Mısır’dan Çıkış 4

Bizden hala Horev dağının eteklerinde, “çölün arka kısmında dolaşmamız” istenmektedir. Ve bu yerin havası gerçekten de ruhsal gelişim açısından en sağlıklı havadır. İnsanın imansızlığı ve Tanrının bol lütfu, burada çarpıcı bir şekilde ortaya konmaktadır.

Musa, “Ya bana inanmazlarsa?” dedi. “sözümü dinlemez, Rab sana görünmedi derler ise, ne olacak?” İnsan yüreğinin imansızlığını yenmek ne kadar da zordur! İnsan Tanrıya güvenmek konusunda ne kadar da zorlanır! Yehova’nın kesin vaatlerine inanmakta ne kadar yavaş davranır. Doğal insan her zaman böyledir. İnsan gözünün görebildiği herhangi bir şey, göz ile görünmeyen “Çağların Kayası’ndan” daha güvenli görünür. Doğal kişi, Tanrının “diri sularının kaynaklarına” gitmek yerine, “çatlak su sarnıçlarının çamurlu sularına” gider.

Statue from Luxor, Egypt
Statue from Luxor, Egypt

Musa’nın korkularından kurtulması için gerekli olan yeterince şey gördüğünü ve işittiğini düşünebiliriz. Yanan ama çalıyı tüketmeyen ateş, bol lütuf, değerli ünvanlar, tanrısal görev, tanrısal varlığın onunla birlikte olacağı güvencesi; tüm bunların kaygılı her düşünceyi yok etmesi ve yüreğe güvence sağlaması gereklidir. Ama buna rağmen Musa yine de hala sorular sorar ve Tanrı da onu yanıtlamaya devam eder ve belirtmiş olduğumuz gibi, birbiri ardına sorulan her soruya sürekli olarak taze bir lütuf ile karşılık verir. “Rab Musa’ya, ‘elinde ne var?’diye sordu. Musa, ‘Değnek’ diye yanıtladı.” (ayet2) Tanrı Musa’yı olduğu hali ile alacak ve onun elindeki değneği kullanacaktı. Musa’nın Yitro’nun sürüsünü gütmek için kullandığı değnek, Tanrının İsrailini kurtarmak için kullanılacaktı. Mısır ülkesi cezalandırılacak ve Rabbin kurtardıklarının geçmeleri için derin sularda yol açılacaktı ve daha sonra çölde aynı değnek İsrailin susamış konuklarını tazelemek için bir kayaya vurularak kayadan su çıkartmak için işe yarayacak idi. Tanrı, en kudretli amaçlarını gerçekleştirmek için en zayıf ya da güçsüz araçları kullanır. Bu zayıf araçlar Tanrı tarafından kullanıldıkları zaman atandıkları görevi yerine getireceklerdir. İnsanlar, görkemli sonlara görkemli araçlar ile ulaşılacağını sanırlar. Ama Tanrı bu şekilde çalışmaz. O, bir bitki kurdunu, kızgın güneşi, doğudan esen rüzgarı ve her şeyi kendi amaçları için kullanabilir (bakınız Yunus).

Ama Musa’nın hem değnek hem de o değneği kullanacak olan el hakkında büyük bir ders öğrenmesi gerekiyordu. Hem onun öğrenmesi hem de insanların ikna olmaları gerekiyor idi. “Rab, ‘onu yere at’ dedi. Musa değneğini yere atınca, değnek yılan oldu. Musa yılandan kaçtı. Ve Rab Musa’ya, ‘elini uzat, kuyruğundan tut’ dedi. Musa elini uzatıp kuyruğunu tutunca, yılan yine değnek oldu. Rab, ‘bunu yap ki, ataları İbrahim’in, İshak’ın, Yakup’un Tanrısı Rabbin sana göründüğüne inansınlar’ dedi.” Bu, çok güçlü bir belirtidir. Değnek bir yılan oldu ve o zaman Musa yılandan kaçtı. Ama Yehova kendisine yılanı kuyruğundan tutmasını söylediği zaman yılan yine değnek oldu. Burada anlatılmak istenen gerçek, şeytanın gücünün kendisine karşı çevrildiği gerçeğidir. Bu konu, Tanrının tüm yollarında görülen bir gerçeğe değinmektedir. Bu, Musa için bile çarpıcı bir örnek oldu. Yılan kesinlikle Mesih’in elinin altındadır. Ve şeytan tüm kötülüklerinin en yüksek noktasına ulaştığı zaman, ateş gölüne atılacaktır ve orada sonsuzluğun sayısız çağları boyunca yaptığı kötülüklerin karşılığını görecektir. O eski yılan, suçlayıcı ve düşman Tanrının Meshettiği’nin değneği altında sonsuza kadar ezilecektir.

“Sonra, insanın son düşmanı O’nun değneğinin altında yenik düşecektir;
Hallelulja! Mesih Tanrı’da, Tanrı Mesih’te!”

“Ve sonra, Rab Musa’ya, ‘elini koynuna koy’ dedi. Musa elini koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli bir deri hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuş idi. Rab, ‘elini yine koynuna koy’ dedi. Musa, elini yine koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli yine eski haline dönmüştü.” Cüzamlı el ve cüzamlı elin temizlenmesi bize günahın ahlaki etkisini açıklar ve aynı zamanda Mesih’in tamamladığı mükemmel iş ile günahın nasıl ortadan kaldırıldığını da gösterir. Koyna konulan temiz el, cüzamlı ele dönüşür ve yine koyna konulan cüzamlı el temiz hale gelir. Cüzam hastalığı günah konusunda verilen iyi bilinen bir örnektir. Günah ilk insan ile dünyaya girdi ve ikinci İnsan ile ortadan kaldırıldı. “Ölüm bir insan aracılığı ile geldiğine göre, ölümden diriliş de bir insan aracılığı ile gelir.” (1.Korintliler 15:21) bir insan mahvetti,İkinci insan kurtuluş getirdi; bir insan mahkum etti, diğeri bağışlama getirdi; bir insan günahlı yaptı, Diğeri akladı; bir insan dünyayı ölüm ile doldurdu, Diğer insan ise ölümü yendi ve yok etti ve dünyaya yaşam, doğruluk ve yücelik getirdi. Bu nedenle, yılanın kendisi yalnızca sonsuza kadar yenilgiye uğratılmak ile kalmadı, ama aynı zamanda onun iğrenç planlarının hepsi bozuldu; Rab İsa, kefaret eden kurban oldu ve böylelikle  “şeytanın kötü planlarını çarmıhta bozguna uğrattı.”

“Rab, ‘eğer sana inanmaz ve ilk belirtiyi önemsemezler ise, ikinci belirtiye inanabilirler’ dedi. ‘Bu iki belirtiye de inanmaz ve sözünü dinlemezler ise, Nil’den biraz su alıp kuru toprağa dök. Irmaktan aldığın su toprakta kana dönüşecek.” (Mısırdan Çıkış 4:8,9) Bu olay, tanrısal tanıklığa boyun eğmeyi reddettikleri takdirde başlarına gelecek olan şeyin en ciddi ve etkili örneğidir. Bu belirti, yalnızca diğer ilk iki belirtiyi reddettikleri takdirde gerçekleşecek idi. Bu, önce İsrail için bir belirti ve daha sonra Mısır’ın üzerine gelecek olan belayı ima eden belirti olacak idi. (Mısır’dan Çıkış 7:17 ayeti ile kıyaslayın)

Ama her şeye rağmen tüm bu işittiği sözler Musa’nın yüreğini yine de tam olarak tatmin etmedi. Ve Musa Rabbe, “Aman ya Rab!’ dedi, ‘ben kulun ne geçmişte, nede benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim.” Ne müthiş bir geri çekilme! Şükürler olsun ki, Yehova’nın sınırsız sabrı bu karşılığa katlandı. Tanrının Kendisi, “Ben, seninle olacağım” dedikten sonra, gerekli olan her ihtiyaç için destek, güvenli bir şekilde verilmişti. Eğer bu hizmet için iyi bir konuşmacı olmak gerekse idi, Musa, BEN’İM’den her tür gerekli vaadi almış idi. Tanrı, iyi ve güzel konuşma, bilgelik, kudret, enerji ve gerekli olan her iyi şeyin tükenmez kaynağıdır. “Rab, ‘Kim ağız verdi sana?’ dedi. Şimdi git! Ben sana yardımcı olacağım. Ne söylemen gerektiğini sana öğreteceğim.” İşte Tanrıya yakışan engin, hayran bırakan ve eşsiz lütuf! Rab Tanrımızın tüm zorlukları aşan sabırlı lütfu gibi bir lütfa sahip olan kimse olamaz! O’nun lütfu ve sabrı, bize pek çok ihtiyaç ve zayıflığımızda destek olmaya fazlası ile yeterlidir. “BEN RAB’BİM” ifadesi, dünyasal yüreklerimizdeki insan mantığını sonsuza kadar susturması gerekir. Ama heyhat! Bu mantığın düşüncelerinin susturulması çok zordur. Hiç durmadan esenliğimizi rahatsız etmek için tekrar tekrar yükselirler ve Kendisini özünün tüm doluluğu ile ihtiyaçlarımıza uygun olarak kullanılması için feda eden Tanrımızın onurunu lekelerler.

Rab bizimle beraber olduğu zaman, kusurlarımız ve zayıflıklarımız O’nun her konuda yeterli olan lütfunu ve mükemmel sabrını göstermesi için birer fırsat haline gelirler. Eğer Musa bunu hatırlamış olsa idi, iyi bir konuşmacı olmadığı için canını bu kadar çok sıkmazdı. Elçi Pavlus bu gerçeği öğrenmiş olduğunu şu sözler ile ifade eder: “Mesih’in gücü içimde bulunsun diye, güçsüzlüklerim ile sevinerek daha çok övüneceğim. Bu nedenle Mesih uğruna güçsüzlükleri, hakaretleri, zorlukları, zulümleri ve darlıkları sevinç ile karşılıyorum, çünkü ne zaman güçsüz isem o zaman güçlüyüm.” (2.Korintliler 12:9,10) Bu ifade, elbette ancak Mesih’in okulunda ileri bir sınıfa ulaşmış olan biri tarafından söylenebilir. Ve bu biri, iyi bir konuşmacı olmadığı için bundan rahatsızlık duymamayı öğrenmiş biridir; o, Rab İsa Mesih’in değerli lütfunda ihtiyacın her türlü tanımına yanıt bulmuş olan bir imanlıdır.

Bu gerçek ile bilginin Musa’yı korkaklığından ve çekingenliğinden kurtarması gerekir idi; Rab, Musa’ya ne söyleyeceğini öğreteceği konusunda böylesine lütufkar bir şekilde güvence verdiği zaman, Musa’nın zihninin ve yüreğinin bu konuda rahatlamış olması gerekir idi. İnsanın ağzını Yaratan, o ağzı, gerektiği takdirde en iyi sözler ile doldurabilir idi; bu çok basit bir şekilde ifade edilecek olur ise, imanın sağlayacağı hükümdür. Ama heyhat! Kuşku duyan, zavallı yürek, dilini Yaratan’a güvenmek yerine, yaratılmış olan bir dile güvenmeyi seçiyor. Eğer doğal yürek konusunda bilgi sahibi olmasa idi, o zaman, bu durumu anlayamaz idik. Doğal yürek, Tanrıya güvenemez ve bu yüzden Tanrının halkı bile, doğal benlikleri tarafından bir ölçüde de olsa acı çektikleri zaman, diri Tanrı’ya karşı, O’nu hor gören böyle bir güvensizlik eksiği gösterirler. Bu nedenle, önümüzdeki bu olayda Musa’nın hala söylendiğini görmekteyiz. “Aman ya Rab, benim yerime ne olur başkasını gönder!” Musa, bu sözleri ile, Yehova’nın İsrail için Mısır’a göndereceği tek elçi olma onurunu reddetmiş olmakta idi.

Hiç kuşkusuz Tanrı önündeki alçakgönüllülük lütfun kabul edildiğini gösteren bir davranıştır. “Alçakgönüllülük giyinmiş olmak” tanrısal bir özelliktir. Ve alçakgönüllülük hiç şüphesiz, lütfu hak etmeyen bir günahkarın giyebileceği en uygun elbisedir. Ama Tanrı tarafından atanılmış bir görevi reddetmek ya da O’nun bizim için çizmiş olduğu bir yoldan yürümeyi kabul etmemek, alçakgönüllülük olarak adlandırılamaz. “Rabbin Musa’ya öfkelendiğini” okuduğumuz için Musa’nın bu davranışının alçakgönüllülük olmadığı aşikar bir gerçektir. Alçakgönüllülük olmadığı gibi, aynı zamanda zayıflık sınırlarını dahi aşmış olan bir davranıştır. Yoğun bir korkaklık görünümündeki bu davranışa anlaşılması her ne kadar zor olsa da, Tanrının sınırsız lütfu ile karşılık verildi. Ve Musa’ya yenilenmiş güvenceler verildi. Ama konu imansızlık karakteri ve yüreğin yavaşlığı olduğu zaman, Yehova’nın adil hoşnutsuzluğu söz konusu oldu ve Musa, tanıklık ve kurtuluş işindeki tek aracı olmak yerine bunu kardeşi Harun ile paylaşmak zorunda kaldı.

Tanrıyı en çok hor gören ve bizim için en tehlikeli olan şey, sahte bir alçakgönüllülüktür. Belirli erdemlere ya da özelliklere sahip olmadığımız için Tanrı lütfunun bizim için atamış olduğu bir konum ile meşgul olmayı reddettiğimiz zaman, bu alçakgönüllülük değildir; bu konum ile ilgili bize verilmiş olan ünvanı kabul etmemiz gerekir. Örneğin eğer Musa, ihtiyaç duyduğu böyle bir iyi konuşmacı özelliğine sahip olmuş olsa idi, o zaman gitmek için hazır olduğunu söyleyeceğini düşünürdük. Şimdi sorulması gereken soru, onun bu görevi yerine getirmesi için ne kadar iyi bir konuşmacı olması gerektiğidir? Yanıt şudur: Tanrı olmaksızın hiçbir insanın iyi konuşması yeterli olamaz; ama kekeme olan bir kişi bile Tanrı ile etkin bir görevli haline geleceğini kanıtlamıştır.

Bu, uygulamada gerçekten doğru olan bir durumdur. İmansızlık alçakgönüllülük değildir, yalnızca gururdur. İnsan kendisinde inanmak için bir neden bulamadığından dolayı Tanrıya inanmayı reddeder. Bu, küstahlığın en yüksek derecesidir. Eğer, Tanrı konuştuğu zaman, O’na bendeki bir şeyden dolayı inanmayı reddeder isem, O’nu bir yalancı yapmış olurum. (1.Yuhanna 5:10) Tanrı, sevgisini beyan ettiği zaman ve ben kendimi buna yeterince layık biri olmadığımı düşünerek bu sevgiyi reddettiğim zaman, Tanrıyı bir yalancı durumuna sokmuş ve yüreğimdeki kalıtımsal gururu sergilemiş olurum. Oysa Tanrı beni sonsuz ölümden kurtarmak için biricik Oğlu’nu esirgemedi; Tanrı beni sevdiği için dünyaya geldi; benim çaresizliğim nedeni ile Kendi taleplerini Kendisi yerine getirdi; Tanrı beni sevdiği için Mesih çarmıhta benim yerime geçip bana kefaret etti; yasanın lanetini kırarak bana Kendi bereketlerini verdi. Ben bunları hak etmedim, ama Mesih benim yerime geçerek benim için hak etti. Mesih çarmıhta günahkarın yerini aldı, öyle ki, günahkar yücelikte O’nun yerini alabilsin. Mesih günahkarın hak ettiğini aldı, öyle ki, günahkar Mesih’in hak ettiğini alabilsin. Bu şekilde, benlik tamamen bir kenara bırakılmış olur ve gerçek alçakgönüllülük budur. Çarmıhın cennet tarafına ulaşmadığı sürece hiç kimse gerçekten alçakgönüllü olamaz; ama orada tanrısal yaşamı, tanrısal doğruluğu ve tanrısal iyiliği bulur. Kendisinden bir iyilik ya da doğruluk bekleme konusunda artık sonsuza kadar umudunu kesmiştir. Ve artık Rab İsa’dan beslenmeye başlar. Sonsuz çağlar boyunca tüm verende yankılanacak olan şu feryada artık ahlaki açıdan katılmak için hazırdır. “Bizi değil, ya Rab, bizi değil, Kendi adını yücelt!” (Mezmur 115:1)

Musa gibi çok onurlandırılan bir hizmetkarın hataları ya da zayıflıkları üzerinde fazla zaman geçirmek uygun bir davranış değildir; çünkü şöyle yazılmıştır: “Musa, gelecekte söylenecek sözlere tanıklık etmek için Tanrının bütün evinde bir hizmetkar olarak sadık kaldı.” (İbraniler 3:5) Musa’nın koşullarında bizim Musa’dan farklı davranmayacağımızı nereden bilebiliriz? Bu yüzden, onu eleştirmek yerine onun yaşadığı koşullardan ders almamız daha uygun olur. Kendimizi yargılamayı, O’nun bizim içimizde, aracılığımız ile ve bizim için çalışabilsin diye, benliği bir kenara bırakmayı ve Tanrıya güvenmeyi öğrenmemiz gerekir. Gücün gerçek sırrı, burada yatar.

Musa’nın Tanrının gerçekleştirmek üzere olduğu o görkemli kurtarış işinde tek aracı olmayı reddettiğini daha önce belirttik. Ama söylemek istediklerimizin hepsi bu değil idi. “Rab Musa’ya öfkelendi ve ‘ağabeyin Levili Harun var ya!’ dedi. Bilirim, o iyi konuşur. Hem şu anda seni karşılamaya geliyor. Seni görünce sevinecek.  Onunla konuş, ne söylemesi gerektiğini anlat. İkinizin konuşmasına da yardımcı olacak, ne yapacağınızı size öğreteceğim. O, senin yerine sana sözcülük edecek, senin yerine halk ile konuşacak. Sen de onun için Tanrı gibi olacaksın. Bu değneği eline al, çünkü belirtileri onunla gerçekleştireceksin.” (Mısır’dan Çıkış 4:14-17)

Bu bölüm, çok değerli bazı pratik eğitimler içeren zengin bir maden gibidir. Musa’nın korkaklığından ve tereddüdünden söz ettik; tanrısal lütfun kendisi için donatmış olduğu çeşitli vaat ve güvenceler önünde çekimser kaldı. Ve şimdi kendisi gibi bir insan olan kardeşi Musa’nın ağzından farksız bir ağza sahip idi ve Musa Tanrı ile işbirliğini kabul edip Mısır’a gitmek yerine kendisi gibi zavallı bir ölümlünün işbirliğine güvenip gitmeye oldukça hazır hale geldi; oysa Tanrı ona defalarca kendisi ile birlikte olacağını vaat etmesine ve ona yardım edeceğini garanti etmesine rağmen gitmeye hazır hissedememişti.

Ah, okuyucum, tüm bunlar, içinde sizin ve benim yüreklerimizin yansıtıldığı bir aynayı gözlerimizin önüne koymuyor mu? Gerçekten de bu ayna gözlerimizin önünde. Bizim gibi zayıf bir ölümlünün desteğine ve beraberliğine sahip olduğumuz zaman, cesaretli bir karar ile harekete geçeriz. Ama Efendimizin bize sevinç veren yüzünün ışığına ve destek sağlayan her şeye gücü yeten kolunun kudretine sahip olduğumuz zaman ise değişken davranıyor, tereddüt ediyor ve güvenmiyoruz. Bu durumun bize Rabbin önüne çok derin bir alçakgönüllülük sağlaması ve O’nu tam olarak tanıma arzusu uyandırması gerekir. Öyle ki, O’na daha net bir şekilde güvenebilelim ve kaynağımız ve payımız olarak yalnızca O’na sahip olarak daha sağlam adımlar ile yürüyebilelim.

Bir erkek kardeşin paydaşlığının çok değerli olduğuna hiç kuşku yoktur. “İki kişi bir kişiden iyidir” – çalışırken de, dinlenirken de, ya da çatışma halinde. Rab İsa öğrencilerini gönderir iken, onları ikişer ikişer gönderdi – çünkü birlik her zaman teklikten iyidir – yine de, eğer Tanrı ile olan kişisel tanışıklığımız, O’nun bizimle birlikte olduğuna dair deneyimimiz sadece O’nunla yürümemiz açısından daha iyidir; bir erkek kardeşin beraberliğinden Tanrının beraberliğine kıyasla çok daha az yarar görürüz. Burada küçük bir hatırlatma yapalım; Musa’yı tatmin etmiş gibi görünen Harun, daha sonra altın buzağı yapımına önderlik eden kişi olmuştur. (Mısır’dan Çıkış 32:21) sık sık başımıza gelen bu olaydan alınacak ders şudur: gelişmemiz ve başarımız için beraberliğine ihtiyaç duyduğumuz kişi, daha sonra yüreklerimizdeki en derin üzüntü kaynağı haline gelen kişi olduğunu kanıtlar. Bunu her zaman aklımızda tutalım!

Ama yine de Musa, gitmeye razıdır. Ama görevi için tam olarak donatılmadan önce, bir diğer derin uygulamadan geçmesi gerekir. Evet, Tanrının elinin onun doğası üzerine ölüm hükmü yazması lazımdır. Musa, “çölün arka kısmında” çok önemli dersler öğrenmiş idi, ama yine de “bir konaklama yerinde kalmak” aracılığı ile daha da önemli dersler öğrenmeli idi. Rabbin hizmetkarı olmak kolay bir iş değildir. Sıradan hiçbir eğitim bir insanı böyle bir konum için hazırlayamaz. Doğa, ölüm konumuna getirilmeli ve orada tutulmalıdır. “Ölüme mahkum olduğumuzu içimizde hissettik. Ama bu, kendimize değil, ölüleri dirilten Tanrıya güvenmemiz için oldu.” (2.Korintliler 1:9) Başarılı her hizmetkar bu konuda bir şeyler bilmeye ihtiyaç duyacaktır. Musa da kendi deneyimi içinde bu konuma çağrıldı; ahlaki açıdan göreve hazırlandı; derin bir ciddiyet taşıyan şu mesajı firavunun kulaklarına iletmek üzere idi, “RAB şöyle diyor:’ İsrail benim oğlumdur, ilk doğanımdır ve sana söylüyorum, bırak oğlumu gitsin, gitsin ki bana hizmet etsin ve eğer onun gitmesine izin vermezsen ben de senin oğlunu, ilk doğan oğlunu vuracağım.” Musa’nın, firavuna ileteceği mesaj böyle idi; bir ölüm mesajı, bir yargı mesajı. Ve aynı zamanda İsrail’e de bir mesajı vardı; bu mesaj bir yaşam ve kurtuluş mesajı idi. Ama tekrar hatırlayalım ki, mesajı iletecek olan kişi, ölümü ve yargıyı, yaşamı ve kurtuluşu Tanrı adına iletecek idi, bu nedenle tüm bu mesajları kendi canında uygulamalı olarak yaşaması gerekiyor idi.  Aynı şey Musa için de geçerli oldu. Olayın ilk başlangıcında onu ölüm konumunda gördük, ancak bu, kendi kişiliğinde ölüm deneyimine girmekten farklı bir şey idi. Bu nedenle, şunları okuruz: “Rab, yolda bir konaklama yerinde Musa ile karşılaştı, onu öldürmek istedi. O anda Sippora keskin bir taş alıp oğlunu sünnet etti, derisini Musa’nın ayaklarına dokundurdu. ‘Gerçekten sen bana kanlı güveysin’ dedi. Böylece Rab Musa’yı esirgedi. Sippora Musa’ya sünnetten ötürü ‘Kanlı güveysin’ demiş idi. Bu bölüm, bizi Musa’nın kişisel ve ailesi ile ilgili öyküsünde yer alan derin bir sırra ortak eder. Sippora’nın yüreğinin bu noktada bıçak kullanmaktan kaçınmadığı aşikardır; Sippora daha önce Tanrının İsrailinin her üyesinin bedeninde yer alması gereken bu belirtiden sakınmıştı, Musa ile olan ilişkisinin doğal olana ölmesini kapsadığından haberdar değil idi. Sippora çarmıhtan önce yaşamıştı. Bu yaptığı doğaldı. Ama bu konuda Musa Sippora’ya boyun eğmiş idi ve bu bize konaklama yerindeki gizemli olay hakkında açıklama verir. Eğer Sippora oğlunu sünnet etmeyi reddetse idi, o zaman Yehova’nın eli Sippora’nın kocasının üzerine uzanacak idi ve eğer Musa karısının duygularına göre hareket etse idi, Yehova “Musa’yı öldürmek isteyecek” idi. Ölüm hükmünün doğanın üzerinde yazılması gerekir ve eğer bir şekilde bundan kaçınmaya kalkar isek, bir başka durumda yine aynı olay ile yüz yüze geleceğimiz kesindir.

Daha önceden de belirtildiği gibi Sippora, kilisenin eğitici ve ilginç bir örneğini teşkil eder. Sippora, Musa’nın reddedilişi dönemi boyunca Musa ile birleşti ve biraz önce alıntı yapılan bölümde kilisenin, Kanı aracılığı ile bağlı olduğu Mesih’i tanımaya çağrıldığını öğreniriz. Kilise için O’nun kasesinden içmek ve O’nunla vaftiz olmak bir ayrıcalıktır. Kilise O’nunla çarmıha gerildiği için O’nun ölümüne benzemesi gerekir; bedenin üyelerini ölüme teslim etmek, her gün çarmıhı yüklenmek ve O’nu izlemek. Kilisenin Mesih ile olan ilişkisinin temeli O’nun kanıdır ve bu ilişkinin gücünün gösterilmesi için konuya doğanın ölümünün dahil edilmesi gereklidir. “Siz de her yönetimin ve hükümranlığın başı olan Mesih’te doluluğa kavuştunuz. Ayrıca Mesih’in gerçekleştirdiği sünnet sayesinde bedenin benliğinden soyunarak el ile yapılmayan sünnet ile O’nda sünnet edildiniz. Vaftizde O’nunla birlikte gömüldünüz, O’nu ölümden dirilten Tanrının gücüne iman ederek O’nunla birlikte dirildiniz.” (Koloseliler 2:10-12)

Kilisenin Mesih ile olan yeri hakkındaki öğretiş budur – kilisenin ve kilisenin her üyesinin sahip olduğu zengin ayrıcalıkları açıklayan bir öğretiş. Özetleyecek olur isek, dahil olanlar şunlardır: günahın tam bağışlanması, tanrısal doğruluk, tam kabul edilme, sonsuza kadar kalıcı güvence ve Mesih’in tam yüceliği içinde O’nunla tam bir paydaşlık. “O’nda doluluğa kavuştunuz.” Bu ifade, kesinlikle her şeyi açıklamaktadır. Doluluğa sahip, tam ya da eksiği olmayan bir kişiye ne eklenebilir ki? İnsanların geleneği, dünyanın temel ilkelerine dayanan felsefe, boş ve aldatıcı sözler, yiyecekler, içecekler, kutsal günler, bayramlar, Yeni Ay ya da Şabat Günü gibi konularda hiç kimse onu yargılayamaz; “şunu elleme”, “şunu tatma”, buna dokunma” gibi insan buyrukları ve öğretişleri, günler, aylar, zamanlar ve yıllar.. tüm bunlardan bir tanesi ya da hepsi bir arada Tanrının “doluluğu kavuşmuş” olduğunu beyan ettiği birine hiç bir ekleme yapamaz. Aynı zamanda şunu da hatırlayalım; Tanrı insanı altıncı günün bitiminde yarattı ve yaratma işlemini tamamladıktan sonra onun “çok iyi” olduğunu söyledi.

Bu doluluğun hiç bir şekilde bir başarı konusu olarak görülmemesi gerekir ya da henüz ulaşamamış olduğumuz ama ulaşmak için gayret göstererek mücadele etmemiz ve sahip olmamız gereken bir şey değildir bu doluluk; bir ölüm döşeğinde yatar iken ya da bir yargı kürsüsünün önünde dururken de ona sahip olduğumuzdan emin olamayız. Bu doluluk, Tanrının en güçsüz en deneyimsiz ve en zayıf çocuğuna lütfedilmiş paydır. Kutsalların en düşkünü bile bu paya sahiptir. Tanrının tüm halkı “Mesih’te doluluğa kavuşmuştur. Elçi bu konuda, “doluluğa kavuşacaktır”, “kavuşabilir”, “umarım kavuşur”, ya da “kavuşması için dua eldim” gibi ifadeler kullanmamıştır. Hayır, Kutsal ruh aracılığı ile mutlak bir beyanda bulunur; “doluluğa kavuştunuz!” Bu, bir imanlının gerçek özelliğidir ve Tanrının insan için hedeflediği amaç budur: “Mesih’te doluluğa kavuşması!”

Ancak bu durumda bazı kişiler şu tür sorular sorabilirler: “Hiç günahımız, başarısızlığımız ya da günahımız yok mu?” Hiç kuşkusuz var. “Günahımız yok dersek, kendimizi aldatırız ve içimizde gerçek olmaz.” (1.Yuhanna 1:8) İçimizde günah vardır, ama üzerimizde günah yoktur. Ayrıca, kendimizde durmayız, Mesih’te dururuz. “Doluluk” halimiz O’nda olduğumuz içindir. Tanrı, imanlıyı Mesih’te, Mesih ile birlikte ve Mesih olarak görür. Bu imanlının değişmez konumu ve sonsuza kadar kalıcı olan duruşudur. Benliğin günahlarının bedeni, “Mesih’in elle yapılmayan sünneti ile kesilmiştir.” Her ne kadar benlik imanlının içinde olsa da, imanlı benliğin içinde değildir. İmanlı yeni ve sonsuz bir yaşamın içinde Mesih ile birleşmiştir ve bu yaşam, imanlının Tanrının önünde durduğu tanrısal doğruluk ile ayrılması imkansız bir şekilde bağlıdır. Rab İsa Mesih, bir zamanlar imanlıya karşı olan her şeyi kesip atmıştır ve O’nu Tanrı’ya  yaklaştırmıştır. Tanrı da imanlının bu konumundaki yakınlığından keyif alır. Tek bir sözcük ile açıklayacak olur isek, Mesih, imanlının doğruluğudur. Bu gerçek, her soruyu yanıtlar, her itirazı siler atar ve her kuşkuyu yok eder. “Çünkü hepsi – kutsal kılan da kutsal kılınanlar da – aynı Baba’dandır.” (Koloseliler 2:11)

Gerçeğin ön çizgisi, bize Musa ve Sippora arasındaki ilişkide sunulan çok ilginç bir örnekten ortaya çıkmıştır. Şimdi artık bu bölümü sona erdirmek ve önemli dersleri ve kutsal etkileri nedeni ile Mesih’in her hizmetkarı ve diri Tanrının her elçisi için çok elzem olmasına rağmen, “çölün arka kısmından” ayrılmak için acele etmeliyiz. Ya müjde yayma gibi önemli bir görevde ya da Tanrının evi, yani kilise ile ilgili çeşitli hizmetlerde etkili bir şekilde hizmet edecek olan herkesin Musa’nın Horev dağının eteklerinde ve “bir konaklama yerinde” öğrendiği değerli dersleri alması gerekecektir.

Eğer tüm bu yukarıda anlatılanlar imanlıların yaşamlarında uygun şekilde gerçekleşmiş olsalar idi, o zaman görev için asla uygun olmadıkları ve gönderilmedikleri halde hizmet alanlarına koşan imanlılar olmazdı. Vaaz etmek, öğretmek, öğüt vermek ya da herhangi bir şekilde hizmet etmek için istekli olanlar, lütfen ciddi bir şekilde uygun olup olmadıklarını, yeterince öğretişe sahip olup olmadıklarını ve Tanrı tarafından gönderilip gönderilmediklerini araştırsınlar. Eğer Tanrı tarafından gönderilmediler ise, o zaman imanlıların işine ne Tanrı sahip çıkacaktır ne de bu işin insanlara bir yararı olacaktır, böyle bir iş ne kadar erken bitirilir ise o kadar iyi olur, hem imanlı hem de onu dinleyen kişi ağır bir yükten kurtulmuş olurlar. Ne başka insanlar ne de insanın kendisi tarafından atanan bir hizmet Tanrının kilisesine uygun bir hizmet olmayacaktır. Her şeyin Tanrı tarafından verilen bir armağan, tanrısal bir öğretiş ve tanrısal gönderilme ile başlaması gerekir, ancak o zaman görev başarılı olacaktır.

“Ve RAB Harun’a, çöle gitmesini ve Musa ile buluşmasını söyledi. Harun gitti ve Tanrının dağında Musa ile buluştu ve onu öptü. Ve Musa Harun’a Rabbin, kendisine söylemiş olduğu sözlerin hepsini söyledi ve buyurmuş olduğu tüm belirtileri anlattı. Bu görüşme sahnesi çok sade ve güzeldi; tatlı kardeş sevgisini ve beraberliği yansıtıyordu. Daha sonra bu iki adamın çöldeki yaşamları sırasında tecrübe edecekleri ilişkiler bu sahnelerden oldukça farklı olacak idi. Çölde geçirilen kırk yılın insanlarda ve değerlerde büyük değişikliklere neden olacağı kesindir. Ama yine de çöl yaşamının katı gerçeklerine girmeden önce, imanlıların ilk günlerindeki rotalarının üzerinde zaman geçirmek hoştur. Çöl yaşamı her koşulda, sıcak ve cömert duyguların akışlarına engel olur ve aldatma, çürüme ve ikiyüzlülük yüreğin güven kaynaklarını kurutmadan ve tüm ahlaki varlık kuşku uyandıran huyların etkisi altına girmeden çölde bulunmak zaten imkansızdır.

Pek çok olayda yılların deneyimi aracılığı ile, bu tür sonuçlar ile karşılaşılmıştır; bu doğrudur. Doğayı, dünyanın sağladığı ışıktan daha net bir ışık ile görmesi için gözleri açılmıştır, ama buna rağmen Tanrının bağrından akan lütfun enerjisi ile kuşağına hizmet ettiği için mutludur. İnsan yüreğindeki derinlikleri ve fırtınaları kim İsa’nın bildiğinden daha iyi bilebilir? “ama İsa bütün insanların yüreğini bildiği için onlara güvenmiyordu. İnsan hakkında kimsenin O’na bir şey söylemesine gerek yok idi, çünkü kendisi insanın içinden geçenleri biliyordu.” (Yuhanna 2:24,25) O, insanı öyle iyi tanıyordu ki, ona güvenmesi mümkün değil idi. İnsanların sözlerine güvenemezdi, davranışlarını ciddiye alamazdı. Ama buna rağmen O’nun gibi lütufkar olan kimse var mıdır? Kim O’nun kadar sevecen, yumuşak huylu, şefkatli olabilir ve O’ndaki sempati duygularına kim sahip olabilir? Her şeyi anlayan bir yürek ile, herkesin duygularına yakınlık duyabiliyordu. İnsanlar hakkında sahip olduğu mükemmel bilgi, O’nu insan ihtiyacını karşılamaktan uzak tutmadı. “Her yanı dolaşarak iyilik yapıyordu.” Neden? Çünkü, Tanrı O’nunla birlikte idi. (Elçilerin İşleri 10:38) Bu, bizim verdiğimiz bir örnektir. Bu örneği izleyelim; bunu yaparken her ne kadar yolun üstündeki her adımda benliğin üzerine basmamız gerekse bile.

Herkese koyu kuşku dolu bakışlar ile bakan bir bilgeliği, doğal bilgiyi, insanları bencillikle yönlendiren bir yüreğin deneyimlerini kim arzu eder? Göksel ya da mükemmel bir doğanın bu tür bir sonucun peşinden gitmeyeceği kesindir. Tanrı, bilgelik verir, ama bu yüreği insan ihtiyacına ve üzüntüsüne karşı kilitleyen bir bilgelik değildir; doğal bilgi sağlar, ancak bu bilgi, yanlışlıkla bizim olarak adlandırdığımızı bencil bir gayret ile kavramamıza neden olan bir bilgidir. Tanrı tecrübe verir; ama bu tecrübe kendimi ön planda tutmam ile sonuçlanmaz. Eğer İsa’nın ayak izlerinden yürüyor isem, bu şekilde O’nun üstün ruhunu sergiliyor isem, kısaca, “benim için yaşamak, Mesih’tir” diyebilirim; sonra dünyanın ne olduğu hakkında bilgi sahibi olarak dünyada dururum; insan ile iletişim kurduğum zaman, ondan ne beklediğimi bilirim; lütuf aracılığı ile her koşulda Mesih’i sergileyecek güce sahibim. Beni harekete geçiren kaynaklar ve beni ilgilendiren değerlerin hepsi yukarıdadır; O’nun bulunduğu yerdedir; “O, dün, bugün ve sonsuza kadar aynıdır.” (İbraniler 13:8) O sevgili ve onurlu hizmetkarın yüreğini destekleyen öykü ile, bizi derin ve sağlam bilgi ile donatmıştır. Musa’nın çölün zor koşullarına rağmen dayanması aldığı dersler sayesinde mümkün olmuştur. Ve her şey sona erdiği zaman, kırk yılın bilgisi ve denemesi ile Musa Hor dağında durduğu zaman, erkek kardeşini aynı en başta kucakladığı sıcak duygular ile yine kucaklayabildi.

Evet, her iki olayın birbirlerinden farklı oldukları gerçektir. Onlar, “Tanrının dağında” buluştular ve kucaklaştılar ve birlikte Tanrı tarafından atandıkları hizmete başladılar. “Hor dağında” Yehova’nın buyruğu ile buluştular, öyle ki Musa erkek kardeşinin, katılmış olduğu bir hata nedeni ile kahin elbiselerini üzerinden çıkardığını ve atalarına katıldığını görsün. (Ne kadar ağır! Ne kadar dokunaklı!) Koşullar değişir: insanlar birbirlerine sırt çevirebilirler; ama Tanrıda değişkenlik ya da dönekliğin gölgesi yoktur. (Yakup 1:17)

“Musa ile Harun varıp İsrail’in tüm ileri gelenlerini topladılar. Harun, Rabbin Musa’ya söylemiş olduğu her şeyi onlara anlattı. Musa da halkın önünde belirtileri gerçekleştirdi. Halk inandı; Rabbin kendileri ile ilgilendiğini, çektikleri sıkıntıyı görmüş olduğunu duyunca, eğilip tapındılar.” (Mısır’dan Çıkış 4:29-31) Tanrı çalıştığı zaman her engelin çekilip gitmesi gerekir. Musa, “Halk bana inanmayacak” demiş idi; ama asıl konu halkın Musa’ya değil, Tanrıya inanıp inanmayacağı idi. Bir insan, kendisini sadece Tanrının bir aracısı olarak görebildiği zaman, mesajının kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin bir kaygı duymaz; mesajı ilettiği kişilere hitap eder iken sakin ve yumuşak huylu kalabilir, onlardan çekinmez. Aksine, kaygı ruhundan korunduğu için sakin ve dengeli bir tanıklık yapmak için çok uygun bir ruh haline sahip olacaktır. Tanrının aracısının, Kimin mesajını ilettiğini her zaman hatırlaması gerekir. Zekeriya, meleğe, “Bundan nasıl emin olabilirim?” diye sorduğu zaman, melek onun bu sorusundan rahatsız olmuş muydu? Hiçbir şekilde rahatsız olmamış idi. Melek ona sakin bir tavır içinde şu karşılığı verdi. “Ben Tanrının huzurunda duran Cebrail’im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim.” (Luka 1:18,19) Melek, kuşku duyan ölümlünün önünde, mesajını iletirken sakin ve saygın idi; sanki şöyle demek istiyor idi: “Göklerin Efendisinin huzurundan gönderilmiş bir aracıdan nasıl kuşku duyabilirsin?” Bu nedenle, Tanrının her aracısının böyle sakin bir ruh ile mesajını iletmesi gerekir.