Levililer 18-20

Bu kısım önümüze çok dikkat çekici bir şekilde Yehova’nın talep ettiği kişisel kutsallığı ve ahlak düzenini getirir; Yehova onlara çok lütufkar bir şekilde Kendisi ile ilişki sunmuştur ve aynı zamanda bu kısım bize insan doğasının muktedir olduğu alçaklıkların en aşağılayıcı örneklerini de gösterir.

“Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘İsrail halına de ki, ‘Tanrınız Rab Ben’im.’” Burada, bu bölümlerin takdim ettiği ahlak davranışının tam bir yapı temeline sahibiz. İsrail’in davranışlarının temelindeki özellik Yehova’nın, Tanrıları olduğu gerçeğinden kaynaklanmalı idi. Kendilerini böylesine yüce ve böylesine değerli bir konumun değerine uygun davranmaya çağrılmışlar idi. Tanrı, Kendi adını vermekten hoşnut kaldığı bir halkın nasıl davranması gerektiğine dair özel bir karakter ve davranış çizgisi belirlemek için yetki ve hak sahibi idi. Bu nedenle, “Ben Rabbim” ve “Tanrınız Rab Ben’im” ve “Ben Tanrınız Rab kutsalım” gibi ifadelere sık sık rastlanır. Yehova onların tanrısı idi ve O kutsaldı; bu yüzden onlar da aynı şekilde kutsal olarak yaşamaya çağrılmışlar idi. O’nun adı İsrail halkının karakterinde ve eyleminde çağrılırdı.

Bu ilke tüm çağlarda yaşayan Tanrı halkı için kutsallığın gerçek ilkesi idi. Tanrının, Kendisi hakkında yapmış olduğu açıklama aracılığı ile yönetilmeli ve karakterize edilmeli idiler. Halkın davranışının temeli kendilerinin ne oldukları üzerinde değil, Tanrının ne olduğu üzerinde temellenmeli idi. Bu durum, şu sözlerde belirtilmiş olan ifadeyi tamamen bir kenara bırakır, “sen hele şöyle bir kenarda dur, ben senden daha kutsalım.” Her duyarlı zihin tarafından haklı olarak reddedilen bir ilke. Bu durumda söz konusu olan bir insanın diğer bir insan ile kıyaslanması değildir; ama Tanrının Kendisine ait olan kişilerde aradığı davranış çizgisinin basit bir ifadesi. “Mısır’da bir süre yaşadınız. Onların törelerine göre yaşamayacaksınız. Benim kurallarımı yerine getirecek, ilkelerime göre yaşayacaksınız. Tanrınız Rab benim.” Hem Mısırlılar hem de Kenanlıların hepsi hatalı idiler. İsrail bunu nasıl bilecek idi? Onlara kim söyledi? Tüm hatalarına rağmen nasıl haklı çıktılar? Tüm bunlar ilginç araştırmalardır. Ve sorular nasıl ilginç ise yanıtlar da o kadar basittir. Tanrının İsrailinin her üyesinin yargısında kesin olarak belirlenecek olan doğru  ve yanlış soruların tüm ölçütü Yehova’nın Sözü idi. Bir İsraillinin yargısı hiç bir şekilde bir Mısırlının ya da bir Kenanlının yargısının aksi değildi. Söz konusu olan Tanrının “her şeyin” üstünde olan yargısı idi. Mısır kendine özgü uygulamalara ve düşüncelere sahip olabilir ve bu durum Kenan diyarı için de geçerlidir. “Benim kurallarımı yerine getirecek, ilkelerime göre yaşayacaksınız. Tanrınız Rab benim. Kurallarıma ve ilkelerime sarılın. Çünkü onları yerine getiren onlar sayesinde yaşayacaktır. Rab Ben’im.”

Bu gerçek ile ilgili olarak okuyucumun net, derin, tam ve pratik bir anlayışa sahip olması iyi olur. Tanrının sözü her sorunu çözmeli ve her vicdanı yönetmelidir. Tanrı sözünün ciddiyeti ve ağırlığı olan kararından hiç bir şekilde sapmamak gerekir. Tanrı konuştuğu zaman, her yüreğin boyun eğmesi gerekir. İnsanlar kendi düşüncelerini oluşturabilir ve onlara bağlanabilirler. Uygulamalarını uyarlayabilir ve savunabilirler. Ama Tanrının İsrailinin karakterindeki en ince özelliklerden biri “Rabbin ağzından çıkan her bir söze” derin saygı ve gerçek boyun eğiş talebinde bulunmasıdır. Bu değerli özelliğin sergilenişi belki de onları dogmatizm, kibir ve öz yeterlilik gibi suçlamalara maruz bırakır. Kibir, vahiy ifadelerine saygı duymaz; öz yeterlilik de kutsal ayetlerin tanrısal yetkisine boyun eğmez.

Kanaatlerimiz ve davranışlarımız için ortaya koyduğumuz yetkide ton ve tavır hakkında her zaman özenli olmaya ihtiyaç duyulacağı doğrudur. Bizim kendi düşüncelerimiz tarafından değil, ama tamamen Tanrının sözü tarafından yönetildiğimiz gerçeğinin mümkün olduğunca gösterilmesi gerekir. Yalnızca bizim tarafımızdan uyarlandığı için bir düşünceye önem vermek büyük tehlike arz eder. Kendimizi buna karşı özenli bir şekilde korumamız gerekir. “Benlik” içeri sızabilir ve herhangi başka bir konuda olduğu gibi düşüncelerimizin savunmasında da şekilsizliğini gösterebilir, ama hiç bir şekilde ve formda bizi yönetmesine buna izin vermemiz gerekir. Her konuda temel alınacak düşünce, “Rab böyle dedi” ifadesine uygun olan düşüncedir.

Ama o zaman tanrısal statülerin ve yargıların tam gücünü kabul etmek için herkesin hazır olacağını beklememiz gerekir. İnsanlar tanrısal doğanın saygınlığı ve enerjisi içinde yürüsünler ki, Tanrının sözüne sahip çıkılsın, Tanrının sözü takdir edilsin ve Tanrının sözüne saygı duyulsun. Tanrının sünnet edilmiş halkının davranışını kontrol etmesi gereken bu statü ve yargıların değerini takdir etmek ve bu değeri kavramak konusunda bir Mısırlı ya da bir Kenanlı tamamen güçsüz olacak idi. Ama bu hiç bir şekilde İsrail’in itaati konusunu etkilemedi. İsrail, Yehova ile belirli bir ilişkiye sahip kılındı ve bu ilişki kendine özgü ayrıcalıklara ve sorumluluklara sahip idi. “Ben sizin Tanrınız Rabbim.” Davranışlarının temelinin bu ifade olması gerekiyor idi. Onların Tanrısı olmuş ve onları Kendi halkı yapmış Olan’a layık bir şekilde hareket etmeleri gerekiyor idi. Ama bu, onların diğer insanlardan biraz daha iyi oldukları anlamına gelmiyor idi. Asla, hiç bir şekilde! Mısırlılar ya da Kenanlılar İsraillilerin bir başka ulusun alışkanlıklarını benimsemeyi reddetmek ile kendilerini daha üstün bir yere koymuş olduklarını düşünmüş olabilirler. Ama, hayır; onların davranışlarının garip çizgisi ve ahlak anlayışlarının tonu şu sözlerde ortaya konur, “Ben, sizin Tanrınız Rabbim.”

Yehova bu büyük ve önemli gerçek ile halkının önüne hareket ettirilemez bir davranış temeli ve yükseltilmiş bir ahlak ile sonsuz tahtın kendisi kadar dayanıklı bir ölçüt koydu. Tanrı, bir halk ile ilişkiye girdiği anda bu halkın ahlakının O’na layık bir karakter ve tona sahip olması gerekiyor idi. Artık kendi içlerinde ve diğerleri ile kıyaslandıkları zaman konu, onların ne oldukları değil idi, ama Tanrının kıyaslandığı her şey ile idi. Bu durum materyal bir farklılığa neden olur. Benliği eylemin ya da ahlak ölçütünün temeli yapmak yalnızca akılsızca bir küstahlık değil, ama aynı zamanda kişiyi eylemin alçalan bir yerine yerleştirmek olduğu kesindir. Eğer objem benlik olur ise, o zaman zorunlu olarak her gün daha aşağıya batmam gerekir.  Ama öte yandan, eğer Rabbi önüme koyar isem, Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile giderek daha yükseğe çıkarım. Vahyin kutsal sayfalarındaki imana bakarak açıklanan o mükemmel model ile uyumlu olarak büyürüm. Hedefi ne kadar çok şaşırdığım duygusu altında hiç kuşkusuz yüz üstü yere kapanmam gerekir; ama sonra daha alçak bir standardın yerleştirilmesine asla razı olamam ve aynı zamanda çarmıhta benim yerime Geçen ve yücelikte benim Örneğim Olan’a benzeyene kadar hiç bir zaman tatmin olamam.

Önümüzdeki kısmın ana ilkesi – pratik bir bakış açısından Hristiyanlar için söz ile anlatılamaz bir öneme sahip olan bir ilke –  hakkında tüm bu söylediklerimizden sonra kendileri için en aşikar ifadeler ile konuşan statülerin detaylı gösterilişine girmeyi gereksiz buluyorum. Yalnızca şuna dikkatinizi çekeceğim: bu statüler kendi aralarında iki farklı başlık altında sıralanırlar; yani, ilki, insan yüreğinde mevcut olan utanç verici kötülükleri ortaya koyanlar ve ikinci olarak, İsrail’in Tanrısının özel iyiliğini ve özenli ilgisini sergileyenler.

Bu iki başlıktan ilki hakkında Tanrının Ruhunun varlığa sahip olmayan kötülüklere engel olma amacı ile yasaları asla ihlal etmeyeceğidir. İnsan, direnilmesi gereken bir akıntı yok ise, bir dam inşa etmez. Soyut fikirler ile değil, olumlu gerçeklikler ile ilgilenir. İnsan, aslında bu Levililer kitabının en sadık kısmında işaret edilen utanç verici suçların her birine nüfuz etmeye muktedirdir. Eğer insan böyle olmasa idi, o zaman ona neden böyle yapmamasının söylenmesi gerekli olurdu? Böyle bir kod, işaret edilen günahları işlemesi tamamen imkansız olan melekler için uygun olmaz idi, ama insan için uygundur, çünkü insanın doğasında bu günahların tohumu mevcuttur. Bu gerçek, insanı çok alçaltan bir gerçektir. İnsanın tamamen bir enkaz olduğuna ilişkin gerçeğin taze bir beyanıdır. Tanrısal varlığın ışığında bakıldığı zaman, başının tepesinden ayaklarının tabanına kadar ahlak sağduyusu ile ilgili tek bir nokta dahi mevcut değildir. Yehova’nın Levililer 18-20 bölümlerini yazmak için gerekli olduğunu düşündüğü varlığın kötü bir günahkar olması gerekir; ama bu varlık insandır – bu satırları yazan ve okuyan insan. Bu nedenle, şu ayeti anlamak ne kadar kolaydır: “Benlikte yaşayanlar Tanrıyı hoşnut edemezler.” (Romalılar 8) Tanrıya şükürler olsun ki, imanlı “benlikte değil, ama Ruh’tadır. Ve eski yaratık konumundan tamamen alınarak bu konumdan dışarı çıkartılmıştır ve yeni yaratık konumundadır; burada bu kısımda belirtilen ahlak kötülüklerinin var olması mümkün değildir. Evet, eski doğayı aldığı doğrudur; ama bu eski doğayı ölü “sayması” ve “her şeyin Tanrıdan” olduğu yeni yaratığın kalıcı gücü ile yürümesi kendisine ait mutlu bir ayrıcalıktır. Hristiyan özgürlüğü budur – kötülüğün izinin dahi bulunamayacağı o doğru yaratıkta aşağı ve yukarı yürüme özgürlüğü dahi; Tanrının ve insanın önünde kutsallık ve saflık içinde yürümek için özgürlük; üzerine tanrısal çehrenin her zaman canlı bir parlaklık ile döküldüğü kişisel kutsallığın o kibirli yürüyüşlerini ezip geçme özgürlüğü. Değerli okuyucu, Hristiyan özgürlüğü budur. Bu özgürlük günah işlemek için değil, ama gerçek bir kutsallık ve ahlak yüceliğinin göksel tatlılıklarını tatmak için özgürlüktür. Cennetin bu değerli lütfuna şimdiye kadar vermiş olduğumuz değerden daha fazlasını verebilmemizi diliyorum – Hristiyan özgürlüğü!

Ve şimdi, incelediğimiz kısımda bulunan statülerin ikinci sınıfı hakkında bir şeyler söyleyelim. Yani, tanrısal iyiliği ve ilgiyi çok dokunaklı bir şekilde dışarı vuranları. Aşağıdaki ayetleri okuyalım: “Ülkenizdeki ekinleri biçer iken, tarlanızı sınırlarına kadar biçmeyeceksiniz. Arta kalan başakları toplamayacaksınız. Onları yoksullara ve yabancılara bırakacaksınız. Tanrınız Rab benim.” (Levililer 19: 9,10) Bu buyruk Levililer yirmi üçüncü bölümde tekrar karşımıza çıkacaktır, ama bu buyruğu orada kendi farklı alanı içinde göreceğiz. Burada onun üzerinde ahlaki açıdan düşünüyoruz; İsrailin Tanrısının değerli lütfunun bir açıklaması olarak. O, “yoksulu ve yabancıyı” düşünür ve halkının da bu konuda Kendisi gibi düşünmesini ister. Altın ekinler biçilir iken ve bağ devşirilir iken üzümler toplandığı zaman, “yoksulların ve yabancıların” Yehova tarafından hatırlanmaları gerekiyor idi, çünkü Yehova İsrail’in Tanrısı idi. Ekin biçen ve üzüm toplayanın, soluk kesen bir açgözlülük ruhu tarafından yönetilmemesi gerekiyor idi; tarlalar sınırlarına kadar biçilmeyecek idi, arta kalan başaklar toplanmayacak idi, bağ devşirilir iken yere düşen üzümler toplanmayacak idi, onlar “yoksullara ve yabancılara” bırakılacak idi, öyle ki onlar da O’nun sınırsız iyiliği ile sevinsinler; O’nun yollarında bolluk akar ve O cömert eli ile güvenerek bekleyen tüm oğulları besler.

Rut kitabı bu cömert statüden tam olarak yararlanan birine ilişkin güzel bir örnek sunar. “Yemek zamanı gelince, Boaz Rut’a, ‘Buraya yaklaş, ekmek al, pekmeze batırıp ye’ dedi. Rut varıp orakçıların yanına oturdu. Boaz ona kavrulmuş başak verdi. Rut bir kısmını yedikten sonra doydu ve birazını da artırdı. Başak devşirmek için kalkınca Boaz adamlarına, ‘Demetler arsında da başak devşirsin, ona dokunmayın’ diye buyurdu. Hatta onun için demetlerden başak ayırıp yere bırakında devşirsin. Sakın onu azarlamayın.’” (Rut 2:14-16) Ne kadar dokunaklı ve ne kadar güzel bir lütuf! Gerçekten de yoksul ve bencil yüreklerimiz için bu tür ilkeler ve bu tür uygulamalar ile temasa geçirilmeleri yararlıdır. Hiç bir şey şu sözlerin üstün saflığının üzerine çıkamaz. “Hatta onun için demetlerden başak ayırıp yere bırakın.” Bu soylu İsraillinin arzusu aşikar idi. Saflığın gerçek özü işte budur. “Ekin biçenin” farkında olan ve onun için sağlayışta bulunan İsrailin Tanrısı, Rut ile hemen bağlantı kurar ve onu bağımlı kılar. Boaz yalnızca lütufkar buyruğa uygun davranıyor idi ve Rut da bu davranışın yararına sahip oluyor idi. Boaz’a tarlayı veren aynı lütuf, Rut’a da başakları veriyor idi. Her ikisi de lütfa borçlu idiler. Rut, Yehova’nın iyiliğinin mutlu bir alıcısı idi. Boaz ise, en lütufkar kurumunun onurlu sahibi idi. Ahlak düzeni tam olarak sevgi ile kurulmuş idi. Yaratık bereketlendi ve Tanrı yüceltildi. Böyle bir atmosferde soluk alınmasına izin verilmesi gibi bir iyiliğe kim sahip çıkmaz?

Şimdi gelin, bölümümüzün diğer statüsüne yönelelim: “Komşuna haksızlık etmeyecek, onu soymayacaksın. İşçinin alacağını sabaha bırakmayacaksın.” (Levililer 19:13) Burada ifade edilen ilgi ne kadar da özenlidir! Sonsuzlukta konut kurmuş bulunan Yüce ve Kudretli Olan yoksul bir işçinin yüreğinde yer alan düşünce ve duyguları bilebilir. İşçinin emeğinin ürünü hakkındaki beklentilerini bilir ve hesaba katar. Ücret doğal olarak istenilecektir. İşçinin yüreği ücreti düşünür; ailesinin yiyeceği onun alacağı ücrete bağlıdır. Ah, lütfen onlardan ücretlerini esirgemeyelim. İşçiyi evine sıkıntılı bir yürek ile göndermeyin. Çünkü onun sıkıntılı yüreği karısının ve ailesinin yüreğini de aynı şekilde sıkıntılı hale getirecektir. Ne olur ise olsun, çalıştığının karşılığını ona verin. O yüreğinde arzu ettiği ücretini hak etmiştir. İşçi bir kocadır ve bir babadır ve karısı ve çocukları gece aç yatmasınlar diye bütün gün sıcakta ağır bir şekilde çalışmıştır. Onu hayal kırıklığına uğratmayın. Ona hak ettiğini verin. Böylece, tanrının, işçinin yüreğindeki nabzın her atışından haberdardır ve onun beklentilerine sağlayışta bulunur. Değerli lütuf! Sevginin en şefkatli, düşünceli, dokunaklı ve koruyucu şekli! Bu tür statüler, insanı bir şefkat akıntısına sürükler. Bir insanın böyle bölümler okuduğu zaman yüreği erimez mi? Böyle bir yazıyı okuyan bir kişi kendisinin ve ailesinin açlığını nasıl gidereceğini bilmeyen yoksul bir işçiye düşüncesizce davranabilir mi?

Hiç bir şey zengin kişilerin çok sık sergiledikleri bu davranış kadar yürek acıtamaz. Bu zengin kişiler içten emeğinin adil karşılığını almak için gelmiş olan bu yoksul işçileri kapılarından kovduktan sonra küstahça kendi işlerine bakarlar. Ve o işçinin ailesine kendisinin ve ailesinin hayal kırıklığını söylemek için nasıl da sancılı bir yürek ile evine döndüğünü akıllarına bile getirmezler. Ah, bu ne kadar da korkunç bir tutumdur! Böyle bir tutum Tanrıyı ve O’nun lütfundan içmiş olan herkesi gücendirir. Eğer Tanrının böyle bir davranış hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyor isek, o zaman yalnızca şu kutsal öfkenin ayette belirtilen ifadesine kulak verelim: “İşte, ekinlerinizi biçen işçilerin haksızca alıkoyduğunuz ücretleri size karşı haykırıyor. Orakçıların feryadı Her Şeye Egemen Rabbin kulağına erişti.” (Yakup 5:4) Şabat’ın Rabbi, üzgün ve hayal kırıklığına uğramış işçinin feryadını işitir. O’nun şefkatli sevgisi ahlak yönetiminin kurumları içinde kendisini anlatır ve hatta yüreğin bu kurumların lütfu tarafından eritilmesi de gerekmez; davranışın en azından doğruluk ile yönetilmesi gerekir. Tanrı zenginliğin etkisi ile sertleşmiş yürekler tarafından bir kenara atılan yoksulların feryadına karşılık verecektir. Payları günlerini zahmetli çalışma ve yoksulluk içinde geçirmek olan kişilerin feryadını Tanrı işitecektir. Yoksul kişiler Tanrının özel ilgisinin objesidirler. Tanrı, onlar için, ahlak yönetiminin statüleri içinde tekrar tekrar sağlayışta bulunur. Ve özellikle sergilediği yüceliği içinde yönetimi ile egemen olarak şu beyanda bulunur: “Çünkü yardım isteyen yoksulu, dayanağı olmayan düşkünü O kurtarır. Yoksula ve düşküne acır. Düşkünlerin canını kurtarır. Baskıdan ve zorbalıktan özgür kılar onları. Çünkü O’nun gözünde onların kanı değerlidir.” (Mezmur72:12-14)

Bu değerli ve derin bir pratiğe sahip gerçekleri tekrar gözden geçirerek onlardan yararlanalım. Acımasız bir dünyada yaşıyoruz. Ve yüreklerimizdeki bencillik miktarı çok büyük. Diğer insanların ihtiyaç içinde olmalarından yeterince etkilenmiyoruz. Kendi bolluğumuzun ortasında yaşar iken yoksulları unutmaya eğilimliyiz. Yaşadığımız kişisel konforu sağlayan kişilerin bu işçiler olduklarını ve derin bir yoksulluk içinde olduklarını sık sık unuturuz. Bu konular üzerinde düşünelim. Yoksulların yüzlerinin asılmasına neden olmayalım. Eğer eski dönemde yaşayan Yahudiler Musa’nın düzenindeki statüleri ve buyrukları  – yoksullara karşı şefkatli duygular beslemek ve zahmet ile çalışan bu kişilere şefkat ile ve lütufkar bir şekilde davranmayı – öğrendiler ise, o zaman yüreklerinde ve yaşamlarında Müjdenin ruhsal ahlakı bulunan imanlıların insan ihtiyacının her şekline ne kadar cömert bir yürek ile davranmaları gerekir.

Evet, acil bir sağduyu ve tedbir ihtiyacının olduğu yerde yani, içten endüstrinin değerli ve hoş kokulu ürünlerine bağımlılık duyulan bir konum kişiler için tasarlanmış olan onurlu bir konumdur. Bunun aksi, yarar sağlamak yerine, acı veren bir yaralamaya neden olur. Boaz örneği, bu konu için geçerlidir. Boaz Rut’un ekin biçmesine izin verdi, ama onun bundan yarar sağlaması için aynı zamanda konu ile ilgilendi de. Bu çok güvenli ve çok basit bir ilkedir. Tanrı insanın şu ya da bu işte çalışmasını planlamıştır. Ve biz kişiyi sabırlı endüstrinin sonuçları ile ilgili bağımlılık konumundan dışarı çıkardığımız ve sahte cömertlik sonuçlarına bağımlı kıldığımız zaman, Tanrıya karşı gelmiş oluruz. İlki, onur verici ve yücelticidir, ama ikincisi aşağılayıcı ve moral bozucudur. Soylu bir şekilde kazanılan ekmek kadar tatlı bir ekmek yoktur. Ama o zaman da ekmeğini kazananların yeterince almaları gerekir. Atlarını besleyen ve onlara ilgi gösteren birinin Pazartesi sabahından Cumartesi gecesine kadar elleri ile çalışarak ona hizmet veren birini daha çok beslemesi ve ona daha çok ilgi göstermesi gerekmez mi?

Ama bazı kişiler şöyle diyebilirler: “Bu konuda iki taraf mevcuttur.” Hiç kuşkusuz öyledir; biri yoksullara cömertlik kaynaklarını ve içten sempatiyi kurutmak için hesaplanan bir şekilde davranır. Yüreği sertleştirmek ve eli kapatmak için çok neden vardır. Ama kesin olan bir şey vardır, o da şudur: tek değerli bir objeye karşı şefkat kaynaklarını kapatmaktansa, yüz durumun doksan dokuzunda aldatılmak daha iyidir. Göksel Babamız güneşini hem kötülerin hem de iyilerin üzerinde doğdurur ve yağmurunu hem haklıların hem de haksızların üzerine gönderir. Bazı Mesih’e adanmış hizmetkarların yüreğini sevindiren güneş ışınları bazı tanrısız günahkarların yoluna düşer. Ve gerçek bir imanlının tarlasına yağan aynı yağmur aynı zamanda küfürbaz inançsızın tarlalarını da bereketler. Bizim davranış modelimiz de bu olmalıdır. “Bu nedenle, göksel Babanız yetkin olduğu gibi siz de yetkin olun.” (Matta 5:48) Yumuşak bir yürek ile ve açık bir el ile insan sefaletinin olası her şekline yardım sağlayabilmek için ve her gün böyle devam edebilmek için yapılacak tek şey Rabbi her zaman önümüze koymak ve O’nun lütfunun gücünde yürümektir. İnsan mahrumiyetlerinin sık sergilenen görünüşleri tarafından kontrol edilmeden insan ihtiyacına hizmet edebilmemiz ancak tanrısal sevgi ve şefkatin tükenmeyen çeşmesinden önce kendimizin içmesi ile mümkün olabilir. Bizlerin minik kaynakları her zaman fışkıran çeşme ile kesintisiz bağlantı halinde olmadıkça çok geçmeden kuruyup tükeneceklerdir.

Bundan sonra kendisini dikkatimize sunan statü çok dokunaklı bir şekilde İsrail Tanrısının özenli ilgisini ortaya koyar. “Sağıra lanet etmeyecek ve körün önüne engel koymayacaksın. Tanrından korkacaksın. Rab benim.” (ayet 14) Burada, kontrolsüz doğanın sağırlığın kişisel zayıflığına karşılık vermesi hemen hemen kesin olan ve rahatsızlığı yükselten bir engel mevcuttur. Bunu gayet iyi anlayabiliriz. Doğa, sağır insanın zayıflığına karşılık vermek için sözcükleri defalarca tekrarlaması gerekmesinden hoşlanmaz. Yehova bu konuyu düşündü ve bu konuda sağlayışta bulundu. Ve sağlayışı nedir? “Tanrından korkacaksın.” Sağır bir kişi tarafından denendiğiniz zaman, Rabbi hatırlayın ve sabrınıza hakim olmak için sizi güçlü kılacak O’ndan lütuf isteyin.

Bu statünün ikinci kısmı insan doğasındaki en alçakça kötülüğün miktarını açıklar. Kör bir kişinin yoluna engel koymak düşüncesi, akla gelebilecek en zalim şeydir. Ama insan yine de bunu yapmaya muktedirdir, aksi takdirde bu konuda uyarılmaz idi. Hiç kuşkusuz bu statü de diğer pek çok statü gibi ruhsal bir uygulama gerektirir. Ama hiç bir şekilde onun içinde ortaya konan sade ilke ile ilgisi olmaz. İnsan kendisi gibi bir yaratık olan bir körün yoluna engel koymaya muktedirdir. İnsan işte böyledir! Gerçekten de Rab Levililer kitabındaki statü ve yargıları yazar iken, insanın içinde ne olduğunu biliyor idi. Şimdi okuyucumu bölümümüzün geri kalan kısmı üzerinde tek başına düşünmesi için yalnız bırakacağım. Ve okuyucu her statünün çifte bir ders öğrettiğini görecektir – yani, insan doğasının kötü eğilimleri ile ilgili bir ders ve aynı zamanda Yehova’nın özenli ve yumuşak ilgisi hakkında bir diğer ders. 1


1. On altıncı ve on yedinci ayetler özel bir dikkat talep ederler. “Halkının arasında onu bunu çekiştirerek dolaşmayacaksın. Komşunun canına zarar vermeyeceksin. Rab benim.” Bu öğüt, her çağdaki Tanrı halkı için uygun öğüttür. Dedikoducu birinin hesaplanamaz kötülüğe neden olacağı kesindir. Her zaman bilinen şudur: bir dedikoducu üç kişiyi incitir: kendisini, kendisini dinleyeni ve dedikodusuna konu olan kişiyi. Dedikoducu kişi tüm bu incitmeleri doğrudan yapar ve sonra bu yaptığının dolaylı sonuçlarını kim hesaplayabilir? Kendimizi bu korkunç kötülükten özen ile koruyalım. Dudaklarımızın arasından bir dedikodu çıkmasına asla izin vermeyelim ve bir dedikoducunun sözlerine hiç bir zaman kulak asmayalım. Kuzey rüzgarı yağmuru nasıl alıp götürür ise, biz de aynı şekilde kendimizi asık bir yüz ile ısıran sözler söyleyen bir dilden öylece uzaklaştıralım.

On yedinci ayette dedikodu yapmak yerine nasıl davranmamız gerektiğini öğreniriz. “Kardeşine yüreğinde nefret beslemeyeceksin. Komşun günah işler ise onu uyaracaksın. Yoksa sen de günah işlemiş olursun.” Komşum hakkındaki sözü bir başka kişiye taşımak yerine, eğer yolunda gitmeyen bir durum var ise benden istenen, doğrudan kendimin komşuma gitmesi ve onu uyarmamdır. Tanrısal yöntem budur. Şeytanın yöntemi ise dedikodu yaptırmaktır.