Mısır’dan Çıkış 20

Bu bölümde verilen ahlak yasasının gerçek karakterini ve objesini anlamak çok önemli bir meseledir. İnsan zihninde yasa ve lütuf ilkelerini birbirine karıştırmak gibi bir eğilim mevcuttur, öyle ki, ne biri ne de diğeri tam olarak anlaşılabilsin. Yasa, katı ve bükülmez görkemi ile kesilmiştir ve yasa lütfun tüm tanrısal çekiciliklerini sıyırıp atar. Tanrının kutsal talepleri yanıtsız kalır ve günahkarın derin ve çok yönlü ihtiyaçları yasa ve lütfu birbirine karıştırma girişiminde bulunan kişiler tarafından çerçevelenmiş bir sistem nedeni ile karşılanamaz ya da ulaşılamaz olarak kalırlar. Gerçeği söylemek gerekir ise, yasa ve lütuf asla bir araya gelemezler, çünkü onlar kadar birbirlerinden farklı olan başka iki şey daha yoktur.  Yasa, insanın ne yapması gerektiğini ortaya koyar, lütuf ise Tanrının ne olduğunu gösterir. Bu iki şey nasıl olur da tek bir sistem içinde bir araya gelebilir? Bir günahkar nasıl olur da yarısı yasa yarısı lütuftan oluşturulmuş olan bir sistem aracılığı ile kurtarılabilir? İmkansız! Ya biri olacaktır ya da diğeri olacaktır; ikisi bir arada asla olamaz.

Yasa bazen “Tanrının zihninin ikinci nüshası” olarak ifade edilir. Bu tanımlama, bütünüyle hatalıdır. Bu ifadeyi, insanın nasıl olması gerektiği hakkındaki Tanrı zihninin bir ikinci nüshası olarak ifade edecek olsa idik, o zaman gerçeğe daha yakın olmuş olur idik. Eğer ben on buyruğu Tanrının zihninin ikinci nüshası olarak düşünecek olur isem, o zaman Tanrının zihninde “şunu yapacaksın” ya da “şunu yapmayacaksın” gibi ifadelerden başka bir şey olup olmadığını sorarım. Lütuf yok mudur? Merhamet? Sevecen iyilik? Tanrının ne olduğunu göstermesi gerekmez mi? Bağrında taşıdığı o derin sevginin sırlarını söylemesi gerekmez mi? Tanrısal karakterin içinde katı talepler ve yasaklardan başka bir şey yok mudur? Eğer böyle olsa idi, o zaman “Tanrı sevgidir” yerine “Tanrı yasadır” denmesi gerekmez miydi? Ama Adına övgüler olsun ki, Tanrının yüreğinde o ateşli dağda söylenmiş olan şeylerden çok fazlası mevcuttur. Eğer Tanrının ne olduğunu görmek istiyor isem, o zaman Mesih’e bakmam gerekir; “Çünkü tanrının bütün doluluğu bedence Mesih’te bulunuyor.” (Koloseliler 2:9) “Yasa Musa aracılığı ile verildi, ama lütuf ve gerçek Mesih İsa aracılığı ile geldi.” (Yuhanna 1:17) Yasada bir ölçüde gerçeğin mevcut bulunduğu kesindir. Yasanın kapsamındaki gerçek, insanın nasıl olması gerektiği ile ilgilidir. Her şey nasıl Tanrıdan hasıl oluyor ise, yasa mutlak uygulandığı sürece mükemmel idi; içinde yazılı olanlar açısından mükemmel idi; ama içeriği suçlu günahkarların gözüne Tanrının doğasını ve karakterini açıklayacak bir aracıya sahip değil idi. Yasada lütuf yok idi – merhamet yok idi. “Musa’nın yasasını hiçe sayan, acımasızca öldürülür.” (İbraniler 10:28) Kurallarıma ve ilkelerime sarılın, çünkü onları yerine getiren onlar sayesinde yaşayacaktır.” (Levililer 18:5; Romalılar 10:5) Bu yasanın sözlerine uymayana ve onları onaylamayana lanet olsun.” (Yasanın Tekrarı 27:26; Galatyalılar 3:10) Bu, lütuf değildir. Sina dağı, gerçekten de lütuf aranacak bir yer değil idi. Yehova Sina dağında Kendisini korkunç bir görkem, koyu karanlık, şiddet, gök gürlemesi ve şimşekler ile açıkladı. Bu söylenenler lütfun ve merhametin özelliklerini asla göstermezler, ama gerçek ve adalet açısından tam olarak uygundurlar ve yasa da zaten gerçek ve adalet idi ve bundan başka bir şey değil idi.

Tanrı, yasasında bir insanın ne ya da nasıl olması gerektiğini ortaya koyar ve eğer insan öyle değil ise, onun üzerine lanet beyan eder. Ama o zaman insan yasanın ışığında kendisine baktığı zaman, kendisinin tam yasa tarafından mahkum edilen kişi olduğunun farkına varır. O zaman bu yasadan yaşam alması nasıl mümkün olacaktır? Yasa, yaşamı ve doğruluğu, ancak sürekli olarak yerine getirildiği takdirde, vaat eder. Ama daha başlangıçta yasa bize zaten bir ölüm ve kötülük konumunda olduğumuzu kanıtlar. Biz, yasanın sonunda yani yasa yerine getirildikten sonra kazanılacağını söylediği şeyleri başlangıçta arzu ederiz. Bu nedenle, onları kazanmamız nasıl mümkün olur? Yasanın taleplerini yerine getirebilmem için önce yaşama sahip olmam gerekir ve yasanın taleplerini karşılamam için mutlak doğruluğa sahip olmam gerekir. VE eğer ne ona ne de diğerine sahip değil isem, o zaman “lanetliyimdir.” Ancak bilindiği gibi gerçek, her ikisine de sahip olmadığımdır. Ne yapmam gerekir? Sor ya da mesele işte budur. “Yasa öğretmeni olmak isteyen” kişiler bir örnek versinler. Yasanın hem ruhsallığı, hem bükülmezliği ve hem de insanın umutsuz dünyasallığı gibi zorluklar altında bükülmüş olan doğru bir vicdana tatmin edici bir yanıt versinler.

Gerçek, elçinin bize öğrettiği gibidir. “Kutsal Yasa, suç çoğalsın diye araya girdi.” (Romalılar 5:20) Bu ayet, bize çok net olarak yasanın gerçek amacını ya da objesini gösterir. Yasa, günahın ne olduğunu açıklamak için verildi. Yasa bir anlamda, insana ahlak yetersizliğini açıklamak amacı ile gökten aşağı indirilmiş olan mükemmel bir aynaya benzer. Eğer bir aynanın önünde taranmamış bir saç ile durur isem, ayna bana saçımın taranmamış olduğunu gösterir, ama saçımı taramaz. Eğer eğri bir duvarı mükemmel bir şakul sicimi ile ölçmeye kalkacak olur isem, bu şakul sicimi duvarın eğri olduğunu gösterir, ama eğriliği düzeltmez. Eğer karanlık bir gecede dışarıda yanıma bir lamba alır isem, bana önümdeki yolda bulunan bütün engelleri ve bozuklukları gösterecektir, ama onları yolun üzerinden kaldırmayacaktır. Ayrıca, ayna, şakul sicimi ve lamba ayrıca işaret ettikleri çeşitli kötülükleri yaratmazlar; ne yaratırlar ne de onları yok ederler, onları yalnızca açığa çıkartırlar. Aynı şey yasa için de geçerlidir. İnsanın yüreğindeki kötülüğü yasa yaratmaz, aynı şekilde onu yüreğinden uzaklaştırmaz da, ama hatasız bir kesinlikle onu ortaya koyar ve açığa çıkartır. “Öyle ise ne diyelim? Kutsal Yasa günah mı oldu? Kesinlikle hayır! Ama yasa olmasa idi, günahın ne olduğunu bilemezdim. Yasa, ‘göz dikmeyeceksin’ demese idi, başkasının malına göz dikmenin ne olduğunu bilemezdim.” (Romalılar 7:7) Buradaki ifade “tutku duymazdım” değil, “bilemezdim” ifadesidir. “tutku” her zaman orada idi, ama yasa Her Şeye Gücü Yeten’in mumu olarak onun üzerine ışık tutuncaya kadar karanlıkta kalacak idi. Ama yasanın tuttuğu ışık aracılığı ile yüreğin karanlık odaları aydınlanır ve oradaki kötülük açığa çıkartılır. Karanlık odadaki bir adam çevresindeki tozun ve karışıklığın karanlık nedeni ile farkına varamaz, ama güneşin ışınları odanın içinde parladığı zaman, çevresinde bulunan her şeyin hemen farkına varır. Tozu yaratan güneş ışınları mıdır? Kesinlikle hayır. Toz zaten oradadır ve güneş ışınları onu yalnızca yakalarlar ve açığa getirirler. Tüm bu anlatılanlar yasanın etkisine dair basit ama etkili örneklerdir. Yasa insanın karakterini ve koşullarını yargılar. Onun bir günahkar olduğunu kanıtlar ve onu lanet altına tıkayıp hapseder. Onun ne olduğu konusunda hüküm verir ve yasa eğer insana, yasanın olması gerektiği gibi bir kişi olmadığını söylüyor ise, o zaman insanı yargılar.

Bu nedenle, yasa insana yaşam ve doğruluk sağlama konusunda yetersizdir; insanı yalnızca lanetleyebilir ve eğer günahkarın koşulu ve yasanın karakteri tamamen değişmez ise, yasa insanı lanetlemekten başka bir şey yapamaz. Yasa zayıflıklara izin vermez, kusurlu olmasına rağmen içten itaat konusunda hiç bir bilgisi yoktur. Eğer öyle olsa idi, o zaman yasa olduğu gibi, yani, “kutsal, adil ve iyi” olmaz idi. Yasa ne ise o olduğu için günahkar yasa aracılığı ile yaşam elde edemez. Eğer insan yasa aracılığı ile yaşam elde edebilse idi, o zaman mükemmel olmaz idi ya da günahkar, günahkar olmaz idi. Bir günahkarın mükemmel bir yasa ile yaşam elde etmesi imkansızdır, çünkü yasa mükemmel olduğu için insanı yargılamak zorundadır. Yasanın mutlak mükemmelliği insanın mutlak mahvını ve mahkumiyetini ortaya çıkartır ve mühürler. “Bu nedenle, yasanın gereklerini yapmak ile hiç kimse Tanrı katında aklanmayacaktır. Çünkü yasa sayesinde günahın bilincine varılır.” (Romalılar 3:20) Bu ayette yalnızca günahın bilincine varılması için ifadesi yazılıdır. “Kutsal yasadan önce de dünyada günah vardı, ama yasa olmayınca günahın hesabı tutulmaz.” (Romalılar 5:13) Günah mevcut idi ve suç halinde görünmesi için yalnızca yasanın varlığına ihtiyacı var idi. Eğer çocuğuma, “o bıçağa dokunmaman gerekir” der isem, aynen yasanın yaptığını yapmış olurum.” Çocuğuma getirdiğim yasaklama onun yüreğinde kendi isteğini yapma eğilimini ortaya çıkartır.

Elçi Yuhanna, “Günah demek, yasaya karşı gelmek” demektir.” (1.Yuhanna 3:4) Bu bölümdeki “karşı gelmek” sözcüğü, Kutsal Ruh’un gerçek düşüncesini geliştirmez. Karşı koymak için önüme konmuş kesin bir kurala ya da çizgiye sahip olmam gerekir. Karşı koymak, yasaklanmış olan bir çizgiyi geçmek anlamına gelir ve yasada benim için böyle bir çizgi mevcuttur. Yasanın koyduğu yasaklardan herhangi birini alabilirim, örneğin, “öldürmeyeceksin”, “zina etmeyeceksin”, ya da “çalmayacaksın”. Burada, önüme konmuş olan bir kural ya da çizgi vardır; ama ben, içimde bu doğrudan ifade edilmiş olan yasaklara karşı kesin prensiplerin bulunduğunun farkına varırım. Evet, bana söylenen adam öldürmeyeceksin ifadesindeki gerçek, bana doğamda adam öldürme kapasitemin var olduğunu gösterir. Yapma kapasitemin olmadığı bir şeyi yapmamamın söylenmesine gerek yoktur. Ama Tanrının olmam gereken konudaki isteği, benim olmamam gereken konudaki isteğimin var olduğunu gösterir. Bunun açıklaması basittir ve elçinin bu konuda belirttiği mantığı ile uyum içindedir.

Ama yine de pek çok kişi yasa aracılığı ile yaşama sahip olamayacağımızı kabul edecektir. Ancak aynı zamanda yasanın yaşam kuralımız olduğunu da kabul ederler. Bu noktada elçi şu gerçeği beyan eder: “yasanın işlerini yapmaya güvenenlerin hepsi lanet altındadır.” (Galatyalılar 3:10) Eğer yasanın temeli üzerindeler ise, kim oldukları fark etmez, otomatikman lanet altındadırlar. Bir kişi şöyle diyebilir: “Ben yeniden doğdum ve bu yüzden lanete maruz kalmam.” Bu geçerli değildir. Eğer, yeniden doğuş, bir kişiyi yasanın temelinden çekip almıyor ise, onu yasanın lanetinin ötesine de götüremez. Eğer Hıristiyan yeniden doğdu ise, ki, yeniden doğmuştur, o zaman lanetin etkisine maruz kalacaktır. Ama yasanın yeniden doğuş ile ne ilgisi vardır? Mısırdan Çıkış 20. Bölümde bu konu ile ilgili herhangi bir beyanı nerede buluruz? Yasanın bir kişiye sorduğu tek bir soru vardır, kısa, ciddi ve dikkat çeken bir soru, yani, “Sen, olman gerektiği gibi bir kişi misin?” Eğer yanıt olumsuz olur ise, kişi kendisine bildirilen korkunç lanete sinirlenebilir ve kötü tepki verebilir. Ve gerçekten yeniden doğmuş bir kişi olarak ne olması gerektiğini, kendi içinde hem çabuk hem de empatik bir şekilde kabul edecek olan kimse var mıdır? Bu yüzden eğer kişi, yasa altında ise, kaçınılmaz olarak lanet altında olacaktır. Yasanın standardını düşürmesi mümkün değildir ve lütuf ile birleşmesi de imkansızdır. Kişiler, sürekli olarak yasanın standardını düşürmeye çalışırlar; yasanın yüksek standardına ulaşamayacaklarını hissederler ve bu yüzden yasayı aşağıya kendilerine doğru indirmeye gayret ederler. Ama bu çabaları boştur: yasa saflığı, görkemi ve katı bükülmezliği ile ayakta durur ve itaat kusursuz olmadığı sürece onu itaat olarak kabul etmez. Ve yeniden doğmuş ya da yeniden doğmamış olan kim kusursuz olarak itaat edebilir? “Mesih’te mükemmelliğe sahip olduğumuz” söylenir. Evet, doğru; ama bunun doğruluğu yasa aracılığı ile değil, lütuf aracılığı ile mümkündür. Ve bildiğimiz gibi, yasayı ve lütfu birbirine karıştırmamız mümkün değildir. Kutsal Yazılar geniş ve titiz bir şekilde bize yasa aracılığı ile aklanmadığımızı öğretirler, aynı şekilde yasa, yaşam kuralımız da değildir. Yalnızca lanetleyen yasa, asla aklayamaz. Ve yalnızca öldürebilen yasa asla bir yaşam kuralı olamaz. Aynı iflas etmiş bir kişinin borçları aracılığı ile servet yapamayacak olması gibi.

Eğer okuyucum elçilerin İşleri 15. Bölüme dönecek olur ise, diğer uluslardan olan kişilerin bir yaşam kuralı olarak nasıl yasa altına konmak istendiklerini anlayacaktır; bu girişim Kutsal Ruh tarafından durdurulmuştur. “Yahudiye’den gelen bazı kişiler Antakya’daki kardeşlere, ‘Siz Musa’nın töresi uyarınca sünnet olmadıkça, kurtulamazsınız’ diye öğretiyorlar idi.” Bu durum, eski yılanın tıslamasından başka bir şey değil idi; ilk dönem yasacılarına karanlık ve bunaltıcı yalanını duyuruyor idi. Ama biz şimdi bu duruma Kutsal Ruh’un kudretli enerjisinin nasıl müdahale ettiğine bakalım ve on iki elçinin ve tüm kilisenin seslerine kulak verelim. “Uzunca bir tartışmadan sonra Petrus ayağa kalkıp onlara, ‘Kardeşler, öteki uluslar müjdenin bildirisini benim ağzımdan duyup inansınlar diye Tanrının uzun zaman önce beni seçtiğini biliyorsunuz,” – ne ? Konu, Musa’nın yasasının talepleri ve lanetleri miydi? Hayır: Tanrıya şükürler olsun ki, çaresiz günahkarların işittikleri sözler bunlar değil idi. O zaman ne işitmişlerdi? “MÜJDENİN BİLDİRİSİNİ DUYUP İNANSINLAR DİYE.” Bu sözler, Tanrının doğası ve karakteri ile uyumlu idiler. Tanrı, müjdede, asla taleplerden ve yasaklardan söz etmiyor idi. Bu ferisiler Tanrının elçileri değiller idi; Tanrı korusun! Ferisiler iyi haberler ve esenlik duyurmuyorlar idi ve bu yüzden, yalnızca merhametten zevk alan Tanrının gözlerinde ayakları müjde götüren “güzel” ayaklar değildi.

Elçi şöyle devam etti: “Öyle ise, ne bizim ne de atalarımızın taşıyamadığı bir boyunduruğu öğrencilerin boynuna geçirerek şimdi neden Tanrıyı deniyorsunuz?” Bu sözler çok sert ve ciddi bir ifade taşımakta idi. Tanrı, yürekleri esenlik müjdesi aracılığı ile özgür kılınmış olan kişilerin boynuna bir boyunduruk geçirmek istemedi. Aksine onlara Mesih’in müjdesinde sağlam bir şekilde ayakta durmalarını öğütledi ve esaret boyunduruğuna tekrar girmemeleri konusunda uyarıda bulundu. Tanrı, sevgi ile bağrına basmış olduğu kişileri “dokunulmaması gereken dağa” karanlık ve dehşet tarafından korkutulmamaları için göndermeyecek idi. Tanrının lütuf aracılığı ile kabul etmiş olduğu kişileri yasa aracılığı ile yöneteceği düşüncesini nasıl olur da kabul edebiliriz? İmkansız! “Bizler Rab İsa’nın lütfu ile kurtulduğumuza inanıyoruz, onlar da öyle.” Bunları söyleyen Petrus idi. Hem yasayı kabul etmiş olan Yahudiler ve hem de hiç bir zaman yasaya sahip olmamış olan diğer uluslar, şimdi lütuf aracılığı ile kurtuluyorlar idi. Ve yalnızca lütuf aracılığı ile kurtulmuyorlar idi, aynı zamanda lütufta “kalmaları” da gerekiyor idi, (Romalılar 5:2) ve lütufta “büyümeleri gerekiyordu” (2.Petrus 3:18) Bundan farklı olan bir öğretiş vermek, “Tanrıyı denemek” oluyor idi. Bu Ferisiler, Hıristiyan inancının temellerine saldırıda bulunuyorlar idi ve aynı şekilde hareket eden, yani imanlıları yasa altına koymak isteyen herkes aynı saldırıda bulunmaktadır. Rabbin gözünde yasacılıktan daha kötü ya da daha iğrenç bir hata olamaz. Burada kullanılan güçlü dile kulak verin – haklı öfkenin ifadeleri – Kutsal Ruh bu yasa öğretmenlerine hitaben kullandığı sert dil ile şunu diyordu: “Aklınızı çelenler keşke kendilerini hadım etseler!” (Galatyalılar 5:12)

Bu arada size bir soru sorayım: “Sizce, bu soru ile ilgili olarak Kutsal Ruh’un düşünceleri değişmiş midir?” Bir günahkarın boynuna yasa boyunduruğunu takarak Tanrıyı ayartmak işlemi son bulmuş mudur? Yasanın günahkarların kulaklarına işittirilmesi gerektiği Tanrının lütufkar isteği ile şimdi uyum içinde midir? Okuyucularım bu soruların yanıtlarını Elçilerin İşleri 15. Bölüm ve Galatyalılar kitabını okuyarak verebilir. Buradaki bölümlerde yer alan ayetler, “Tanrının diğer ulusların yasanın sözünü işitmelerine” dair hiç bir niyeti olmadığını kanıtlamak için gayet yeterlidirler. Eğer Tanrının niyeti bu olsa idi, Tanrı o zaman kesinlikle, bunu onlara duyurmak için birini “seçip” gönderirdi. Ama hayır; Tanrı “ateşli yasasını” ortaya koyduğu zaman, yalnızca “tek” bir ifade kullanarak konuştu; ama Tanrı, Kuzu’nun kanı aracılığı ile kurtuluşun sevinçli haberlerini duyurduğu zaman, “göğün altındaki her ulusun” dilini kullandı. Öyle bir şekilde konuştu ki, lütfun tatlı öyküsünü “herkes kendi ana dilinde işitebildi.” (Elçilerin İşleri 2:1-11)

Ayrıca, Tanrı, Sina dağından işler ile ilgili antlaşmanın katı taleplerini beyan ettiği zaman, Kendisi “tek” bir halka hitap etti. Tanrının sesi, yalnızca Yahudi ulusunun dar çevreleri içinde işitildi; ama Beytlehem düzlüklerinde Rabbin meleği, “büyük sevincin iyi haberlerini ilan ettiği” zaman, bu duyuruya, “tüm uluslar için geçerli olan” gibi karakteristik sözler ilave etti. Ve tekrar, dirilmiş olan Mesih, kurtuluş habercilerini gönderdiği zaman, onlara verdiği görev şöyle idi: “Dünyanın her yerine gidin. Müjdeyi bütün yaratılışa duyurun.” (Markos 16:15; Luka 2:10) Kaynağını Tanrının bağrından alan güçlü lütuf akımı ve Kuzu’nun kanındaki kanalı, Kutsal Ruh’un karşı konulamaz enerjisi içinde yükselmek için tasarlandı; İsrail’in dar düşünce kalıplarının çok üstünde idi ve günah ile lekelenmiş bir dünyanın uzunluğu ve genişliği arasında yuvarlanmakta idi. Esenlik mesajını, müjde sözünü, çarmıhta akan kan aracılığı ile kurtuluş haberini “her yaratılışın” “kendi dilinde” duyması gerekiyor idi.

Son olarak, Sina dağının hiç bir şekilde Tanrının bağrındaki derin sırların yeri olmadığını zavallı yasacı yüreklerimize kanıtlamak için eksik bir şey kalmasın diye Kutsal Ruh bir peygamber ve bir elçinin ağzından şu sözleri aktarır: “Yazılmış olduğu gibi, iyi haber müjdeleyenlerin ayakları ne güzeldir!” (Yeşaya 3:7; Romalılar 10:5) ama yasa öğretmeni olmak isteyen kişiler için aynı Kutsal Ruh, şöyle der: “Sizin aklınızı çelenler keşke kendilerini hadım etseler!”

O zaman bu durumda kesin olarak aşikar olan şudur: yasa, ne günahkarın yaşam temelidir, ne de imanlının yaşam kuralıdır. Mesih, hem biri, hem de diğeridir. Mesih yaşamımızdır ve yaşamımızın kuralıdır. Yasa yalnızca lanetleyebilir ve öldürebilir. Mesih yaşamımız ve doğruluğumuzdur. O, bir ağaç üzerine asılarak bizim için lanetlendi. O, günahkarın bulunduğu yere, aşağıya indi – ölüm ve yargı yerine – ve ölümü aracılığı ile bize karşı olan ve karşı olabilecek her şeyi yok etti; dirilerek O’nun adına inanan herkes için yaşam kaynağı ve doğruluk temeli haline geldi. Böylece bizler, O’nda yaşama ve doğruluğa sahip olarak yürümeye çağrıldık; yalnızca yasanın yön verdiği şekilde değil, “O’nun yürüdüğü şekilde yürümeye” çağrıldık. Adam öldürmenin, zina etmenin ya da hırsızlık yapmanın Hıristiyan ahlakına doğrudan ve mutlak bir şekilde aykırı olduğunu belirtmemiz gereksizdir. Ama bir Hıristiyan yolunu bu buyruklara ya da on buyruğa göre biçimlendirdiği takdirde Efeslilere mektupta yer alan ender ve değerli ürünlere boyun eğecek midir? On buyruk, bir hırsızın çalmasına engel olabilir mi ve bir işe girip çalışarak çaldığını geri vermesini sağlayabilir mi? On buyruk, bir hırsızı çalışkan ve özgür bir adam haline dönüştürebilir mi? Kesinlikle hayır. Yasa, “çalmayacaksın” der, ama “git, ihtiyacı olanın ihtiyacını karşıla” demez. “Git, düşmanını besle, giydir ve bereketle” – “git, hayırseverlik duygularını sevindir ve seni her zaman ve yalnızca yaralayanın yüreği için yararlı işler yap” demez. Asla, hiç bir şekilde böyle demez. Ve yine de eğer ben bir kural olarak yasa altında olsa idim, yasa beni yalnızca lanetler ve öldürürdü. Yeni Antlaşma’daki standart böylesine yüksek iken, yasa için durum neden böyledir? Çünkü ben zayıfım ve yasa bana güç vermez ve merhamet göstermez. Yasa, gücü olmayan kişiden güç “talep eder” ve eğer kişi bu gücü gösteremiyor ise, kişiyi “lanetler.” Müjde, hiç gücü olmayana güç “verir” ve bu gücün gösterilişinde onu “bereketler.” Yasa, yaşamı, itaatin “sonu” olarak sunar. Müjde ise, yaşamı itaatin tek uygun “temeli” olarak sağlar.

Ama bu gibi konular ile okuyucuyu bezdirebilirim; size şöyle bir soru sorayım, eğer yasa gerçekten imanı yaşamının kuralı olsa idi, onu Yeni Antlaşma’dan sunulandan başka nerede bulacak idik? Esin almış olan elçinin şu sözleri kağıda döktüğü zaman, onun kural olduğuna dair hiç bir düşünceye sahip olmadığı aşikardır: “Sünnetli olup olmamanın önemi yoktur, önemli olan yeni yaratılıştır. Bu kurala uyan herkese ve Tanrının İsrail’ine esenlik ve merhamet olsun.” (Galatyalılar 6:15,16) Hangi kurala? Yasaya? Hayır, önemli olan “yeni yaratılıştır.” Böyle bir ifadeyi Mısırdan Çıkış 20.bölümün neresinde bulacağız? “Yeni yaratık” hakkında tek bir söz bile edilmez. Aksine, insana doğal yaratık ya da eski yaratık konumunda hitap edilir ve insan, gerçekten ne yapıp yapamayacağı konusunda denenmeye koyulur. Şimdi eğer yasa, imanlıların yürümesi gereken kural olsa idi, o zaman elçi neden tamamen farklı bir kural uyarınca yürüyen bu kişilere neden bereket ilan eder? Neden “on buyruk uyarınca yürüyen kişilere esenlik ve merhamet olsun” demez? Bu tek bir bölümden aşikar olan şudur: Tanrının kilisesi yürüyeceği daha yüce bir kurala mı sahiptir? Sorgusuz sualsiz öyledir. On buyruk, tüm gerçek imanlılarında kabul ettiği gibi, bir vahiy olsa bile, sınırsız lütuf aracılığı ile Mesih’te yeni yaşam almış olarak yeni yaratık olmuş birinin asla yaşam kuralı olamaz.

Ama bazı kişiler şu soruyu sorabilirler: “Yasa mükemmel değil mi? Ve eğer yasa mükemmel ise, o zaman daha fazlasına neden sahip olasınız?” Yasa, tanrısal açıdan mükemmeldir. Evet, eğer yasanın önünde mükemmel olmayan bu kişiler yasanın önünde durmaya kalkarlar ise, yasanın bu mükemmelliği onların lanetlenmesine ve öldürülmesine neden olur. “Yasa tanrısaldır, ama ben dünyasalım.” Yasanın sınırsız mükemmelliği ve ruhsallığına ilişkin yeterli bir düşünce biçimlendirmek tamamen imkansızdır. Ama sonra bu mükemmel yasa düşmüş insan ile temas kurduğu zaman bu ruhsal yasa dünyasal zihin ile temas halinde olduğu zaman, yalnızca “gazap ve düşmanlık” işler. (Romalılar 4:15; Romalılar 8:7) Neden? Bunun nedeni yasanın mükemmel olmayışı mıdır? Hayır, çünkü yasa mükemmeldir, ama insan bir günahkardır. Eğer insan mükemmel olsa idi, o zaman yasanın tüm mükemmel isteklerini yerine getirebilir idi ve hatta gerçek imanlılar içlerinde hala kötü bir doğa taşıyor olsalar bile, elçi bize şunu öğretir: “Öyle ki, yasanın gereği benliğe göre değil, Ruh’a göre yaşayan bizlerde yerine gelsin.” (Romalılar 8:4) “Çünkü başkalarını seven, Kutsal yasayı yerine getirmiş olur. Seven kişi komşusuna kötülük etmez. Bu nedenle sevmek, Kutsal yasayı yerine getirmektir.” (Romalılar 8:13-10) Eğer ben bir insanı sever isem, onun malını çalmam – hayır, onu sever isem, onun için elimden gelen her iyi şeyi yapmaya gayret ederim. Bir ruhsal zihin tarafından tüm bunlar açıkça ve kolayca anlaşılabilir, ama yasa konusunun yerine getirilmesi açısından yarar sağlamaz. Bir günahkarın yaşamının temeli ya da bir imanlının yaşamının kuralı yasa değildir.

Yasaya iki büyük ayrımı içinde baktığımız zaman, bize ilk söylediği Rabbimiz olan Tanrımızı tüm yüreğimiz ile ve tüm canımız ile ve tüm aklımız ile sevmemizdir. Ve komşumuzu kendimiz gibi sevmemizdir. Yasanın özeti budur. Ne bir virgül ne de bir nokta eksik olmadan yasanın talep ettiği budur. Ama Adem’in düşmüş soyunun hangi üyesi tarafından bu talebe karşılık verildiğini nerede görüyoruz? Tanrıyı bu şekilde sevdiğini söyleyebilecek bir insan var mıdır, eğer var ise nerededir? “Doğal insan zihni (Adem’den miras aldığımız zihin), Tanrıya karşı düşmandır. İnsan tanrıdan ve O’nun yollarından nefret eder. Tanrı, İsa Mesih’in Kişiliğinde geldi ve Kendisini insana gösterdi, ama Yüceliğinin üstün parlaklığı içinde değil, mükemmel lütfun ve merhametin tüm iyiliği ve tatlılığı içinde geldi. Sonuç ne oldu? İnsan Tanrıdan nefret etti. “Şimdi ise, yaptıklarımı gördükleri halde, hem benden hem de Babamdan nefret ettiler.” (Yuhanna15:24) Ama söylenen, “İnsanın, Tanrıyı sevmesi gerektiğidir.” eğer sevmez ise, hiç kuşkusuz ölümü ve yıkımı hak eder. Ama yasa bir insan yüreğinde böyle bir sevgi yaratabilir mi? Yasanın amacı bu mu idi? Kesinlikle hayır; “çünkü yasa gazaba neden olur.” Yasa, insanın Tanrıya karşı bir düşman konumunda olduğunu ortaya koyar. Ve bu konum hiç bir zaman değişmez. Çünkü yasa bunun için tasarlanmadı. Yasa, insana Tanrıyı tüm yüreği ile sevmesini söyler ve eğer insan bunu yapmaz ise insanı lanetler. İnsan doğasını geliştirecek ya da değiştirecek olan yasa değil idi; yasa aynı zamanda insana adil taleplerini yerine getirebilmesi için herhangi bir güç de sağlamaz. Yasa, “Bunu yap ve yaptığın takdirde yaşayacaksın” demiştir. İnsana Tanrıyı sevmesini buyurmuştur. Ve hatta suçlu ve mahvolmuş insanın Tanrı için ne ifade ettiğini de açıklamaz. Ama insana yalnızca Tanrının önünde nasıl olması gerektiğini bildirir. Bu kederli ve neşesiz bir iştir. İnsanda Tanrıya karşı, insanın buz gibi soğuk yüreğini eriten ve canını içten bir sevgi ve tapınma ile yükselten gerçek tövbe üreten tanrısal karakterin güçlü çekiciliklerinin açıklanması değil idi. Hayır: bu buyruk Tanrıyı sevmek konusunda esnekliği olmayan bir buyruk idi ve sevgi üretmenin aksine, “gazap oluşturuyordu.” Nedeni ise, Tanrının sevilmemesi gerektiği değil, insanın bir günahkar olması idi.

Başka bir noktaya değinelim, “Komşunu kendin gibi seveceksin.” “Doğal insan” bu buyruğu yerine getirebilir mi? Komşusunu kendisi gibi sevebilir mi? Bu dünyanın ticaret odalarında, borsalarında, bankalarında, çarşı pazarlarında ve fuarlarında geçerli olan ilke midir? Ne yazık ki, hayır! İnsan, komşusunu kendisini sevdiği gibi sevmez. Sevmesi gerektiğine kuşku yoktur. Eğer insan doğru olsa idi, sevebilir idi; ama insan tamamıyla yanlıştır – bütünüyle yanlıştır – ve Söz’den ve Tanrının ruhundan “yeniden doğmadığı” sürece, “Tanrının Krallığını göremez ve Tanrının Krallığına giremez.” Yasa, bu yeniden doğuşu üretemez. Yasa, “eski yaratığı öldürür”, ama “yeni yaratığı” yaratamaz. Rab İsa Mesih’in beden aldığı gerçeğini hepimiz çok iyi biliriz. O, görkemli Kişiliği içinde hem Tanrı hem de bizim komşumuz olarak yer aldı; Hıristiyan inancının temel gerçeği ile uyumlu olarak O, “bedende görünen Tanrı” idi. İnsanlar O’na nasıl davrandılar? O’nu tüm yürekleri ya da tüm varlıkları ile ya da kendileri gibi sevdiler mi? Tam aksini yaptılar. O’nu iki haydut arasında çarmıha gerdiler; daha önce de bir katili ve soyguncuyu yalnızca iyilik yapmış olan bu kutsanmış Kişi’ye tercih etmişlerdi. Bu kutsanmış Kişi sonsuzlukta yaşadığı ışık ve sevgi konumunu bırakıp dünyaya geldi; yüreğinde insanın ihtiyacını karşılamak için mevcut olabilecek tek saf sevgiye sahip idi. O’nun eli her zaman günahkarların gözyaşlarını silmeye ve üzüntülerini gidermeye hazır durumda idi. Bu nedenle, Mesih’in çarmıhı önünde duruyoruz ve gözlerimizi O’na dikiyoruz. Ve işte böylece insanın doğasının ya da kapasitesinin sınırları içinde yasayı yerine getirmesinin mümkün olmadığı gerçeğinin yanıtlanamaz sergilenişini görüyoruz.1

İncelediğimiz bu pek çok şeyden sonra Tanrı ve günahkar arasındaki ilişkiyi bu unutulmaz bölümün sonunda yeniden gözden geçirmek insanın ruhsal zihni için garip bir ilginçlik teşkil eder. “Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘ İsrailoğullarına şunu söyleyeceksin: ‘göklerden sizinle konuştuğumu gördünüz. Benim yanım sıra başka ilahlar yapmayacaksınız, altın ya da gümüş ilahlar dökmeyeceksiniz. Benim için toprak bir sunak yapacaksınız. Yakmalık ve esenlik sunularınızı, davarlarınızı ve sığırlarınızı onun üzerinde sunacaksınız. Adımı anımsattığım HER YERE GELİP SİZİ KUTSAYACAĞIM. Eğer bana taş sunak yapar iseniz, yontma taş kullanmayın. Çünkü kullanacağınız alet sunağın kutsallığını bozar. Sunağımın üzerine basamak ile çıkmayacaksınız. Çünkü çıplak yeriniz görünebilir.” (Mısırdan Çıkış 20: 22-26)

Burada insanı “bir iş yapan” kişi konumunda değil, “tapınan bir kişi” konumunda görüyoruz. Ve bu ifadeler, Mısırdan Çıkış kitabının 20. Bölümünün sonunda yer alır. Bu ifadelerden öğrendiklerimiz oldukça aşikardır: Tanrının, günahkarın nefes almasını istediği yer, Sina dağının bulunduğu atmosfer değildir; yani, Sina dağı, Tanrı ve insan arasındaki bir buluşma yeri olarak uygun bir yer değildir. “Adımı anımsattığım her yere gelip sizi kutsayacağım.” Üzerine ateşin inmiş olduğu dağın dehşetleri yerine, Tanrının adını yazmış olduğu noktadaki yer, yani, Kendisine tapınmak için gelen halkını “kutsamak” üzere “geldiği” yer, birbirlerinden ne kadar farklıdır!

Ama konuya daha ayrıntılı bakacak olur isek, Tanrı günahkar ile yontma taştan bir sunak ya da taştan bir sunak önünde değil topraktan bir sunak önünde buluşacaktır. Böyle bir tapınma yeri, insanın bir iş yapmasını ya da insani bir çabada bulunmasını gerektirmez. İlki, “insanın çıplaklığını” ancak kirletebilir, ikincisi ise bu “çıplaklığı” yalnızca gösterebilir idi. Tanrı, günahkar ile şimdi buluşma yerlerinin en harika olanında görüşür; Oğlu İsa Mesih’in Kişiliğinde ve tamamladığı işte; yasanın, adaletin ve vicdanın yasanın tüm taleplerine en mükemmel karşılığı verdiği yerde. Her çağdaki ya da her dönemdeki insan, şu ya da bu şekilde sunağın üzerine basamak ile çıkmıştır ya da sunağa kendi adımları ile yaklaşmıştır. Ancak bu tür girişimlerin hepsi “kirlenmiştir” ve “çıplaktır.” Her birimiz bir yaprak gibi solmaktayız ve tüm doğruluğumuz kirli bez paçavralardan farksızdır. Tanrıya “kirli bez parçalarından” oluşan bir giysi ile yaklaşma küstahlığını kim gösterebilir? Ya da her kim “açıklanmış bir çıplaklık” içinde tapınmaya durmaya cesaret edebilir? Kirlilik ve çıplaklık içeren bir şekilde Tanrıya yaklaşmayı düşünmekten daha küstah bir düşünce olabilir mi? Ama işte insan çabasının yer aldığı her durumda insanın Tanrıya yaklaşma şeklini açmaya çalıştığı yol böyle bir yol olmaktadır. Böyle bir insan çabası gerekmediği halde, kirlilik ve çıplaklık bu çabanın üzerine basılmış olan mühürlerdir. Tanrı dünyaya indiği zaman, günahkara öylesine yakın gelmiştir ki, onun mahvoluşunun en derinliklerine kadar dahi inmiştir, öyle ki, yasacılık aracının yukarı kaldırılmasına ya da insan doğruluğunun adımlarına yükselmeye gerek yoktur.

Kutsal Ruh’un bu çok dikkat çekici esin bölümünü sona erdirdiği ilkeler işte bunlardır. Dilerim ki, hiç silinemez bir şekilde yüreklerimize yazılsınlar, öyle ki bizler YASA ve LÜTUF arasındaki elzem farkı daha net ve daha ayrıntılı olarak kavrayabilelim.


1. Yasanın daha ayrıntılı görünümü ve aynı zamanda Sebt öğretişinin daha iyi kavranması için okuyucuya “Sebt günü, Yasa ve Hıristiyan hizmetinin gerçek doğasına giriş için Kutsal Yazılar ile ilgili bir araştırma” adlı bir broşürü okumasını salık veririz.