye yalnızca dokunmak bile paydaşlık bağlantısını koparmak için yeterli idi. Ve eğer Nazarit bundan sonra hiç bir şey olmamış gibi hareket eder ise Tanrının buyruklarına karşı gelmiş olacağı için üzerine ağır bir yargı getirir idi.

Ama Tanrıya şükürler olsun ki, lütuf bu konuda sağlayışta bulundu. Tanrının huzurunda Mesih’in ölümünün örneği olan yakmalık sunu mevcut idi. Ve günah sunusu ise aynı ölümün bizim önümüzdeki örneği idi. Bir de Mesih’in ölümünün örneği olan suç sunusu var idi; benlikteki günahın köküne ya da prensibine uygulanmak ile kalmaz, ama aynı zamanda işlenmiş olan günaha da uygulanır idi. Tek bir sözcük ile açıklayacak olur isek, ölü bir bedene tek bir dokunuş ile ortaya çıkacak olan kirliliği uzaklaştırmak için Mesih’in ölümünün tüm erdemine ihtiyaç var idi. Bu gerçek garip vir vakara sahip idi. Günah Tanrının önünde iğrenç – en iğrenç – bir şeydir. Tek bir günahlı düşünce, tek bir günahlı bakış ve tek bir günahlı sözcük bile Tanrının yüzünün ışığını bizden gizleyecek ve canımızın üzerine bizi derin bir sıkıntı ve sefalete sokacak olan koyu ve ağır bulutu getirmek için yeterlidir.

O zaman günah ile ilgili konularda uyanık kalalım. Günahın suçunun en küçük bir lekesinin bile biricik Rabbimiz İsa Mesih’in Golgota’da yaşadığı söz ile anlatılamaz dehşetlerden geçmesi ile bizden uzaklaştırıldığını hatırlayalım. O yoğun acı ile feryat edilen sözler üzerinde düşünelim: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” Bu feryat bize günahın ne olduğuna ilişkin her uygun düşünceyi sağlayacak olan tek şeydir. Ve bu feryadın engin derinliklerine hiç bir ölümlü ya da hiç bir melek asla ulaşamaz. Ama Mesih’in acılarının gizemli derinliklerini asla anlayamayacak olmamıza rağmen, O’nun çarmıhı ve acıları üzerinde en azından daha çok düşünmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekir ve bu şekilde Tanrının gözündeki günahın iğrençliğine dair daha derin bir görüş elde edebilelim. Eğer günah gerçekten bu kadar korkunç ise, o zaman kutsal bir Tanrı günahtan öylesine tiksinir ki, tüm sonsuzluk boyunca bağrında olan o Kutsal Olan’dan yüzünün ışığını çevirmek zorunda kalır. Eğer O, ağaçta Kendi bedeninde günahı taşıdığı için Tanrının O’nu terk etmesi gerekti ise, o zaman günahın ne kadar korkunç bir şey olması gerekir!

Ah, sevgili okuyucu! Gelin bu konuları ciddi bir şekilde gözden geçirelim. Günah tarafından kolayca ihanete uğrayan yüreklerimizde ve diğer yüreklerde her zaman derin bir yere sahip olsunlar. Rab İsa için her şeye mal olan konuda her zaman ne kadar basite alan düşüncelere sahibizdir; yaşamını değil, yaşamından daha iyi ve daha değerli olan Tanrının yüzünün ışığından yoksun kaldı. Günahtan nefret konusunda daha güçlü duygulara sahip olmayı dileyelim. Gözlerimizin yanlış bir yöne hareket etmesine karşı uyanık duralım. Çünkü şundan eminiz ki, yürek gözü izleyecek ve ayaklar yüreği takip edecek ve o zaman Rabden uzaklaşacağız, O’nun varlığının ve sevgisinin duygusunu yitireceğiz. Böylece sefil bir hale geleceğiz ve sefil bir hale gelmesek bile, bundan daha kötü olan soğukluğu ve ölümü hissetmeyecek hale geleceğiz – “günahın aldatıcılığı nedeni ile yürekler sertleşecek.”

Tanrı sınırsız merhameti ile bizleri düşmekten muhafaza etsin! Adanmışlığımızın başını kirletebilecek her ne olur ise olsun var olan her şeye karşı daha gayretli bir şekilde uyanık kalmak için lütfa sahip olalım. Paydaşlığın dışında kalmak ciddi bir şeydir ve Rabbin hizmetinde kirletilmiş bir vicdan ile devam etme girişiminde bulunmak çok tehlikeli bir durumdur. Lütfun bağışladığı ve restore ettiği doğrudur ama kaybetmiş olduğumuzu asla geri kazanamayız. Bu ikinci konu önümüzdeki bölümün ayetinde ciddi bir vurgulama ile karşımıza çıkar. “adanmışlığı süresince kendini Rabbe yeniden adayacak. Suç sunusu olarak bir yaşında bir erkek kuzu getirecek. Önceki günler sayılmayacak (ya da sayfa kenarındaki yazıya göre düşecek) çünkü adanmışlığı kirlenmiş sayıldı.”

Bu durum konumuzda canlarımız ile ilgili olarak eğitme ve öğüt verme ile doludur. Nazarit şu ya da bu şekilde ve hatta bir ölüye dokunmak aracılığı ile kirlendiği zaman, her şeye yeniden başlaması gerekiyor idi. Kaybolan ya da düşen yalnızca onun kirlilik günleri değil idi. Ama aynı zamanda önceki Nazaritliğinin günleriydi de. Hepsi geçersiz sayılır idi ve bunun da tek nedeni, ölü bir bedene dokunmuş olması idi.

Tüm bunların bize öğrettikleri nedir? En azından şunu öğretirler: paydaşlığın dar patikasından çok kısa bir süre için bile saptığımız ve Rabden uzaklaştığımız zaman, yola çıkmış olduğumuz aynı noktaya geri dönmeli ve yeniden başlamalıyız. Ayette bununla ilgili pek çok örnek bulunur ve onları gözden geçirdiğimiz takdirde bilgece davranmış oluruz ve aynı zamanda örnek teşkil ettikleri büyük pratik gerçeği de tartmış oluruz.

Yaratılış kitabının 12.bölümde kayıtlı olan İbrahim’in Mısır’a inişi ile ilgili olayı ele alalım. İbrahim’in bu hareketinin uygun yoldan saptığını gösterdiği aşikardır. Ve bu hareketinin sonucu ne oldu? Günleri kayboldu ya da düştü ve kendisinin bir zamanlar yola çıkmış olduğu noktaya geri dönüp her şeye yeniden başlaması gerekti. Bu konu ile ilgili olarak Yaratılış kitabındaki 12:8 ayetini okuyalım: “Oradan Beytel’in doğusundaki dağlık bölgeye doğru gitti. Çadırını batıdaki Beytel ile doğudaki Ay kentinin arasına kurdu. Orada Rabbe bir sunak yapıp Rabbi adı ile çağırdı.” Sonra Mısır’dan geri döndüğü zaman şunları okuruz: “Negev’den başlayıp bir yerden öbürüne geçerek Beytel’e kadar gitti. Beytel ile Ay kenti arasında daha önce çadırını kurmuş olduğu yere vardı. Önceden yapmış olduğu sunağın bulunduğu yere gidip orada Rabbi adı ile çağırdı.” Yaratılış 13:3,4. Mısır’da geçirilen zaman boşa harcanmış idi. Mısır’da sunak, tapınma ve paydaşlık yok idi ve İbrahim sapmış olduğu yoldan geri dönüp yeniden başlamak zorunda kalmış idi.

Bu durum her olay için aynıdır. Ve bazılarımızın pratik kariyerlerimizde yaptığımız korkunç derecedeki yavaş süreçten dolayıdır. Başarısız oluruz, geri döner ve Rabden uzaklaşırız, ruhsal karanlık içine gireriz ve sonra O’nun yenileyen sevgisinin sesi bize ulaşır ve bizi uzaklaşmış olduğumuz nopktadan alarak geri getirir; canlarımız tazelenir ama zaman kaybetmiş ve hesapsız acı ve sıkıntı çekmiş oluruz. Bu, çok ciddi bir konudur ve bizi kutsal gayret ve istek ile yürümeye yönlendirmesi gerekir. Öyle ki, yoldan ayrılmayalım ve asla yeniden kazanılamayacak olanı kaybetmeyelim. Yoldan sapmalarımızın, sürçmelerimizin ve başarısızlıklarımızın kendi yüreklerimize bir anlayış sağladığı, kendimize güvenmememiz gerektiğini öğrettiği ve Tanrımızın değişmez ve sınırsız lütfuna örnek teşkil ettiği doğrudur. Tüm bu söylenenler oldukça doğrudur ama yine de hem kendimizi hem de Tanrıyı öğrenmenin yoldan sapmaktan, sürçmekten ya da başarısızlıktan daha yüce bir yolu mevcuttur.tüm korkunç derinlikleri içindeki benliğin tanrısal huzurun kutsal ışığında yargılanması gerekir ve canlarımızın orada Kutsal Ruh aracılığı ile İsa Mesih’in yüzünde ve kutsal yazıların değerli sayfalarında, O’nun Kendisini açıkladığı şekilde Tanrı bilgisinde büyümeleri gerekir. Hem kendimizi hem de Tanrıyı öğrenmemizin daha üstün yolunun bu olduğu kesindir ve bu da tüm gerçek Nazarit adanmışlığının gücüdür. Tanrının kutsallığında yaşamaya alışan bir can ya da başka bir deyiş ile Tanrıyla kesintisiz paydaşlık içinde yürüyen can benliğin ne olduğunu bilen bir candır ve tüm durumlarda üzücü deneyimler ile de olsa bunu öğrenmiştir. Ve yalnızca bu kadar da değildir. Ve can bu şekilde Tanrının ne olduğunu daha derin bir şekilde hissedecek ve tamamen yalnızca Tanrıya güvenecektir. Deneyim aracılığı ile benliğin ne olduğunu öğrenmek yetersiz bir çabadır. Deneyime bağlı olabiliriz ama benliği öğrenmenin gerçek yolu, paydaşlıktır ve benliği bu şekilde öğrendiğimiz zaman, sürekli kişisel kötülüğümüzün üzerinde durmayacak ama bunun yerine Rabbimiz İsa Mesih’in bilgisinin üstünlüğü ile meşgul olacağız.

Bu bölümün sonunda okuyucumuz için alıntı yapalım:  “Adanmış kişi için yasa şudur: Kendini adamış olduğu günler tamamlanınca, buluşma çadırının giriş bölümünde getirilecek. Orada Rabbe sunularını sunacak. Yakmalık sunu için bir yaşında bir erkek kuzu, günah sunusu olarak bir yaşında kusursuz bir dişi kuzu, esenlik sunusu için kusursuz bir koç, tahıl sunusu ve dökmelik sunular ile birlikte bir sepet mayasız ekmek, ince undan zeytinyağı ile yoğrulmuş pideler, üzerine yağ sürülmüş mayasız yufkalar. Kahin bunları günah sunusu ve yakmalık sunu olarak Rabbin önünde sunacak. Esenlik kurbanı olarak da koçu mayasız ekmek sepeti ile birlikte Rabbe sunacak. İlgili tahıl ve dökmelik sunuları da sunacak. Sonra adanmış kişi buluşma çadırının giriş bölümünde adadığı saçını traş edecek ve saçını alıp esenlik kurbanının altındaki ateşe koyacak. Adanmış kişi adadığı saçını traş ettikten sonra kahin koçun haşlanmış budunu sepetten alacağı mayasız pide ve mayasız yufka ile birlikte adanmış kişinin eline koyacak. Sonra sallamalık sunu olarak rabbin huzurunda bunları sallayacak. Bunlar sallanan döş ve bağış olarak sunulan but ile birlikte kutsaldır. Ve kahin için ayrılacaktır. Bundan sonra adanmış kişi şarap içebilir. Adak adayan adanmış kişi ile ilgili yasa budur. Rabbe sunacağı sunu adağı uyarınca olacak. Elinden geldiğince daha fazlasını verebilir. Adanmışlık ile ilgili yasa uyarınca adadığı adağı yerine getirmelidir.” Çölde Sayım 6:13-21.

Bu harika yasa bizi, Mesih’in mükemmel işinin sonucu göründüğü zamandaki geleceğe yönlendirir. Ve İsrailin Mesih’i olarak O Nazarit olarak ayrılmasının sonuna geldiği zaman, sevgili halkı için gerçek sevinci bu yeryüzünde tadacak. İşte o zaman Nazarit için şarap içme zamanı gelecek. Büyük işinin yerine gelmesi için Kendisini ayırmış olduğu her şey tüm görünümleri ile yasada ortaya çıkacaktır. O belleklerden çıkmayan gecede gerçek Nazaritliğin gücü ile ulustan ve bu dünyadan ayrılmış olarak sözleri şunlar idi: “Size şunu söyleyeyim: Babamın egemenliğinde sizinle birlikte o yenisini içeceğim güne dek, asmanın bu ürününden bir daha içmeyeceğim.” Matta 26:29.

Ama Yehova Mesih’in Yeruşalim  ve halkı için sevineceği parlak bir gün geliyor. Yeşaya’dan Malaki’ye kadar olan tüm peygamberler bu parlak ve harika gün ile ilgili alevli ve canı harekete geçiren imalarda bulunmuşlardır. Bu bölümlerden alıntı yapacak olsa idik kocaman bir kitap cildi oluşur idi. Ama eğer okuyucu Yeşaya’nın peygamberliğinin son bölümüne bakacak olur ise, burada işaret ettiğimiz konu ile ilgili bir örnek bulacak ve bunun diğer peygamberlerin çeşitli kitaplarındaki bölümler ile uyum içinde olduğunu görecektir.

Alıntı yapmak için girişimde bulunmamamız gerekir, ama okuyucuyu bu harika bölümlere eklenmiş olan esin ile yazılmamış başlıkların yoldan saptırma tehlikesine karşı uyarıyoruz. İsrail’in geleceği ile ilgili bu bölümlere dair örnekler verelim: “Müjdenin bereketleri” – “Kilisenin büyümesi.” Bu ifadeler pek çok dindar okuyucuyu yanlış yönlendirmek için yazılmış olan ifadelerdir ve başlıkların metinler gibi esin ile yazılmış olduklarına ilişkin yanlış bilgiler verirler ya da esin ile yazılmamış olan ama en azından metnin ortaya koyduklarının doğru bir ifadesini içerirler. Ancak gerçek şudur ki, peygamberlerin başlangıcından sonuna kadar Kilise hakkında tek bir hece bile yazılmamıştır. Kilisenin bu esin ile yazılmış kitabın bu önemli bölümünde en değerli bilgiyi, ışığı ve eğitimi bulacağı gerçektir. Ama kilise bunu Ruh’un öğreticiliği aracılığı ile orantılı olarak yapacaktır, öyle ki, Tanrının kitabının bu bölümündeki gerçek konuyu ayırt edebilsin. Bir an için yalnızca kendimize işaret eden özel ya da öncelikli olandan refah ve yarar sağladığımızı varsayalım. Bu bencilce olmasa bile değerler ile ilgili çok dar bir bakış açısına neden olur idi. Levililer kitabından ders alamaz mıyız? Ve buna rağmen kim yine de bu kısmın kiliseye işaret ettiğini iddia edebilir?

Hayır, değerli okuyucum, sakin, ön yargısız ve dua edilerek incelenmiş bir “peygamberler yasası” hem birinin hem de diğerinin önemli konusu, sizi Tanrının dünyayı yargılar iken bunu İsrail ile bağlantılı yaptığına ikna edecektir. Tanrının “Musa ve tüm peygamberler” aracılığı ile Kendisine dair konuları bildirdiği gerçektir. Bu durumu net olarak Luka 24:27 ayetinde görebiliriz. Ancak tanrının bu dünyadaki yönetimi kendisine aittir ve İsrail’i ayrı olarak yönetir. Eğer bu gerçek farklı bir şekilde ele alınmaz ise o zaman Eski Antlaşma çalışmalarında yetersiz bir zihin ve yarar söz konusu olacaktır. Okuyucularımızdan bazıları peygamberlerde ya da Eski Antlaşma’da kilise hakkında hiç bir kayıt olmadığı konusundaki bu güçlü ifadenin bir iddia olduğunu düşünebilirler. Ama elçi Pavlus’un esin ile yazdığı bir ya da iki kez kaleminden çıkan bir ifade kutsal yazıların yetkisine boyun eğmek için gerçekten istekli olan herkes için tüm meseleyi net hale getirecektir. Böylece Romalılar 16.bölümde şu sözleri okuruz: “Tanrı duyurduğum müjde ve İsa Mesih ile ilgili bilgi uyarınca sonsuz çağlardan beri saklı tutulan sırrı açıklayan vahiy uyarınca sizi ruhça pekiştirecek güçtedir. O sır şimdi aydınlığa çıkarılmış ve öncesiz Tanrının buyruğuna göre peygamberlerin yazıları aracılığı ile bütün ulusların iman ederek söz dinlemesi için bildirilmiştir.” 25 ve 26.ayetler.

Aynı zamanda Efesliler 3.bölümde de şu sözleri okuruz: “Bu nedenledir ki, ben Pavlus siz uluslar uğruna Mesih İsa’nın tutuklusu oldum. Tanrının bana bağışladığı lütfu size ulaştırmak ile görevlendirildiğimi duymuşsunuzdur. Yukarıda kısaca değindiğim gibi Tanrı sır olan tasarısını bana esin yolu ile bildirdi. Bu mektubu okuduğunuz zaman Mesih sırrını nasıl kavradığımı anlayabilirsiniz. Bu sır önceki kuşaklara açıkça bildirilmemiş idi. Şimdi ise Mesih’in kutsal elçilerine ve peygamberlerine Ruh aracılığı ile açıklanmış bulunuyor. 1 Şöyle ki, öteki uluslar da mirasa ortaktır. Aynı bedenin üyeleridir ve müjde aracılığa ile Mesih İsa’da vaade ortaktırlar. Tanrının etkin gücü ile bana verilen lütuf armağanı uyarınca bu müjdeyi yaymak ile görevlendirildim. Bütün kutsalların en değersizi idim. Yine de Mesih’in akıl almaz zenginliğini uluslara müjdeleme ve her şeyi yaratan Tanrıda öncesizlikten beri gizli tutulan sırrın nasıl düzenlendiğini bütün insanlara açıklama ayrıcalığı bana verildi. Öyle ki, Tanrının çok yönlü bilgeliği kilise aracılığı ile göksel yerlerdeki yönetimlere ve hükümranlıklara şimdiki dönemde bildirilsin.” Efesliler 3:1-10.

Ama bizim kilisenin bu çok ilgi çeken durumunu izlememiz gerekmez. Ama okuyucunun zihnini kilisenin öğretişi ile ilgili gerçek hakkında yerli yerine oturtmak için kutsal yazıların yalnızca önceki sade bölümlerine işaret ettik. Pavlus’un öğrettiği gibi bu sır Eski Antlaşma sayfalarında yer almaz ve bu yüzden elçi peygamberleri okuduğu ve İsrail, Yeruşalim ve Sion sözcükleri ile karşılaştığı zaman, Tanrının kilisesine bu ifadeleri uyarlamaması gerekir; bu ifadeler İsrail’in birebir halkına, İbrahim’in tohumuna, Kenan diyarına ve Yeruşalim kentine aittirler. 2 Tanrı söylediğinin arkasında durur ve bu yüzden Tanrı sözüne benzeyen hiç bir şey ile karşılaşmamız gerekmez. Kutsal Ruh Yeruşalim’den söz ettiği zaman, Yeruşalim’i kast etmektedir. Eğer kiliseyi kast ediyor olsa idi, o zaman böyle olduğunu söyler idi. Saygın bir insani belgeye esin ile yazılmış bir kitaba davrandığımız gibi davranmamız yanlış olur. Normal olarak bir insanın yalnızca bildiği şeyi değil, söylemek istediği şeyi değerlendirmemiz gerekir. Ve eğer bu düşebilir, zavallı bir ölümlü için gerçek ise, o zaman bunun bilgelik kaynağı olan ve yalan söylemesi mümkün olmayan diri Tanrı için çok daha kesin olduğu aşikardır.

Ama bu bölüme bir son vermemiz ve okuyucuyu, yüreğin bu Nazarit düzeni ile ilgili kutsal öğretişe gebe kalması amacı ile Nazarit düzenini tek başına düşünmesi için yalnız bırakmamız gerekiyor. Okuyucunun bu konu üzerinde özel bir şekilde bir çöl kitabı olan Çölde Sayım’da yer alan Nazaritlik yasasının tam anlamını Kutsal Ruh’un yardımı ile düşünmesini arzu ediyoruz. Yalnız bu kadar da değil, okuyucunun kendisinin de bu konuyu özenle incelemesi gerekir. Bırakalım okuyucu Nazaritin neden şarap içmemesi, saçlarına neden ustura değdirmemesi ve ölü bir bedene neden dokunmaması gerektiğini düşünsün. Okuyucu bu üç konu üzerinde düşünsün ve bu talimatların içeriğini anlamaya çalışsın. Kendisine şu soruyu sorsun: “Ben gerçekten bir Nazarit olmayı istiyor muyum? Tanrı için ayrılmış olarak o dar yolda yürümeyi arzu ediyor muyum? V eğer arzu ediyor isem, o zaman Tanrının Nazaritlerini kirleten, zihinlerini karıştıran ve yürüdükleri yolda onlara engel olma eğilimi gösteren her şeye karşı durmaya hazır mıyım?” Ve son olarak okuyucuya hatırlatmamız gereken şudur: “Nazaritin şarap içebileceği” ya da başka bir deyiş ile içerdeki ya da çevredeki kötülüğün çeşitli şekillerine karşı uyanık kalma ihtiyacı ortadan kalktığı zaman, her şeyin saf olacağı, duyguların kontrole gerek kalmadan hissedilebilecekleri ve giysilerin bir kuşak olmadan çevremizde bulunabileceği, uzak durulması gereken kötülüğün mevcut olmayacağı ve bu nedenle ayrı durma gibi bir ihtiyacın ortadan kalkacağı bir zaman geliyor. Özetleyecek olur isek, “doğruluğun hakim olduğu yeni bir gök ve yeni bir yer” olacak. Tanrı sınırsız merhameti aracılığı ile bizi o bereketli zamana kadar yüreğimizde O’na adanmışlık ile muhafaza etsin.

Okuyucu burada, kitabımızın sonuna çok yakın bir noktaya ulaştığımızın farkına varacaktır. Ordugah düzenlenmiştir ve her savaşçı uygun yerindedir (Çölde Sayım 1,2); her işçi kendisine verilmiş olan işi yapmaya hazırdır (Çölde Sayım 3.4); topluluk kirlilikten temizlenmiştir (Çölde Sayım 5). Tanrıya adanma özelliği en yüksek noktasında sağlanmıştır (Çölde Sayım 6). Tüm bu konuların hepsi belirlenmiştir. Kurulmuş olan düzen çarpıcı bir güzelliktedir. Önümüzde yalnızca temizlenmiş ve iyi düzenlenmiş bir ordugah değil, ama aynı zamanda ancak Rabbimiz İsa Mesih’in yaşamının saygınlığında ulaşılması mümkün olan bir Tanrıya adanmışlık karakteri bulunmaktadır. Bu yüce noktaya ulaştıktan sonra geriye kalan yalnızca Yehova’nın tüm topluluğu üzerine bereketini ilan etmesidir. Ve bununla uyumlu olarak bu bereket duyurusunu Çölde Sayım 6.bölümün sonunda buluruz. Aynı zamanda bu bereketin bir kraliyet hakkı olduğunu da belirtmemiz gerekir. Bu bereketi okuyalım ve üzerinde düşünelim: “Rab Musa’ya şöyle dedi: “Harun ile oğullarına de ki, ‘İsrail halkını şöyle kutsayacaksınız. Onlara diyeceksiniz ki, Rab sizi kutsasın ve korusun; rab aydın yüzünü size göstersin ve size lütfetsin; Rab yüzünü size çevirsin ve size esenlik versin. Böylece kahinler İsrail halkını adımı anarak kutsayacaklar. Ben de onları kutsayacağım.” Çölde Sayım 6:22-27.

Bu harika bereket kahinlik kanalı aracılığı ile akar. Harun ve oğulları bu harika kutsamayı duyurmak için görevlendirilmişlerdir. Tanrının topluluğunun bereketlenmesi ve O’nda korunması gerekir; bu bereketin esenliği bir ırmak gibi akar; Yehova’nın adı bu bereketin üzerindedir; O, her zaman bereketlemek için topluluğu ile birliktedir.

Ne muhteşem bir sağlayış! Ah! Keşke İsrail bu bereketi alsa idi ve onun gücünün içinde yaşasa idi! Ama böyle yapmadılar. Göreceğimiz gibi bu berekete çabucak sırt çevirdiler. Sina dağının karanlığını Tanrının yüzünün ışığına tercih ettiler. Lütuf temelini terk ettiler ve kendilerini yasa altına yerleştirdiler. Atalarının Tanrısındaki payları ile tatmin olmak yerine başka tutkuların peşinden gittiler. (Mezmur 105 ile Mezmur 106’yı karşılaştırın). Kitabımızın başlangıcındaki düzen, saflık ve Tanrıya adanmışlık yerine şimdi kendilerini  düzensizlik, kirlilik ve putperestliğe teslim ettiklerini görüyoruz.

Ama Tanrıya övgüler olsun ki, Çölde sayım 6.bölümdeki muhteşem kutsamanın yerine tam olarak geleceği bir an yaklaşmaktadır: İsrail’in on iki oymağı o çürümez düzen çevresinde dizilecek; “Yehova-Şamma” (Hezekiel 48:35); İsrail’in on iki oymağı tüm kirliliklerinden temizlenecek ve gerçek Nazaritlik gücü ile Tanrıya adanacaklar. Tüm bu şeyler peygamberlerin yazdıkları sayfalar aracılığı ile en dolu ve en net şekilleri ile ortaya çıkacaklar. Esin almış olan tüm bu tanıklar tek bir ses halinde İsrail’in gelecekteki görkemine tanıklık edecekler. Hepsi de ulusun ufkunda toplanmış ve hala orada duran o zamana işaret ederler. Bu bulutları “doğruluk güneşinin “parlak ışınları dağıtacak. İsrail parlak ve yücelik ile dolu bulutsuz bir günün tadını çıkartacak. Tanrının İbrahim, Yakup ve İshak’a sonsuz bir mülk olarak vermiş olduğu o ülkenin asmaları ve incir ağaçları altında yaşayacak.

Eğer öncekini inkar edecek olur isek, Eski Antlaşmanın çok büyük bir kısmını ve Yeni Antlaşmanın da küçük bir kısmını kesip çıkartmış oluruz. Çünkü hem birinde hem diğerinde Kutsal Ruh bu değerli gerçeğe mümkün olan en net ve en kuşkuya yer vermeyen bir şekilde tanıklık eder, yani tanıklığı merhamete, kurtuluşa ve Yakup’un tohumunun bereketinedir. Bu gerçeği göremeyen birinin Peygamberleri anlamasının mümkün olamayacağına dair kanaatimizi beyan etmekte tereddüt etmeyiz. Şu anda reddedilmiş olsalar bile Tanrının sevgililerini parlak bir gelecek beklemektedir. Bu gerçek ile nasıl ilgilenmemiz gerektiği konusunda uyanık olmamız lazımdır. Tanrı sözünün gerçeği ve uygun uyarlaması ile herhangi bir şekilde müdahalede bulunmaya girişmek çok ciddi bir konudur. Eğer Tanrının Kendisi İsrail ulusunu bereketlemeyi taahhüt etti ise bereketin akışının farklı bir kanala akması için onu nasıl güçlendireceğimizi özen ile araştıralım. Tanrının beyan etmiş olduğu amacı ile oyun oynamaya kalkışmak ciddi bir durumdur. Tanrı Kenan diyarını Yakup’un tohumuna sonsuza kadar kalıcı bir mülk olarak vermek amacında olduğunu beyan etmiştir. Ve eğer bu durum sorgulanacak olur ise Tanrı sözünün herhangi bir bölümünün saygınlığına nasıl güveneceğimizi anlamayız. Esin ile yazılmış olan Kutsal Kitap’ın büyük bir bölümü hakkında boş şeyler konuşan kişiler olarak kendimizi gösterdiğimiz ve onu gerçek objesinden ayırma girişiminde bulunduğumuz takdirde o zaman kutsal ayetlerin uyarlanması ile ilgili olarak nasıl olur da bir güvenceye sahip olabiliriz? Eğer Tanrı İsrail halkından ve Kenan diyarından söz ettiği zaman, gerçekten söylediğini kast etmiyor ise, o zaman kiliseden ve kilisenin Mesih’teki payından söz ettiği zaman, O’nun söylediklerinde kararlı olduğunu nasıl bilebiliriz? Eğer Yahudiden görkemli geleceği çalınacak ise o zaman imanlının aynı konuda ne gibi bir güvencesi olabilir?

Değerli okuyucu, şunu hatırlayalım: “Tanrının “tüm” (yalnızca bazıları değil) vaatleri Mesih’te evet ve amin’dir.” Ve bizler, bize verilen bu değerli ifadenin uyarlanmasında sevindiğimiz zaman, aynı şeyin diğer kişilere uyarlanmasını da inkar etmeyi arzu etmeyelim. İsrailoğullarının Çölde Sayım 6.bölümün son paragrafında sunulan bereketin ya da kutsamanın tamamının keyfini çıkaracaklarına tamamen inanmamız gerekir. Ve bunu Tanrının kilisesi bereketlere sahip çıkmaya çağrılana kadar yapmamız gerekir. Tanrının kilisesi, Tanrının varlığını sürekli olarak kendisi ile ve arasında olduğunu –O’nun yüzünün ışığında kaldığını, esenlik ırmağından içtiğini, her gün bereketlendiğini ve korunduğunu bilmek konusunda ayrıcalığa sahiptir. Çünkü O asla uyumaz ve uyuklamaz. Ama evet, yine de asla unutmamamız gereken şey şudur: derin ve sürekli bir şekilde hatırlayalım ki, bu yoğun bereket ve ayrıcalıkların uygulamadaki duygusu ve deneyimdeki keyfi kilisenin elde etmek istediği düzenin ölçüsü ile tam bir orantı içinde olacaktır. Kilise saflığa ve Tanrının konut kurduğu yer olarak – Mesih’in bedeni – Nazarit adanmışlığına çağrılmıştır; Kilise Kutsal Ruh’un evidir.

Tüm bunlar yüreklerimizin derinliklerinde yer etsinler ve kutsal kılan etkilerini tüm yaşam ve karakterimiz üzerinde kullansınlar!


1. Yukarıdaki alıntılarda peygamberler, ifadelerindeki tarzdan da belli olduğu gibi Yeni Antlaşma peygamberleridirler. Eğer elçi Eski Antlaşma peygamberlerini kast etmiş olsa idi, o zaman şöyle derdi: “O’nun kutsal peygamberleri ve elçileri.” Ama bize ısrar ettiği  ve üzerinde durduğu en önemli nokta, sırrın onun dönemine dek asla açıklanmamış olduğu, diğer çağlardaki insanoğullarına bildirilmediği – sırrın ayetlerde değil, Tanrının sınırsız zihninde yani Tanrıda saklı olduğudur.

2. Metindeki ifade elbette Eski Antlaşma peygamberlerine işaret eder. Tüm imanlıların İbrahim’in tohumu olarak görüldüğü gerçeği Romalılar ve Galatyalılar mektuplarındaki bölümlerde yer alırlar. (bakınız Romalılar 4:9-17; Galatyalılar 3:7,9,21; Galatyalılar 6:16.) ancak bu konunun bütünüyle farklı olduğu açıktır. Eğer ifade yerinde ise, Eski Antlaşma ayetlerinde “Kilise” hakkında bir açıklamaya sahip değiliz.