Levililer 2

Şimdi de çok farklı bir tarzda “insan İsa Mesih”i sunan tahıl sunusunu inceleyeceğiz. Yakmalık sunu Mesih’in ölümünün örneği olarak sunuluyor ise, tahıl sunusu ile de O’nun yaşamına örnek verilmektedir. Ne bir örnekte ne de diğerinde günah üstlenme konusundan söz edilmemiştir. Yakmalık sunuda günah üstlenmeyi 1 değil, kefareti görürüz  –  günah suçlaması yoktur – günahtan dolayı gazaba uğrama yoktur. Bunu nereden bilebiliriz? Çünkü sununun tamamı sunakta yakılırdı. Eğer günah üstlenme söz konusu olsa idi, o zaman sununun ordugahın dışında yakılması gerekir idi. (Levililer 4:11,22 ile İbraniler 13:11 ayetlerini karşılaştırınız.)

Ama tahıl sunusunda kan dökülmesinden dahi söz edilmez. Bu sunuda bulduğumuz örnekte yalnızca Mesih’in burada aşağıda, yeryüzünde yaşarken, yürürken ve hizmet ederken ne kadar mükemmel olduğunu görürüz. Bu gerçek tek başına bu sunu ile ilgili yakından ve dua ile düşünecek bir ruhsal zihni kendisine çekmek için yeterlidir. Kutsanmış Rabbimizin saf ve mükemmel kutsallığı her gerçek Hristiyan’ın dikkatini çekmesi gereken bir konudur. Bu kutsal gizem ile ilgili olarak düşüncelerde gevşemeler olmamasına dikkat etmek gerekir. Bazen duyulan ya da okunan ifadeler beden almanın temel öğretişinin sözün onu sunduğu şekilde olmadığını kanıtlamak için yeterli değildirler. Bu tür ifadeler büyük olasılık ile O’nun ilişkilerinin gerçek doğası ve O’nun çektiği acıların gerçek karakteri hakkındaki yanlış anlamalardan ortaya çıkarlar, ama ortaya çıkmalarının nedeni ne olur ise olsun, verilecek hükmün kutsal ayetlerin ışığında olması ve reddedilmesi gerekir. Bu ifadeleri kullanan kişilerin çoğu hiç kuşkusuz yalnızca dehşet ve öfke ile şu konuda irkileceklerdir; içeriklerinde mevcut olan gerçek öğretiş tam ve doğru karakterleri ile önlerine konduğu zaman, kişinin, temel gerçeği göremediği için ifadesinin yetersizliği nedeni ile özür dilemesi gerekir.

Ancak yine de her Hristiyan’ın değerlendirmesinde ağırlık taşıması gereken bir düşünce olmalıdır ve bu düşünce, Mesih’in insanlığı ile ilgili öğretişin asıl doğasını teşkil eder. Hristiyanlığın öncelikli temellerindendir ve bu nedenle, şeytan başlangıçtan beri insanları bu konuda sapmaya yönlendirmek için hayret ile uğraşmıştır. İman ikrarında bulunan kiliselerde tarz haline gelmiş olan önde giden hataların hemen hemen hepsi şeytanın Mesih’in kişiliği ile ilgili gerçeği örtme amacını ifşa ederler. Ve hatta en gayretli, en tanrısayar kişiler bu hatalar ile savaşmaya kalkıştıkları zaman, pek çok konuda aksi yönde hataların içine düşmüşlerdir. Bu nedenle Kutsal Ruhun bu derin ve çok kutsal gizemi açıklar iken, gerçeğin sözlerini kullanacaktır. Ben de gerçekten şuna inanırım: her durumda kutsal ayetlerin yetkisine ve canın içindeki tanrısal yaşamın enerjisine boyun eğmek, hata yapma konusundaki her karışıklığa etkin bir şekilde engel olacağını kanıtlayacaktır. Bir canı, Mesih’in öğretişine saygısızlık eden hatalardan korumak için yüksek bir teolojik bilgiye gerek yoktur. Eğer canda yalnızca Mesih’in sözü zengin bir şekilde konut kuruyor ise ve Mesih’in Ruhunun enerjisi hüküm sürüyor ise, o zaman şeytanın karanlık ve iğrenç önerilerine yer olmayacaktır. Eğer yürek Kutsal Yazıların ifşa ettiği Mesih’ten keyif alıyor ise, o zaman şeytanın sunacağı sahte Mesihlerden uzak duracağı kesindir. Eğer bizler Tanrının gerçekliği ile besleniyor isek, şeytanın sahtekarlığını hiç tereddüt etmeden reddetmeliyiz. Her şekilde ve karakterde şeytanın sunduğu hata karmaşalarından kaçınmanın en iyi yolunun bu olduğu muhtemeldir. “Koyunları O’nun sesini işitirler ve O’nu izlerler: çünkü O’nun sesini tanırlar. Bir yabancının peşinden gitmezler, ondan kaçarlar. Çünkü yabancıların sesini tanımazlar.” (Yuhanna 10:4,5) Bir yabancıdan kaçmak için o yabancının sesini tanımak hiç bir zaman gerekli değildir; talep ettiğimiz tek şey iyi Çoban’ın sesini tanımaktır. İyi Çoban’ın sesini tanımamız bizi her yabancı sesin kurduğu tuzağın etkisinden koruyacaktır. Bu arada, ben yine de, okuyucumu yabancı seslere karşı uyarmamın gerekli olduğunu hissediyorum. Mesih’in insanlığı ile ilgili tanrısal gerçek ile ilgili bu tür sesler konusunda tartışmaya girmeyi gerekli görmüyorum, ama asıl istediğim, okuyucuyu, lütuf aracılığı ile konu hakkındaki ayetlerin öğretişini açıklayarak onu yabancı seslere karşı silahlandırmak düşüncesidir.

Rab İsa Mesih’in mükemmel insanlığı ile daha canlı paydaşlık elde etmek yerine başarısızlık sergilediğimiz bir kaç şey vardır. Bu yüzden boşluk, kısırlık, huzursuzluk ve amaçsız dolaşma gibi konularda çok acı çekeriz. Göklerdeki Krallığın sağında gerçek bir İnsan’ın mevcut olduğuna iman ettiğimiz zaman daha mutlu oluruz; O’nun bize duyduğu sempati mükemmeldir, sevgisi kavranamayacak kadar büyüktür, gücü sınırsız, bilgeliği sonsuzdur, kaynakları tükenmez, zenginlikleri araştırılamazdır; kulağı aldığımız her soluğu işitir, her ihtiyacımızı karşılamak için eli açıktır, yüreği bizim için söz ile anlatılamaz bir sevgi ve şefkat ile doludur. Tüm bunlar hangi kanal aracılığı ile akar ise aksın, bizi yaratık akıntılarından bağımsız kılar, canımızı yükseltir ve mutlu oluruz. Canımızın dileyeceği her şeye İsa Mesih’te sahibizdir. Canımız içten sempatiye mi özlem duymaktadır? Bu sempatiyi bulabileceğimiz tek Kişi, Beytanya’da yas tutan kız kardeşler ile birlikte gözyaşı Döken’dir. Can, içten şefkatin keyfini mi arzu etmektedir? Bu şefkati bulacağı tek yer, sevgisini, döktüğü kan  damlalarında kanıtlayan yürektir. Can, gerçek gücün korunmasını mı ister? Canın o zaman yalnızca dünyayı Yaratan’a bakması gerekir. Can, kendisine rehberlik edecek hatasız bilgeliğe ihtiyaç duyduğunu mu hissetmektedir? O zaman Kendisi Bilgelik olandan yardım beklesin. Tanrı, İsa Mesih’i bizim için bilgelik yapmıştır. Tek bir sözcük ile özetleyecek olur isek, Mesih’te her şeye sahibiz. Tanrısal zihin ve tanrısal sevgi insan İsa Mesih’te mükemmel bir objeye sahiptir. Ve şu kesindir ki, eğer İsa Mesih’in Kişiliği Tanrıyı eksiksiz bir şekilde tatmin edebiliyor ise, o zaman bizi de tatmin etmesi gerekir ve bizi tatmin eden ile Kutsal Ruhun lütfu aracılığı ile Tanrı ile paydaşlık içinde yürürüz.

Rab İsa Mesih bu yeryüzüne gelen tek mükemmel insan idi. O her şekilde bütünüyle mükemmel idi; düşüncelerinde mükemmel idi, sözlerinde mükemmel idi ve eylemlerinde mükemmel idi. O’nda her ahlak özelliği tanrısal idi ve bu nedenle oran mükemmel idi. Hiçbir özellik ağır basmıyor idi. O’nda insanı huşu içinde bırakan bir görkem var idi ve O’nun varlığındaki yumuşak huyluluk her şeyi kolay hale getiriyor idi. O, yazıcıları ve Ferisileri azarladı, ama zavallı Samiriyeli ve bir günahkar olan kadın, hiç beklemedikleri halde, O’nun dayanılmaz çekiciliğine kapıldılar. Hiç bir özellik, bir diğerinin yerine geçmedi, çünkü tüm özellikler içten ve orantılı idi. Bu durum O’nun mükemmel yaşamının her sahnesinde izlenebilir; O, “onlara siz yiyecek verin;”diyebilirdi ve yine doydukları zaman da “arta kalanları toplayın, hiç bir şey ziyan olmasın” diyebildi. Hem yardım severlik hem de ekonomi yapma, her ikisi de mükemmel idi ve biri diğeri ile asla birbirine karışmaz. Her biri kendi alanı içinde parlar. O, doymamış açları geri gönderemez idi ve yine aynı zamanda Tanrının yarattığı nimetlerin tek bir parçasının bile ziyan olmasına katlanamazdı. O, insan ailesinin ihtiyacını dolu ve özgür bir el ile karşılar ve bunu yaptığı zaman, her parçayı özen ile saklar. İnsan ihtiyacının her şekline tamamen açık olan bu aynı el israfa karşı tamamen kapalı idi. Mükemmel, göksel İnsan’ın karakterinde cimrilik olmadığı gibi müsriflik de yok idi.

Burada alacağımız bir ders bulunmakta! Bizler yardım severliği ne kadar da sık müsriflik ile karıştırırız ve öte yandan ekonomimiz sefil bir ruhun görünümü aracılığı ile ne kadar da sık lekelenir! Bazı zamanlarda ise cimri yüreklerimiz, önümüzde kendisini sunan ihtiyacın tam büyüklüğüne kendilerini açmayı reddederler de. Ama diğer zamanlarda ihtiyaç sahibi bizim gibi insan bir yaratığı tatmin edebilecek aklına eseni yapan bir aşırı bolluk ile israf eden bir harcama tutumu içine girdiğimizde olur. Ah, okuyucum! Önümüze konuş olan “İnsan İsa Mesih’in” yaşamındaki tanrısal örneği özenli bir şekilde inceleyelim. Tüm yollarında mükemmel olan ve “her şeyde ilk sırayı alması gereken” O’nunla meşgul olmak “içsel varlığı”  ne kadar da tazeleyici ve güçlendiricidir.

O’na Getsemani bahçesinde iken bakalım. Orada, Kendisinden başka hiç kimsenin gösteremeyeceği bir alçakgönüllülüğün engin derinlikleri içinde diz çöker. Ama yine de buna rağmen, O’na ihanet etmek için gelen kalabalığın önünde kalabalığın geriye çekilip yere düşmesine neden olan bir öz hakimiyet ve yücelik sergiler. Tanrının önündeki davranışı yerde secde etmektir; yargıçlarının ve O’nu suçlayanların önünde bükülmez bir öz saygınlık ile davranır. Her şeyi mükemmeldir. Kendini boş kılması ve öz hakimiyeti, yere kapanıp secde etmesi ve öz saygısı, hepsi tanrısaldır.

Bu nedenle, O’nun tanrısal ve insani ilişkilerinin mükemmel bileşimi üzerinde düşündüğümüz zaman, aynı mükemmellik ile karşılaşırız. O, şu sözleri söyleyebildi: “Beni niçin arayıp durdunuz? Babamın evinde bulunmam gerektiğini bilmiyor muydunuz?” Ve aynı zamanda Nasıra’ya gidebildi ve orada anne ve baba otoritesine mükemmel itaatin örneğini de sergileyebildi. (Bakınız Luka 2:49-51) Annesine şu sözleri söyleyebildi, “Kadın, benden ne istiyorsun?” Ama yine de, çarmıhın söz ile tarif edilemez acılarını yaşadığı zamanda annesini şefkat ile sevdiği öğrencinin himayesine teslim etti. İlk örnekte, Kendisini Tanrının isteğini yerine getirmek için gerekli bir ruh ile Babasına adadı; bir sonraki örnekte mükemmel bir insan yüreğinin yumuşak duygularını ifade etti. Hem Tanrıya adanması hem de şefkati, her ikisi de mükemmel idi. Birinin diğerine karışmasına izin verilmedi; her ikisi de uygun yer ve zamanlarda görkemli bir ışık ile parladı.

Şimdi ise, bu mükemmel insanın örneği, tahıl sunusunun temelini oluşturan “ince un” ile gözlerimizin önüne serilmektedir. İnce un işlenmemiş kaba bir tahıl değildir; uygun ya da eşit olmayan hiç bir şey yoktu. Dışarıdan ne kadar baskı gelirse gelsin, her zaman adil bir düzey söz konusu idi. O, herhangi bir koşul ya da koşullar dizisi tarafından asla rahatsız edilemedi. O’nun hiç bir zaman geri adım atması ya da bir sözcüğü hatırlaması gerekmedi. “İnce un” aracılığı ile çok çarpıcı bir şekilde örneği verilen o mükemmel denge ile hareket etti her zaman.

Tüm bu olup bitenlerde, en onurlu ve en adanmış hizmetkarları ile belirli bir karşıtlık içinde durduğunu söylemeye gerek yok. Örneğin, Musa için “yeryüzünde var olan en alçakgönüllü insan” denilmesine rağmen, Musa’nın ağzından gereksiz sözler çıkmıştır. Petrus’a baktığımız zaman ise, zaman zaman gereğinden fazlasına kaçan bir gayret ve enerji görürüz ve aynı zamanda tanıklık etmekten kaçan bir korkaklık olduğunu da biliriz; eylem zamanı geldiği zaman, ortaya çıkması gereken adanmışlık mevcut değil idi. Mesih’in çok yakın çevresindeki havayı soluyan Yuhanna zaman zaman sert ve hoşgörüsüz bir tavır sergilemiştir. Hizmetkarların en adanmışı olan Pavlus’ta dikkat çeken bir eşitsiz davranışın var olduğunu görürüz. Baş kahin işe konuşur iken, hatırlaması gereken sözleri sadece mırıldandı. Korintliler’e önce pişman olduğu sonra pişman olmaktan vazgeçtiği bir mektup gönderdi. Bu kişilerin hepsinde bir kusur bulunur, ancak yalnızca O, “tek en dürüst ve en sevimli” Olan’dır.

Tahıl sunusunu incelerken üzerinde duracağımız düşüncelere netlik ve açıklık verecek olan öncelikle, hangi malzemeden oluştuğudur; ikinci olarak ise, sunulduğu çeşitli biçimler önem taşır ve üçüncü olarak, üzerinde durulması gereken bu sunuya kimlerin paydaş olduklarıdır.

I. Kullanılan malzemelere gelince, “ince un” sununun temeli olarak görülebilir ve onda Mesih’in her mükemmelliğe sahip olan insanlığı ile ilgili bir örnek buluruz. Bu sunuda uygun olan her gerekli erdem ve duygusal eylem mevcut idi. Kutsal Ruh Mesih’in eşsiz üstünlüğünü ortaya koymak için O’nun kişiliğinin yüceliğini açıklamaktan zevk alır. O’nu tüm diğerleri ile karşılaştırarak üstünlüğünü gözlerimizin önüne serer. Hatta O’nu Adem’in en iyi ve en yüce konumu ile bile karşılaştırır; bu konuda şunları okuruz: “İlk insan yerden, yani topraktandır. İkinci insan göktendir.” (1.Korintliler 15:47) İlk insan Adem düşmüş hali ile bile topraktan idi, ama ikinci İnsan, “gökten olan” Rab idi.

Tahıl sunusundaki “zeytinyağı” Kutsal Ruhun bir örneğidir. Ama zeytinyağı nasıl iki şekilde uygulanabiliyor ise, aynı şekilde Kutsal Ruh da ikili bir görünüm ile, Oğul’un beden alması ile bağlantılı olarak sunulur. İnce un zeytinyağı ile karıştırılır idi ve üzerine zeytinyağı dökülür idi. Örnek bu şekilde idi ve karşıt örnekte kutsanmış Rab İsa Mesih’e önce gebe kalındığını ve sonra Kutsal ruh tarafından “meshedildiğini” görürüz. (Matta 1:18,23 ile Levililer 3:16 ayetlerini karşılaştırınız). Bu, tanrısaldır! Burada çok belirli olan kesinlik, canda hayranlık uyandırır. Örneğin malzemelerini oluşturan tek ve aynı Ruh’tur ve bize karşıt örnekte yer alan gerçekleri gösterir. Bizim için böylesine mükemmel bir titizlik ile ayrıntılar  veren Levililer Kitabında yer alan örnekler ve gölgeler aynı zamanda müjde öykülerindeki görkemli özneyi de vermişlerdir. Eski ve Yeni Antlaşma sayfaları arasında soluk alan Ruh aynıdır ve birinin diğeri ile ne kadar kesin bir uyum içinde olduğunu görmemizi sağlar.

Bakirenin rahminde Kutsal Ruh tarafından oluşturulan Mesih’in insanlığı ile ilgili kavram, yenilenmiş zihnin dikkatini çeken en derin gizemleri açıklar. Bu konu tam ayrıntılı olarak Luka’nın müjdesinde yer alır ve bütünü ile karakteristik bir özellik sergiler; Müjdenin tamamında Kutsal Ruh kendi tanrısal tavrı ile “İnsan İsa Mesih’i” açıklar. Matta müjdesinde, “İbrahim’in Oğlu – Davut’un Oğlu” – ifadelerine yer verilir. Markos’un müjdesinde Tanrı Hizmetkarı ifadesi ile görülür. Yuhanna müjdesinde ise – Tanrı Oğlu – Sonsuz Söz – Yaşam – ve aracılığı ile her şeyin yaratıldığı Işık ifadelerini görürüz. Ama Kutsal Ruhun Luka’daki ana konusu, “İnsanoğlu” dur.

Melek Cebrail, Meryem’e beden alma ile bağlantılı olan büyük işin saygınlığını bildirmişti, Meryem ise, bir kuşku ruhu ile değil, ama samimi bir bilgisizlik ile şu soruyu sormuş idi: “Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki!” Meryem bu Yüce Kişi’nin doğumunun olağan kuşak ilkelerinden farklı olmasına şaşırmıştı, ama Rabbin kulu olduğunu bildirdi ve kendisine söylendiği gibi olmasına razı oldu. Meleğin, bakirenin sorusuna verdiği yanıt söz ile anlatılamayacak kadar ilginçtir ve tam olarak kavranamayabilir. “Melek ona şöyle yanıt verdi: ‘Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, yüceler Yücesinin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.” (Luka 1:35)

Bu harika bölümden öğrendiğimiz şudur: sonsuz Oğul’un büründüğü insan bedeni “Yüceler Yücesinin” gücü ile biçimlendirilmiştir. “Benim için bir beden hazırladın.” (Mezmur 40:6 ile İbraniler 10:5 ayetlerini karşılaştırınız.) Bu beden, gerçek bir insan bedeni idi – gerçek “et ve kan”. Burada gnostisizmin ve mistisizmin geçersiz ve değersiz teorilerini destekleyen olası bir temel mevcut değildir – ne gnostisizmin soğuk soyutlamaları ne de mistisizmin gizemli ilkeleri. Her şey derin, sağlam ve tanrısal gerçekliktir. Yüreklerimizin ihtiyaç duyduğu şey, Tanrının bize vermiş olduğudur. İlk vaat, “kadının soyunun yılanın başını ezeceğini” vaat etmiştir ve bu vaadin yerine getirilmesi için gerçek bir insana ihtiyaç vardı; doğası saf ve bozulamaz olan bir insan. Elçi melek, “rahminde gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın” 2Ve sonra bu kavram ile ilgili referansta herhangi bir hataya yer verilmesin diye Sonsuz Oğul’un “paydaş olduğu” “et ve kanın” kesinlikle gerçek olduğunu ve tek bir hataya bile sahip olmasının imkansız olduğunu kanıtlamak için başka sözler de ekler. Rab İsa’nın insanlığı tamamıyla “kutsaldı”. Ve hem tamamıyla lekesiz idi hem de bir ölümlülük tohumuna asla yer vermiyor idi. Ölümlülüğü ancak günah ile bağlantılı olarak düşünebiliriz ve Mesih’in insanlığının ne kişisel ne de nispeten günah ile hiç bir ilişkisi yok idi. Çarmıhta “bizim yerimize günah yapıldığı” zaman, günahı bedeninde yüklendi. Ama tahıl sunusu, günah üstlenen Mesih ile ilgili bir örnek değildir. Tahıl sunusu O’nun burada yeryüzündeki mükemmel yaşamını sembolize eder; bu yaşamında elbette acı çekti, ama acı çekmesinin nedeni günah işleyen biri olması değil idi. Bu noktanın net olarak anlaşılması gerekir; Ne yakmalık sunuda ne de tahıl sunusunda Mesih’i günah üstlenen biri olarak görmeyiz. Tahıl sunusunda Mesih’i “yaşarken”, yakmalık sunuda ise “ölürken” görürüz. Ama her ikisinde de günah nedeni ile Tanrının gazabına katlandığına ya da günah suçlaması yüklendiğine dair bir anlam yer almaz. Özetleyecek olur isek, Mesih’i çarmıhın dışında bir yerde, günahkarların yerine geçen olarak sunmak O’nun yaşamının tanrısal güzelliğini ve üstünlüğünü çalmak ve çarmıhı hiçe saymaktır. Ayrıca, böyle bir düşünce Levililer’deki örnekleri umutsuz bir karmaşa içine sürüklemek olacaktır.

Bu noktada okuyucuma ciddi anlamda tavsiye edeceğim şey şudur: Rab İsa Mesih’in canlı gerçeği hakkındaki referans ile ilgili olarak asla yeterince gayretli olamaz. Eğer bu konu hakkında tek bir hata olsa idi, hiç bir konuda güvence mevcut olamaz idi. Temeli bu gerçeğe dayanmayan konuda Tanrı varlığının kutsaması mevcut olamaz. Mesih’in kişiliği, Kutsal ruhun tüm işleyişlerinde sürdürdüğü tanrısal temeldir. Şimdi O’nun hakkındaki gerçeği kaydıralım, göreceğimiz şu olacaktır: siz şamandırasından kırılmış, dümeni ya da pusulası olmayan ve sürüklenen bir kaba benzer. Ve Arianizm, İmansızlık ya da Ateizm kayalarının üzerinde kırılıp parçalanma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Mesih’in Sonsuz Oğulluğunu sorgulayın – Tanrılığını sorgulayın – lekesiz insanlığını sorgulayın ve işte o zaman böyle yapmakla ölümcül bir hatanın yıkıcı gelgitine meydan verecek olan bir barajın kapısını açmış olacaksınız. Hiç kimse bir an için bile bunun yalnızca eğitimli teologlar tarafından tartışılabilecek bir konu olduğunu düşünmesin – merak uyandıran bir konu – belirsiz bir gizem – üzerinde yasal olarak farklı düşünebileceğimiz bir konu? Hayır; Bu, Kutsal Ruhun gücünde saklı olan, canlı ve temel bir gerçektir ve hepsi sayesinde elde edilir – evet, eğer itiraf edilmesi gerekir ise, sonuçları ne olur ise olsun tüm koşullar altında durum budur.

Kutsal Ruh aracılığı ile yüreklerimize almak istediğimiz şey, yalnızca Babanın Oğul hakkındaki açıklamasıdır ve sonra canlarımız düşmanın şekli ne olur ise olsun her türlü tuzağından etkin bir biçimde korunacaktır. Düşman özellikle Arianizm ya da Sosinianizm tuzağını yorumun en uygun ve en çekici siteminin çimeni ve yaprakları ile örtebilir; ama adanmış bir yürek doğrudan sahip olduğu her şeyi borçlu olduğu Kutsanmış Olan’a karşı bu sistemin girişimlerini ve O’nu nereye oturtmak istediğini keşfeder. İnsani teoriler olmaksızın elbette yapabiliriz; ama Mesih olmadan asla yapamayız – Tanrının Mesih’i – Tanrı sevgisinin Mesih’i – Tanrının öğütlerinin Mesih’i – Tanrı sözünün Mesih’i.

Rab İsa Mesih, Tanrının sonsuz Oğlu, görkemli Üçlü Birlik’te ayrı bir Kişilik, bedende görünen Tanrı, her şeye egemen Tanrı, sonsuza kadar kutsanmış, doğuştan saf ve tanrısal bir beden ve herhangi bir kusur olasılığı asla yok – günah ve ölümlülüğün her tohumundan ya da ilkesinden kesinlikle özgür. Mesih’in insanlığı işte böyle idi; O, her an sahip olduğu Kişiliği nedeni ile gelmiş olduğu ve ait olduğu gökyüzüne geri dönebilir idi. Burada sözünü ettiğim kurtaran sevginin sonsuz öğütleri ya da İsa’nın yüreğindeki değişmez sevgi değil – O’nun Tanrıya olan sevgisi – O’nun Tanrının seçtiklerine olan sevgisi ya da Tanrının İbrahim’in soyu ve tüm yaratılış ile yapmış olduğu sonsuz antlaşmanın yerine gelmesi için ihtiyaç duyulan iş. Mesih’in kendi ağzı ile söylediği sözler bize “Mesih acı çekeceğini ve üçüncü gün ölümden dirileceğini” öğretirler. (Luka 24:46) Kurtuluşun büyük gizeminin tam görünümünü ve mükemmel bir şekilde yerine getirilişini sağlamak için O’nun acı çekmesi gerekiyor idi. O’nun amacı, “pek çok oğlu yüceliğe eriştirmek” idi. “Tek başına” kalmayacak idi ve bu yüzden buğday tanesi olarak “toprağa düşmesi ve ölmesi gerekiyor idi.” O’nun Kişiliğindeki gerçeğe ne kadar yakın olur isek, O’nun yaptığı işteki lütfu o kadar iyi kavrayabiliriz.

Elçi, Mesih’in “çektiği acılar aracılığı ile yetkinliğe eriştiğini” söylediği zaman şunu anlayabiliriz: elçi, O’nu kendi soyut kişilik ve doğası ile düşünür, tanrısal mükemmelliğe sahip yetkin ve sonsuz Oğul olarak düşünmez. Aynı zamanda O Kendisi hakkında, “bu gün ve yarın cinleri kovup hastaları iyileştireceğim ve üçüncü gün hedefime ulaşacağım.” (Luka 13:32) O, burada, dirilişin gücü ile yetkinleşmiş varlığına, kurtuluşun tüm işini tamamlayan konumuna işaret eder. O’nun kişisel olarak ilgilendiği konu, Getsemani bahçesinden ayrılır iken söylediği sözlerinde belirlenir: “Yoksa Babamdan yardım isteyemez miyim sanıyorsun? İstesem hemen şu an bana on iki tümenden fazla melek gönderir. Ama böyle olması gerektiğini bildiren Kutsal Yazılar o zaman nasıl yerine gelir?”(Matta 26:53,54)

Canın bu konuyu iyi anlaması yararlıdır – Mesih’i Kişiliğinin elzem saygınlığı ve doğasının tanrısal saflığı içinde sunan bu ayetler içinde var olan uyumun tanrısal doğasına ait bir duyu olarak sahip olmak faydalıdır ve O’nun, halkı ile olan ilişkisini ve kurtuluşun yüce işini yerine getiren Kişi olarak sunmak uygundur. Zaman zaman bu iki konunun aynı bölümde, örneğin İbraniler 5:8,9 ayetlerinde olduğu gibi bir araya getirildiklerini görürüz: “Oğul olduğu halde, çektiği acılar ile söz dinlemeyi öğrendi. Yetkin kılınınca, sözünü dinleyen herkes için sonsuz kurtuluş kaynağı oldu.” Ancak yine de aklımızda tutmamız gereken bir nokta vardır: Mesih’in gönüllü olarak girdiği bu ilişkiler – kaybolmuş bir dünyaya Tanrı sevgisinin ifadesi olarak ya da tanrısal öğütlerin hizmetkarı olarak – tüm bunların hiç biri O’nun kişiliğinin elzem saflığı, üstünlüğü ve yüceliği ile bir araya gelemez idi. “Kutsal Ruh bakirenin üzerine geldi” ve “Yüceler Yücesinin gücü ona gölge saldı.” Ve “bu nedenle, doğacak olana kutsal Tanrı Oğlu dendi.” Mesih’in saf ve mükemmel insanlığının derin sırrının en harika açıklaması – “ince unun zeytinyağı ile karıştırılmasının” büyük karşıt örneği.

Ve burada, gözlemde bulunmama izin verirseniz, Rab İsa Mesih’te görülen insanlık ve bizde görülen insanlık arasında hiç bir şekilde bir birlik olamayacağını söyleyeceğim. Çünkü saf olan saf olmayan ile asla karışamaz. Çürümeyecek olan çürüyecek olan ile asla birleşemez. Ruhsal ve dünyasal olan – göksel ve yersel olan – asla bir araya gelemez. Bu yüzden, beden alma bazı kişilerin öğretmeye çalıştıkları gibi, Mesih’in bizim düşmüş doğamızı kendisi ile birleştirdiği doğru değildir. Eğer bunu yapabilmiş olsa idi, o zaman çarmıhtaki ölüme gerek kalmayacak idi. Bu durumda “vaftiz gerçekleşene kadar” sıkıntı içinde hissetmesine gerek kalmaz idi. “Buğday tanesinin toprağa düşüp ölmesine” gerek kalmaz idi. Bu düşünce, çok büyük bir an ile ilgilidir. Ruhsal zihnin bu konu üzerinde düşünmesine izin verin. Mesih’in günahkar insanlığı Kendisi ile birleştirmesi imkansız idi. Matta’nın müjdesinin ilk bölümünde meleğin Yusuf’a ne dediğine kulak verin: “Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan Kutsal Ruh’tandır.” (Matta 1:20b) Böylece hem Yusuf’un doğal duygularının hem de Meryem’in dindar bilgisizliğinin, Mesih’in insanlığı ile ilgili kutsal gizeminin daha geniş bir açıklama fırsatına neden olduğunu anlayın. Ve aynı zamanda insanlığın düşmanın tüm küfürlü saldırılarına karşı insanlığın korunuşunu görün!

O zaman imanlılar Mesih’e nasıl bağlanırlar? Bu birleşme beden almada mı yoksa dirilişte midir? Kesinlikle dirilişte. Bu yanıtın kanıtı nerededir? “Buğday tanesi toprağa düşüp ölmedikçe yalnız kalır.” (Yuhanna 12:24) Ölümün bu tarafında, Mesih ve O’nun halkı arasında bir birleşme olamaz idi. İmanlılar Mesih ile yeni bir yaşamın gücü içinde birleşirler. Önceden günahları içinde ölü idiler ve O mükemmel lütfu nedeni ile aşağı indi ve Kendisi saf ve günahsız olmasına rağmen, “günah yapıldı” – “günah karşısında öldü” – günahı ortadan kaldırdı – günah üzerinde zafer kazandı ve günah ile ilgili her şeye üstün geldi ve dirilişte yeni bir soyun Başı oldu. Adem, kendisi ile birlikte düşen eski yaratılışın başı idi. Mesih, ölümü aracılığı ile kendisini halkının içinde bulunduğu koşulların tüm ağırlığı altına koydu ve onlara karşı olan her şeye mükemmel bir şekilde üstün geldi, her konuda zafer kazandı ve halkını Kendisi ile birlikte Kendisinin görkemli Başı ve Merkezi olduğu yeni yaratılışa taşıdı. Bundan dolayı, “Rab ile birleşen kişi O’nunla tek ruh olur” ifadesini okuruz. (1.Korintliler 6:17) “Ama merhameti bol olan Tanrı bizi çok sevdiği için, suçlarımızdan ötürü ölü olduğumuz halde, bizi Mesih ile birlikte yaşama kavuşturdu. O’nun lütfu ile kurtuldunuz. Tanrı bizi Mesih İsa’da Mesih ile birlikte diriltip göksel yerlerde oturttu.” (Efesliler 2:4-6) “Çünkü bizler O’nun bedeninin üyeleriyiz.” (Efesliler 5:30) “Sizler suçlarınız ve benliğinizin sünnetsizliği yüzünden ölü iken Tanrı sizi Mesih ile birlikte yaşama kavuşturdu. Bütün suçlarımızı O bağışladı.” Koloseliler 2:13)

Bu konu ile ilgili bölümler çoğaltılabilirler, ama yukarıda verilen örnekler Mesih’in, halkının Kendisi ile birleşebilmesi, beden almasının değil, ölmesinin sonucu olarak gerçekleştiğini kanıtlamak açısından yeterlidir. Bu konu okuyucunun gözüne önemsizmiş gibi mi görünüyor? Bu konuyu Kutsal Yazıların ışığında inceleyelim. Tüm sonuçların ağırlığı ayetlerin sorumluluğu üzerinde olsun. Mesih’in Kişiliği, ölümü, eski yaratılışı ve bizim bulunduğumuz konumu yeni yaratılışta merhameti aracılığı ile Kendi üzerine aldı. Eğer okuyucu konuya bu şekilde bakar ise, eminim artık bu konuyu basit bir konu olarak görmekten vazgeçecektir. Okuyucu en azından tek bir şeyden emin olarak rahatlayabilir, o da şudur; bu sayfaların yazarı eğer Kutsal Yazılar aracılığı ile bu konudan emin olmasa idi, bu konuda tek bir satır bile yazmazdı. Tanrısal açıklamanın tamamı öylesine iç içedir ki, Kutsal Ruhun eli aracılığı ile öylesine uyarlanmıştır ki, tüm parçalar kendi aralarında öyle uyumludurlar ki, eğer bir tek gerçek bozulur ise, açıklamanın tamamı yara alır. Bu gözlemin her imanlının zihninin üretmesi için yeterli olması gerekir. Kutsal bir tedbir alınmadığı sürece bazı kaba dokunuşlar doğaüstü yapının güzelliğini bozarlar. Her taşın tanrısal olarak atanmış olduğu yerde bırakılması gerekir. Ve hiç kuşkusuz Mesih’in Kişiliği hakkındaki gerçek açıklamanın köşe taşıdır.

“İnce un ile karıştırılan zeytinyağı” aracılığı ile örneği verilen gerçeği açıklamak için çaba gösterdikten sonra “üzerine zeytinyağı dökülecek” ifadesindeki başka bir ilginç düşünceye dikkat çekebiliriz. Bu düşüncede Rab İsa Mesih’in Kutsal Ruh tarafından mesh edilişine dair bir örnek buluruz. Rab İsa’nın bedeni Kutsal Ruh tarafından yalnızca gizemli bir şekilde biçimlendirilmekle kalmamış, aynı zamanda o saf ve kutsal kap aynı güç aracılığı ile hizmet için de mesh edilmiştir. “Bütün halk vaftiz olduktan sonra İsa da vaftiz oldu. Dua ederken gök açıldı ve Kutsal Ruh bedensel görünümde, güvercin gibi O’nun üzerine indi. Gökten, ‘Sen benim sevgili Oğlumsun, senden hoşnudum” diyen bir ses duyuldu.” (Luka 3:21,22)

Rab İsa’nın Kutsal Ruh tarafından, halk hizmetine başlamadan önce mesh edilmesi, Tanrının gerçek ve etkin bir hizmetkarı olmayı arzu eden herkes için yoğun ve pratik bir öneme sahiptir. İnsanlığının Kutsal Ruh tarafından oluşturulmasına rağmen, “beden alan Tanrı” olarak Kendi Kişiliğindedir; Kendi içinde Tanrının tüm doluluğunu barındırmasına rağmen, yine de yeryüzüne Tanrının isteğini- her ne isteği olur ise- yerine getirmek için insan olarak geldiği gerçeği iyice gözlemlenmelidir. Tanrının isteği, müjdenin yayılması, havralarda öğretiş vermek, hastaları iyileştirmek, cüzamlılara şifa vermek, cinleri kovmak, açları doyurmak ya da ölüleri diriltmek olabilir; O, tüm bunların hepsini Kutsal Ruh aracılığı ile yaptı. Tanrı Oğlunun bu dünyada görünmek istediği o kutsal ve göksel kap Kutsal Ruh tarafından oluşturuldu, dolduruldu, mesh edildi ve yönlendirildi.

Bizler için ne kadar büyük ve kutsal bir ders! En çok ihtiyaç duyduğumuz ve yararı büyük olan bir ders! O bizi göndermeden gitmeye ne kadar eğilimliyizdir ve yine, yalnızca benliğin enerjisi ile hareket etmeye ne kadar eğilim gösteririz! Tanrısal huzurda asla ölçülmemiş ve yargılanmamış bir doğanın huzursuz ve kutsal olmayan eylemini nasıl da hizmete benzetiriz! Gerçekten de tanrısal tahıl sunumuzu daha yakından incelememiz gerekir. “Zeytinyağı ile karıştırılan ince un” ifadesinin anlamını daha iyi anlamak için Mesih’in Kendisi üzerinde daha derin düşünmeye ihtiyacımız var. Mesih, kişiliğinde tanrısal güce sahip olmasına rağmen işinin tamamını yerine getirdi, mucizelerini gerçekleştirdi ve sonunda sonsuz Ruh aracılığı ile Kendisini Tanrıya lekesiz olarak sundu. O, “Ben, cinleri Tanrının Ruhu aracılığı ile kovuyorum” diyebildi.

Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile yerine getirilmeyen işlerin hiç bir değeri yoktur. Bir insan yazı yazabilir, ama eğer kalemi Kutsal Ruh tarafından yönlendirilmiyor ve kullanılmıyor ise, yazdığı satırlar kalıcı bir sonuç üretemeyeceklerdir. Bir insan konuşabilir; ama eğer dudakları Kutsal Ruh tarafından mesh edilmedi ise, söyledikleri kalıcı bir köke sahip olmayacaklardır. Bu ciddi bir düşüncedir ve eğer uygun bir şekilde tartıldığı takdirde bizi daha ayık ve uyanık olmaya yönlendirecek ve Kutsal Ruh’a daha gayretli bir bağlılık oluşmasını sağlayacaktır. İhtiyacımız olan şey kendimizi boşaltmamızdır, öyle ki Kutsal Ruh’a bizim aracılığımız ile hareket etmesi için yer kalabilsin. Kendisi ile dolu olan bir insanın Kutsal Ruh’un kabı olabilmesi mümkün değildir. Böyle birinin önce kendisini boşaltması gerekir ve ancak ondan sonra Kutsal Ruh onu kullanabilir. Rab İsa’nın işi ve kişiliği üzerinde düşündüğümüz zaman, her olay ve koşulda O’nun nasıl Kutsal Ruh’un doğrudan gücü aracılığı ile hareket ettiğini görürüz. Burada yeryüzündeki yerini insan olarak alıp insanlara yalnızca Tanrının Sözü aracılığı ile yaşamaları gerekmediğini ama aynı zamanda Kutsal Ruh’un yani tanrının Ruhu aracılığı ile de hareket etmeleri gerektiğini gösterdi. İnsan olarak isteği mükemmel idi, ama buna rağmen O’nun sözleri, düşünceleri ve eylemlerinin hepsi mükemmel idi, ama O yine de Sözün doğrudan yetkisinin ve Kutsal Ruh’un doğrudan gücü olmadan hareket etmedi. Ah! Her konuda olduğu gibi bu konuda da O’nun adımlarını daha yakından ve daha sadık bir şekilde izleyebilse idik. O zaman hizmetimiz gerçekten de daha etkin, tanıklığımız da daha verimli olur idi, yaptığımız her şeyin tamamı Tanrının yüceliği için olur idi.

Tahıl sunusundaki dikkatimizi talep eden diğer malzeme, “günnük”tür. Daha önce belirtilmiş olduğu gibi, “ince un” sununun temelini oluşturmaktadır. “Zeytinyağı” ve “günnük” önde giden iki ek malzemedir. Ve bu iki son malzeme arasındaki bağlantı en eğitici olandır. “Zeytinyağı”, Mesih’in hizmetinin gücüne örnektir; “günnük” bu nedenle özneye örnek teşkil eder. Zeytinyağı ise bize O’nun her şeyi Kutsal Ruh aracılığı ile yaptığını öğretir. Günnük ise O’nun her şeyi Tanrının yüceliği için yaptığını öğretir. Günnük, Mesih’in yaşamının öncelikli olarak tanrıya ait olduğunu sembolize eder. Bu durum ikinci ayette aşikar bir şekilde ifade edilir: “Sunuyu Harun soyundan gelen kahinlere götürmeli. Kahin avuç dolusu ince un, zeytinyağı ve bütün günnüğü alıp sunağın üzerinde anma payı olarak yakacak. Bu yakılan sunu ve Rabbi hoşnut eden kokudur.” Böylece gerçek tahıl sunusunda İnsan İsa Mesih’i görüyoruz. O’nun kutsanmış yaşamı yalnızca Tanrı için adanmıştı. O’nun her düşüncesi, her sözü ve her eylemi hemen o anda Tanrıya yükselen hoş bir koku oluşturuyor idi. Ve örnekte olduğu gibi, hoş koku sunak üzerinde yakılan günnükten kaynaklanıyor idi. Bu edenle, karşıt örnekte kutsanmış yaşamının tüm olaylarında ve koşullarında o ne kadar çok “çaba gösterirse”, O’nun insanlığında Tanrının tahtına hoş bir koku olarak yükselebilecek hiç bir şey mevcut değil idi. Eğer yakmalık sunuda Mesih’in “kendisini lekesiz olarak Tanrıya sunduğunu görüyor isek; tahıl sunusunda O’nun insan doğasının tüm üstün ve mükemmel eylemlerinde kendisini Tanrıya sunduğunu görüyoruz. Yeryüzünde mükemmel, kendini boşaltmış ve itaatkar bir insanın, sözün yetkisi aracılığı ile ve Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile davranarak yalnızca tanrısal bir kabul görebilecek olan hoş kokuya sahip olduğunu anlıyoruz. “Tüm günnüğün” sunak üzerinde tüketildiği gerçeği bunu en basit şekilde sabit kılmaktadır.

Şimdi bizim için geriye yalnızca tahıl sunusunun ayrılmaz bir malzemesi olan “tuz” kalır. “Bütün tahıl sunularını tuzlayacaksınız. Tanrının sizinle yaptığı antlaşmayı simgeleyen tuzu tahıl sunularından hiç eksik etmeyeceksiniz. Bütün sunulara tuz katacaksınız.” “Antlaşmanın tuzu” ifadesi o antlaşmanın kalıcı karakterini ortaya koyar. Tanrı her tahıl sunusunda böyle olmasını buyurmuştur ve bunu asla hiç bir şey değiştiremez – ve hiçbir etki bu buyruğu bozamaz. Ruhsal ve pratik bir açıdan bakılacak olur ise, bu tür bir malzemenin değerini abartmak mümkün değildir. “Konuşmalarınız her zaman lütufkar ve tuz ile tatlandırılmış olsun.” Mükemmel İnsan’ın tüm konuşmaları bu ilkenin gücünü sergiledi. O’nun sözleri yalnızca lütuf sözleri değil idi, ama aynı zamanda tadı acı olan sözler idi; bu sözleri lekeleyen ya da bozan bir etkiden korumak için tanrısal bir uyarlama mevcut idi. O asla “günnük” ile güzel koku yaymayan ya da tuz ile tatlandırılmamış sözler söylemedi. Hoş koku yayan sözler özellikle Tanrı tarafından kabul görürdü ve tuz ile tatlandırılmış sözler ise insan için yararlı olurlardı.

Bazen ne yazık ki, insanın çürümüş yüreği ve bozulmuş tadı tanrısal tuz konmuş tahıl sunusunun acılığını hoş göremedi. Örneğin, Nasıra havrasındaki olaya tanık olalım (Luka 4:16-29) İnsanlar O’na tanıklık edebildiler ve ağzından çıkan lütufkar sözlere hayret ettiler. Ama O bu sözlerini, onları ulusal kibirlerinin bozucu etkisinden korumak için çok gerekli olan tuz ile tatlandırdığı zaman, O’nu uçurumdan aşağı atmak için kentin kurulduğu tepenin yamacına götürdüler.

Aynı zamanda Luka 14. Bölümde de O’nun “lütufkar” sözleri “büyük kalabalıkların” O’nun ardına düşmesine yol açtığı zaman, O hemen kutsal sadakatten ve O’nu izlemenin kesin sonuçlarından söz ederek sözlerine “tuz” kattı. “Gelin, çünkü şimdi her şey hazır.” Burada söz konusu olan, “lütuf” idi. Ama sonra, “sahip olduğu her şeyi ve herkesi terk etmeyen benim öğrencim olamaz” sözleri ile “tuz” kullandı. Lütuf çekicidir, ama “tuz iyidir.” Karşılıklı lütufkar konuşmalar rağbet görebilir, ama tuzlanmış karşılıklı konuşmalar asla rağbet görmeyecektir. Tanrı lütfunun saf müjdesi belirli zamanlarda ve belirli koşullar altında kalabalıklar tarafından bir süre için izlenebilir. Ama sadık bir uygulamanın tuzu ortaya konduğu zaman, sözün gücü altına getirilmemiş olan her çitin yıkılmasına neden olacaktır.

Böylece tahıl sunusunu oluşturan malzemeleri gözden geçirdikten sonra, şimdi ondan uzak tutulan malzemeleri inceleyeceğiz.

Bu malzemelerden ilki, “maya” idi. “Rabbe sunacağınız tahıl sunularının hiç birinin içine maya katılmamalı.” Bu malzeme, esin yolu ile yazılmış olan tüm kitapta, tek bir istisna dışında kötülük sembolü olarak kullanılır. Daha ileriki bölümlerde karşılaşacağımız Levililer kitabının 23. Bölümünde Pentikost gününde sunulan iki somun için mayanın kullanılmasına izin verildiğini görürüz. Ama maya, tahıl sunusunun kesinlikle dışında bırakılmıştır. “İnsan İsa Mesih’i” sembolize eden tahıl sunusunda ekşi olan ve kabaracak olan, yani kötülüğü ifade eden hiç bir şey olmamalı idi. O’nda, doğanın ekşiliğini, şişkinliğini ve gururunu ima eden hiç bir şey var olamaz idi. Her şey saf, sağlam ve içten idi. O’nun sözleri zaman zaman canlıları kesebilirdi, ama asla ekşi değil idi. O’nun tarzı asla gerekenin üzerine yükselmedi. O’nun davranışı her zaman Tanrının huzurunda her zaman yürüyen birinin derin gerçekliğini gösterdi.

İsa’nın adını taşıyan kişilerde ne yazık ki çok iyi bildiğimiz bir şey vardır; maya zaman zaman nasıl da varlığını ve etkilerini gösterir. İnsan meyvesinin lekelenmemiş tek bir yaprağı bile mevcut değildir, ama mayasız olan mükemmel tek bir tahıl sunusu vardır ve Tanrıya şükürler olsun ki, bu tahıl sunusu bizimdir. Tanrı ile paydaşlıkta, tanrısal huzurun kutsal yerinde bu tahıl sunusundan besleniriz. Kesinlikle ve elzem olarak mayasız Olan’ın yaşamını ve hizmetini düşünmek için yenilenmiş bir zihnin Mesih’in insanlığının mayasız mükemmelliği üzerinde düşünmesinden daha eğitici ve canlandırıcı gerçek bir uygulama olamaz. O’nun düşünce, sevgi, arzu ve hayalinin kaynağında bir zerre maya dahi mevcut değil idi. O, günahsız, lekesiz ve mükemmel İnsan idi. Ve bizler Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile tüm bunları ne kadar daha iyi kavrama gücünü elde edersek, lütuf deneyimimiz o kadar daha derin olacaktır; lütuf, bu Mükemmel Olan’ı çarmıha gerildiği zaman, Kendisini halkının tüm günahlarının tam sonuçları altına yerleştirmesi için yönlendirmiş idi. Ama yine de her şeye rağmen bu düşünce, tamamen kutsanmış Rabbimizin günah sunusu görünümüne aittir. Tahıl sunusunda söz konusu olan günah değildir. Tahıl sunusu günah üstlenen birinin örneği değildir; Kutsal Ruh tarafından oluşturulmuş ve mesh edilmiş gerçek, mükemmel ve lekesiz bir İnsan’ın örneğidir; mayasız bir doğaya sahiptir ve burada yeryüzünde mayasız bir yaşam sürmüştür; Kişisel üstünlüğünün hoş kokusunu Tanrıya sunmuştur ve insanlar arasında “tuz ile tatlandırılmış lütuf” aracılığı ile yalnızca Kendisine özgü bir karakter ortaya koyar.

Ama tahıl sunusuna aynı maya gibi konmaması gereken bir başka malzeme daha vardı ve bu malzeme “bal” idi. “Rabbe sunacağınız tahıl sunularının hiç birine maya katılmamalı. Çünkü Rab için yakılan sunu içinde hiç bir zaman maya ya da bal yakılmamalı.” (ayet 11) Şimdi şu noktaya değinelim; maya nasıl kötülüğün bir ifadesi ise, doğal olarak balı da tatlı ve çekici olanın önemli bir sembolü olarak düşünebiliriz. Tanrı bu her iki malzemeyi de yasaklamış idi – her ikisi de özenli bir şekilde tahıl sunusundan uzak tutulmalı idi – her ikisi de sunak için uygun değiller idi. İnsanlar, Saul gibi, “kötü ve reddedilmesi gereken” ve “iyi ve kabul edilen” arasında ayırım yapmak için çaba gösterebilirler; ama Tanrının yargısı hassas Agag’ı, Amalek’in en kötü oğulları ile aynı safa dahil eder. Hiç kuşkusuz insanda değerli olduğu kabul edilmesi gereken bazı iyi ahlak özellikleri mevcuttur. “Bal bulduğun zaman yeterli miktarda ye.” Ama hatırla ki balın ne tahıl sunusunda ne de karşıt örneğinde yeri yoktur. Tahıl sunusunda Kutsal Ruh’un doluluğu mevcut idi. Günnüğün hoş kokusu mevcut idi; antlaşma tuzunun koruyucu değeri mevcut idi. Tüm bunlar “ince una” eşlik eden malzemeler idi; gerçek “tahıl sunusu” olan Kişi’de, bal yoktu.

Burada yürek için ne kadar büyük bir ders verilmektedir! Evet, ne kadar bütün bir talimatın anlamına değinilir! Kutsanmış Rab İsa doğaya ve onun ilişkilerine uygun yeri vermeyi ne kadar da iyi biliyor idi. O, ne kadar balın yeterli olacağından haberdar idi. Annesine, “Babamın işini yapmam gerektiğini bilmiyor musun?” diyebildi. Ve buna rağmen yine de sevdiği öğrenciye şu sözleri söyleyebildi: “İşte, annen!” Başka bir deyiş ile, doğanın taleplerine Mesih’in mükemmel insanlığının tüm enerjilerinin Tanrıya sunumu ile karışması konusunda asla izin verilmedi. Meryem ve diğerleri Kutsanmış Olan ile sahip oldukları insani ilişkilerin kendilerine yalnızca doğal alanlar üzerinde bazı garip iddia ya da etki verebileceğini düşünmüş olabilirler. “Daha sonra İsa’nın annesi ile kardeşleri (“bedene göre”) geldi. Dışarıda durdular, haber gönderip O’nu çağırdılar. İsa’nın çevresinde oturan kalabalıkların bazıları, ‘Bak, annen ile kardeşlerin dışarıda, seni istiyorlar’ dediler.” Gerçek Tahıl Sunusunun onlara verdiği karşılık ne oldu? O, doğal olanın çağrısına karşılık vermek için yaptığı işten hemen vazgeçti mi? Kesinlikle hayır, vazgeçmedi. Eğer vazgeçmiş olsa idi, “balı” tahıl sunusuna karıştırmış olacak idi, ki böyle bir şey imkansız idi. Bu olayda olduğu gibi, her durumda “bal” sadık bir şekilde dışarıda bırakıldı, kabul edilmedi. Tanrının taleplerine uyuldu ve Kutsal Ruhun gücü, günnüğün hoş kokusu ve tuzun değerleri kutsanmış bir şekilde gösterildi. “İsa, çevresinde oturanlara bakıp şöyle dedi: “İşte annem, işte kardeşlerim! Tanrının isteğini kim yerine getirir ise, kardeşim, kız kardeşim ve annem odur.” (Markos 3: 31-35) 3

Mesih’in hizmetkarı için güç olan bazı şeyler vardır; Efendi’nin taleplerine karıştırarak acı çekmemesi için doğal ilişkilerin taleplerini ruhsal bir titizlik ile uyarlaması gerekir. Bildiğimiz gibi kutsanmış Rabbimizin durumunda uyarlama tanrısal idi. Bizim durumumuzda tanrısal olarak fark edilen görevlerin genellikle Mesih’e hizmet olarak düşündüğümüz şeyler için açıkça ihmal edildiği görülür. Tanrının öğretişi sürekli olarak müjdenin göz ile görünen işi için ihmal edilir. Şimdi bu durumda hatırlamamızın yararlı olduğu şu nokta vardır; gerçek adanmışlık her zaman tüm tanrısal taleplerin tamamen garanti edildiği bir noktadan başlar. Eğer her gün saat dörtten saat ona kadar hizmet etmemi talep eden bir durumda isem, bu saatler süresince dışarı gidip ziyaretlerde bulunmam ve vaaz vermem için bir hakka sahip değilimdir. Eğer bir hizmet yapıyor isem, bu hizmetin saygınlığını tanrısal bir şekilde sürdürmeye bağımlıyımdır. Eğer evdeki hizmetim düzensiz ya da bir keşmekeş içinde iken, bir ileri bir geri koşmaya ve bu şekilde Tanrının kutsal öğretişine büzük zarar getirmeye hakkım yoktur. Bir kişi, “Ben kendimi müjdeyi vaaz etmeye çağrılmış hissediyorum ve koşullarımın ve işimin buna bir engel teşkil ettiğini düşünüyorum” diyebilir. Pekala, eğer siz müjdeyi duyurma işi için tanrısal olarak çağrıldıysanız ve bu hizmet için uygun iseniz ve iki şeyi bir araya getirip birleştiremiyor iseniz, o zaman konumunuzdan istifa edin ya da tanrısal bir şekilde işinizi kapatın ve Rab İsa’nın adı ile devam edin. Ama net olan şudur ki, bir konuma bağlı kaldığım ya da bir işe devam ettiğim sürece, müjde için verdiğim hizmetin öyle bir noktadan başlaması gerekir ki, böyle bir işin ya da konumun tanrısal taleplerine tam olarak karşılık verilsin. Adanma, böyle olur. Bunun dışındakiler her ne kadar iyi niyetli olsalar da karmaşadırlar. Tanrıya şükürler olsun ki, önümüzde Tanrının sözünde yeni yaratık ile ilgili Rab İsa Mesih’in yaşamı ve rehberliği gibi mükemmel bir örneğe sahibiz. Öyle ki, çağrılmış olduğumuz çeşitli ilişkilerde Tanrının ilahi takdirinde ya da Tanrının ahlak yönetiminde bu tür ilişkiler ile belirlediği talepler konusunda herhangi bir hata yapmak zorunda kalmayalım.

II. Konumuz ile ilgili ikinci nokta, tahıl sunusunun nasıl hazırlandığı hakkındadır. Okumuş olduğumuz gibi, bu ateş aracılığı ile gerçekleşir. Tahıl sunusu, “fırında”, “sacda” ve “tavada pişirilebilir. Pişirme süreci, acı çekme düşüncesini akla getirir. Ancak, tahıl sunusunun hoş kokusundan söz edilir – bu ifade günah sunusu ya da suç sunusu için asla kullanılmaz. Bu nedenle, aşikardır ki, günah için acı çekme düşüncesi mevcut değildir – günah nedeni ile Tanrının gazabının acısına ilişkin düşünceye yer verilmez – günahkarın yerine geçen olarak sınırsız Adalet’in elinde acı çekme düşüncesi söz konusu değildir. “Hoş koku” ve günah için acı çekme gibi iki düşünce Levililere özgü ekonomiye göre tamamen birbirlerine karşıttırlar. Eğer tahıl sunusuna günah için acı çekme düşüncesini katacak olsa idik, o zaman bu davranışımız tahıl sunusunun sembolüne bütünüyle zarar verirdi.

Daha önce belirtmiş olduğumuz gibi, Rab İsa’nın yaşamını gözden geçirir iken, tahıl sunusu ile ilgili özel bir özne önceden bildirilir; acı çekmenin üç ayrı türünün farkına varabiliriz; yani, doğruluk için acı çekmek, sempati gücü aracılığı ile acı çekmek ve güvenle beklerken acı çekmek.

O, Tanrının doğru Hizmetkarı olarak, O’na her şeyin tamamen karşıt olduğu bir olayın ortasında acı çekti. Bu iki tür acı arasında ayırım yapmak çok büyük bir önem taşır. Onları birbirlerinden ayırt edememek, kişiyi ciddi hataya yol açmak zorunda bırakır. İnsanların arasında kalarak Tanrı adına doğru bir Kişi olarak acı çekmek, tamamen farklı bir durumdur.  Rab İsa “yaşamı” süresince doğruluk için acı çekti. Ölümünde, günah için acı çekti. O’nun yaşamı sırasında insan ve şeytan ellerinden geleni yaptılar. Ve hatta çarmıhta tüm güçlerini ortaya koydular. Ama yapabildikleri her şey yapıldığı zaman, ölümcül düşmanlıkları ile yolculuk ettikleri zaman, insani ve şeytani düşmanlığın en üst sınırına ulaştıkları zaman, orada günahı Üstlenen’in yolculuk etmesi gereken tarifsiz bir hüzün ve dehşet alanının da ötesine geçmiş oldular. İsa yaşamı süresince her zaman Tanrının yüzünün parlak ışığında yürüdü, ama lanetlenmiş olan o ağaçta günahın koyu gölgesi araya girdi ve o ışığın önünü kapattı ve o g,İzemli feryadın yükselmesine neden oldu: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” Bu, sonsuzluğun tarihi olaylarında kesinlikle tek başına duran bir an idi. Mesih’in yaşamının burada yeryüzündeki süresi sırasında zaman zaman gökyüzü O’ndaki tanrısal mükemmelliğin ifadesini ortaya koymak için açılmış idi. Ama Tanrı O’nu çarmıhta terk etti, çünkü O, o anda canını bir günah sunusu yapıyor idi. Eğer Mesih tüm yaşamı boyunca günahı yüklenmiş olsa idi, o zaman çarmıh ve diğer bir süreç arasındaki fark ne idi? Tüm yaşamı süresince Tanrı tarafından neden terk edilmemiş idi? Çarmıhtaki Mesih ile, görünümünün değiştiği kutsal dağdaki Mesih arasında ne fark var idi? O, dağda iken Tanrı tarafından terk edilmiş miydi? Orada günah üstlenen Biri mi idi? Bu sorular, günah üstlenen bir yaşam düşüncesini ileri süren kişiler tarafından yanıtlanması gereken çok kolay sorulardır.

Aşikar gerçek şudur: Mesih’in insanlığında ya da O’nun doğasında O’nu günah ya da gazap ya da ölüm ile bağlaması mümkün olan hiç bir şey mevcut değil idi. O, çarmıhta “günah” yapıldı ve orada Tanrının gazabına katlandı ve orada günah için tamamen yeterli bir kefaret olarak yaşamını teslim etti. Ancak tüm bunların hiç biri tahıl sunusunda yer almaz. Bir pişirme sürecinin olduğu doğrudur – ateşin eylemi. Ama bu, tanrının gazabı anlamına gelmez. Tahıl sunusu bir günah sunusu değil, bir “hoş koku” sunusu idi. Böylelikle, bu noktanın önemi kesin bir şekilde belirtilmiş olur. Ve ayrıca bunun zekice yorumu her zaman kutsal bir kıskançlık, Mesih’in lekesiz insanlığının değerli gerçeği ve O’nun birliklerinin gerçek doğası şeklinde yapılmalıdır. Doğumunun gerekliliği aracılığı ile O’nu günah üstlenen bir yapmak ya da O’nu bu şekilde yasanın laneti ve Tanrının gazabı altına yerleştirmek, Tanrının “beden alma” hakkındaki tüm gerçeğine karşı çıkmak demek olur. Gerçek, melek tarafından ilan edildi ve esin alan elçi aracılığı ile defalarca tekrar edildi. Ayrıca bu durum Mesih’in yaşamının tüm karakterini ve objesini mahveder ve onun farklı yüceliğinin çarmıhından çalar. Günahın ne olduğuna dair anlamı aşağı çeker ve kefaretin ne demek olduğunu küçümsemiş olur. Tek bir kelime ile söyleyecek olur isek, açıklamanın temelinin köşe taşını uzaklaştırır ve çevremizdeki her şeyi umutsuz bir enkaz ve karmaşa haline getirir.

Ama yine de Rab İsa sempatinin gücü aracılığı ile acı çekti ve bu acının özelliği bize O’nun şefkatli ve yumuşak yüreğinin derin sırlarını açıklar. İnsan üzüntüsü ve insan sefaleti her zaman bu sevginin kucağında taşınmıştır. Mükemmel bir insan yüreğinin onun tanrısal duyuları ile uyumlu olarak duygudan uzak kalabilmesi ve günahın insan ailesinin üzerine yüklediği sefaletlerden kaçınabilmesi mümkün değildir. Hem neden hem de etkiden kişisel olarak özgür olunmasına rağmen – cennete ait olunmasına ve yeryüzünde mükemmel bir göksel yaşam sürmesine rağmen, O yine de yoğun bir sempatinin gücü aracılığı ile insan üzüntüsünün en büyük derinliklerine indi; evet, O üzüntüyü hissetti, üzüntünün doğrudan öznesi olan kişilerden daha derin üzüntü tattı ve bunun da ötesinde, adil ölçü ve karakterleri ile uyumlu olarak hem üzüntüyü hem de üzüntünün nedenini Tanrının huzurunda hissetti. O, başka hiç kimsenin hissedemeyeceği şekilde hissetti. O’nun duyguları – O’nun şefkati – O’nun sağduyusu – O’nun tüm ahlak ve zihinsel oluşumu mükemmel idi ve bu yüzden hiç kimse böyle Biri’nin böyle bir dünyadan geçer iken, nasıl bir acı çekmesi gerektiğini söyleyemez. O, suç ve sefaletin korkunç ağırlığı altında mücadele eden insan ailesinin yerine geçti. Boyunduruğun altında inleyen tüm yaratılışın yerine geçti; mahkumun feryadı O’nun kulağına erişti; dulun döktüğü gözyaşı O’nun gözünden kaçmadı. Yas ve yoksulluk O’nun duyarlı yüreğine dokundu; hastalık ve ölüm nedeni ile O’nun “ruhu inledi. O’nun sempatik acıları, insan anlayışının tamamen ötesinde idi.

Okuyucum için bir bölümden alıntı yapacağım; bu alıntı şimdi işaret edecek olduğumuz acının o özelliği için bir örnek teşkil eder. “Akşam olunca bir çok cinliyi kendisine getirdiler. İsa onlardaki kötü ruhu tek söz ile kovdu, hastaların hepsini iyileştirdi. Bu, peygamber Yeşaya aracılığı ile bildirilen şu söz yerine gelsin diye oldu: ‘Zayıflıklarımızı O kaldırdı, hastalıklarımızı O üstlendi.” (Matta 8:16,17) O’nda mükemmel olan bu paydaşlık duygusunun gücü tamamen sempatik idi. O’nun kendisinde hiç bir hastalık ya da zayıflık yok idi. O’nun durumu için bazen “günahsız zayıflıklar” olarak söz edilen bazı şeyler, O’nun gerçek ve mükemmel bir insanlığa sahip olduğunun bir kanıtı idiler. Ama sempati aracılığı ile – mükemmel bir paydaşlık duygusu ile “Zayıflıklarımızı O kaldırdı, hastalıklarımızı O yüklendi.” Mükemmel bir insandan başka hiç kimse bunları yapamaz idi. Bizler diğer kişiler için duygular hissedebilir ve onların duygularını da hissedebiliriz. Ama yalnızca İsa insan zayıflığını ve hastalığını Kendi üstüne alabilir idi.

Şimdi, eğer O tüm bu şeyleri doğumu nedeni ile ya da İsrail ve insan ailesi ile olan ilişkileri nedeni ile üstlenmiş olsa idi, O’nun gönüllü sempatisinin tüm güzelliğini ve değerliliğini kaybetmiş olacak idik. Ama öte yandan, hem kişisel hem de ilişkiler ile ilgili tüm özgürlüğünü anladığımız zaman, insan sefaletine ve onu üreten şeyi anlayabiliriz; O’nun mükemmel lütfu ve şefkati gerçek sempatinin gücü aracılığı ile “bizim zayıflıklarımızı ve hastalıklarımızı üstlenmesini” sağladı. Bu yüzden Mesih’in insan sefaleti ile gönüllü bir sempatizan olarak çektiği acı ve günahkarın yerine geçen olarak çektiği acı arasında belirgin bir farklılık mevcuttur. İlk sırada belirtilenler, O’nun tüm yaşamı boyunca görünür; diğerleri ise ölümü ile ilişkilidirler.

Son olarak, beklenti aracılığı ile Mesih’in acıları üzerinde düşünmemiz gerekir. Çarmıhın O’nun yoluna düşen karanlık bir gölge olduğunu görürüz ve çarmıh çok büyük bir acı düzenine neden olmaktadır, ama yine de O’nun kefaret nedeni ile çektiği acı, doğruluk için çektiği acı ya da sempati aracılığı ile çektiği acıdan net bir şekilde ayrılmalıdır. Bunu kanıtlamak için bir bölümden ayetler kullanalım: “İsa dışarı çıktı ve her zamanki gibi Zeytin Dağı’na gitti. Öğrenciler de O’nun ardından gittiler. Oraya varınca İsa onlara, ‘Dua edin ki, ayartılmayasınız’ dedi. Onlardan bir taş atımı kadar uzaklaştı ve diz çökerek şöyle dua etti: “Baba, senin isteğine uygun ise, bu kaseyi benden uzaklaştır. Yine de benim değil, senin isteğin olsun.” Gökten bir melek İsa’ya görünerek O’nu güçlendirdi. Derin bir acı içinde olan İsa daha hararet ile dua etti. Teri, toprağa düşen kan damlalarını andırıyor idi. “  (Luka 22:39-44) Aynı konuda yine başka ayetler okuyalım: “İsa, Petrus ile Zebedi’nin iki oğlunu yanına aldı. Kederlenmeye ve ağır bir sıkıntı duymaya başlamış idi. Onlara, ‘Ölesiye kederliyim’ dedi.’Burada kalın, benimle birlikte uyanık durun. İsa ikinci kez uzaklaşıp dua etti. ‘Baba’ dedi, ‘Eğer ben içmeden bu kasenin uzaklaştırılması mümkün değil ise, senin istediğin olsun’.” (Matta 26:37-42)

Bu ayetlerden, açıkça anlaşıldığı gibi, burada kutsanmış Rabbin daha önce hiç yüz yüze gelmediği bir durum ile karşılaştığını görüyoruz. Kendisi için hazırlanmış olan ve henüz içmemiş olduğu bir “kase” mevcut idi. Eğer O tüm yaşamı boyunca günah üstlenen biri olmuş olsa idi, o zaman neden günah ile temas kurması hakkındaki düşünce ve günah nedeni ile Tanrının gazabına katlanmasına ilişkin fikir söz konusu olduğu zaman bu yoğun can çekişme mevcut idi? Eğer O tüm yaşamı boyunca günah üstlenen biri olsa idi, Getsemani’deki Mesih ve Golgota’daki Mesih arasındaki fark ne idi? Maddesel bir fark mevcut idi! Ama bu farkın nedeni O’nun tüm yaşamı boyunca günah üstlenen biri olmayışı idi. Fark nedir? O, Getsemani’de çarmıhı bekliyor idi! Aslında O, çarmıha katlanıyor idi. Getsemani bahçesinde “gökyüzünden gönderilen bir melek O’nu güçlendirmek için geldi.” Ama Golgota’da tamamen terk edilmiş idi. Çarmıhta iken hiçbir meleğin hizmeti söz konusu değil idi. Getsemani bahçesinde Rab İsa Tanrıya ‘Baba’ diye hitap eder, böylelikle bu harika ilişkinin paydaşlığının tadını tam olarak çıkartır. Ama Golgota’da, ‘Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin ?’ diye feryat eder. Günah üstlenen burada yukarı bakar ve sonsuz Adalet tahtının koyu bulutlar ile sarılmış olduğunu görür ve değişmez ve bükülmez Kutsallığın yüzünün Kendisine karşı dönmüş olduğunu anlar, çünkü O “bizim için günah yapılmaktadır.”

Eminim ki okuyucu, bu konuyu kendisine uyarlama konusunda güçlük çekmeyecektir. Kutsanmış Rabbimizin yaşam acılarının üç özelliğini ayrıntılı olarak izlemek için güç bulacaktır ve onlar ile O’nun ölüm acıları – günah için çektiği acılar – arasındaki farkı anlayabilecektir. Okuyucu şu noktayı anlayacaktır: insan ve şeytan ellerinden gelen her şeyi yaptıkları zaman, yine de mükemmel bir eşsizliğe sahip olan bir acı karakteri geride kaldı, yani, günah nedeni ile Tanrının elinde acı çekmek – günahkarın yerine geçen olarak acı çekmek. Rab İsa çarmıha gelene kadar her zaman yukarı bakabildi ve Babasının yüzünün net ışığında olmanın tadını çıkarttı. En karanlık saatte yukarıda güvenli bir kaynak buldu. O’nun burada aşağıdaki yol çetin bir yol idi. Her şeyin O’nun saf ve kutsal doğasına tam ve doğrudan bir düşmanlığın yer aldığı bir dünyada farklı bir durum söz konusu olabilir miydi? “O’na karşı olan günahkarların düşmanlığına katlanmak” zorunda idi. “Tanrıya iftira edenlerin iftiralarına” katlanmak zorunda idi. Katlanması gereken ne kadar da çok şey vardı! O, yanlış anlaşıldı, yanlış yorumlandı, taciz gördü, kötülüğe maruz kaldı, deli olmak ile suçlandı ve içinde cin olduğu gibi saçma iftiralara maruz kaldı. O’na ihanet edildi, O inkar edildi, terk edildi, O’nunla alay edildi, dövüldü, yüzüne tükürüldü, başına dikenlerden bir taç konuldu, dışlandı, suçlandı ve iki haydut arasında çarmıha gerildi. İnsanların elinden çektiği tüm bu kötülüklere ve şeytanın O’nun ruhunun üzerine yüklemiş olduğu söz ile anlatılamaz dehşetler ile birlikte tüm acılara katlandı. Ancak bir kez daha empatik bir şekilde tekrar edelim ki, insan ve şeytan güçlerini ve düşmanlıklarını tükettikleri zaman, kutsanmış Rabbimiz ve Kurtarıcımızın her şey sanki bir hiçmiş gibi ifadesi ile kıyaslanacak olan bir şeye katlanmak zorunda idi ve bu da Tanrının, yüzünü kendisinden saklanması idi. Üç saat süren karanlık ve korkunç hüzün sırasında O’nun katlandığı bu acıyı Tanrıdan başka hiç kimse bilemez idi.

Şimdi, ayetler bizim, Mesih’in acıları ile olan paydaşlığımızdan söz ettiği zaman, belirtmek istediği, çok basit olarak, O’nun doğruluk adına çektiği acılardır. O, bu acıları insanların ellerinden çekti. Mesih, biz günah nedeni ile acı çekmek zorunda kalmayalım diye günah için bizim yerimize acı çekti. Biz Tanrının gazabına katlanmak zorunda kalmayalım diye, O Tanrının gazabına katlandı. Bizim sahip olduğumuz esenliğin temeli işte budur. Ama Mesih’in ayak izlerini ne kadar sadık bir şekilde izler isek, bu konuda her zaman o kadar çok acı çekeceğiz. Ama bu acı bir armağan, bir ayrıcalık, bir iyilik ve bir saygınlık konusudur. (Bakınız Filipeliler 1:29,30) Mesih’in ayak izlerinde yürümek – O’nunla paydaşlığın tadını çıkartmak – O’nunla birlikte aynı sempati bölgesine atılmak, çok yüce bir düzenin ayrıcalıklarıdır. Bu ayrıcalıklara tam olarak ortak olsak! Ama ne yazık ki, onlar olmadan yaşamaktan fazlası ile hoşnuduz. Petrus gibi, küçümsenen ve acı çeken bir Mesih’ten uzak durmak! Tüm bunlar bizler için hiç kuşkusuz ağır kayıplardır. Keşke O’nun acıları ile daha fazla paydaş olabilse idik! O zaman canımızın vizyonundaki taç daha çok parlardı. Mesih’in acıları ile paydaşlıktan kaçındığımız zaman, O’nun acıları ile paydaşlıktan doğan derin sevinci ve aynı zamanda O’nun gelecekteki yüceliğinin umudunun ahlak gücünü kendimizden çalmış oluruz.

III. Tahıl sunusunu oluşturan malzemeleri gözden geçirdikten sonra ve tahıl sunusunda gösterilen çeşitli biçimleri gözden geçirdikten sonra, şimdi bizim için geriye kalan, tahıl sunusuna paydaş olan kişilere işaret etmektir. Bu kişiler kahinler evinin başı ve üyeleridir. “Tahıl sunusundan arta kalan Harun ile oğullarına bırakılmalı. Rab için yakılan bir sunu olduğundan çok kutsaldır.” (ayet 10) Yakmalık sunuda olduğu gibi Harun’un oğullarını ikna edilmiş günahkarlar olarak değil, tapınan kahinler olarak, tüm gerçek imanlılara örnek teşkil eden kişiler olarak gördük. Bu nedenle, tahıl sunusunda İsrail’in Tanrısının masasına yatırılmış gibi olan kalıntıyı beslerken görürüz. Bu, yüce ve kutsal bir ayrıcalık idi. Bunun tadını yalnızca kahinler çıkartabilirdi. Burada uzun boylu olarak alıntı yapacağım “tahıl sunusu yasasındaki” büyük farklılığı ortaya koyacağım. “Tahıl sunusu yasası şudur: Harunun oğulları onu sunağın önünde Rabbe sunacaklar. Kahin üzerindeki günnük ile birlikte tahıl sunusunun ince unundan ve zeytinyağından bir avuç alıp anma payı ve Rabbi hoşnut eden koku olarak sunakta yakacak. Arta kalanı Harun ile oğulları yiyecekler. Onu kutsal bir yerde Buluşma Çadırının avlusunda mayasız ekmek olarak yemeliler. Maya ile pişirilmemeli. Bunu yakılan sunulardan, kahinlerin payı olarak verdim. Suç sunusu ve günah sunusu gibi bu da çok kutsaldır. Harun soyundan gelen her erkek ondan yiyebilir. Rab için yakılan sunularda onların kuşaklar boyunca sonsuza dek payları olacak. Sunulara her dokunan kutsal sayılacak.”(Levililer 6:14-18)

O zaman burada, İnsan İsa Mesih’in mükemmellikleri aracılığı ile pratik kutsallığın gücünde “kutsal yerde beslenen” Kilisenin güzel bir örneğini görürüz. Bu, Tanrının lütfu aracılığı ile bize düşen paydır. Ama tahıl sunusunun mayasız ekmek ile yenmesi gerektiğini hatırlamak zorundayız. Eğer herhangi bir kötülük içinde isek, Mesih’ten beslenemeyiz. Ayrıca tüm bunların “kutsal yerde” gerçekleşmesi gerekir. Konumumuz, uygulamamız, kişilerimiz ve birliklerimizin tahıl sunusundan beslenebilmemiz için kutsal olması gerekir. Sonuç olarak, “Harun’un soyundan gelen her erkek ondan yiyebilir.” Bunun anlamı şudur: tanrısal düşüncesi ile ilgili olarak gerçek kahinsel enerjinin bu kutsal paydan tat alması için bu gereklidir ya da talep edilir. Harunun “oğulları” kahinsel eylemdeki “enerji” düşüncesini ortaya koyarlar. Onun “kızları” bu konuda zayıftırlar. (Çölde Sayım 18:8-13 ayetlerini karşılaştırın) Oğulların yiyebildikleri bazı şeyleri kızlar yiyemezlerdi. Yüreklerimizin kahinsel enerjinin en yüksek ölçüsünü gayret ile arzu etmesi gerekir, öyle ki, en yüksek kahinsel işlevleri ifa edebilelim ve kahinsel yiyeceğin en yüksek düzenine paydaş olabilelim.

Sonuç olarak, şunu eklememe izin verin, lütuf aracılığı ile tanrısal doğaya ortak kılındık, eğer bu doğanın enerjisinde yaşar isek, tahıl sunusu ile örnek olarak sunulan İsa Mesih’in ayak izlerinde yürüyebiliriz. Eğer kendimizi boşaltmamız mümkün olsa, her eylemimiz tanrı için hoş kokulu bir buhur haline gelebilir. Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile en küçüğünden en büyüğüne kadar yaptığımız hizmet, Mesih’in kokusunu sunar. Bir ziyarette bulunmak, bir mektup yazmak, sözü yaymak ve bir öğrenciye bir bardak soğuk su vermek, bir dilenciye para vermek, evet, ihtiyacı olan birine yedirme ve içirme gibi eylemler – tüm bunların hepsi İsa’nın adının ve lütfunun hoş kokusunu ortaya koyabilir.

Bu yüzden aynı zamanda eğer benlik ölüm konumunda muhafaza edilebilir ise, , hatta Tanrı ile kalıcı bir paydaşlığın sonucu “tuz” ile tatlandırılmış bir konuşma ile içimizde çürümeyecek olanın gösterilmesi mümkün olabilir. Ama tüm bu konularda başarısızlığa uğrar ve eksik kalırız. Kendi yollarımız yüzünden Tanrının Kutsal Ruhunu kederlendiririz. En iyi hizmetlerimizde bile kendi çıkarlarımızı aramaya ve insanları hoşnut etmeye eğilimliyizdir. Ve konuşmalarımızı “tatlandırma” konusunda başarılı olamayız. Bu yüzden, “zeytinyağı”, “günnük” ve “tuz” konularında sürekli bir başarısızlığımız söz konusu iken, aynı zamanda benliğin görünümüne neden olan “maya” ya da “ bal” için acı çekme eğilimine sahibizdir. Yalnızca tek bir mükemmel “tahıl sunusu” vardır ve Tanrıya şükürler olsun ki, bizler O’nda kabul edildik. Bizler, gerçek Harun’un “oğullarıyız”. Yerimiz, kutsal paydan beslenebileceğimiz kutsal yerdir. Mutlu yer! Mutlu pay! Dielrim, şimdiye kadar olandan çok daha fazlasından zevk alabiliriz. Dilerim ki, yüreğimiz en mükemmel yer olan Mesih’te dinlensin. O’na öylesine yoğun bir şekilde bakalım ki, çevremizde olup bitenlerin çekiciliklerine yer olmasın ve yolumuzda, yüreği korkutacak olan ve zihni karıştıracak olan on binlerce önemsiz olaya dikkatimiz çekilmesin. Hem güneş ışığında hem de karanlıkta Mesih’ten zevk alalım; yazın yumuşak esintileri çevremizde dolanır iken ve kışın fırtınaları ortalığı kasıp kavururken, donmuş bir gölün yüzeyinden geçtiğimiz zaman ya da fırtınalı bir okyanusun bağrında savrulur iken, O’ndan zevk almaya devam edelim. Tanrıya şükürler olsun ki, sonsuza kadar bizi tatmin edecek olan payımız olan “O’nu bulduk.” Sonsuzluğu Rab İsa’nın tanrısal mükemmellikleri üzerinde kalarak geçireceğiz. Ve O’nu bir kez olduğu gibi gördüğümüz zaman, gözlerimiz O’ndan başka hiç bir şey görmeyecek.

Tanrının Ruhu bizi “iç varlığımızda” güçlendirmek için içimizde kudret ile çalışsın. Mükemmel Tahıl Sunusundan beslenmemizi mümkün kılsın. Bu, bizim kutsal ve mutlu ayrıcalığımızdır. Dilerim ki, hepimiz bunun daha çok farkında olalım!


1. Bunun anlamı, günah üstlenmenin önemli olmadığıdır. Kefaretin olduğu yerde, günah elbette konu edilmelidir.

2. “Ama zaman dolduğunda Tanrı, kadından doğan ve yasa altında olan Oğlu’nu gönderdi.” (gnomenon ek gunaikos, genomenon hupo nomon, hupo nomon, γενόμενον ἐκ γυναικός, γενόμενον ὑπὸ νόμον.) Bu bölüm, kutsanmış Rabbimizi Tanrı Oğlu ve İnsanoğlu olarak ortaya koyması nedeni ile en önemli bölümdür. “Tanrı bir kadından doğan kendi Oğlu’nu gönderdi.” Değerli tanıklık!

3. Yukarıdaki güzel bölümde görmemiz gereken önemli nokta şudur: Tanrının isteğini yapmak canı Mesih ile ilişkiye sokar; Mesih beden ile ilişkileri hakkında yani yalnızca doğal ilişkiler konusunda hiç bir şeyi tanımadı. Bu kardeşler ile ilgili konuda vurgulanan konu şu idi:” Bir insan yeniden (yukardan) doğmadıkça Tanrının Krallığına giremez idi.” Meryem, yalnızca İsa’nın annesi olduğu gerçeği ile kurtulamaz idi. Meryem’in de düşmüş Adem ailesinin her bireyi gibi Mesih’e kişisel olarak iman etmesi gerekiyor idi; yeniden doğarak eski yaratılıştan yeni yaratılışa geçmesi lazımdı. Bu kutsanmış kadının kurtuluşu Mesih’in sözlerine yürekten iman etmesi ile mümkün oldu. Hiç kuşkusuz, böyle kutsal bir görev için bir kap olarak seçilmesi ile “çok onurlandırılmış” biri idi, ama kaybolmuş bir günahkar olarak, herkes gibi, “Kurtarıcısı Tanrı ile sevinmesi” gerekiyor idi. Meryem de herkes gibi aynı platform üzerinde idi, aynı kanda yıkandı, aynı doğruluğu giyindi ve Tanrının tüm kurtardıkları gibi onlarla birlikte aynı şarkıyı söyleyecektir.

Bu basit gerçek, daha önce belirtilmiş olan bir noktaya ek bir netlik ve güç sağlayacaktır, yani, bu beden alma, Mesih’in bizim doğamızı Kendisi ile bir yapmadığıdır. Bu gerçek üzerinde özenle düşünülmesi gerekir. Bu konu ile ilgili 2.Korintliler 5:14-17 ayetlerinde ayrıntılı bilgi yer alır: “Bizi zorlayan Mesih’in sevgisidir. Yargımız şu: Biri herkes için öldü, öyle ise hepsi öldü. Evet, Mesih herkes için öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölüp dirilen Mesih için yaşasınlar. Bu nedenle, biz artık kimseyi insan ölçülerine göre tanımayız. Mesih’i bu ölçülere göre tanıdıksa da, artık öyle tanımıyoruz. Bir kimse Mesih’te ise yeni yaratıktır; eski şeyler geçmiş, her şey yeni olmuştur.”