Levililer 3

Sunuları ne kadar yakından inceler isek, o kadar iyi gördüğümüz bir şey vardır; sunuların hiç biri Mesih’in tam bir görünümünü veremez. Herhangi bir adil düşüncenin şekil alabilmesi ancak tüm sunuları bir araya getirmek ile mümkün olabilir. Tahmin edildiği gibi, her sununun kendine özgü özellikleri mevcuttur. Esenlik sunusu pek çok noktada tahıl sunusundan farklıdır. Ve bu noktaların nasıl birbirlerinden farklı olduklarını net olarak anlamak için onların özel olarak kavranması için yardım etmek yararlı olacaktır.

Böylelikle esenlik sunusunu tahıl sunusu ile karşılaştırırken, “sununun derisinin yüzülmesi” konusunda üçlü bir eylem görürüz. “Sunuyu parçalar halinde kesmek ve iç organlarını ve ayaklarını yıkamak” tamamen atlanan bir konudur ve bu oldukça önemli bir özelliktir. Görmüş olduğumuz gibi yakmalık sunuda Mesih Tanrı tarafından kabul edilmiş olarak kendisini sunar ve bu yüzden O’nun öz teslimiyetinin bütünlüğü ve aynı zamanda O’nun kendisini teslim ettiği süreç örnek olarak verilmelidir. Esenlik sunusunda önde gelen düşünce, tapınan kişinin paydaşlığıdır. Tapınan kişi Tanrı ile paydaşlıkta Mesih’ten zevk alır. Bu nedenle, eylemin tüm çizgisi yoğunluk olarak azdır. Sevgisi ne kadar yüksek olur ise olsun hiç bir yürek, Mesih’in Tanrıya olan adanmışlığının yüksekliğine ya da Tanrının Mesih’i kabul edişine ulaşması hiç bir zaman mümkün olmayacaktır. Tanrıdan başka hiç kimse İsa’nın yüreğinde atan o yüreğin nabızlarını yeteri kadar duyamaz ve bu yüzden İsa’nın ölümünün bir özelliğini ortaya koymak için bir örneğe ihtiyaç duyulur, yani, Mesih’in Tanrıya olan mükemmel adanmışlığı! Yakmalık sunuda bu örneğe sahibiz ve yalnızca tahıl sunusunda yukarıda sözü edilen üçlü eylemi gözlemleriz.

Bu aynı zamanda kurbanın özelliğine işaret edilirken de görülür: Yakmalık sununun “kusursuz bir erkek” olması gerekir; oysa esenlik sunusu kurbanın da aynı eşit şekilde “kusursuz olması” gerekir, ama “erkek ya da dişi” olabilir. Mesih’in doğasının her zaman tek ve aynı olması gerekir; O’na yalnızca Tanrının O’ndan zevk aldığı şekilde bakar isek ya da O’nu Tanrı ile paydaşlıkta olan tapınan kişi aracılığı ile görür isek, bu gerçek değişmez. Bu konuda hiç bir şekilde değişiklik söz konusu olamaz. Esenlik sunusunda bir dişi kurbana izin verilmesinin tek nedeni, tapınan kişinin, O kutsanmış Olan’dan zevk alması için sahip olduğu kapasite ile ilgili bir konudur; O, “dün, bugün ve sonsuza kadar aynıdır.” (İbraniler 13)

Yine yakmalık sunu ile ilgili olarak şunu okuruz, “Kahin sununun hepsini yakacaktır.” Oysa, esenlik sunusunun yalnızca bir kısmı yakılırdı, yani, “bağırsak ve işkembe yağları, böbrekleri, böbrek üstü yağları”.. Bu, konuyu oldukça basit bir hale getirir. Kurbanın en önemli kısmı Tanrının sunağına konurdu. Kutsanmış İsa’nın iç bölümleri – gizli enerjileri – onlardan mükemmel bir şekilde zevk alabilecek tek Kişi olan Tanrıya adanırdı. Harun ve oğulları sununun göğüs ve omuz kısmından beslenirdi. 1 (Levililer 7:28-36 ayetlerini özenle inceleyiniz.) Kahin ailesinin tüm üyeleri başları ile bir olarak esenlik sunusundan kendilerine düşen payı alırlardı. Ve şimdi, lütuf aracılığı ile Tanrı tarafından oluşturulmuş tüm gerçek imanlılar gerçek Esenlik sunusunun sevgisinden ve gücünden beslenebilirler ve O’nun kendilerine sürekli rahat verecek ve destek olacak sevecen yüreğine ve güçlü omzuna sahip olmanın mutlu güvencesi ile bundan keyif alabilirler. 2 “Harun ile oğulları kahin atandıkları gün, Rab için yakılan sunulardan paylarına bu düştü. Rab onları mesh ettiği gün İsrail halkına buyruk vermiş idi. Adağın bu parçaları gelecek kuşaklar boyunca onların olacak idi.” (Levililer 7:35,36)

Tüm bunlar yakmalık sunu ve esenlik sunusunun arasındaki farklılığın önemli noktalarıdır. Ve bir araya alındıkları zaman, iki sunuyu zihnin önüne büyük bir açıklık ile getirirler. Esenlik sunusunda Mesih’in Tanrının isteğine olan soyut adanmışlığından daha fazlası mevcuttur. Tapınan kişi, takdim edilir ve yalnızca bir izleyici olarak değil, bir katılımcı olarak –yalnızca bakmak için değil, ama beslemek için de – takdim edilir. Tüm bunlar bu sunuya çok özel bir karakter sağlar. Ben yakmalık sunudaki Rab İsa’ya baktığım zaman, O’nu, yüreğinin tek bir konuya, yani, Tanrıyı yüceltmeye ve O’nun isteğini getirmeye adanmış Biri olarak görürüm. Ama O’nu esenlik sunusunda gördüğüm zaman, hak etmeyen, çaresiz ve güçsüz bir günahkar için sevecen yüreğinde ve güçlü omzunda bir yer ayırmış olan biri olarak görürüm. Yakmalık sunuda, göğüs ver omuz, ayaklar ve iç organlar, baş ve yağ, bunların hepsi sunakta yakılırdı. Ve hepsi hoş bir koku olarak Tanrıya yükselirdi. Ama esenlik sunusunda bana uygun olan o pay benim için ayrılmıştır. Benim bireysel ihtiyacımı karşılayan o paydan tek başıma beslenmeme izin yoktur. Hiç bir şekilde izin yoktur. Topluluk içinde beslenirim – Tanrı ile ve diğer kahin arkadaşlarım ile paydaşlık içinde. Benim canımı besleyen aynı kurban Tanrının yüreğini zaten daha önceden tazelemiştir; bu gerçeğin tam ve mutlu düşüncesi ile beslenirim. Ve ayrıca beni besleyen bu pay benim tüm tapınma arkadaşları da besler. Buradaki düzen paylaşmaktır – Tanrı ile paydaşlık – kutsallar ile paydaşlık. Esenlik sunusunda tek başına ya da bireysel olmak gibi bir şey mevcut değildir. Tanrının bir payı vardı ve aynı şekilde kahin ailesinin de bir payı vardı.

Böylece esenlik sunusunun karşıt örneği ile bağlantı kurulmuş olur. Cennetin zevkinin nesnesi olan aynı İsa, her iman eden yürek için sevinç, güç ve rahatlık kaynağıdır. Ve özellikle yalnız her yürek için değil, ama aynı zamanda paydaşlıkta olan Tanrının tüm kilisesi için durum aynıdır. Tanrı, bol lütfu aracılığı ile halkına Kendisinin sahip olduğu aynı nesneyi vermiştir. “Bizim paydaşlığımız da Baba ve Oğlu İsa Mesih iledir.” (1.Yuhanna) Evet, doğru; bizim İsa hakkındaki düşüncelerimiz hiç bir zaman Tanrının O’nun hakkındaki düşüncelerinin yüksekliğine ulaşamaz. Bizim böyle bir nesneyi değerlendirmemiz, O’nun değerlendirmesinden eksik kalmak zorundadır. Ve bu yüzden örnekte olduğu gibi Harun soyu yağdan pay alamaz. Ama biz her ne kadar Mesih’in Kişiliğinin ve kurbanının tanrısal değerlendirmesinin ölçüsüne asla ulaşamayacak olsak da, her şeye rağmen aynı nesne ile ilgiliyizdir ve bu yüzden Harun soyu “göğse ve omuza” sahip oldu. Tüm bunlar yüreği tam bir rahatlık ve sevinç ile doldurur. Ölmüş olan ama artık sonsuza kadar diri olan İsa Mesih Tanrının gözünde ve düşüncelerinde şimdi tek önemli nesnedir. Ve mükemmel lütfu ile bize aynı kutsanmış ve tüm yüceliğe sahip Kişiliğinden bir pay vermiştir. Mesih, bizim de nesnemizdir – yüreklerimizin nesnesi ve şarkımızın konusu. “Çarmıhta döktüğü kanının aracılığı ile esenliği sağlamış olarak” göğe yükseldi ve yeryüzüne Kutsal Ruhu gönderdi. Kutsal Ruh, güçlü hizmetleri aracılığı ile tanrısal esenlik sunumuzun “göğsünden ve omzundan” beslendiğimiz o “diğer Yardımcı”dır. O, gerçekten de bizim esenliğimizdir; bunu bilmek bize coşkun bir sevinç verir. Esenlik sunumuzun hoş kokusu esenliğimizi sağlayarak Tanrıyı hoşnut etmiş ve O’nun yüreğini tazelemiştir. Bu durum, verilen örneğe ayrı bir anlam katar. Yakmalık sunu olarak Mesih, yüreğin hayran kalmasını buyurur. Esenlik sunusu olarak Mesih, vicdanın esenliğini sağlar ve canın derin ve çok yönlü ihtiyaçlarını karşılar. Harun’un oğulları yakmalık sununun sunağının çevresinde durabilirler; İsrail’in Tanrısına yükselen o sununun alevini görebilirler. Kurbanın küllere dönüşmesini izleyebilirler. Tüm bunları gördükleri zaman başlarını öne eğip tapınabilirler; ama kendileri için bu sunudan hiç bir şey alamazlar. Esenlik sunusunda böyle değildir. Esenlik sunusunda, hoş kokunun tanrıya yükselmesini izlemek ile kalmazlar, ama aynı zamanda mutlu ve kutsal bir paydaşlık içinde kendilerinin beslenebilecekleri bir paya da sahip olabilirler.

Ve şurası kesindir ki, her gerçek kahin göğsü ve omuzu aldığı zaman, örneğimizdeki dili kullanacak olur isek, Tanrı payını aldığı zaman daha çok sevinç duyar. Bu konu hakkındaki düşünce tapınma ve paydaşlığa ton ve enerji, mesh ediş ve yücelik verir; Bize kendisi ile birlikte aynı nesneyi, aynı konuyu ve aynı sevinci vermiş olan Tanrının şaşırtan lütfunu ortaya koyar. Daha azı değil – O’nu ancak bu kadarı tatmin edebilir. Baba, kaybolan oğul ile paydaşlık ederek besili danadan beslenir. Onu Kendi sofrası gibi yüce bir sofrada oturması için tayin eder ve ona verdiği pay, Kendisini beslediği pay ile aynıdır. Esenlik sunusunun kullandığı dil şudur: “Yiyelim içelim ve sevinçli olalım.” “yiyelim ve eğlenelim.” İşte Tanrının değerli lütfu böyledir! Böyle bir lütfa paydaş olduğumuz için hiç kuşkusuz sevinçli olmak için bir nedene sahibiz. Ama kutsal Tanrının, “Yiyelim ve eğlenelim” dediğini işitebildiğimiz zaman, bu sözler yüreklerimizde  övgü ve hamttan oluşan sürekli bir akıntının ortaya çıkmasını gerektirir. Tanrının, günahkarların kurtuluşu nedeni ile duyduğu sevinç ve kutsalların paydaşlığından mutlu olması, tüm sonsuzluk boyunca insanların ve meleklerin hayranlığını sürdürecektir.

Böylece, yakmalık sunu ile esenlik sunusunu karşılaştırdıktan sonra şimdi bu konuya kısaca, tahıl sunusu ile bağlantılı olarak bakabiliriz. Burada önde gelen farklılık noktası, esenlik sunusunda kan dökülmesi ve tahıl sunusunda kan dökülmemesidir. Her ikisi de hoş koku veren sunular idi ve Levililer 17:2 ayetinden öğrendiğimize göre, buradaki iki sunu birbirleri ile yakın şekilde bağlantılıdırlar. Şimdi, hem bağlantının hem de karşıtlığın anlam ve eğitim ile dolu olduğunu anlarız.

Rab İsa Mesih’in mükemmel insanlığını düşünür iken, canın bundan keyif alabilmesi ancak Tanrı ile paydaşlık ile mümkün olur. Kutsal Ruh Tanrı’nın “İnsan İsa Mesih’e” bakabilmemiz için söz ve vizyon aracılığı ile bize hem pay vermesi hem de bizi yönlendirmesi gerekir. İsa Mesih “günahlı insan bedeni benzerliğinde” açıklanmış olabilir; bu yeryüzünde yaşamış ve çalışmış olabilir; bu dünyanın karanlığının ortasında, O’nun kişiliğine ait olan tüm göksel görkem ve güzellik ile parlamış olabilir; bu dünyanın ufkundan parlak bir ışık olarak hızlı bir şekilde geçmiş olabilir ve tüm bunlar olur iken, günahkarın vizyon alanının çok ötesinde var olmuştur.

İnsan bu paylaşımın üzerinde dinlenebileceği bir zemin bulunmadığı için tüm bunlar ile derin bir sevinç yaşamayı paylaşamaz. Gerekli olan bu zemin esenlik sunusunda tam ve net olarak bina edilmiştir. “Elini sununun başına koyup onu buluşma çadırının giriş bölümünde kesmeli ve Harun soyundan gelen kahinler kanı sunağın her yanına dökecekler.” (Levililer 3:2) Burada tahıl sunusunun sağlamadığı bir şeye sahibiz, yani, tapınan kişi için Mesih’in doluluğu, değerliliği ve güzelliği ile paydaş olan sağlam bir temel mevcuttur; Rab İsa Kutsal Ruhun lütufkar enerjisi ile esenlik sunusuna paydaşlık olmamızı sağlar. “Mesih’in değerli kanının” sağladığı platformda durarak Rab İsa Mesih’in insanlığının tüm harika olaylarında sakin yürekler ve tapınan ruhlar ile sıralanabiliriz. Mesih’in tahıl sunusu görünümü olmasa idi, ne O’ndan keyif alabileceğimiz bu zemine ne de bu ünvana sahip olabilirdik! Eğer O, kanını dökmemiş olsa idi, günahkarın ünvanı ve üzerinde duracak bir yeri olmaz idi. Ama Levililer 7:12 ayeti, tahıl sunusunu esenlik sunusu ile birbirine bağlar ve böyle yapmak ile bize şunu öğretir: canlarımız esenlik bulduğu zaman, “esenliği sağlayan” ve esenliğimiz olan” İsa Mesih’ten zevk alabiliriz.

Ama tam olarak anlamamız gereken bir şey vardır, o da şudur: esenlik sunusunda dökülen ve serpilen kana sahibiz, ancak bu sunuda günahın üstlenilmesi gibi bir düşünce yer almaz. Mesih’e, esenlik sunusu olarak baktığımız zaman, O, günah ve suç sunularında olduğu gibi önümüzde günahları taşıyan olarak durmaz; ama (günahları üstlenmiş olarak) Tanrı ile olan huzurlu ve mutlu paydaşlığımızın temelidir. Eğer günah üstlenme söz konusu olsa idi, o zaman şu sözler söylenemez idi: “Yakılan sunu, Rabbi hoşnut eden kokudur.” (Levililer 3:5 ayetini Levililer 4:10-12 ayetleri ile karşılaştırın) Hala, günah üstlenme düşüncesi söz konusu olmamasına rağmen, kendisinin günahkar olduğunu bilen biri için tam sağlayış mevcuttur, aksi takdirde sunudan bir paya sahip olamaz idi. Tanrı ile paydaşlığımızın olması için “ışıkta olmamız gerekir ve biz nasıl ışıkta olabiliriz? Yalnızca şu değerli ifadenin temelinde: “O’nun Oğlu İsa Mesih’in kanı bizi “her” günahtan temizler.” (1.Yuhanna 1) Ne kadar çok ışıkta kalır isek, bu ışığa karşıt olan her şeyin o kadar derin farkına varırız ve aynı zamanda bize ışıkta olmanın ünvanını veren o kanın değerini daha iyi anlarız. Tanrı ile ne kadar yakın yürür isek, “Mesih’in ulaşılamaz zenginliklerini” o kadar iyi bileceğiz.

Şu gerçek konusunda temellenmeye çok ihtiyacımız vardır: Tanrının huzurunda yalnızca tanrısal yaşama paydaş olanlar ve tanrısal doğruluk içinde duranlar olarak yer alabiliriz. Baba, kaybolan oğlu sofrasına ancak bu oğul “en değerli kaftanı” giymiş iken ve Tanrının onu gördüğü o ilişkinin saygınlığın içinde oturtabilirdi. Eğer kaybolan oğul üzerindeki paramparça olmuş kötü giysileri çıkartmasa idi ya da evdeki konumu “ücret alan bir hizmetkar” gibi olsa idi, şu görkemli sözcükleri hiç bir zaman işitemez idik. “Sevinip eğlenmek gerekiyor, çünkü bu oğlum ölmüş idi, yaşama döndü; kaybolmuş idi; bulundu!” Bu sözler tüm gerçek imanlılar için geçerlidir. Tanrının huzurunda onların eski tabiatları var olarak görünmezler. Tanrı Adem tabiatını ölmüş sayar ve onların da aynı şekilde eski tabiatlarını ölmüş saymaları gerekir. Tanrı önünde eski tabiat ölüdür – iman karşısında eski tabiat ölüdür. Eski tabiatın ölüm konumunda tutulması gerekir. Tanrısal huzura çıkmamız, eski tabiatımızı iyileştirmek ya da geliştirmek ile gerçekleşmez. Ancak yeni tabiatın sahipleri olarak Tanrının huzurunda durabiliriz. Kaybolan oğul babasının sofrasına oturmak için eski konumuna ait giysileri tamir etmedi, ama şimdiye kadar hiç görmemiş olduğu ya da daha önce hiç aklına bile getirmediği bir giysi giyerek babasının sofrasına oturdu. Kaybolan oğul bu giysiyi uzak ülkelerden gelir iken yanında getirmedi, eve dönerken dönüş yolunda da satın almadı, babası bu giysiyi onun için evde bulunduruyor idi. Kaybolan oğul bu giysiyi yapmadı ya da yapmak için birinden yardım almadı; ama bu giysiyi ona babası tedarik etti ve oğlu bu giysiyi giydiği zaman, giysiyi oğlunun üzerinde gördüğü için sevinç duydu. Böylece baba ve oğlu mutlu bir paydaşlık içinde “besili danadan” yemek için birlikte sofraya oturdular.

Şimdi başka bir alıntı yaparak konumuzda ilerleyelim; “Esenlik sunusu kurbanının yasasında” bu konuda pek çok başka ek düşünceler göreceğiz – bu düşünceler garip bir şekilde sunuya aittirler: “Rabbe sunulacak esenlik kurbanının yasası şudur: Eğer adam sunusunu Rabbe şükretmek için sunuyor ise, sunusunun yanı sıra zeytinyağı ile yoğrulmuş mayasız pideler, üzerine zeytinyağı sürülmüş mayasız yufkalar ve iyice karıştırılmış ince undan yağ ile yoğrulmuş mayasız pideler de sunacak. Her sunudan birini Rabbe bağış sunusu olarak sunacak ve o sunu esenlik sunusunun kanını sunağa döken kahinin olacak. Rabbe şükretmek için sunulan esenlik kurbanının eti, sununun sunulduğu gün yenecek, sabaha bırakılmayacak. Biri gönülden verilen bir sunu ya da dilediği adağı sunmak istiyor ise, kurbanın eti sununun sunulduğu gün yenecek, arta kalır ise ertesi güne bırakılabilecek. Ancak üçüncü güne bırakılan kurban eti yakılacak. Esenlik kurbanının eti üçüncü gün yenir ise, sunu kabul edilmeyecek, geçerli sayılmayacak. Çünkü et kirlenmiş sayılır ve her yiyen cezasını çekecektir. Kirli sayılan herhangi bir şeye dokunan et yenmemeli, yakılmalıdır. Öteki etlere gelince temiz sayılan bir insan o etlerden yiyebilir. Ama biri kirli sayıldığı sürece Rabbe sunulan esenlik kurbanının etini yer ise, halkının arasından atılacak. Ayrıca kirli sayılan herhangi bir şeye, insandan kaynaklanan bir kirliliğe, kirli bir hayvana ya da kirli ve iğrenç bir şeye dokunup da Rabbe sunulan esenlik kurbanının etinden yiyen bir halkın arasından atılacak.” (Levililer 7:11-21)

Bedendeki günah ve vicdandaki günah arasında çok titiz ve özenli bir ayırım yapmamız çok büyük önem taşır. Eğer bu ikisini karıştırır isek, canlarımız zorunlu olarak kararsızlığa düşer ve tapınmamız lekelenir. 1.Yuhanna 1:8-10 ayetleri incelendiği zaman bu konuyu aydınlattıkları görülecektir; bu konunun anlaşılması o kadar elzemdir ki, esenlik sunusunun tüm öğretişinin takdir edilmesi anlamına gelir ve bu düşünce özellikle şimdi vardığımız noktada çok önemlidir. İçimizde konut kurmuş günah konusunda en çok bilince sahip olan kişi, ışıkta yürüyen kişidir. “Eğer günahımız olmadığını söyler isek, kendimizi kandırmış oluruz ve içimizde gerçek barınmaz.” Hemen bir sonraki ayette şu ifadeyi okuruz: “O’nun Oğlu İsa Mesih’in kanı bizi her günahtan arındırır.” Burada içimizdeki günah ve üzerimizdeki günah arasında bulunan farklılık tam olarak ortaya konur ve bina edilir. Tanrının huzurundaki günahkarın üzerinde günah bulunduğunu söylemek, İsa’nın kanının temizleyen etkinliğini sorgulamaya getirmek ve tanrısal kaydın gerçeğini inkar etmek anlamına gelir. Eğer İsa’nın kanı mükemmel bir şekilde temizliyor ise, o zaman imanlının vicdanı mükemmel bir şekilde temizlenmiştir. Tanrının sözü konuyu bu şekilde belirler. Ve bizlerin her zaman hatırlaması gereken önemli gerçek şudur: imanlının Tanrının gözündeki gerçek konumunu Tanrının Kendisinden öğrenmemiz gerekir. Bizler ise Tanrıya daha çok kendi içimizde ne olduğumuzu söylemek ile meşgulüzdür, oysa Tanrıya, bize, Mesih’te ne olduğumuzu söylemesi için izin vermemiz gerekir. Başka bir deyiş ile, Tanrının Kendisi hakkındaki açıklamasından çok kendi öz bilincimiz ile ilgileniriz. Tanrı bize Kendi içinde ne olduğunun temelinde ve Mesih’te neler başardığını anlatmak için konuşur. İmanın temel aldığı Tanrı açıklamasının doğası ve karakteri budur. Ve böylece can mükemmel esenlik ile dolar. Tanrının açıklaması başkadır; oysa benim bilincimin açıklaması bundan oldukça değişiktir.

Ama bize üzerimizde günah olmadığını söyleyen aynı söz, eşit güç ve netlik ile içimizde günah olduğunu söyler. “eğer günahımız olmadığını söyler isek, kendimizi aldatmış oluruz ve gerçek içimizde barınmaz.” İçinde “gerçek” olan herkes, aynı şekilde içinde “günah” olduğunu bilecektir. Çünkü gerçek her şeyi olduğu gibi açıklar. O zaman ne yapmamız gerekir? İçimizde konut kurmuş olan günahın “günahlar” şeklinde kendisini göstermemesi için yeni tabiatımızın gücünde yürüme ayrıcalığına sahibiz. İmanlının konumu, bir zafer ve özgürlük konumudur. İmanlı yalnızca günahın cezasından kurtarılmak ile kalmamış, ama aynı zamanda yaşamına hükmeden bir ilke olan günahtan da kurtarılmıştır. “artık günaha kölelik etmeyelim diye, günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih ile birlikte çarmıha gerildiğini biliriz. Çünkü ölmüş kişi günahtan özgür kılınmıştır. Mesih ile birlikte ölmüş isek, O’nunla birlikte yaşayacağımıza da inanıyoruz. Çünkü Mesih’in ölümden dirilmiş olduğunu ve bir daha ölmeyeceğini, ölümün artık O’nun üzerinde egemenlik sürmeyeceğini biliyoruz. O’nun ölümü günaha karşılık ilk ve son ölüm olmuştur. Sürmekte olduğu yaşamı ise Tanrı için sürmektedir. Siz de böylece kendinizi günah karşısında ölü ve Mesih İsa’da Tanrı karşısında diri sayın. Bu nedenle, bedenin tutkularına uymamak için günahın ölümlü bedenlerinizde hüküm sürmesine izin vermeyin. Bedeninizin üyelerini haksızlığa araç ederek günaha sunmayın. Ölümden dirilenler gibi kendinizi Tanrıya adayın; bedeninizin üyelerini doğruluk araçları olarak Tanrıya sunun. Günah size egemen olmayacaktır. Çünkü Kutsal yasanın yönetimi altında değil, Tanrının lütfu altındasınız.” (Romalılar 6:6-14) Günah tüm kötülüğü ile mevcuttur, ama imanlı onun karşısında ölüdür. Nasıl mı? İmanlı Mesih’te öldü; doğası itibarı ile günah içinde ölü idi. Ama lütuf aracılığı ile günah karşısında öldü. Kim ölü bir insan üzerinde herhangi bir talepte bulunabilir? Hiç kimse. Mesih “günah karşısında bir kez öldü” ve imanlı da O’nda öldü. “Mesih ile birlikte ölmüş isek, O’nunla birlikte yaşayacağımıza da inanıyoruz. Çünkü Mesih’in ölümden dirilmiş olduğunu ve bir daha ölmeyeceğini, ölümün artık O’nun üzerinde egemenlik sürmeyeceğini biliyoruz. O’nun ölümü günaha karşılık ilk ve son ölüm olmuştur. Sürmekte olduğu yaşamı ise Tanrı için sürmektedir.” Bu ifadenin imanlılar ile ilgili olarak sonucu nedir? “Siz de böylece kendinizi günah karşısında ölü, Mesih İsa’da Tanrı karşısında diri sayın. İmanlının Tanrı önündeki değiştirilemez konumu işte budur! Öyle ki, içinde günah konut kurmuş olsa da, onun üzerinde bir egemen konumunda olarak günahtan özgürlüğün tadını çıkartmak için kutsal ayrıcalığına sahip çıksın.

Ama o zaman bir kişi, günah işler ise ne yapılması gerekir? Esin almış olan elçi bu soruya tam ve çok kutsanmış bir yanıt verir: “Ama günahlarımızı itiraf eder isek, güvenilir ve adil olan Tanrı, günahlarımızı bağışlayıp bizi her günahtan arındıracaktır.”(1.Yuhanna 1:9) İtiraf, içinde vicdanın özgür olarak muhafaza edildiği bir olgudur. Elçi şu sözleri söylemez: “Eğer bağışlanmak için dua eder isek, O bizi bağışlamak için lütfeden ve merhamet edendir.” Hiç kuşkusuz, bir çocuk için babasının kulağına ihtiyacını fısıldamak her zaman ona mutluluk verir – O’na zayıflığını söylemek, akılsızlıklarını, güçsüzlüğünü ve başarısızlığı itiraf etmek. Tüm bunlar tam olarak doğrudur ve ayrıca Babamız çocuklarının tüm zayıflıklarında ve bilgisizliklerinde onlarla buluşacak kadar lütufkar ve merhametlidir. Evet, tüm bunlar doğrudur ama Kutsal Ruh yine de elçi aracılığı ile şu ifadeyi beyan etmektedir: “Eğer itiraf eder isek, günahlarımızı bağışlama konusunda güvenilir ve adildir.” Bu nedenle, itiraf tanrısal bir olgudur. Düşünce, söz ya da eylemde hata yapmış olan bir imanlı bağışlanmak için günlerce ve aylarca dua edebilir ve 1.Yuhanna 1: 9 aracılığı ile bağışlandığına ilişkin güvence elde edemez. Oysa Tanrının önünde günahını gerçekten itiraf ettiği zaman, mükemmel bir şekilde bağışlandığını ve kusursuz bir şekilde temizlendiğini bilmesi, yalnızca basit bir iman konusudur.

Tanrının karakteri, Mesih’in kurbanı ya da canın koşulları ile ilgili olarak baktığımız zaman, bağışlanmak için dua etmek ve günahlarımızı itiraf etmek arasında yoğun bir ahlak farklılığının mevcut olduğunu görürüz. Bir kişinin duası işlediği günah ne olur ise olsun onu itiraf etmesini kapsama olasılığı oldukça mümkündür ve böylece aynı noktaya gelinir. Ama o zaman düşüncemizde, sözümüzde ve yaptığımızda ayetlere yakın olmak her zaman iyidir. Kutsal Ruh itiraf etmekten söz ettiği zaman bunun dua etmek anlamına gelmediğinin aşikar olması gerekir. Ve aynı zamanda eşit olarak aşikar olan şudur: Tanrı, duaya ait olmayan ahlaki unsurları ve ondan çıkan pratik sonuçları bilir. Aslında, Tanrıdan ısrar ile defalarca günahların bağışlanmasını isteme alışkanlığı bilgisizlikten kaynaklanır. Çünkü Tanrı kendisini bu konuda Mesih’in işinde ve kişiliğinde açıklamıştır. Mesih’in kurban olması imanlıyı vicdanındaki yükten ve günahın gelişme ortamından özgür kılmıştır.

Tanrı, Mesih’in çarmıhında günahkarların tüm günahları konusunda mükemmel bir şekilde tatmin olmuştur. O çarmıhta, en küçük bir günah için bile sonsuza kadar sunulan tam bir kefaret ödenmiştir. İmanlının doğası yenilenmiş ve vicdanı Mesih’in kanı ile yıkanmıştır. Bu yüzden Tanrı, başka herhangi bir tövbe edilmesine ihtiyaç duymaz; yüreğinin imanlıya karşı çekilmesi gerekmez. O’ndan sadık ve adil olmasını talep etmeyiz, çünkü O’nun sadakati ve adaleti Mesih’in ölümü aracılığı ile çok görkemli bir şekilde sergilenmiş, doğrulanmış ve yanıtlanmıştır. Günahlarınız Tanrının huzuruna asla gelemez; çünkü İsa Mesih onların hepsini üstlenmiş ve ortadan kaldırmıştır. Ama eğer günah işler isek, vicdan bunu hissedecektir; hissetmek zorundadır; evet, Kutsal Ruh bunu bize hissettirecektir. O, tek bir günahlı düşüncenin yargılanmadan geçmesine izin veremez. O zaman ne olacak? Günahımız Tanrının huzuruna gitmiş midir? İçsel tapınağın kirlenmemiş ışığındaki yerini bulmuş mudur? Tanrı göstermesin’ “Avukat” oradadır –“ Adil ve doğru olan İsa Mesih” içinde bulunduğumuz ilişkiyi kırılmayan bir saygınlık içinde korumak için oradadır. Ama, günah Tanrının bizimle ilgili düşüncelerini etkileyemese de, bizim Tanrı ile olan ilişkimizi etkileyebilir ve etkiler. 3 Günah O’nun huzuruna çıkacak yol bulamaz, ama çok sıkıntı verici ve alçaltıcı bir tutum ile bizim yollarımızın üstüne çıkar. Günah, avukat’ı Tanrının gözlerinden gizleyemez, ama Tanrıyı bizim gözlerimizden gizleyebilir. Canlarımız Babamızın yüzünün kutsal ışığında güneşlenemesin diye, günah, kalın ve koyu bir bulut gibi ruhsal ufkumuzun üzerini kapsar. Günah, Tanrı ile olan ilişkimizi etkileyemez, ama Tanrı ile olan ilişkimizden aldığımız zevki, ciddi şekilde etkileyebilir. Bu nedenle, bizlerin ne yapması gerekir? Söz bu soruya şu yanıtı verir: “Ama eğer günahlarımızı itiraf eder isek, güvenilir ve adil olan Tanrı günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır.” İtiraf ettiğimiz zaman, vicdanımız temizlenmiş olur; Tanrı ile olan ilişkimizin tatlı duygusu yenilenir. Koyu karanlık günah bulutu uzaklaşır; tüyler ürperten ve sıkıntı veren etki gücünü kaybeder ve Tanrı hakkındaki düşüncelerimiz yeniden doğru düzenine girer. Tanrısal yöntem böyledir ve yüreğin itiraf etme konumunda olmanın ne demek olduğunu bildiğini söyleyebiliriz; elçinin yazdığı sözlerdeki tanrısal gücü hissedelim, “Yavrularım, bunları size GÜNAH İŞLEMEYESİNİZ diye yazıyorum.” (1.Yuhanna 2:1)

Ve sonra tekrar çarmıhtaki kurban ile sağlanmış olan bağışlanmanın mükemmel zemininin kaybedildiği bir görünümü kapsayan bir bağışlanma duası tarzı mevcuttur. Eğer Tanrı günahları bağışlıyor ise, bunu yaparken, “sadık ve adil” olması gerekir. Günahlarımız her zaman böylesine içten ve gayretli olsa dahi, Tanrının adaletinin ve sadakatinin zeminini oluşturmadıkları oldukça kesindir. Günahlarımızın bağışlanmasını yalnızca çarmıhta tamamlanan iş başarabilir. Tanrının sadakati ve adaleti çarmıhta eksiksiz ve tam bir gerçekliğe sahiptirler. Ve bu, doğamızdaki günahın kökü için olduğu kadar işlediğimiz günahlar ile de ilgilidir. Tanrı günahlarımızı daha önceden “ağaçta” bizim yerimize geçmiş olan Kişi’nin kişiliğinde yargılamıştır. Ve biz itirafta bulunduğumuz zaman kendimizi yargılamış oluruz. Bu davranış tanrısal bağışlama ve yenilenme için elzemdir. Vicdandaki itiraf edilmemiş ve yargılanmamış en ufak bir günah bile Tanrı ile olan paydaşlığımızı tamamen lekeleyecektir. İçimizde konut kurmuş günahın bunu yapması gerekmez, ama eğer günahın üzerimizde kalmasının acısını çeker isek, Tanrı ile paydaşlığa sahip olamayız. O, bizlerin Kendi huzurunda durabilmesini sağlamak için günahlarımızı öyle bir şekilde ortadan kaldırmıştır ki, biz bu nedenle O’nun huzurunda kaldığımız sürece, günah bizi rahatsız edemez. Ama eğer biz O’nun huzurundan çıkar ve düşüncemizde bile günah işler isek, itiraf aracılığı ile biz günahtan kurtuluncaya kadar paydaşlığımızın geçici olarak ertelenmesi elzem olacaktır. Aslında söylememe hiç gerek yok ama tüm bunların temeli yalnızca Rab İsa Mesih’in mükemmel kurbanına ve doğru avukatlığına bağlıdır.

Son olarak, Tanrının önünde, yüreğin durumu ile ilgili olarak dua ve itiraf arasındaki farklılık hakkında ve günaha karşı duyulan nefretin ahlaki duygusunun yeterince vurgulanması mümkün değildir. Genelde, bu günahların itiraf edilmesinden çok, günahlarımızın bağışlanmasını istemek, daha kolay bir yoldur. İtiraf etmenin içinde öz yargı mevcuttur. Bağışlanma istemek, itirafın içinde bulunmayabilir ve bulunmaz. Yalnızca bu nokta bile bu farklılığa işaret etmek için yeterlidir. Öz yargı, imanlı yaşamının en değerli ve en sağlıklı egzersizlerinden biridir. Ve bu yüzden onu üreten herhangi bir şey, her gayretli imanlı tarafından büyük takdir görmeli ve buna çok değer verilmelidir.

Bağışlanma istemek ve günahı itiraf etmek arasındaki farklılık, sürekli olarak çocuklar ile ilgili konularda örnek olarak gösterilir. Eğer herhangi bir çocuk yanlış bir şey yapar ise, babasından kendisini bağışlamasını istemesi, açıkça ve çekinmeden hatasını itiraf etmekten daha kolay gelir. Çocuk, bağışlanma ister iken zihninde, kötülük duygusunu azaltma eğilimine sahip birçok şeyi barındırabilir. Çocuk her şeye rağmen hatası nedeni ile çok fazla ayıplanmaması gerektiğini gizlice düşünebilir; ancak yine de emin olmak için yalnızca babasından kendisini bağışlamasını istemesi uygun olacaktır. Oysa, hatayı itiraf etmek, yalnızca tek bir şeydir ve bu öz yargıdır. Ayrıca çocuk bağışlanma ister iken, aslında hatasının sonuçlarından kaçmak için bir arzu duyuyor olabilir; ama adil bir anne ve baba çocuğunda yaptığı ahlaki bir kötülük ile ilgili adil bir duygu üretmek ister. Bu duygu yalnızca hatanın tam olarak itiraf edilmesi ile bağlantılı olarak var olabilir – öz yargı ile bağlantılı olarak.

Tanrının, çocukları hata yaptıkları zaman, onlara nasıl davrandığına işaret edelim. Tanrının tüm hatayı ortaya çıkartması ve tam olarak yargılaması gerekir. O, bizim, günahın yalnızca ifade edilemez olan sonuçlarından hoşlanmamak ile yetinmemizi istemez, ama aynı zamanda günahın kendisinden nefret etmemizi istemez, çünkü O’nun gözünde günah nefret edilecek bir şeydir. Günah işlediğimiz zaman, bizim için yalnızca istemek ile bağışlanmak mümkün olsa idi, günah bilincimiz ve ondan kaçınmamız bu kadar yoğun olmaz idi ve bunun bir sonucu olarak kutsanmış olduğumuz paydaşlığımızın değeri, böyle yüksek olmaz idi. Ruhsal durumumuzun genel tonu hakkındaki tüm bu ahlaki etki ve aynı zamanda tüm karakterimizi ve pratik kariyerimizi etkilemesi, deneyim sahibi olan her imanlı için aşikar olması gerekir. 4

Tüm bu düşünce dizisi, “esenlik sunusu yasasında” var olan ve önde gelen iki ilke ile yakın bağlantıya sahiptir.

Levililer yedinci bölümün 13.ayetinde şunları okuruz: “Rabbe şükretmek için esenlik sunusunu mayalı ekmek pideleri ile sunacak.” Ama aynı bölümün 20.ayetinde şu ifade yer alır: “Ama biri kirli sayıldığı sürece Rabbe sunulan esenlik kurbanının etini yer ise, halkın arasından atılacak.” Burada önümüze konulan iki net nokta görmekteyiz, yani içimizdeki günah ve üzerimizdeki günah. “Maya” ya izin verilir idi, çünkü tapınanın doğasında günah mevcut idi. “Murdarlık” yasak idi, çünkü tapınanın vicdanında hiç günah olmaması gerekiyor idi. Eğer söz konusu olan günah ise, paydaşlığın söz konusu olmaması gerekir. Tanrı, içimizde var olduğunu bildiği günah için kanın kefareti aracılığı ile günah sorunu için ihtiyacımızı karşılamış ve sağlayışta bulunmuştur. Ve bu nedenle esenlik sunusundaki mayalı ekmek ile ilgili olarak şunları okuruz: “Her sunudan birini Rabbe bağış sunusu olarak sunacak ve o sunu esenlik sunusunun kanını sunağa döken kahinin olacak.” (ayet 14) Başka bir deyiş ile, tapınan kişinin doğasındaki maya, kurbanın “kanı” aracılığı ile mükemmel bir şekilde karşılanmıştır. Mayalı ekmeği yiyen kahinin, kanı serpen kişi olması gerekir. Tanrı, günahımızı sonsuza kadar gözünün önünden kaldırmıştır. Günah içimizdedir, ama buna rağmen Tanrının gözü günaha bakmaz. Tanrı yalnızca kanı görür ve bu nedenle, bizimle devam edebilir ve bize Kendisi ile hiç bir engel bulunmayan bir paydaşlık için izin verir. Ama eğer biz içimizdeki “günaha” kendisini “günahlar” biçiminde geliştirmesi için izin verir isek, o zaman itiraf, bağışlama ve temizlik ya da arınma olması gerekir. Öyle ki, esenlik sunusunun etinden tekrar yiyebilelim. Törensel murdarlık yüzünden halkın arasından atılan tapınan kişi, itiraf edilmemiş günah yüzünden şimdi imanlının paydaşlığının belirsizliğine yanıt verir. Günahlarımızın içinde iken Tanrı ile paydaşlığa sahip olmak için girişimde bulunmak, küfür niteliğinde bir hakarete neden olur, çünkü tanrı günah ile paydaşlık içinde yürüyemez. “O’nunla paydaşlığımız var deyip de, karanlıkta yürür isek, yalan söylemiş, gerçeğe uymamış oluruz. “(1.Yuhanna 1:6)

İncelemekte olduğumuz gerçek çizgisinin ışığında günahlarımız ile meşgul olmanın bir ruhsallık işareti olduğunu düşündüğümüz zaman, ne kadar hatalı olduğumuzu kolaylıkla görebiliriz. Günah ya da günahlar, hiç Tanrı ile olan paydaşlığımızın temeli ya da materyali olabilirler mi? Kesinlikle olamazlar. Günah, önümüzdeki obje olduğu sürece paydaşlığın kesilmesi gerektiğini biraz önce gördük. Paydaşlık yalnızca “ışıkta” mümkün olabilir. Ve hiç kuşkusuz, ışıkta hiç bir günah mevcut değildir. Günahlarımızı ortadan kaldıran ve bizi Tanrıya yaklaştıran kan ve Tanrıya yakın tutan Avukat ışıktadır. Tanrının ve tapınanın paydaşlık içinde durdukları o platformdan günah sonsuza kadar yok edilmiştir. Baba ve kaybolan oğul arasındaki paydaşlığın materyalini oluşturan ne idi? Kaybolan oğlun paçavra giysileri miydi? “Uzaktaki ülkenin” başaklarının dış kabukları mıydı? Asla, hayır, değil idi. Kaybolan oğlun beraberinde getirdiği hiç bir şey değil idi. Tanrının sevgisinin zengin sağlayışı idi – “besili dana.” Aynı şey Tanrı ve her gerçek imanlı için geçerlidir. Onlar kutsal ve yüce bir paydaşlık içinde birlikte beslenirler, O’nun değerli kanı sonsuza kadar süren bir beraberlik sağlamıştır; bu ışığa hiç bir günah asla yaklaşamaz.

Aynı zamanda gerçek alçakgönüllülüğün günahlara bakarak ya da onların üzerinde durmak aracılığı ile kanıtlandığını ya da sağlandığını bir an için bile aklımızdan geçiremeyiz. Kutsanmamış ve melankolik bir yüz buruşturma böylelikle üstün bir şekilde teşvik edilebilir. Ama en derin alçakgönüllülük tamamen farklı bir kaynaktan fışkırır. Kaybolan oğul uzak ülkede “aklı başına geldiği zaman” mı alçakgönüllü bir kişidir ya da Babasının evine ve Babasının kucağına geri döndüğü zaman mı alçakgönüllü bir insandır? Tanrı ile paydaşlığın en yüksek yerlerine bizi çıkartanın lütuf olduğu aşikar değil midir? İçten bir alçakgönüllülüğün en engin derinliklerine bizi yalnızca lütfun yönlendirdiği kesin değil midir? Hiç kuşkusuz bu soruların yanıtları “evet”tir. Günahlarımızın ortadan kaldırılmasından kaynaklanan alçakgönüllülük onların keşfedilmesinden kaynaklanan şeyden her zaman daha derin olması gerekir. İlki, bizi Tanrı ile birleştirir, ikincisi ise, benlik ile ilişkilidir. Gerçekten alçakgönüllü olmanın yolu, Tanrının bizi içine yerleştirmiş olduğu ilişkinin zeka ve gücü içinde Tanrı ile yürümektir. O, bizi çocukları yapmıştır ve yalnızca eğer onun çocukları olarak yürüdüğümüz takdirde, alçakgönüllü olacağız.

Konumuzun bu kısmından ayrılmadan önce, Rabbin sofrası hakkında bir görüş sunacağım; bu görüş kilise birliğinin önde gelen bir eylemi olarak çok dikkatli bir şekilde esenlik sunusunun öğretişi ile bağlantılı olarak görülebilir. Rabbin Sofrasının zeki bir şekilde kutlanması için her zaman O’nun saf ve şükreden karakterinin farkındalığına bağımlı olmak gerekir. “Tanrıya şükrettiğimiz şükran kasesi ile Mesih’in kanına paydaş olmuyor muyuz? Bölüp yediğimiz ekmek ile Mesih’in bedenine paydaş olmuyor muyuz?” (1.Korintliler 10:16) Bu nedenle, günahın ağır yükü altında ezilmiş bir can, ruhsal bir zeka ile Rabbin sofrasından yiyemez; bu sofra Mesih’in ölümü aracılığı ile günahın tamamen ortadan kaldırıldığının ifadesidir. “Bu ekmeği her yediğiniz zaman ve bu kaseden her içtiğiniz zaman, Rabbin gelişine dek Rabbin ölümünü ilan etmiş olursunuz.” (ayet 11) İman, Mesih’in ölümünde eski yaratılışımız ile ilgili her şeyin sona erdiğini görür ve Rabbin sofrasının bu ölümü ortaya koyduğunu anlar; Rabbin Sofrasının imanlının günah yükünün bir Kişi tarafından sonsuza kadar ortadan kaldırıldığına dair görkemli gerçek olarak görülmesi gerekir. Bu gerçek şunu beyan eder: bir zamanlar bizi bağlayan ve esir kılan günahlarımızın zinciri Mesih’in ölümü aracılığı ile sonsuza kadar kırılmıştır. Ve bizi bir daha asla bağlayıp esir kılamaz. Dönüp, savaşın yapıldığı ve kazanıldığı yere, çarmıha bakarız ve zaferin tam ve sonsuz sonuçlarına gireceğimiz yerdeki yüceliğe doğru, ileriye bakarız.

Evet, içimizde “mayanın” mevcut olduğu doğrudur; ama üzerimizde “murdarlık” yoktur. Gözlerimizi günahlarımıza dikmememiz gerekir, gözlerimizi dikmemiz gereken çarmıhta bu günahlarımızı üstlenen ve onları sonsuza dek ortadan kaldıran Rab İsa’dır. İçimizde günah bulunmadığına ilişkin boş düşünce aracılığı ile “kendimizi aldatmamamız” gerekir. Aynı şekilde, üzerimizde günah bulunmadığına dair değerli gerçek aracılığı ile sevinmeyi reddederek Tanrı sözünün ve Mesih’in kanının etkinliğini de inkar etmememiz gerekir. Çünkü O’nun Oğlu İsa Mesih’in kanı bizi her günahtan temizler. Ağzı ile iman ikrarında bulunan pek çok Hrıstiyan’ın yargılanması Rabbin Sofrasının çevresinde toplanan ağır bulutu gözlemlemek gerçekten acıklıdır. Müjdenin pek çok temel gerçekleri ile ilgili olarak mevcut yanlış anlamanın yoğun miktarını açıklamak için aynı ağır bulut ortalarda dolanır. Aslında biz, Rabbin Sofrası, bilinen kurtuluşun dışındaki herhangi bir temel üzerinde durduğu zaman  – tadı çıkartılan bağışlanma – bilinçli kurtarılma -can, her zamankinden daha kalın ve daha koyu bulutlara sarılır hale gelir. Yalnızca Mesih’in anılması olan Rabbin Sofrası O’nun yerini değiştirmek için kullanılır. Tamamlanmış, başarılı bir kurtuluşu kutlayan Rabbin Sofrası, ilaveten ilerleme vasıtası olarak kullanılır. Ve böylece buyruklar taciz edilir ve canlar karanlığa, karmaşaya ve hataya saplanırlar.

Esenlik sunusunun hoş buyruğu bundan ne kadar da farklıdır! Bu sonuncunun özelliklerine baktığımız zaman, görüyoruz ki, kanın döküldüğü anda Tanrı ve tapınan kişi mutlu ve huzurlu bir paydaşlık içinde beslenebilirler. Bundan daha fazla hiç bir şeye ihtiyaç yok idi. Esenlik kan aracılığı ile sağlandı ve bunun temeli üzerinde paydaşlık kuruldu. Esenliğin kurulması ile ilgili tek bir soru paydaşlığa vurulan ölümcül bir darbe olacaktır. Eğer Tanrı ile esenlik sağlamak gibi boş bir girişim ile meşgul olacak isek, ya paydaşlığa ya da tapınmaya tamamen yabancı olmamız gerekir. Eğer esenlik sunusunun kanı dökülmemiş olsa idi, o zaman “göğüs” ve “omuzdan” beslenmemiz imkansız olur idi. Ama öte yandan eğer kan dökülmüş olsa idi, o zaman esenlik zaten sağlanmış olur idi. Esenliği Tanrının Kendisi sağlamıştır ve iman için bu yeterlidir ve bu nedenle iman aracılığı ile tamamlanmış kurtuluşun zekası ve sevinci ile Tanrı ile paydaşlığa sahibiz. Tanrının sağlamış olduğu esenlikte Tanrının Kendi sevincinin tazeliğini tadarız. Tanrı huzurunun tüm doluluğu ve bereketi içinde Mesih’ten besleniriz.

Bu son nokta “esenlik sunusu yasasının” içinde yer alan başka önemli bir gerçek ile bağlantılıdır ve onu temel alır. Şükran sunmak için onun esenlik sunularının kurbanının eti sunulduğu aynı günde yenecektir:  bu kurban eti sabaha kadar tutulmayacaktır. Bu ifadenin anlamı şudur: tapınan kişinin paydaşlığı, paydaşlığının temeli olan bu kurbandan asla ayrılmaması gerekir. Aynı zamanda bir kişi bağlantıyı sürdürmek için ruhsal enerjiye sahip olduğu sürece tapınma ve paydaşlık tazelik ve kabul edilebilirlik içinde muhafaza edilmelidir, ama daha uzun süre değil. Zihinlerimizin ruhunda, yüreklerimizin sevgisinde ve canlarımızın deneyiminde kurbana yakın kalmaya devam etmemiz gerekir. Bu tutum, tapınmamıza güç ve süreklilik katacaktır. Mesih ile olan meşguliyetimiz içinde yüreklerimiz ile bazı tapınma eylemi ya da ifadesi başlatırız. Ve ne kadar yakınlaşır isek, yaptığımız ya da söylediğimiz şey ya da bizi dinleyen kişiler ile o kadar meşgul olabiliriz. Ve bu şekilde “kutsal konularda zayıflık” olarak ifade edilebilecek bir konuma düşeriz. Bu konu çok ciddidir ve bizi çok ayık ve uyanık hale getirmesi gerekir. Tapınmamıza Kutsal Ruh’ta başlayabilir ve benlikte son verdirebiliriz. Her zaman dikkatli olmamız gereken şey şu olmalıdır: acı çekmemek için bir an bile Kutsal Ruh’un enerjisinin ötesinde ilerlememiz gerekir. Çünkü Kutsal Ruh bizi her zaman doğrudan Mesih ile meşgul tutar. Eğer Kutsal Ruh, tapınmak ya da şükretmek için “beş sözcük” üretir ise, biz de beş sözcük söyleyelim ve başka söylemeyelim. Eğer daha ileri gidecek olur isek, kurbanımızı zamanın ötesinde yemiş oluruz ve kurban kabul edilmediği gibi, “kötülüğe neden olan menfur bir şey olur.” Bunu her zaman hatırlayalım ve uyanık kalalım. Bunun bizi paniğe sürüklemesi gerekmez. Tanrı bizi Kutsal Ruh aracılığı ile yönlendirecek ve böylece tüm tapınmamız boyunca Mesih ile dolduracaktır. Kutsal Ruh yalnızca tanrısal olanı kabul edebilir ve bu yüzden bize yalnızca tanrısal olanı sunacaktır.

“Biri gönülden verilen bir sunu ya da dilediği adağı sunmak istiyor ise, kurbanının eti sununun sunulduğu gün yenecek, arta kalır ise ertesi güne bırakılabilecek.” (Levililer 7:16) Can, gönüllü bir tapınma eylemi ile, Tanrıya gittiği zaman, böyle bir tapınma daha geniş bir ruhsal enerjinin sonucu olacaktır; o zaman tecrübe edilmiş olan bazı özel merhamet kaynağından daha büyük bir merhamet söz konusu olacaktır. Eğer bir kişi Rabbin Kendi elinden gelen belirli bir iyilik ile ziyaret edilir ise, can hemen şükran sunarak yükselir. Bu durumda, başı ya da sonu nerede olur ise olsun, bu iyilik ya da merhamet ile uyandırılır ve birbirine bağlanır. Ama yüreğin Kutsal Ruh tarafından övgünün bazı gönüllü ya da özgür ifadesi içinde yönlendirildiği yerde daha dayanıklı bir karakter söz konusu olacaktır. Ama ruhsal tapınma her zaman kendisini Mesih’in değerli kurbanı ile bağlayacaktır.

“Ancak üçüncü güne bırakılan kurban eti yakılacak. Esenlik kurbanının eti üçüncü gün yenir ise, sunu kabul edilmeyecek, geçerli sayılmayacak, çünkü et kirlenmiş sayılır ve her yiyen can suçunun cezasını çekecektir.” (Levililer 7:17-18) Mesih ile her an bağlantılı olmayan bir şey Tanrının yargısına göre hiç bir değere sahip değildir. Yalnızca doğal duyguların heyecanı ve dışa vurumu olan pek çok şey tapınma gibi görülebilir; görünürde adanmaya benzer, ama aslında yalnızca benliğe dayalı dindarlıktır. Doğal olan şeyler ile hareket edildiği zaman, dindar bir yol izlenmiş olur ve ihtişam, tören, geçit alayı, giysiler, belagat edebiyatı ve göze muhteşem görünen bir törenciliğin tüm çeşitli hileleri ile ruhsal tapınma tamamen ortadan kaybolabilir. Evet, sözde dindar tapınmanın göze iyi görünen görünümleri tarafından ortaya çıkartılan ve takdir edilen bazı tatları ve eğilimlerinin sık sık görülmediklerini söyleyemeyiz.

Tüm bu ifadelerin “Tanrı Ruh’tur ve O’na tapınanların ruhta ve gerçekte tapınmaları gerekir” (Yuhanna 4. Bölüm)sözlerini hatırlama konusunda arzulu olanlar tarafından korunmaları gerekir. Din şu anda bir anlamda kendisini en güçlü çekicilikleri ile örtmektedir. Din, orta çağda gerçekleşen olayları üstünden atarak damıtılmış bir tadın ve eğitilmiş ve aydınlatılmış bir çağın tüm kaynaklarını yardıma çağırmaktadır. Heykel, müzik ve resim zengin hazinelerini dinin kucağına dökmektedirler, öyle ki, din tüm bunlar ile düşünmeyen zihni boş bir kalabalığı uyutmak için güçlü bir hazırlık içinde kalabilsin; uyuttuğu kişiler ancak ölüm, yargı ve ateş gölünün söz ile ifade edilemeyecek dehşetleri tarafından uyandırılacaklardır. “esenlik kurbanlarımı kesmek zorunda idim, adak sözümü bu gün yerine getirdim…. Döşeğime Mısır ipliğinden dokunmuş renkli örtüler serdim. Yatağıma mür, öd ve tarçın kokuları serptim.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 7) Çürümüş din işte bu şekilde güçlü etkileri aracılığı ile bilgeliğin göksel sesine kulak asmayanları kandırır.

Sevgili okuyucum, tüm bunların farkında ol. Yaptığın tapınmanın çarmıhtaki iş ile ayrılmaz bir şekilde bağlantıda olduğunu gör. Mesih’in temel olduğunu, Mesih’in materyal olduğunu ve Kutsal Ruh’un yaptığın tapınmanın gücü olduğunu anla. Dinin bu kötülüğünden uzakta ve temiz kalmak, çok uyanık olmayı talep eder. Dinin sinsi işlerinin ortaya çıkartılması ve onlar ile yüz yüze gelmek çok zordur. Gerçek bir tapınma ruhu ile bir ilahi söylemeye başlayabiliriz ve ruhsal gücün eksikliği nedeni ile ilahinin sonuna doğru kötülüğe düşebiliriz; esenlik kurbanının etini üçüncü gün yiyebiliriz; yani, benliğin törensel eylemlerine düşebiliriz. Tek güvencemiz, İsa’ya yakın olmaya devam etmektir. Eğer özel bir merhamet nedeni ile yüreklerimizi “şükretmek” için yükseltir isek, bunu Mesih’in adının ve kurbanının gücü ile yapalım. Eğer canlarımız “gönüllü” bir tapınma istiyor ise, o zaman bu tapınma Kutsal Ruh’un enerjisi ile olsun. Bu şekilde Babayı obje, Oğul’u temel ve Kutsal Ruh’u tapınmamızın gücü olarak görmekten kaynaklanması gereken o tazelik, o koku ve o ahlak yüceliği tapınmamızda kendisini gösterecektir.

Ey Rab, tapınan tüm halkın ile birlikte kendimizi sensin sonsuz huzurunun güvenliği içinde buluncaya kadar böyle tapınalım; sahte tapınma ve çürümüş dinin kutsal olmayan tüm etkilerinin ötesinde ve aynı zamanda kendimiz ile birlikte taşıdığımız bu günah ve ölüm bedenlerinden yükselen çeşitli engellerin ötesinde tapınmamızı mümkün kıl!

NOT:— Esenlik sunusu üçüncü sırada olmasına rağmen, onun ile ilgili yasanın verilişinin en sonda olduğunu görmek ilginçtir. Bu koşulun önemi üzerinde duralım. Tapınan kişi tam olarak özgür şekilde yalnızca esenlik sunusu ile paydaşlık ederek tapınır. Yakmalık sunuda, Kendisini Tanrıya sunan Mesih’tir. Tahıl sunusunda Mesih’in mükemmel insanlığını görürüz. Sonra, günah sunusuna geçtiğimiz zaman, günahın kökünden halledildiğini öğreniriz. Suç sunusunda, yaşamdaki gerçek günah için tam bir yanıt mevcuttur. Ama hiç birinde tapınan kişinin paydaşlığı ile ilgili açıklanmış bir öğretiş mevcut değildir. Bu sonuncusu, “esenlik sunusuna” aittir. Ve bu yüzden inanıyorum ki, o sununun yasasını meşgul eden konumdur. Hepsinin sonunda devreye girer ve bize şunu öğretir: canın Mesih’ten beslenmesi söz konusu olduğu zaman, bu beslenmenin tamamen Mesih’ten olması gerekir; O’nun yaşamı, O’nun karakteri, O’nun karakteri, O’nun işi ve O’nun görevlerinden yapılması gerekir. Ve ayrıca günah ve günahlar ile ilgili işimiz sonsuza dek hallolduğu zaman, Mesih’ten zevk alacağız ve sonsuz çağlar boyunca O’ndan besleneceğiz. İnanıyorum ki, eğer yukarıdaki gibi dikkat edilmeye böylesine çok değen bir koşuldan geçecek olsa idik, sunularımızın incelenmesinde ciddi bir hata ortaya çıkardı. Eğer “esenlik sunusu yasası”, sununun kendisinin ortaya çıktığı şekilde düzenlenecek olsa idi, o zaman hemen “tahıl sunusu yasasının” ardından gelmesi gerekir idi, ama böyle olmak yerine “günah sunusu yasası” ve “suç sunusu yasası” verilir ve sonra son olarak “esenlik sunusu yasası” yer alır.


1. “Göğüs” ve “omuz” sevgi ve gücü temsil ederler – güç ve sevgi.

2. 31. Ayette çok büyük bir güç ve güzellik vardır: “Göğüs, Harun ve oğullarına ait olacaktır.” Mesih’in sevgisinden beslenmek, tüm gerçek imanlılara ait bir ayrıcalıktır. Onlar için ölümsüz ve değişmeyen bir sevgi ile atan o yüreğin değişmez sevgisi.

3. Metinde sözü edilen konunun Yuhanna 14: 21-23 ayetlerinde önemli ve çok pratik gerçeği tamamen dokunulmamış bir şekilde bırakır. Yani, Babanın itaatkar bir çocuk için duyduğu sevgisi ve böyle bir çocuğun Baba ve Oğul ile özel paydaşlığı. Dilerim bu gerçek Kutsal Ruh Tanrının kalemi aracılığı ile hepimizin yüreklerine yazılsın.

4. Elçilerin İşleri 8.bölümde Simon Magus’un durumu, okuyucu için bir zorluk teşkil edebilir. Ama onun açısından şu ifadede bulunmak yeterlidir: “acılığın safrasında ve zayıflığın esaretinde”; bu ifade Tanrının sevgili çocukları için asla bir örnek teşkil edemez. Onun düşüncesi 1.Yuhanna 1:9 ayeti ile öğretiş ile hiç bir zaman bir araya gelemez. O, bir çocuk ilişkisine sahip değil idi ve bunun bir sonucu olarak taraf tutma konusunda bir özne değil idi Ayrıca şunu eklemek isterim; Rabbin duasının öznesinin, yukarıda belirtilen ile hiç bir ilgisi yoktur. Bu bölümün hemen göze alınmasını dilerim. Demir gibi sert kurallar koymaktan her zaman sakınmamız gerekir. Bir can herhangi bir koşul altında Tanrıya yalvarabilir ve ihtiyacı olan şeyi isteyebilir. Tanrı onu işitmeye ve ona yanıt vermeye her zaman hazırdır.