Levililer 4 – 5:13

“Hoş kokulu” sunuları gözden geçirdikten sonra, şimdi “günah kurbanlarına” yaklaşıyoruz. Bu günah kurbanları iki sınıfa ayrılırlar idi, yani, günah sunuları ve suç sunuları. Günah sunularının üç aşaması mevcut idi; ilki, “mesh edilmiş kahin” için olan sunu ve “tüm topluluk” için olan sunu. Törenlerde ve kutlamalarda bu ikisi birbirinin aynı idi. (3-12 ayetleri ile 13-21 ayetlerini karşılaştırınız.) Günah işleyen, topluluğun temsilcisi ya da topluluğun kendisi olsun, sonuç değişmez idi. Her iki durumda da dahil olan üç şey vardı: Tanrının toplulukta konut kurduğu yer, topluluğun tapınması ve bireysel vicdan. Şimdi, bunların üçü de kana bağımlı oldukları için günah sunusunun ilk aşamasında kan ile yapılan üç şeyin bulunduğunu görürüz. Kan, buluşma çadırının önünde, yedi kez Rabbin huzurunda serpilirdi. Bu durum Yehova’nın halkı ile olan ilişkisini ve onların arasında konut kurmuş olduğunun güvencesi idi. Yine ayetlerden okuyalım: “Kahin çadırda Rabbin huzurunda kanı buhur sunağının boynuzlarına sürecek.” Bu tutum topluluğun tapınmasını garanti altına alırdı. Kanı, altın sunağın üzerine sürmek ile tapınmanın gerçek temeli korunmuş olur idi; öyle ki, buhurun alevi ve hoş koku sürekli yukarı yükselsin. Son olarak, “Boğanın tüm kanını buluşma çadırının girişinde bulunan yakmalık sununun sunağının dibine dökmeli.” Bu örnek ile bireysel vicdanın örneklerinin tamamen yanıtlandığını görürüz. Çünkü bronz sunak, bireysel yaklaşımın yeri idi. Burada Tanrı günahkar ile buluşur idi.

Geri kalan iki aşamada, bir “yönetici” ya da “halktan bir insan” için mesele yalnızca bireysel vicdandan ibaret idi ve bu yüzden kan ile yapılacak olan yalnızca tek bir şey var idi. Kanın tamamı, “yakmalık sununun sunağının dibine” dökülür idi.” (7.ayeti 25 ve 35. Ayet ile karşılaştırın.) Eğer okuyucum bu örneğin harika ayrıntılarına gerçekten girmeyi arzu ediyor ise, o zaman tüm bunlarda çok dikkat etmesini talep eden tanrısal bir detay bulacaktır. 1

Bireysel günahın etkisi, bireysel vicdanın ötesine geçemez. Bir önderin ya da halktan birinin günahı, buhur sunağına – kahinlere özgü tapınma yeri – ulaşabilecek kadar etkili olamaz. Ve buluşma çadırının perdesine – Tanrının halkının arasında konut kurduğu kutsal yer –  ulaşacak kadar etkili de değildir. Bu konu üzerinde durup düşünmek yararlı olacaktır. Kahinlere özgü olan ya da topluluğa ait tapınma yerinde bir kişisel günah ya da hata durumunu asla ortaya koymamalıyız. Bu mesele kişisel yaklaşım yerinde çözümlenmelidir. Bu konuda pek çok kişi yanılgıya düşer. Topluluğa ya da kahinlere özgü tapınma yerine vicdanları kirli olarak gelirler ve bu nedenle, tüm topluluğu aşağı çekerler ve tapınmasını engellerler. Bu konu yakından incelenmeli ve özen ile hatalardan korunulmalıdır. Vicdanımızın her zaman ışıkta kalması için daha özenli yürümemiz gerekir. Ve ne yazık ki, her zaman olduğu gibi pek çok konuda düştüğümüz zaman, hatamız ile ilgili olarak gizlide Tanrı ile buluşalım, öyle ki gerçek tapınma ve topluluğun gerçek konumu canın önünde her zaman bütünlük ve netlik ile korunabilsin.

Günah sunusunun üç aşaması hakkında bunları söyledikten sonra, bunların ilkinde açıklanan ilkeleri ayrıntılı bir şekilde incelemek için ilerleyeceğiz. Böyle yaptığımız zaman bir ölçüde, tümünün ilkelerinin adil bir kavramını oluşturmamız mümkün olacak. Ama yine de daha önceden sunulmuş olan doğrudan kıyaslamaya girmeden önce, okuyucumun dikkatini bu dördüncü bölümün ikinci ayetinde ortaya konan çok önemli bir noktaya çekmek isterim. Bu nokta şu ifade içinde yer alır: “bilmeden günah işler ise”. Bu nokta, Rab İsa Mesih’in kefareti ile bağlantılı olarak en derin kutsanmanın bir gerçeğini sunar. Bu kefareti göz önüne aldığımız zaman, vicdan, saf duyarlılığın en yüksek noktasına ulaşmış dahi olsa, vicdanın taleplerinin yalnızca tatmin edilmesinden çok daha fazlasını görürüz. Bu nedenle, tanrısal kutsallığın, tanrısal adaletin ve tanrısal görkemin tüm taleplerini tamamen tatmin ettiğini görmek bizim için ayrıcalıktır. Tanrının konut kurduğu yerin kutsallığı ve halkı ile olan beraberliğinin temeli insan vicdanının standardı ne kadar yüksek olur ise olsun, asla insan vicdanının standardı ile düzenlenemez. İnsanın vicdanının üzerine çıkacak ve insanın vicdanında yer vermeyeceği pek çok şey vardır –insanın doğru olduğunu düşündüğü, ama Tanrının hoş göremeyeceği pek çok şey ve bunun bir sonucu olarak vicdan insanın tapınamaya olan yaklaşımına ve Tanrı ile olan ilişkisine müdahale edecektir. Bu yüzden eğer Mesih’in kefareti yalnızca insanın kavrayışının ölçüsü dahilinde sağlayışta bulunur ise, bizlerin kendimizi gerçek esenlik temelinin çok uzağında bulmamız gerekir. Bizim, günah için, Tanrının günah hakkındaki ölçüsü ile uyumlu olarak kefaret edildiğini, O’nun Tahtının taleplerine mükemmel bir şekilde yanıt verildiğini, anlamamız gerekir. O’nun değişmez kutsallığının ışığında görüldüğü gibi günah tanrısal bir şekilde yargılanmıştır. Can için sabit esenlik sağlayan işte budur. İmanlının bilerek ya da bilmeyerek işlediği tüm günahlar için tam bir kefarette bulunulmuştur. Mesih’in kurbanı, taleplerin tanrısal değeri ile uyumlu olarak imanlının Tanrı ile olan ilişkisinin ve paydaşlığının temelini oluşturur.

Bu konuyu tam olarak anlamanın değeri söz ile anlatılamayacak kadar büyüktür. Kefaretin bu özelliğine sımsıkı tutunulmadığı takdirde, yerleşmiş ve sürekli bir esenliğe sahip olunamaz; Mesih’in işinin büyüklüğü ve tamlığı konusunda ya da bu temel üzerine kurulan ilişkinin gerçek doğası hakkında adil bir ahlak anlayışı mevcut olamaz. Tanrı, insanın, Huzurunda tek bir hatası bile olmadan durabilmesi için gerekli olan şeyin ne olduğunu biliyor idi. Ve bu yüzden çarmıhta bu konuda kesin bir sağlayış lütfetti. Eğer günah, Tanrının günah  hakkındaki düşünceleri ile uyumlu olarak yenilmese idi, Tanrı ve insan arasındaki paydaşlık tamamen imkansız olacak idi. Çünkü insan vicdanı  ne kadar çok tatmin olsa bile, şu soru vicdanı her zaman rahatsız edecek idi: Tanrı tatmin olmuş mudur? Eğer bu soru olumlu bir şekilde yanıtlanamıyor ise, paydaşlık asla mümkün olamayacak idi. 2 Tanrısal kutsallığın hoş göremeyeceği yaşam ayrıntılarında kendisini gösteren şeyler ile ilgili düşünceler sürekli olarak yüreğe müdahale edecek idi. Evet, bilmeden böyle şeyler yaptığımız doğru olabilir, ama bu, Tanrının önünde konunun değişmesini mümkün kılmaz; O’nun tarafından her şey bilinir. Bu yüzden sürekli yanlış anlama, kuşku ve hata olacak idi. Tanrısal gerçek şudur: günah için bizim bilgisizliğimize göre değil, Tanrının bilgisine göre kefaret edilmiştir. Bu konu ile ilgili güvence yüreğe ve vicdana büyük bir huzur sağlar. Tanrının tüm talepleri Tanrının yaptığı Kendi işi tarafından karşılanmıştır. Tanrının Kendisi sağlayışta bulunmuştur ve bu yüzden imanlının vicdanı Tanrının sözü ve Ruhunun birleşmiş eylemi altında ne kadar çok arınır ise, imanlı tanrısal bir uyarlama ile ahlaki konularda o kadar çok büyür – Tanrının huzuruna yakışmayan her şey konusunda çok daha titiz bir şekilde uyanır; o günah sunusunun sınırsız değerini kavrama konusunda daha tam, daha net, daha derin ve daha canlı bir anlayışa sahip olur. Günah sunusu, yalnızca insan vicdanının en üst sınır çizgilerine yolculuk etmek ile kalmamış, ama aynı zamanda tanrısal kutsallığın mutlak mükemmelliği içinde tanrısal kutsallığın tüm taleplerini yerine getirmiştir.

Bilmeden işlenen günah gibi bir durumun varlığı ile ilgili gerçek, insanın günah ile başa çıkamayacağını en güçlü şekilde ifade eder. İnsan bilmediği bir şey ile nasıl başa çıkabilir? Vicdanının hiç bir zaman tanımadığı bir konu karşısında nasıl üstün gelebilir? İmkansız! İnsanın günah konusundaki bilgisizliği, onun günahı ortadan kaldırmak konusundaki mutlak yetersizliğinin kanıtıdır. Eğer insanın günah hakkında bilgisi yok ise, o zaman günah konusunda ne yapabilir? Hiç bir şey! İnsan bilgisiz olduğu kadar güçsüzdür. İşte bu kadar! Günahı bilmemek konusundaki gerçek çok net olarak, kendini gösterir. Günah meselesinin her durumuna uygulanması gereken belirsizlik içinde en temiz insan vicdanı tarafından bile talepler yerine getirilemez. Bu konuda hiç bir zaman yerleşmiş bir esenlik sağlanamaz. Vicdanda her zaman derinlerde derinlerde bir şeylerin yanlış olduğuna dair acı veren düşünceler olacaktır. Eğer yürek,  Tanrısal adaletin sabit taleplerinin karşılanmış olduğuna dair ayetler aracılığı ile yapılan bir tanıklık tarafından yönlendirilmez ise, o zaman bir huzursuzluk duygusunun hissedileceği kesindir ve bu tür her duygu tapınmamız, paydaşlığımız ve tanıklığımız için birer engel oluşturacaklardır. Eğer günah sorununun halledildiğine dair huzurlu değil isem, tapınamam, ne Tanrı ile ne de O’nun halkı ile paydaşlıktan zevk alamam ve Mesih için zeki ya da etkili bir tanık olamam. Yüreğin Tanrının önünde tüm günahlarından bağışlandığına dair tam bir esenlik duyması gerekir, öyle ki O’na ruhta ve gerçekte tapınabilsin. Eğer vicdanda suçluluk duygusu var ise, o zaman yürekte korku var demektir. Ve şurası kesindir ki, dehşet ya da korku ile dolu olan bir yürek mutlu ya da tapınan bir yürek olamaz. Babaya yükselecek gerçek ve kabul edilebilir bir yüreğin o tatlı ve kutsal güvencesini sağlayan yalnızca Mesih’in kanıdır. Aynı ilke Tanrının halkı ile olan paydaşlığımız ve insanlar önündeki hizmetimiz ve tanıklığımız ile ilgili olarak da geçerlidir. Hepsinin yerleşmiş esenliğin temeli üzerinde bina edilmesi gerekir. Ve bu esenlik, ancak mükemmel bir şekilde arınmış bir vicdanın temeli üzerinde bulunur. Ve bu arınmış vicdan bilerek ya da bilmeyerek işlemiş olduğumuz tüm günahlarımızın mükemmel yani eksiksiz olarak bağışlanmasının temeli üzerinde yer alır.

Şimdi günah sunusunu yakmalık sunu ile kıyaslamak için ilerleyeceğiz ve Mesih’in iki farklı görünümü ile karşılaşacağız. Ama görümünler farklı olsa bile Mesih, tek ve aynı Mesih’tir. Ve bu yüzden kurban her durumda “lekesiz” idi. Bunu anlamak kolaydır. Rab İsa Mesih’i hangi görünüm ile düşündüğümüz önemli değildir, O’nun her zaman aynı saf, lekesiz, kutsal ve mükemmel Olan olarak görülmesi gerekir. Evet, O’nun bol lütfu ile halkının günahlarını üstlenen olarak alçalmasının gerektiği doğrudur; ama böyle yapan mükemmel ve lekesiz bir Mesih’tir ve şeytani kötülüğün O’nun bu derin alçakgönüllülüğünden alçalmış Olan’ın kişisel yüceliğini lekelemek için fırsat kollayacağı açıktır. Kutsanmış Rabbimizin üstünlüğü, saflığı ve tanrısal yüceliği yakmalık sunuda olduğu gibi günah sunusunda da ortaya çıkar. O’nun hangi ilişki içinde durduğu, hangi görevi yerine getirdiği, hangi işi başardığı ve hangi konumda bulunduğu önemli değildir; O’nun kişisel yüceliğinin ışığı yaptığı her şeyde tanrısal görkem ile parlar.

Yakmalık sunudaki ya da günah sunusundaki bu tek ve aynı Mesih ile ilgili gerçek hem kurbanın lekesiz oluşu hem de günah sunusu yasasında görülür. Bu konu ile ilgili ayeti okuyalım: “Günah sunusu yasası şudur: Günah sunusu yakmalık sununun kesildiği yerde, Rabbin huzurunda kesilecek. Çok kutsaldır.” (Levililer 6:25) Her iki örnek de tek ve aynı büyük karşıtlığa işaret eder, ama yine de O’nu O’nun işinin karşıt görünümleri içinde temsil ederler. Yakmalık sunuda Mesih, tanrısal sevgiyi yerine getirirken görülür; günah sunusunda ise O’nu insan ihtiyacının derinliklerini karşılar iken görürüz. Bu durum O’nu bize Tanrının isteğini Yerine Getiren olarak sunar; yani, insanın günahını Üstlenen olarak. İlk örnekte bize kurbanın değerliliği öğretildi; diğer örnekte ise, günahın iğrençliği. Bu iki sunu hakkında temelde söyleyeceklerimiz bu kadar. Ayrıntıların son anlık incelemesi yalnızca bu genel ifadenin gerçeğindeki zihni bina etmek için gereklidir.

Yakmalık sunuyu gözden geçirdiğimiz zaman öncelikle, bu sununun gönüllü bir sunu olduğunu gözlemledik. 3 Ama şimdi günah sunusunda “gönüllü” sözcüğü ortaya çıkmaz. Bekleyebileceğimiz öncelikli konu budur. Yakmalık sunuda Kutsal Ruhun belirgin objesi ile bunu bir özgür irade sunusu olarak görmek mümkündür. Tanrının isteği nasıl bir istek olur ise olsun bu isteği yerine getirmek Mesih’in yiyeceği ve içeceği idi. O asla, Babasının O’nun eline yerleştirdiği kasesinin içinde ne olduğunu araştırmayı düşünmedi.

Bu kaseyi Babasının hazırlamış olduğunu bilmesi, O’nun için yeterli idi. Yakmalık sunuda sembolize edilen Rab İsa’nın durumu böyle idi. Ama günah sunusunda açıklanan gerçeğin oldukça farklı bir gerçeği ile karşılaşırız. Bu örnek Mesih’i düşüncelerimize Tanrının isteğini “gönüllü” olarak yerine Getiren değil, günah olarak adlandırılan korkunç şeyi Üstlenen ve günahın tüm sonuçlarına, özellikle O’nun için en korkunç sonuç olan “Tanrının, kendisine yüzünü gizlemesine” Katlanan olarak sunar. Bu yüzden, “gönüllü” sözcüğü, günah sunusunda Kutsal Ruhun objesi ile uyum içinde değildir. Günah sunusunda her şey tanrısal olarak yerli yerinde iken, bu örnekte tamamen yersiz olur idi. Yakmalık sununun varlığı ve yokluğu benzer şekilde tanrısaldır ve her ikisi de aynı şekilde Levililerin örneklerinin mükemmel tanrısal örneğini sergiler.

Şimdi üzerinde düşündüğümüz bu karşıtlık fikri Rabbimiz tarafından kullanılan iki ifadeyi açıklar ya da daha ziyade uyumlu kılar. Rab bir kez, “Babamın bana verdiği kaseden içmeyeyim mi?” der. Ve aynı zamanda şu ifadeyi de belirtir, “Baba, eğer mümkün ise bu kaseden içmeyeyim.” Bu iki ifadeden ilki, “İşte, ey Tanrım, isteğini yerine getirmek için geldim” sözleri ile tam bir uyum içindedir. Ve ayrıca bu sözler Mesih’in yakmalık sunu olarak söylediği sözlerdir. Öte yandan, Mesih ikinci ifadesinde günah sunusu olarak alacağı yer üzerinde düşünerek konuşmuştur. Bu yerin ne olduğunu ve O’nun bu yeri kabul etmek ile ne yapacağını incelememizde ilerler iken göreceğiz. Ancak bu iki sunuyu ilgilendiren tam öğretişi bulmak için yapacağımız inceleme ilginç ve eğitici olacaktır; birinde sunulan tek bir sözcüğün diğerinde atlandığı gerçektir. Eğer yakmalık sunuda Tanrının isteğini yerine getirmek için Kendisini sunan Mesih’in yüreğinin bu görevi yerine getirmek için kusursuz bir şekilde hazır olduğunu görürüz; sonra, günah sunusunda O’nun insan günahının tüm sonuçlarına nasıl mükemmel bir şekilde giriş yaptığını ve insanın Tanrı ile ilgili konumunun en uzak mesafesine nasıl yolculuk ettiğini anlarız. O, Tanrının isteğini yerine getirmekten zevk aldı; ama O’nun kutsanmış yüzünün ışığını bir an için bile kaybetmekten de sakındı. Bu her iki durumda hiç bir sunu O’na örnek olamaz idi. Bizim ihtiyaç duyduğumuz örnek, O’nu bize Tanrının isteğini yerine getirmekten zevk Alan olarak sunulmasıdır. Ve yine bize sunulmasına ihtiyaç duyduğumuz bir başka örnek de şudur: kutsal doğası nedeni ile günahın sonuçlarından kaçınması Gereken. Tanrıya şükürler olsun ki, her iki örneğe de sahibiz. Yakmalık sunu biri, günah sunusu ise diğeri için örnektir. Mesih’in yüreğinin Tanrıya olan adanmışlığını ne kadar tam olarak kavrar isek, O’nun günaha duyduğu tiksintiyi de o kadar iyi anlarız. Aynı şekilde, günaha duyduğu tiksintiyi ne kadar iyi anlar isek, Tanrıya olan adanmışlığını da o kadar iyi anlarız. Her biri, diğerini özgür kılar ve birinde olan ama diğerinde olmayan  “gönüllü” sözcüğünün kullanımı her birinin önemini sabitler.

Ancak akla şu soru da gelebilir: “Mesih’in, kendisini günaha bir kefaret olarak sunmasının gerektiği Tanrının isteği değil miydi?” Ve eğer böyle idi ise, bu isteği yerine getirmekten nasıl kaçınabilir idi?” Mesih’in acı çekmesi elbette Tanrının planı ve isteği idi ve ayrıca Tanrının isteğini yerine getirmek Mesih’in sevinci idi. Ama şu ifadeyi nasıl anlamamız gerekmektedir? “eğer mümkün ise bu kaseyi benden al!” Bu sözleri söyleyen Mesih değil mi idi? Kuşkusuz, O idi. Yukarıda O’nu temsil eden ifadedeki davranış tam olarak Rab İsa’yı yansıtmıyor muydu? Ama yakmalık sunu O’nu bu şekilde yansıtmaz. Böyle bir ifade ile uyumlu olacak o sunu ile bağlantısı olan tek bir koşul mevcut değildir. Günah sunusu tek başına yoğun acı çeken Rab İsa ile uyumlu bir örnek teşkil eder. Çünkü yalnızca bu örnekte O’nun lekesiz canının derinliklerinden belirlenen koşulları görebiliriz. Çarmıhın korkunç gölgesi, utancı, laneti ve O’nu, Tanrının yüzünün ışığından mahrum bırakması, O’nun ruhunda fırtınalara neden oluyor idi ve “eğer mümkün ise bu kaseyi benden al” sözlerini söyleyebiliyor idi. Ama bu sözleri söylemesinin üstünden çok zaman geçmeden mükemmel itaati kendisini gösteriyor ve “yine de Senin isteğin olsun” diyebiliyor idi. İtaati mükemmel olan bir yüreğin içmesi gereken kap öylesine “acı” idi ki, “bu kaseyi benden al” diyebiliyor idi. Önünde içeceği böylesine acı bir kase var iken, “senin isteğin olsun” diyebilecek bir yüreğin itaati ne kadar da mükemmel idi!

Şimdi “üzerine el koymak” ifadesindeki eylemin ne olduğunu üzerinde düşüneceğiz. Bu eylem, hem yakmalık sunu hem de günah sunusu için geçerli idi. Ama yakmalık sunuda, eylem, kusursuz bir sunu ile kendini özdeşleştirir. Günah sunusunda ise, kurbanı sunan kişinin ellerini sununun başına koyarak günahı sunuya aktarmasını belirtir. Örnek olarak durum böyle idi ve karşıt örneğe baktığımız zaman, en rahatlatıcı ve eğitici doğanın bir gerçeğini öğreniriz – eğer bu gerçek daha net anlaşılsa ve tam olarak tecrübe edilse idi, genellikle sahip olunan sıradan esenlikten çok daha etkili ve yerleşmiş bir esenliğe sahip olunabilirdi.

O zaman, sunu üzerine el koymak ile ilgili öğretişin anlamı nedir? Şudur: “Tanrı günahı bilmeyen Mesih’i bizim için günah yaptı, öyle ki, biz Mesih sayesinde Tanrının doğruluğu olalım.” (1.Korintliler 5:21) Mesih tüm sonuçları ile birlikte bizim konumumuza geçti, öyle ki, biz tüm sonuçları ile birlikte O’nun konumuna geçebilelim. Çarmıhta O’na günah olarak davranıldı, öyle ki bize sınırsız Kutsallığın huzurunda doğruluk olarak davranılabilsin. O, Tanrının huzurundan atıldı, çünkü üzerinde günah vardı, öyle ki, biz Tanrının evine ve kucağına kabul edilebilelim, çünkü O’nun mükemmel doğruluğu bize verildi. O, tanrının O’ndan yüzünü gizlemesine katlanmak zorunda kaldı, öyle ki biz Tanrının yüzünün ışığında güneşlenebilelim. O’nun üç saat süren bir karanlığa katlanması gerekti, öyle ki biz, sonsuz ışıkta yürüyebilelim. Tanrının bir süre için O’nu terk etmesi gerekti, öyle ki biz Tanrının huzurunun tadını sonsuza kadar çıkartabilelim. Biz mahvolmuş günahkarlara ait olan her şey O’nun üzerine kondu, öyle ki, kurtuluşu Sağlayan’a ait olan her şey bizim olabilsin. O lanetlenmiş ağaç üzerinde asılı olduğu zaman, her şey O’na karşı idi, öyle ki, hiç bir şey bize karşı olamasın. O, ölümün ve yargının gerçekliğinde bizimle özdeşleşti, öyle ki biz yaşam ve doğruluğun gerçekliğinde O’nunla özdeşleşebilelim. O, gazap kasesini içti – dehşet kasesini içmekten bizi kurtardı; öyle ki biz kurtuluş kasesinden içebilelim – sınırsız ve sonsuz karşılıksız iyiliğin kasesi. O’na bize düşen paya göre davranıldı, öyle ki, bize O’na düşen paya göre davranılsın.

Törensel el koyma eylemi aracılığı ile resmedilen harika gerçek işte budur. Tapınan kişi elini yakmalık sununun başına koyduğu zaman, artık onun ne ya da kim olduğu ya da neyi hak ettiği önemini tamamen kaybeder ve Yehova’nın yargısına göre sununun ne olduğu asıl mesele haline gelir. Eğer sunu kusursuz ise, sunuyu sunan da kusursuzdur; eğer sunu kabul edildi ise, sunuyu sunan da kabul edilmiştir. Sunu ve sunuyu sunan mükemmel bir şekilde özdeşleşirler. Elin kurbanın üzerine konması Tanrının gözünde onları bir kılar. Tanrı sunuyu sunan kişiye sununun aracılığı ile bakar. Durum yakmalık sunu için böyledir. Ama günah sunusunda sunuyu sunan elini sununun başına koyduğu zaman, mesele sunuyu sunan kişinin ne olduğu ve neyi hak ettiği meselesi haline gelir. Sunuya, sunuyu sunan kişinin payına düşene göre davranılır. Paylar, mükemmel bir şekilde özdeşleşirler. El koyma, Tanrının yargısına göre suyu ve sunanı bir kılar. Sunuyu sunan kişinin günahı, günah sunusunda çözüm bulur; sunuyu sunan kişi yakmalık sunu içinde kabul edilir. Bu, çok büyük bir farklılığa neden olur. Bu yüzden sununun başına el koyma eylemi, her iki örnek için de aynıdır ve ayrıca her iki durumda da özdeşleşme ifade edilmesine rağmen, sonuçlar çok büyük farklılık gösterirler. Adil ve doğru olana suçlu gibi davranılır; doğru olmayan doğru olanda kabul edilir. “Doğru olan Mesih, doğru olmayanlar uğruna günahlar için bir kez acı çekti, öyle ki bizi Tanrıya ulaştırabilsin.” Öğretiş budur. Mesih’i çarmıha götüren bizim günahlarımızdır, ama bizi Tanrıya götüren Mesih’tir. Ve eğer O bizi Tanrıya kendi kabul edilirliği ile ölümden dirilen ve günahlarımızı ortadan kaldırmış Olan olarak yaptığı işi mükemmel olarak tamamladı. Günahlarımızı taşıyarak onları Tanrıdan uzaklaştırdı, öyle ki bizi yakına, hatta en kutsal yere yüreğimizde tam güvence ile ve vicdanımızı günahın her türlü lekesinden değerli kanı aracılığı ile temizlemiş olarak götürebilsin.

Şimdi yakmalık sununun ve günah sunusunun tüm ayrıntılarını ne kadar anlık olarak karşılaştırır isek, yukarıda belirtilmiş olan gerçeği o kadar daha net kavrayabiliriz; her iki durumda da sununun başına el koymak ve bu eylemin sonuçlarını anlamamız büyük önem taşır.

Bu kitabın ilk bölümünde “Harun’un oğullarının” günah sunusunda değil, ama yakmalık sunuda takdim edildikleri gerçeğinden haberdar olmuş idik. Kahinler olarak sunağın çevresinde ayakta durma ayrıcalığına sahiplerdi ve Rabbe yükselen kabul edilebilir kurbanın ateşine bakabilirlerdi. Ama günah sunusunda, onun öncelikli görünümünde söz konusu olan günahın ciddi bir şekilde yargılanması idi ve mesele kahinlerin tapınması ya da hayranlık duymaları değil idi ve bu nedenle, Harun’un oğulları ortada görünmezler. Günah sunusuna karşıt örnek olarak bizim ikna edilmiş günahkarlar olarak işimiz Mesih iledir. Mesih’i yakmalık sununun karşıt örneği olarak düşünmemiz, tapınan kahinler olarak, kurtuluş giysileri ile giyinmiş şekilde mümkündür.

Ama okuyucum daha sonra, yakmalık sununun “derisinin yüzüldüğünü”, günah sunusunun derisinin yüzülmediğini görecektir. Yakalık sunular, “parçalar halinde kesilirler idi”, ancak günah sunusu için böyle bir durum geçerli değil idi. Yakmalık sununun “iç organları ve ayakları” su ile yıkanırdı, böyle bir uygulama günah sunusu için yapılmaz idi. Son olarak belirteceğim şudur: yakmalık sunu sunak üzerinde yakılır idi, günah sunusu ise ordugahın dışında yakılır idi. Bunlar, sunuların farklı özelliklerinden kaynaklanan farklılığın önemli noktalarıdır. Biz, Tanrının Sözünde kendine özgü özel anlamı olmayan hiç bir şey mevcut olmadığını biliyoruz. Ve Kutsal Yazıları okuyan her zeki ve özenle araştıran öğrenci yukarıdaki farklılık noktalarının farkına varacaktır ve bunların farkına vardığı zaman doğal olarak onların gerçek önemlerini araştırmak isteyecektir. Bu noktaların önemi konusunda “bilgisizlik” söz konusu olabilir, ancak bu konuya karşı “kayıtsızlık” olmaması gerekir. Esin almanın her bölümünde ama özellikle şimdi özleyeceğimiz bölümünde tek bir noktanın atlanması bile Tanrısal Yetki’ye onursuzluk atfetmek anlamına gelecektir. Ve bu yüzden kendi canlarımız böylesine büyük bir yarardan yoksun kalacaktır. Ya tanrının bu noktalardaki bilgeliğine hayran olmak ya da onlar konusundaki bilgisizliğimizi itiraf etmek için çok dakik ayrıntılar üzerinde durmamız gerekir. Bu noktaları bir kayıtsızlık ruhu ile atlayıp geçmek Kutsal Ruh’un yazma zahmetine katlandıklarını anlamaya değer bulmayı arzu etmediğimizi ima etmektir. Doğru düşünceli hiç bir imanlı böyle bir şey düşünme küstahlığında bulunmayacaktır. Eğer Kutsal Ruh günah sunusu ile ilgili buyruk hakkında yazarken yukarıda belirtilmiş olan yakmalık sununun düzenlenmesinde önemli yer tutan çeşitli törenleri atlar ise, o zaman kesinlikle bunun haklı bir nedeni vardır ve Kutsal Ruhun böyle davranması konunun anlamının önemini ortaya koymaktadır. Tüm bu konuları kavramak için istek duymamız gerekir ve hiç kuşkusuz bunlar her sunudaki tanrısal düşüncenin özel tasarımından kaynaklanırlar. Günah sunusu, ahlaki açıdan bize ait olan yeri Mesih’in adil olarak aldığı işinin o görünümünü ortaya koyar. Bu nedenden ötürü O’nun ne olduğuna ilişkin o yoğun ifadeye bakamadık; “deri yüzme” hakkındaki tipik eylemde açıklandığı gibi, O’nun tüm eylemlerinin sırrı bu noktadan kaynaklanır. “Sununun parçalara bölünmesi” eyleminde olduğu gibi, O’nun karakterinin en dakik özelliklerinde yalnızca bir bütün olarak değil, ama ayrıntılı da olarak O’nun ne olduğuna dair o açık sergileme mümkün olamaz. Aynı şekilde, yine, O’nun, “iç organları ve ayakları suda yıkamak” şeklindeki önemli eylemde olduğu gibi kişisel, pratikte ve asıl olarak ne olduğuna dair o sergilemenin de var olması mümkün değildir.

Kutsanmış Rabbimizin yakmalık sunu örneğine ait olan tüm bu şeyler ve yalnızca bunlara ait olanlarda O’nun Kendisinin üstlendiği günahın, gazabın ya da yargının herhangi bir şekilde sorgulanmadan Yehova’nın gözüne, yüreğine ve sunağına sunduğunu anlarız. Günah sunusunda ise bunun aksine Mesih’in ne olduğuna dair büyük önem taşıyan düşünceye sahip olmak yerine anladığımız nokta günahın ne olduğudur. Burada İsa’nın değerliliği yerine, günahın iğrençliğini görürüz. Mesih’in Kendisini sunduğu ve Tanrı tarafından kabul edildiği yakmalık sunuda, O’nun her konuda ne olduğunun mümkün olan en iyi şekilde sergilenebilmesi için biz her şeyi yaptık. Günah sunusunda, Tanrı tarafından günah olarak yargılandığı için, burada durumun tam aksi söz konusudur. Bu konuda her şey o kadar sade ve açıktır ki, zihnin bunu anlaması için çaba sarf etmesine ihtiyaç yoktur. Konu doğal olarak kendiliğinden örneğin farklı özelliği aracılığı ile ortaya çıkar.

Ama yine de her şeye rağmen, günah sunusunda önde gelen obje, Mesih’in bizim için ne olduğunu – Mesih’in Kendi içinde ne olduğunu değil – açıklar; yine de Mesih’in Yehova tarafından kişisel olarak kabul edilmesinin bu örnek ile bağlantısı olan bir töreni vardır. Bu tören, ayetlerdeki şu sözler ile belirtilir: “Günah sunusu olarak adanan boğanın bütün yağını alacak. Bağırsak ve işkembe yağlarını, böbrekleri, böbrek üstü yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi esenlik kurbanı olarak sunulan sığırda olduğu gibi, ayıracak. Bunları yakmalık sunu sunağı üzerinde yakacak.” (Levililer 4:8-10) Böyece Mesih’in gerçek üstünlüğü günah sunusunda bile atlanmamış olacaktır. Sunakta yakılan yağ, Mesih’in değerinin tanrısal takdirinin yerinde bir ifadesidir. O’nun mükemmel lütfu ile bizim yerimize ya da bizim adımıza aldığı yer bu konu açısından önem taşımaz. O, bizim yerimize günah yapıldı ve günah sunusu bu konuda O’nun tanrısal olarak atandığının örneğidir. Rab İsa Mesih, Tanrının seçtiği saf, lekesiz, kutsal Olan’ı olarak O’nun sonsuz Oğlu olarak günah yapıldı, bu yüzden günah sunusunun yağı sunak üzerinde tanrısal kutsallığın etkileyici gösterisi olan o ateş için uygun bir malzeme olarak yakıldı.

Ama bu noktada bile, günah sunusu ve yakmalık sunu arasında nasıl bir karşıtlık olduğunu görürüz. Yakmalık sunu konusunda önemli olan yalnızca yağ değil, ama sunakta yakılan kurbanın tamamı idi. Çünkü konu, Mesih, günah üstlenen olmasına rağmen, mesele, bir günah üstlenme meselesi idi. Mesih’in Kişiliğinin tanrısal görkemleri bizim için bir lanet olarak çivilenmeye razı olduğu o lanetlenmiş ağacın en koyu gölgelerinin ortasında bile parlıyorlardı. Çarmıhta, tanrısal sevgisindeki kutsanmış Kişisinin nefret ettiği günahı üstlenmesi, O’nun değerliliğinin tatlı kokusunun Tanrının tahtının önüne yükselmesine engel olamadı. Böylece kendimize Tanrının yüzünü Mesih’ten neden gizlediğine dair derin gizemi açıklamış olduk. Ve Tanrının yüreği Mesih’in yaptığı ile tazelendi. Bu konu, günah sunusuna özel bir çekicilik ekler. Golgota’nın korkunç hüznünün ortasından Mesih’in Kişiliğinin yüceliğinin parlak ışınları  – O’nun ortaya konmuş olan kişisel değeri, alçakgönüllülüğünün en dipteki derinlerinde ortaya çıktı – Tanrının bozulması mümkün olmayan adaleti ve kutsallığını haklı çıkartan bir şekilde Tanrı zevk aldığı biricik Oğlundan Yüzünü gizledi- tüm bunlar günah sunusunun yağının sunakta yakılmasına dair gerçeği ortaya koyar.

İlk önce, “kan” ile ne yapıldığını ve ikinci olarak ”yağ” ile ne yapıldığını açıklamak için çaba gösterdik. Şimdi “et” ile ne yapıldığını inceleyeceğiz. “Boğanın arta kalan parçalarını, derisini, etinin tümünü, başını, ayaklarını, işkembesini, bağırsaklarını ve gübresini ordugahın dışında küllerin döküldüğü temiz bir odaya götürecek; küllerin üzerinde odun ateşi ile yakacak. (11 ve 12. Ayetler) Bu eylemde, günah sunusunun ana özelliğine sahibiz. Bu ana özellik yakmalık sunuyu ve esenlik sunusunu birbirinden ayıran özelliktir. Esenlik sunusunun eti, yakmalık sunuda olduğu gibi sunak üzerinde yakılmaz. Ve esenlik sunusunda olduğu gibi kahin ya da tapınan kişi tarafından yenilmez. Etin tamamı ordugahın dışında yakılır. 4 “Ama kutsal yerde günah bağışlatmak için kanı Buluşma Çadırına getirilen günah sunusunun eti yenmeyecek, yakılacaktır.” (Levililer 6:30) “Baş kahin günah sunusu olarak hayvanların kanını kutsal yere taşır, ama bu hayvanların cesetleri ordugahın dışında yakılır.” (İbraniler 13: 11,12)

Şimdi, kurbanın “kanı” ile ne yapıldığını, “eti” ile ne yapıldığını ya da “bedeni” ile ne yapıldığı gibi konuları kıyaslar iken, gerçeğin iki temel dalı kendilerini bakış açımıza yani, tapınma ve öğrenciliğe sunarlar. Kutsal yere getirilen kan, öğrenciliğin temelidir. Her zaman vicdan esenliği ve yürek özgürlüğü içinde tapınabilmemizden önce, Sözün yetkisi ve Kutsal Ruhun aracılığı ile bilmemiz gereken şey şudur: “günah” ile ilgili tüm mesele, tanrısal günah sunusunun kanı aracılığı ile sonsuza kadar çözümlenmiş bulunmaktadır – O’nu kanı mükemmel bir şekilde Rabbin önüne serpilmiştir – Tanrının tüm talepleri ve mahvolmuş ve suçlu günahkarlar olarak ihtiyaç duyduğumuz her şey sonsuza kadar karşılanmıştır. Bu gerçeği bilmek mükemmel bir esenlik sağlar ve bu esenliğin verdiği sevinç ve keyif ile Tanrıya tapınırız. Eskiden bir İsrailli günah sunusunu sunduğu zaman vicdanı, sununun sağladığı güç oranında huzura kavuşur idi. Ama evet, bunun yalnızca geçici bir huzur olduğu doğrudur, geçici huzur, geçici bir kurbanın ürünüdür. Ama kurban sunan kişinin bu geçici sunu ile ne tür bir huzur duyacağı aşikardır. Bu yüzden bizim Kurbanımız tanrısal ve sonsuz olduğu için esenliğimiz de aynı şekilde tanrısal ve sonsuzdur. Kurban nasıl ise, temelinde sağladığı esenlik de aynıdır. Bir Yahudi hiç bir zaman sonsuza kadar arınmış bir vicdana sahip olmamış idi; bunun nedeni basit, çünkü hiç bir zaman sonsuza kadar kalıcı ya da sonsuza kadar yeterli bir kurbana sahip olmamış idi. Vicdanını, belirli bir şekilde, bir gün, bir ay ya da bir yıl için vicdanını arıtır idi, ama sonsuza kadar arıtamaz idi. “Ama Mesih, gelecek olan iyi şeylerin baş kahini olarak ortaya çıktı. İnsan eli ile yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan daha büyük daha yetkin çadırdan geçti. Tekeler ile danaların kanı ile değil, sonsuz kurtuluşu sağlayarak kendi kanı ile kutsal yere ilk ve son kez girdi. Tekeler ile boğaların kanı ve serpilen düve külü murdar olanları kutsal kılıyor, bedensel açıdan temizliyor. Öyle ise, sonsuz Ruh aracılığı ile kendini lekesiz olarak tanrıya sunmuş olan Mesih’in kanının, diri tanrıya kulluk edebilmemiz için vicdanımızı ölü işlerden temizleyeceği ne kadar daha kesindir!” (İbraniler 9:11-14)

Burada, bu öğretişin tam ve açık bir ifadesini görmekteyiz. Tekelerin ve danaların kanı geçici bir kurtuluş sağlıyor idi; Mesih’in kanı ise sonsuz kurtuluş sağlar. Hayvanların kanı dışsal yani bedensel bir temizlik sağlar; Mesih’in kanı ise içsel yani ruhsal arınma sağlar. Bu arınma, bedeni bir süre için temiz kılar idi; ama Mesih’in kanı vicdanı sonsuza kadar arıtır. Bütün mesele, kurban sunan kişinin karakterine ya da koşullarına değil, kurbanın değerine bağlı olduğudur. Mesele, hiç bir şekilde bir imanlının bir Yahudi’den daha iyi olup olmadığı değildir; mesele, Mesih’in kanının bir boğanın kanından daha yeterli olduğudur. Kesinlikle daha yeterlidir. Ne kadar daha yeterli ya da ne kadar daha iyidir? Sınırsız şekilde yeterlidir ya da sınırsız şekilde iyidir. Tanrının Oğlu sunmuş olduğu kurbana- yani Kendisine – tanrısal Kişiliğinin tüm saygınlığını vermiştir. Ve eğer bir boğanın kanı bir bedeni bir yıl için arıtabiliyor ise, o zaman Tanrının Oğlu’nun kanının vicdanı sonsuza kadar arıtabileceği “çok daha kesin değil midir? Eğer boğanın kanı “bazı” günahları geçici olarak ortadan kaldırıyor ise, Mesih’in kanını “tüm” günahları sonsuza kadar ortadan kaldıracağı çok daha kesindir.

Şimdi, o zaman bir Yahudi günah sunusunu sunduğu zaman, zihni bir süre için neden huzur bulur? Özel bir günahı için götürdüğü kurbanı sayesinde bağışlandığını nasıl biliyor idi? Çünkü Tanrı, “günahları bağışlanacaktır” demiş idi. O belirli günah ile ilgili yürek huzurunun kaynağı, İsrail’in Tanrısının tanıklığına ve kurbanın kanına dayanıyor idi. Bu nedenle şimdi, imanlının “tüm GÜNAH” ile ilgili esenliği Tanrı sözünün yetkisinden ve “Mesih’in değerli kanından” kaynaklanır. Eğer bir Yahudi günah işler ise ve günah sunusunu götürmeyi ihmal eder ise, “halkının arasından atılması” gerekecek idi. Ama bir günahkar olarak yerini aldığı zaman – elini bir günah sunusunun başına koyduğu zaman, o zaman onun yerine sunu “kesilecek” idi ve böylece o özgür kalacak idi. Sunuya, sunuyu sunanın hak ettiği şekilde davranılır idi ve bu yüzden eğer günahının bağışlandığını bilmediği takdirde, o zaman Tanrıyı yalancı yerine koymuş olacak ve tanrısal şekilde atanmış günah sunusunun kanını hiçe saymış olacak idi.

Ve eğer bu yalnızca bir tekenin kanına güvenen kişi için doğru ise, o zaman Mesih’in değerli kanına güvenen biri için “çok daha fazla” olarak ve güçlü bir şekilde uygulanacağı kesin değil midir? İmanlı, Mesih’te kendisinin tüm günahları için yargılanmış Olan’ı görür – çarmıha gerildiği zaman, onun günahının tümünü üstlenmiş Olan- Kendisini bu günah için sorumlu tutmuş Olan, eğer tüm günah sorunu sınırsız adaletin tüm talepleri ile uyumlu olarak çözülmemiş olsa idi, imanlı şimdi O’nun bulunduğu yerde olamaz idi.  Mesih’in çarmıhta imanlının yerine geçtiği öylesine kesindir ki, imanlı O’nun ile tam olarak özdeşleşmiştir- imanlının tüm günahı O’nun üzerine konmuştur; orada ve orada, yani yalnızca çarmıhta imanlının güvencede olduğuna dair tüm sorular – suçu ile ilgili tüm düşünceler – yargı ve gazaba maruz kalacağına dair tüm fikirler sonsuza kadar ortadan kalkmıştır. 5 Her şey orada Tanrısal Adalet ve Lekesiz Kurban arasındaki lanetli ağaçta çözüm bulmuştur. Ve imanlının şimdi Mesih nasıl ağaçta kendisi ile özdeşleşti ise, aynı şekilde tahtın üzerinde Mesih ile özdeşleştiği kesindir. Adaletin imanlıya yükleyeceği suç yoktur, çünkü adalet Mesih’i hiç bir şekilde suçlayamaz. Bu durum sonsuza kadar bu şekilde sürer. Eğer imanlı suçlanmaya kalkışılır ise, o zaman onun Mesih ile çarmıhta özdeşleştiği ve imanlının adına Mesih’in tamamladığı işin gerçekliği sorgulanmaya çağrılıyor demektir. Eskiden, tapınan bir kişi günah sunusunu sunduktan sonra geri dönerken herhangi biri onu kurban kanı akıttığı o özel günah için onu suçlar ise, O’nun bu suçlamaya vereceği yanıt ne olur idi? Yalnızca şu: “günah kurbanın kanı aracılığı ile geçip gittiği ve Yehova’nın şu sözleri duyurmuş olduğudur, ‘kendisi bağışlanacak.’” Kurban tapınan ve sunu sunan kişinin yerine ölmüş idi ve bu kişi kurbanın yerine yaşıyor idi.

Örnek böyle idi. Ve karşıt örneğe gelince, iman gözü günah sunusu olarak Mesih’in üzerinde mükemmel bir insan yaşamına sahip olduğunu düşünerek dinlendiği zaman günahının çarmıhta o zaman O’nun üzerine konulduğunu kavrar. Ama aynı zamanda şunu da anlar: O tanrısal güce ve sonsuz yaşama sahip olarak mezardan dirildi ve şimdi dirilmiş, tanrısal ve sonsuz yaşamını Adına iman eden herkese vermiştir. Günah gitmiştir, çünkü günahın yapışmış olduğu yaşam gitmiştir ve şimdi günahın yapışmış olduğu yaşam yerine tüm gerçek imanlılar, doğruluğun yapışmış olduğu yaşama sahiptirler. Günah meselesi bir daha asla Mesih’in dirilmiş ve zaferli yaşamı sayesinde ortaya çıkamaz; ama imanlıların sahip oldukları yaşam budur. Bundan başka bir yaşam yoktur. Bu yaşamın dışında her şey ölümdür, çünkü bu yaşamın dışındaki her şey günahın gücü altındadır. “Oğul’a sahip olan, yaşama sahiptir”; ve yaşama sahip olan herkes aynı zamanda doğruluğa da sahiptir. Bu iki şey birbirinden ayrılamaz, çünkü Mesih hem biri hem de diğeridir. Eğer Mesih’in çarmıhtaki yargısı ve ölümü gerçek ise, o zaman imanlının yaşamı ve doğruluğu da gerçektir. Eğer Mesih’in üstlendiği günah Mesih için bir gerçeklik ise, o zaman kendisine armağan edilen doğruluk da imanlı için bir gerçektir. Biri, diğeri kadar gerçektir, çünkü eğer bu gerçek ya da doğru olmasa idi, Mesih boş yere ölmüş olur idi. Esenliğin gerçek ve inkar edilemez temeli budur. Tanrının doğasının talepleri günah konusunda kusursuz bir şekilde karşılanmıştır. Mesih’in ölümü Tanrının tüm taleplerini tatmin etmiştir – talepler sonsuza kadar tatmin edilmiş ya da yerine getirilmişlerdir. Bu gerçeği uyanmış vicdanın tatmin olması için kanıtlayan nedir? Dirilişin büyük gerçeği! Dirilmiş bir Mesih imanlının tam kurtuluşunu beyan eder- imanlının olası her tür talepten mükemmel bir şekilde suçsuz olması. “İsa suçlarımız için ölüme teslim edildi ve aklanmamız için diriltildi.” (Romalılar 4:25) bir imanlının günahının ortadan kalktığını ve sonsuza kadar ortadan kalktığını bilmemesi onun tanrısal günah sunusunun kanını önemsememesidir. Rabbin önünde kanın yedi kez serpilmesi ile mükemmel bir sunu sunulduğunu inkar etmektir.

Ve şimdi bizi meşgul eden bu temel noktadan dönelim, çünkü okuyucumun yüreğine ve vicdanına çok ciddi ve önemli bir bilgi vermeyi arzu ediyorum. Sevgili dostum, size şu soruyu sormama izin verin: bu kutsal ve mutlu temel üzerine yönlendirilmiş bulunuyor musunuz? Günahınız ile ilgili sorunun sonsuza kadar ortadan kaldırıldığını biliyor musunuz? İman aracılığı ile elinizi günah sunusunun başına koydunuz mu? İsa’nın kefaret eden kanının tüm suçlarınızı yıkayıp sildiğini ve onları Tanrının unuttuğunu ve okyanusların dibine attığını anlamış bulunuyor musunuz? Tanrısal Adaletin size karşı olduğu herhangi bir şey var mıdır? Suçlu bir vicdanın söz ile anlatılamaz dehşetlerinden özgür müsünüz? Bu sorulara sevinçli bir yanıt verebilinceye kadar doyuma ulaşamamanız için dua ediyorum. Bu gerçekten emin olun; Mesih’teki en güçsüz bir bebeğin bile tamamlanmış kefaret temelinde günahlardan tamamen ve sonsuza kadar kalıcı bir şekilde kurtulduğunu bilerek sevinmesi, onun mutlu ayrıcalığıdır. Ve bu yüzden, eğer herhangi biri bu öğretişten farklı bir şekilde öğretir ise, Mesih’in kurbanının seviyesini, tekelerin ve buzağıların kurbanının seviyesine indiriyor demektir. Eğer günahlarımızın bağışlandığını bilemiyor isek, o zaman müjdenin “iyi haberi” nerede kalır? Bir imanlı, günah sunusu konusunda bir Yahudi’den daha iyi konumda değil midir? Bir Yahudi’nin bunu bilmesi konusundaki ayrıcalığı şu idi: günah sorunu, her yıl sunduğu bir kurban aracılığı ile bir yıl boyunca çözümlenmiş olur idi. O zaman bir imanlı bu konuda kesin bir bilgiye sahip olamaz mı? Hiç sorgusuz elbette sahip olabilir. Pekala, o zaman eğer herhangi bir kesinlik var ise, bunun sonsuz olması gerekir, çünkü söz konusu olan sonsuza kadar geçerli bir kurbandır.

Bu, yalnızca bu, tapınmanın temelidir. Günahın ortadan kalktığına dair tam güvence bir öz güven ruhuna değil, bir vaat, şükran ve tapınma ruhuna hizmet eder. Bu gerçek, bir kendinden hoşnut olma ruhu değil, Mesih’ten hoşnut olma ruhu üretir. Tanrıya şükürler olsun ki, bu ruh, imanlıların sonsuza kadar kurtarılmış olduklarını karakterize eder. Bu gerçek kişiyi günaha odaklanmaya değil, günahları mükemmel bir şekilde bağışlatan lütfa ve günahı mükemmel bir şekilde iptal etmiş olan kana yönlendirir. Çarmıha bakan herhangi birinin – Mesih’in almış olduğu konumu görebilir – O’nun katlandığı acıları düşünmemesi imkansızdır. Karanlığın o dehşetli üç saati üzerinde düşünen kişi, aynı zamanda günahı hafife alarak düşünemez. Kutsal Ruhun gücü ile bu konular kavrandığı zaman, bu durumu iki sonucun izlemesi gerekir; yani, her şekli ile günahtan tiksinmek ve Mesih’e, O’nun halkına ve O’nun davasına içten bir sevgi duymak.

Şimdi gelin, kurbanın “eti” ya da “bedeni” ile ne yapıldığını gözden geçirelim; daha önce değinildiği gibi, öğrenciliğin gerçek temeline bu noktada sahibiz. “Boğanın arta kalan parçalarını ‘ordugahın dışında’ küllerin döküldüğü temiz bir yere götürecek; küllerin üzerinde odun ateşi ile yakacak.” (Levililer 4:12) Bu eylemin iki şekilde anlaşılması gerekir; ilki, Rab İsa’nın günahı taşıyarak yerimize geçtiğini ifade eder, ikincisi ise, O’nu reddeden bir dünya aracılığı ile atılmış olduğu yeri ifade eder. Okuyucumu, dikkatini bu son nokta üzerinde toplamaya çağırıyorum.

Elçinin İbraniler 13. Bölümde “Mesih’in kent kapısının dışında acı çektiğini “ belirtmesi derin bir anlam taşır. “Öyle ise biz de O’nun uğradığı aşağılanmaya katlanarak ordugahtan dışarı çıkıp yanına gidelim.” Eğer Mesih’in çektiği acılar bize cennete girmemiz için bir güvence sağladı ise, o zaman O’nun acı çektiği yer bizim yeryüzünden reddedilişimizi ifade eder. O’nun ölümü bize göklerde bir kent sağlamıştır; O’nun öldüğü yer bize aşağıda olan bir kentten tecrit eder. 6 “O, kent kapısının dışında acı çekti” ve böyle yapmakla Yeruşalim’i tanrısal operasyonun hali hazırdaki merkezi olarak bir kenara ayırdı. Şimdi yeryüzünde takdis edilmiş bir nokta gibi bir şey mevcut değildir. Mesih, acı çeken olarak bu dünyanın dininin dışındaki yerini almıştır – dünyanın politikası ve dünyanın politikası ile ilgili olan her şey. Dünya O’ndan nefret etti ve O’nu dışarı attı. “Dışarı attı” ifadesi nerede kullanılırsa kullanılsın, ordugah ne olur ise olsun bir ordugah biçiminde insanların burada kuracakları her şey ile ilgili olan düsturdur. Eğer insanlar kutsal bir kent kurarlar ise, o zaman kent kapısının dışında olan reddedilmiş bir Mesih aramanız gerekir. Eğer insanlar adını ne isterseniz koyabileceğiniz dindar bir kurarlar ise, dirilmiş bir Mesih bulmak için kent kapısının dışına bakmanız gerekir. Burada sözünü ettiğim Yeruşalim’in harabeleri arasında aranacak o kör batıl itikat değildir; aranacak olan Mesih’e ait olanlardır. Kesinlikle böyle olacaktır ve böyle de olmuştur. Etkili olan ve aranacak olan O’nun çarmıhının ve mezarının onurlandırılmasıdır. Doğanın açgözlülüğü doğanın batıl itikadından yararlanarak yüz yıllar boyunca eski zamanların sözde kutsal yerlerini onurlandırmanın kurnaz özürleri altında kazançlı bir trafiği ile devam edip gitmiştir. Ama Vahiy’in göksel lambasının tek bir ışını bile dirilmiş bir Mesih’i bulmak ve O’nunla paydaşlığın tadını çıkartmak için tüm bu konularda “dışarı atılmamız” gerektiğini söylememizi sağlayacak kadar yeterlidir.

Ama her şeye rağmen yine de, okuyucumun şunu hatırlamaya ihtiyacı olacaktır. “Dışarı atılmak” ile ilgili konuda canı harekete geçiren çok daha fazlası mevcuttur; cahil bir batıl itikatın ya da hilekar açgözlülük planlarının büyük saçmalıklarından kaçınmak gerekir. Tüm bu elçiler özgü çağrıların karşılığı ile ilgili herhangi bir düşünceden gerçekten de çok uzak olan şeyleri güçlü ve güzel bir konuşma ile ortaya çıkartabilen pek çok kişi vardır. İnsanlar bir “ordugah” kurdukları ve gerçeğin bazı önemli öğretişleri ya da bazı değerli batıl itikat üzerine süslenmiş olan bir standart çevresinde dolandıkları zaman – Ortodoks bir iman ikrarına başvurabildikleri zaman – öğretişin ileri ve aydınlık bir planı – insanın adanmaya özgü en ateşli arzularını doyurabilecek güçte harika bir tören – bu şeylerin bazıları ya da hepsi var oldukları zaman “İlerleyelim” sözcüğünün gerçek gücünü ve yerinde uygulamasını ayırt etmek için büyük ruhsal zeka gerekir. Ama yine de her şeye rağmen bunların bunları birbirinden ayırt ederek ona göre davranılması gerekir. Çünkü bir ordugahın temeli ve standardı ne olur ise olsun, atmosferi mükemmel bir kesinliğe sahiptir. Bu nedenle, dirilmiş bir Mesih ile kişisel paydaşlığı yıkıcı etkiye neden olacaktır. Ve sözde dinlerin sağladığı çıkarların hiç biri bu paydaşlığın konumunun yerine asla geçemez. Yüreklerimiz bu noktada soğuk basmakalıp sözcük biçimlerine rağbet etmeye eğilim gösterirler. Bu biçimler, gerçek güçten kaynaklanıyor olabilirler: Tanrının Ruhunun olumlu ziyaretlerinden sonuçlanmış olabilirler. Ayartma, ruh ve gücün ikisinin de ayrılmış oldukları zaman şekli basmakalıp bir hale getirmektir. İlkesel olarak bunun anlamı, bir ordugah kurmaktır. Yahudi sistemi tanrısal bir başlangıç ile övünebilir idi. Bir Yahudi, tapınmanın harika sistemi ile, onun kahinliği ile, kurbanları ile ve tapınağın içindeki tüm eşyalara işaret ederek tapınak ile övünebilir ve bunların hepsinin İsrail’in Tanrısı tarafından verilmiş olduğunu söyleyebilir idi. Yine bir Yahudi, bunları göstermek için bölümlere ve ayetlere işaret edebilir idi, çünkü her şey bağlı olduğu sistem ile bağlantılı idi. Böylesine sinsi ve güçlü uygulamaları ortaya koyabilecek ya da böylesine üstün bir tekinin ağırlığı ile yüreğin üzerine gelebilecek eski, orta çağa ya da günümüze ait sistem nerede? Ama yine de buyruk, “İLERLEYİN” idi.

Bu konu derin bir öneme sahiptir. Hepimizi ilgilendirir, çünkü hepimiz diri bir Mesih ile paydaşlıktan kaymaya ve ölü rutinin içine batmaya eğilim gösteririz. “İlerleyelim ve O’nun yanına gidelim” sözlerindeki pratik gücün nedeni budur. Söz konusu olan, bir sistemden bir başka sisteme ilerlemek değildir – bir düşünce dizisinden bir başka düşünce dizisine – bir insan ile paydaşlıktan bir başka insan ile paydaşlığa. Hayır: bir ordugahın çabalarının hepsinden ileri gitmek. “Kent kapısının dışında acı Çeken’in yanına gitmek.” Rab İsa şimdi de aynı on sekiz yüz yıl önce acı çektiği zaman, bulunduğu yerde, kent kapısının dışındadır. O’nu kent kapısının dışına koyan ne idi? O dönemin “dindar dünyası” ve o dönemin dindar dünyası ruh ve ilke açısından hali hazırdaki dindar dünyanın aynısıdır. Dünya değişmemiştir, hala dünyadır. “Güneşin altında yeni olan hiç bir şey yoktur.” Mesih ve dünya bir değildir. Dünya kendisini Hristiyanlık örtüsü ile örtmüştür, ama bu yalnızca dünyanın Mesih’e duyduğu nefretin daha ölümcül biçimlere dönüşmek üzere iş görebilmesi içindir. Kendimizi aldatmayalım. Eğer reddedilmiş bir Mesih ile yürüyecek isek, reddedilmiş kişiler olmamız gerekecektir. Eğer Efendimiz kent kapısının dışında acı çekti ise, bizler kent kapısının içinde egemenlik sürmeyi bekleyemeyiz. Eğer O’nun ayak izlerinde yürüyor isek, onlar mı bizi yönlendirecektir? Bizi Tanrısız ve Mesihsiz bu dünyanın yüksek yerlerine yönlendirmeyecekleri kesindir.

“O’nun yersel gülümsemeler aracılığı ile teşvik edilmeyen
Yolu yalnızca çarmıha götürür.”

O, küçümsenmiş bir Mesih idi. Reddedilmiş bir Mesih idi – ordugahın dışındaki bir Mesih idi. Ah! Sevgili okuyucum, o zaman aşağılanmaya katlanarak gelin O’nun yanına gidelim. Bu dünyanın iyiliklerinin güneş ışınları ile güneşlenmeyelim. O çarmıha gerildi ve O’ndan hala nefret ediliyor; bu günümüzü ve tüm sonsuzluğu borçlu olduğumuz ve bizi, hiç bir suyun söndüremeyeceği kadar büyük bir sevgi ile seven Biricik Sevgilimizin yanına gidelim. Doğrudan ya da dolaylı bir şekilde O’nun kutsal adı ile bizi çağıran hiç bir sahte şeye rağbet etmeyelim, çünkü bunlar gerçekte O’nun kişiliğinden, O’nun yollarından, O’nun gerçeğinden ve İkinci gelişinin söz edilmesinden bile nefret ederler. Görünmeyen bir Rabbe sadık kalalım ve bizim için ölen uğruna yaşayalım. Vicdanlarımız O’nun kanında esenlik bulur iken, yüreklerimiz O’nun Kişiliğinin çevresinde sevgi ile dolsun, öyle ki, “şimdiki bu kötü dünyadan” ayrılışımız yalnızca soğuk bir ilke meselesi olarak kalmasın, ama bu dünyadan sevgi uğruna bir ayrılık olsun, çünkü sevgimizin objesi bu dünyada değildir. Dua edelim, Rab bizi hali hazırdaki dönemde çok olağan görülen o sahte adanmışlığın ve bencilliğin etkisinden kurtarsın; dindarlık, Mesih’in çarmıhının düşmanıdır. Kötülüğün bu korkunç biçimine karşı başarılı bir duruş elde edebilmek için istediğimiz şey, garip görüşler ya da özel ilkeler ya da merak uyandıran teoriler ya da soğuk zihinsel titizlikler değildirler. İstediğimiz, Tanrının Oğlu’nun Kişiliğine derin bir adanmışlıktır; beden, can ve ruh olarak kendimizi tam bir yürek ile O’nun hizmetine adamamız gerekir; O’nun görkemli ikinci gelişine gayret ile özlem duymalıyız. Sevgili okuyucum, bunlar sizin ve benim içinde yaşadığımız zamanların özel arzularıdır. O zaman yüreğinizin derinliklerinden şu feryadın çıkması gerekir: “Ey Rab, işini canlandır” – “seçtiklerinin sayısını tamamla!” – Krallığını hızlandır!” – Gel Rab İsa, tez gel!”


1.  “Bir yönetici” ya da “halktan biri” için sunulan sunu arasında şu farklılık mevcuttur. İlinde sunu “kusursuz bir erkek” olmalıdır; ikincisinde ise “kusursuz bir dişi” olmalıdır. Bir yöneticinin işlediği günah halktan birinin işlediği günahtan daha geniş bir etki yaratacaktır ve bu yüzden kanın değerinin daha güçlü bir uygulamasına gerek duyulur. Leviililer 5:13 ayetinde, günah sunusunun daha düşük bir uygulamasının talep edildiği durumlar görürüz ant içme ve herhangi murdar bir şeye dokunmama; aksi takdirde günahına karşılık günah sunusu olarak onda bir efa (yaklaşık 1.3 kg) un getirmeli; bu, bir günah sunusu olarak kabul edilir idi.. (Bakınız Levililer 5:11-13) Bir önderin sunduğu tekenin kefareti ve yoksul bir kişinin bir avuç unu arasında ne kadar da büyük bir karşıtlık mevcuttur. Ve yine de ilkinde olduğu gibi sonuncusunda da kişinin bağışlanacağını okuruz.

Okuyucu, Leviililer 5:1-13 ayetlerinin Levililer 4. Bölümün bir kısmını oluşturduğunu fark edecektir. Her ikisi de tek bir başlık altında değerlendirilirler ve tekeden bir avuç una kadar günah sunusunun tüm uygulamalarında günah sunusunun öğretişini temsil ederler. Sununun her sınıfı, şu sözler ile takdim edilir, “Ve Rab Musa’ya konuştu.” Bu nedenle, örneğin hoş koku sunuları (Levililer 1-3) şu sözcükler aracılığı ile sunulurlar: “Rab Musa’yı çağırdı.” Bu sözler Leviililer 4:1 ayetine kadar tekrarlanmazlar; bu ayette günah sunusunu takdim ederler. Daha sonra tekrar Levililer 5:14 ayetinde ortaya çıkarlar ve “Rabbe adanmış nesnelere el uzatan” suçlar için suç sunusunu takdim ederler. Ve yine Levililer 6:1 ayetinde bir kişinin komşusuna yaptığı suçlar için gerekli olan suç sunusu takdim ederler.

Bu sınıflandırma çok hoş bir şekilde basittir ve okuyucuya sununun farklı sınıflarını anlaması için yardım edecektir. Her bir sınıftaki farklı aşamalar hakkında ne denebilir? Ya bir teke, ya bir boğa, ya bir kuş ya da bir avuç dolusu un! Bunların hepsi aynı büyük gerçeğin çeşitli uygulamaları olarak görüleceklerdir.

2. Önümüzdeki metindeki düşüncenin yalnızca kefaret olduğunun hatırlanmasını özellikle arzu ederdim. İmanlı okuyucu hiç kuşkusuz “tanrısal doğaya” sahip olmanın Tanrı ile paydaşlık etme konusunda elzem olduğunun tam olarak farkındadır. Tanrıya yaklaşmak için yalnızca bir ünvana ihtiyacım yoktur: ama O’ndan zevk almam için tanrısal doğaya ihtiyacım vardır. “Tanrının biricik Oğlunun adına iman eden can her ikisine de sahiptir. (Bakınız Yuhanna 1:12,13; Yuhanna 3:36; Yuhanna 5:24; Yuhanna 20:31; 1.Yuhanna 5:11-13)

3.  Bazı kişiler “gönüllü” sözcüğünün kurban ile değil tapınan ile ilgili olduğu konusunda zorluk çekebilirler. Ama bu, hiç bir şekilde yakmalık sunuda kullanılan o özel sözcüğün gerçeği üzerinde temellenen metindeki öğretişin, günah sunusunda atlandığını göstermez. Kurbanı sunan ya da sunu, hangisi hakkında düşünür isek düşünelim, karşıtlık yanlış değildir.

4.  Metindeki ifade yalnızca kutsal yere getirilen kanın günah sunularına işaret eder. Harun ve oğullarının paydaş olduğu günah sunuları vardı. (Bakınız Levililer 6:26-29; Çölde Sayım 18:9,10)

5.  2. Korintliler 5:21 ayetinde Kutsal Yazıların tanrısal kesinliğine ilişkin tek başına güzel bir örneğe sahibiz. “Tanrı O’nu bizim için günah (hamartian epoiesen) yaptı, öyle ki biz O’nda Tanrının doğruluğu olalım (ginometha).” İngiliz okuyucu, “yapıldı” olarak tercüme edilen  sözcüğün bölümün her cümlesinde aynı olduğunu sanabilir. Ama durum böyle değildir.

6. Efesliler’e yazılan mektup Kilisenin yukarıda belirtilen en yüksek görünümüne yer verir ve onu bize yalnızca bir unvan olarak değil, ama aynı zamanda bir tarz şeklinde de verir. Unvan, hiç kuşkusuz, kandır; ama tarz şu ifade ile belirtilir: “Ama merhameti bol olan Tanrı bizi çok sevdiği için suçlarımızdan ötürü ölü olduğumuz halde, bizi Mesih ile birlikte yaşama kavuşturdu. O’nun lütfu ile kurtuldunuz. Tanrı bizi Mesih İsa’da Mesih ile birlikte diriltip göksel yerlerde oturttu.” (Efesliler 2:4-6)