Mısır’dan Çıkış 7-11

Bu beş bölüm farklı bir kısmı oluştururlar. Ve içerikleri şu üç ayrı bölüm halinde, yani, Yehova’nın elinden çıkan on hüküm; Mısır’da Musa’ya karşı çıkan firavunun büyücüleri “Yannis ve Yambris” ve firavunun dört itirazı.

Tüm Mısır ülkesi Tanrının değneğinin birbiri ardına inen darbeleri altında dehşet ile inledi. Tahtında oturan kraldan değirmen taşında çalışan hizmetkarına kadar herkese bu değneğin korkunç ağırlığı hissettirildi. “Kulu Musa’yı, seçtiği Harun’u gönderdi aralarına. Onlar gösterdiler Rabbin belirtilerini, Ham ülkesinde şaşılası işlerini. Karanlık gönderip ülkeyi karanlığa bürüdü Rab. Çünkü Mısırlılar onların sözlerine karşı gelmişlerdi. Kana çevirdi sularını, öldürdü balıklarını. Ülkede kurbağalar kaynaştı krallarının odalarına kadar. Rab buyurunca sinek sürüleri, sivrisinekler üşüştü ülkenin her yanına. Dolu yağdırdı yağmur yerine, şimşekler çaktırdı ülkelerinde. Bağlarını, incir ağaçlarını vurdu, parçaladı ülkenin ağaçlarını. O buyurunca çekirgeler, sayısız yavrular kaynadı. Ülkenin tüm bitkilerini yediler ve toprağın ürününü yiyip bitirdiler. Rab ülkede ilk doğanların hepsini, ilk çocuklarını öldürdü.” (Mezmur 105:26-36)

Photo of a wall in Luxor, Egypt
Photo of a wall in Luxor, Egypt

Esin alarak yazan mezmur yazarı burada firavunun katı yüreği nedeni ile ülkesine ve halkına gönderilen bu sıkıntıları birer birer kaleme almıştır. Bu hain putperest krallık En Yüce Olan Tanrının egemen iradesine ve amacına karşı direnç göstermek küstahlığında bulunmuştur. Ve bu direncin bir sonucu olarak krallığa körlük ve yürek katılığı verildi. Ve Rab firavunun yüreğini katılaştırdı, çünkü rab Musa aracılığı ile firavuna konuşur iken firavun Tanrının sözlerine kulak asmamıştı. “Rab firavunu inatçı yaptı. Rabbin Musa’ya söylediği gibi, firavun Musa ve Harun’u dinlemedi. Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘Sabah erkenden kalkıp firavunun huzuruna çık ve ona de ki, ‘İbranilerin Tanrısı Rab şöyle diyor: ‘Halkımı salıver, bana tapsınlar. Yoksa bu kez senin, görevlilerinin, halkın üzerine bütün belalarımı yağdıracağım. Öyle ki, bu dünyada benim gibisi olmadığını öğrenesin. Çünkü elimi kaldırıp seni ve halkını salgın hastalık ile vurmuş olsa idim, yeryüzünden silinmiş olurdun. Gücümü sana göstermek, adımı tüm dünyaya tanıtmak için seni ayakta tuttum.” (Mısır’dan Çıkış 9:12-16)

Firavunun ve yaptıklarının üzerinde düşünür iken, insanın zihni Vahiy kitabının olaylarına doğru yol alır; bu kitapta Tanrı halkına eziyet eden son kibirli diktatörü görürüz ve Her Şeye Gücü Yeten Tanrının yedi gazap kasesi bu diktatörün krallığına ve kendisinin üzerine boşaltılır. Tanrının amacı, İsrail’in yeryüzündeki üstünlüğü ve ayrıcalığıdır ve bu yüzden bu amaca karşı gelme küstahlığında bulunacak her bir kişi bir kenara atılacaktır. Tanrısal lütfun objesini bulması gerekir ve bu lütfun önüne bir engel olarak çıkacak olan her bir kişinin bu engellemesi ortadan kaldırılacaktır. Bu engel ne olursa olsun, ister Mısır ister Babil, ya da “canavar”, hiç fark etmez; tanrısal güç tanrısal lütfun akması için gerekli olan kanalı temizleyecektir ve engel olmak isteyen her kişi sonsuz bela ile ceza görecektir. İbranilerin Rab Tanrısına karşı kendilerini yüceltmek isteyen herkes sonsuz çağlar boyunca bu hatasının acı meyvesini tadacaktır. Tanrı, halkına şöyle dedi: “Sana karşı kalkan hiç bir silah işe yaramayacak,” ve Tanrının şaşmaz sadakati sonsuz lütfunun vaat etmiş olduğunu kesinlikle gerçekleştirecektir.

Bu nedenle firavunun öyküsünde Tanrının önünde inatçılığını sürdüren firavun, İsrail’in Tanrısının demir pençesi aracılığı ile üzerine dökülen gazap kaselerini tadacaktır. Ve Mısır ülkesinin her yanı boydan boya karanlık, hastalık ve dehşet ile örtüldü. Aynı şeyin, şeytanın gücü ile silahlanmış olan son büyük diktatör dipsiz kuyudan çıkartıldığı zaman, gerçekleştiğini de göreceğiz; Yehova’nın seçtikleri onun “kibir ayağını” ezeceklerdir. Şeytanın tahtı yıkılacak ve krallığı yedi bela tarafından alt üst edilecektir. Ve sonunda şeytanın kendisi de Kızıl Deniz’de değil, “ateş ve kükürt gölü”nde boğulacaktır.” (Vahiy 17:8 ve Vahiy 20:10 ayetlerini karşılaştırın.)

Tanrının İbrahim, İshak ve Yakup’a vaat etmiş olduğu sözlerden ne bir nokta ne de tek bir harf eksilmeyecektir. Tanrı tüm sözlerinin hepsini yerine getirecektir. Koşullar her ne kadar bunun aksini söylese de Tanrı vaatlerini hatırlar ve onları yerine getirecektir. Tanrının sözlerinin hepsi Mesih İsa’da “evet” ve “amin” dir. Bu dünya sahnesinde pek çok hanedan ortaya çıkmış ve egemenlik sürmüşlerdir; Kudüs’ün eski yüceliğinden kalan görünür harabeler üzerinde tahtlar dikilmiştir. Bir süre için imparatorluklar var olmuş ve sonra yok olup gitmişlerdir, hırslı kişiler vaat edilen ülkeye gitmek için rıza göstermişlerdir; tüm bu olayların hepsi gerçekleşmiştir. Ama Yehova Filisti ile ilgili olarak şu sözleri söylemiştir: “Tarlanız temelli olarak satılamaz, çünkü bana aittir.” (Levililer 25:23) Bu nedenle, Yehova’dan başka hiç kimse bu ülkeye sonsuza kadar sahip olamayacak ve ona İbrahim’in tohumu aracılığı ile asla miras almayacaktır. Kutsal Yazıların tek bir bölümü bile bu gerçeği zihinlere yerleştirmek için yeterlidir. Kenan diyarı İbrahim’in tohumu içindir ve İbrahim’in tohumu Kenan diyarı içindir ve yeryüzündeki hiç bir güç ya da cehennem bu tanrısal düzeni asla tersine çeviremez. Sonsuz Tanrı sözünü söylemiştir ve sonsuza kadar kalıcı antlaşmanın kanı akarak bu sözü mühürlemiştir. O zaman bu durumda bu sözün yerine gelmesini kim engelleyebilir? “Gök ve yer yok olacak, ama Tanrının sözü asla yok olmayacaktır.” Ey Yeşurun, sana yardım için göklere ve bulutlara görkem ile binen, Tanrıya benzer biri yok. Sığınağın, çağlar boyu var olan Tanrıdır, seni taşıyan O’nun yorulmaz kollarıdır. Düşmanı önünden kovacak ve sana ‘onu yok et!’ diyecek. Böylece İsrail güvenlik içinde yaşayacak; tahıl ve yeni şarap ülkesinde, Yakup’un pınarı güvenlikte kalacak. Gökler oraya çiy damlatacak. Ne mutlu sana, ey İsrail! Var mı senin gibisi? Sen Rabbin kurtardığı bir halksın. Rab seni koruyan kalkan ve şanlı kılıcındır. Düşmanların senin önünde küçülecek ve sen onları çiğneyeceksin.” (Yasanın Tekrarı 33:26-29)

Şimdi ikinci olarak, Mısırın büyücülerinin karşı koymaları üzerinde düşüneceğiz. Tanrının gerçeğine karşı koyan bu Yannis ve Yambris adlı Mısırlı büyücülerin adlarını bilmeyebilirdik, ama Kutsal Ruh aracılığı ile son günler ile bağlantılı olarak elçi Pavlus’un oğlu Timoteos’a uyarı olarak yazdığı kayıtlardan bu Mısırlı büyücülerin adlarını öğreniriz. İmanlı okuyucuların bu büyücüler tarafından Musa’ya yapılan baskının gerçek doğasını net olarak anlamaları gerekir. Ve imanlı okuyucunun konuyu tam olarak anlayabilmesi için ben burada elçi Pavlus’un Timoteos’a yazdığı mektuptaki bölümün tamamını alıntı olarak aktaracağım. Bu bölüm derin ve müthiş bir ciddiyete sahiptir.

“Şunu bil ki, son günlerde çetin anlar olacaktır. İnsanlar, kendilerini seven, para düşkünü, övüngen, kibirli, küfürbaz, anne baba sözü dinlemez, nankör, kutsallıktan ve sevgiden yoksun, uzlaşmaz, iftiracı, özünü denetleyemeyen, azgın ve iyilik düşmanı olacaklar. Hain, aceleci, kendini beğenmiş, Tanrıdan çok eğlenceyi seven, Tanrı yolunda imiş gibi görünüp bu yolun gücünü inkar edenler olacaklar. Böylelerinden uzak dur. Bunların arasında evlerin içine sokulup günah ile yüklü, çeşitli arzular ile sürüklenen, her zaman öğrenen ama gerçeğin bilgisine bir türlü erişemeyen zayıf iradeli kadınları adeta tutsak eden adamlar var. Yannis ile Yambris nasıl Musa’ya karşı geldiler ise, bunlar da gerçeğe karşı gelirler. Düşünceleri yozlaşmış, iman konusunda reddedilmiş insanlardır. Ama daha ileri gidemeyecekler. Çünkü Yannis ile Yambris örneğindeki gibi bunların da akılsızlığını herkes açıkça görecektir.” (2.Timoteos 3:1-9)

Şimdi, gerçeğe karşı gösterilen bu direncin doğasına işaret etmek büyük önem taşır. Yannis ile Yambris’in Musa’ya karşı koyma biçimleri yalnızca onun yaptıklarını taklit etmek şeklinde idi. Yapabildikleri tek şey bu idi. Yaptıkları büyüyü sahte ya da kötü bir enerjiye atfettiklerini okumuyoruz, bu, büyücülerin yapılanların aynısını yaparak güçlerini vicdanlar üzerinde göstermek istemelerinden ibaret idi. Musa’nın yaptığını onlar da yapabilirlerdi, yani ortada öyle büyütülecek bir durum yok idi, Musa onlardan farklı biri değil idi. Biri, diğeri kadar iyi idi. Bir mucize, bir mucizedir. Eğer Musa halkı Mısırdan çıkartmak için mucize yapar ise, onlar da halkı Mısırda tutmak için mucize yapabilirler idi. O halde ortada ne gibi bir fark vardı?

Tüm bunlardan öğrendiğimiz ders şudur: dünyada Tanrının tanıklığına karşı gösterilen en büyük direnç gerçeğin etkilerini taklit eden kişiler tarafından gösterilir. Böylelikle tanrısal gücü inkar etmiş olurlar. Bu kategoriye dahil olan kişiler aynı şeyleri yapabilirler, aynı alışkanlık ve davranışları edinebilir ve aynı dili kullanabilir ve diğerleri gibi aynı düşünceleri ikrar edebilirler. Eğer Mesih’in sevgisi tarafından zorlanan gerçek imanlı, açları doyurup çıplakları giydiriyor ise, hastaları ziyaret ediyor ve Kutsal Yazıları okuyor ise, müjdeyi destekleyip dua ediyor ise, övgü ilahileri söyleyip müjdeyi vaaz ediyor ise, biçimci kişi de bu şeylerin her birini yapabilir ve bu davranışları son günlerde gerçeğe karşı gösterdikleri direnişin özel bir karakterini ortaya koyar – bu ruh, “Yannis ile Yambris’in” ruhudur. Bu gerçeği anlamaya ne kadar da çok ihtiyacımız var! “Yannis ve Yambris Musa’ya nasıl karşı koydular ise”, bu kendilerini seven, dünyanın ardından giden ve eğlence düşkünü imanlı olduklarını söyleyen kişiler gerçeğin gücünü inkar eder ve karşı çıkarlar! Gelenek haline gelmiş biçimi kendilerine uyarlarlar, öz-inkarı kapsadığı için “güç”ten nefret ederler. Tanrısallığın gücü, Tanrının talepleri konusunda farkındalığı kapsar. Tanrının egemenliği yüreğin içindedir ve bu nedenle bunun sonucu tüm yaşam ve karakterde görünür. Ama biçimci davranan kişinin bu konuda bilgisi yoktur. Tanrısallığın gücü, bir önceki alıntıda ortaya konan bu sinsi özellikler ile asla uyuşamaz. Ama “biçim” bu özelliklerin üstünü örter iken aynı zamanda onları tamamen boyun eğmez bir durumda bırakır ve biçimci kişi bundan hoşlanır; tutkularının boyun eğmelerini istemez, eğlenceden hoşlanır, duygularının yönetilmesini ve yüreğinin saflaşmasını istemez. “Her iki dünyanın da tadını çıkartacak” kadar inanç arzu eder. Gelecek olan dünyayı bulduğu için bu dünyadan vazgeçme konusunda bir şey bilmez.

Şeytanın Tanrının gerçeğine karşı çıktığı biçimlerden söz eder iken, onun bu yönteminin her zaman var olduğunu hatırlarız; önce açık bir vahşet aracılığı ile karşı çıkar ve sonra eğer bu konuda başarılı olamaz ise, bunu bir sahtelik üreterek bozar. Bu yüzden şeytan önce Musa’yı öldürmeyi denedi (Mısırdan Çıkış 2:15) ve bu amacında başarısız olduğu için onun işlerini taklit etmeye uğraştı.

Böylece, Tanrının Kilisesine adanmış olan gerçek ile bağlantılı olarak çabalar gösterdi; Şeytanın daha önceki gayretleri baş kahinlerin ve ihtiyarların, yargı kürsüsü, zindan ve kılıç gazabı ile ilgili olarak ortaya kondu. Ama biraz önce 2.Timoteos’tan alıntı yapılan bölümde bu konu hakkında bir bilgi görmeyiz. Vahşet genellikle güçsüz bir biçimin daha da kötü ve tehlikeli bir araç haline gelmesine yol açar; boş bir iman ikrarı ve insani sahtelik. Düşman elinde zulüm kılıcı ile görünmek yerine, etrafta omuzlarında iman ikrarı giysisi ile dolanır. Bir zamanlar karşı çıkıp zulmettiği şeyleri ağzı ile ikrar eder ve bunların taklidini yapar. Ve böyle yapmakla bir süre için sözde çekici avantajlar kazanmış gibi görünür. Ahlaki kötülüğün korkutucu biçimleri çağdan çağa insanlık tarihinin sayfasını lekelemiştir. Ve doğal olarak yalnızca onları aradığımız yerlerde bulmak yerine, insan karanlığının in ve mağaralarında saklanır; soğuk, güçsüz ve etkisiz görünümlere bürünür ve bu davranış, şeytanın büyük başyapıtlarından biridir.

Düşmüş ve çaresiz bir yaratık olarak insan, kendisini sevecek, açgözlü, övüngen ve kibirli olacaktır, çünkü doğal yaratıktır; ama tüm bu özellikleri ile “bir tanrısallık biçimi” ile örtüldüğü aşikardır ve “son günlerde” gerçeğe karşı yaptığı bu direnişle, şeytanın özel enerjisini ortaya koyar. Bu insan sınırsız kutsallık ve saflığın kaynağının harekete geçen gerekli sonuçlarını gösteremez; Kutsal Ruh’un gücü olmadıkça doğal insanın sinsi kötülük, tutku ve isteklerini kontrol etmesi mümkün değildir; kendisinden farklı davranması beklenemez. Ama öte yandan, Rab İsa Mesih’in kutsal adını insanın hainliği ve ölümcül kötülüğü ile bağlantılı olarak gördüğümüz zaman – kutsal ilkeleri kutsal olmayan davranışlar ile bağlantılı olarak bulduğumuz zaman – Romalılar mektubunun ilk bölümünde işaret edilen öteki ulusların tüm bozuk özelliklerine baktığımız zaman ve bunların bir “tanrısallık biçimi” altında gösterildiklerini incelediğimizde, işte o zaman gerçekten şöyle diyebiliriz: tüm bunlar “son günlere” ait olan korkunç özellikler – bunlar “Yannis ve Yambris”in direnişleri.

Ama yine de, Mısırlı büyücüler gerçek ve diri Tanrının hizmetkarlarının yaptıklarının yalnızca üç tanesini taklit edebildiler, yani değneklerini yılanlara dönüştürebildiler, (Mısırdan Çıkış 7:12), suyu kana çevirdiler, (Mısırdan Çıkış 7:21) ve ülkeye kurbağaları saldılar (Mısırdan Çıkış 8:7). Ama dördüncü harekette, yani yerdeki tozun sivrisineğe dönüşmesi olayında, kendi büyüleri ile aynı şeyi yapmak istedilerse de bunu başaramadılar ve “Bu işte Tanrının parmağı var!” dediler. (Mısırdan Çıkış 8:16-19) Aynı şeyi, son günlerde gerçeğe karşı direnen kişiler de yapmaktadır. Yaptıkları her şeyi şeytanın doğrudan enerjisi aracılığı ile yaparlar ve onun gücünün sınırlarının dışında hareket edemezler. Ayrıca burada söz konusu olan özel konu, “gerçeğe karşı koymaktır.”

“Yannis ve Yambris”in burada yapabildikleri üç şey, şeytanın enerjisi, ölüm ve murdarlık gibi özellikleri ile tanımlanır; yani, yılanlar, kan ve kurbağalar. Bu üç olayda Musa’ya karşı durdular ve aynı zamanda “gerçeğe de karşı” gelmiş oldular. Ve gerçeğin vicdan üzerindeki ahlaksal ağırlığını ve aksiyonunu engellemiş oldular. Gerçeğin etkisi altına girmeyi reddeden kişiler gerçeğin gücünü öldürmeye kalkışırlar. Şeytanın çalışma şekli böyledir. İmanlılar ile ilgili her şeye sahip olmak ister. Bizi, “imanlı bir dünya” tarafından çevrelendiğimize inandırmak ister. Ancak bu sahte bir Hıristiyanlık dünyasıdır; gerçeğe tanıklık etmekten çok uzak bir dünyadır; gerçeğin saf ve değerli etkisine karşı çıkmak için gerçeğin düşmanı tarafından tasarlanmıştır.

Kısaca özetleyecek olur isek, Mesih’in hizmetkarı ve gerçeğin tanığı her tarafından “Yannis ve Yambris”in ruhu tarafından çevrelenmiştir. Ve bunu hatırında tutması kendisi için yararlıdır; karşısındaki kötüyü her şekilde tanımalıdır; şeytanın Tanrının gerçekliğini taklit ettiğini her zaman aklında tutmalıdır. Kötü oldukları aşikar olan büyücüler sahte imanlıların yaptıkları gibi, “tanrısal bir biçime” sahiptirler, ama gerçeğin gücünü inkar ederler. Görünüşte doğru ve iyi hareket ederler, ama canlarında Mesih’in yaşamına, yüreklerinde Tanrının sevgisine ve vicdanlarında sözün gücüne sahip değildirler.

Esin alarak yazan elçi Pavlus daha sonra şu sözleri ekler: “Ama daha ileri gidemeyecekler. Çünkü Yannis ile Yambris örneğindeki gibi, bunların da akılsızlığını herkes açıkça görecektir. Yannis ve Yambris’in akılsızlıkları gerçekten de herkes tarafından açıkça görüldü; onlar yalnızca Musa ve Harun’un daha sonraki eylemlerini taklit etmek konusunda başarısız kalmadılar, ama aynı zamanda Tanrının gönderdiği yargılara da dahil oldular. Bu, çok ciddi ve önemli bir noktadır. Yalnızca biçimsel olarak hareket eden kişilerin tüm akılsızlıkları aynı şekilde herkes tarafından görülecektir. Tanrısal yaşam ve gücün tam ve uygun etkilerini yalnızca taklit etmek ile kalmayacaklar, ama aynı zamanda kendileri direniş gösterdikleri bu gerçeği reddettikleri için karşılarına çıkan bu yargıların konularına maruz kalacaklardır.

Güçsüz ya da sahte iman ikrarlarına dair söylenecek bir şey yok mudur? Elbette vardır; diri bir güç ile her vicdana konuşulması gerekir; konuşan bu ses her yürekte etki bırakan bir ciddiyet yaratmalıdır. Herkesi, gerçeğe tanıklık edip etmediğine ilişkin ciddi bir araştırmaya yöneltmelidir. Tanrısal güç ile mi yürüyor yoksa ona engel mi oluyor, ya da yalnızca biçimci olmak ile tanrısal gücün etkisini mi aşağılıyor? Tanrısallığın gücünün etkisi, “öğrendiğimiz şeyleri yapmaya devam edip etmememiz ile” anlaşılır. Tanrı tarafından öğretiş almış olan kişiler dışında, hiç kimse devam etmez. Ancak saf esin kaynağında tanrısal ilkeden içmiş olanlar Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile devam edebiliriler.

Tanrıya şükürler olsun ki, iman eden Kilisenin çoğu bölümünde böyle imanlılar mevcuttur. Vicdanları kefaret eden Tanrı Kuzusu’nun kanında yıkanmış, yürekleri İsa’ya içten bir bağlılık ile çarpan ve ruhları O’nu bir gün olduğu gibi görecekleri için kutsal umut ile sevinç bulan ve sonsuza kadar O’nun benzeyişine dönüştürülecek olan pek çok gerçek imanlı vardır. Böyle kişilerin var olduğunu düşünmek teşvik edicidir. Bu tür kişiler ile paydaşlıkta bulunmak söz ile anlatılamaz bir merhametin sağlayışıdır; onlar içlerinde taşıdıkları umut ve sahip oldukları konum için bir neden söyleyebilirler. Rab, bu imanlıların sayısını her gün daha çok arttırsın. Tanrısallığın gücü, bu son günlerde her yana yayılsın, öyle ki, tek layık Olan’ın adına sağlam tanıklıklar yükseltilebilsin.

Şimdi bölümümüzde incelenmesi gereken bir üçüncü nokta kaldı; bu da, firavunun Tanrı halkının Mısır ülkesinden tam bir kurtuluş ve kesin bir ayrılık ile çıkması için dört gizli itirazın varlığı. Bu itirazlardan ilkini, Mısırdan Çıkış 8:25 ayetinde görmüş idik: “Firavun Musa ile Harun’u çağırtıp, ‘Gidin, bu ülkede Tanrınıza kurban kesin’ dedi.” Burada büyücülerin karşı çıkması ya da firavunun itiraz etmesi konularına dikkat çekmek gereksizdir. Aslında olayların arkasında duran şeytanın kendisi idi ve firavunun bu sözlerinde Rabbin adına tanıklığın engellenmek istenmesi söz konusu idi – Tanrı halkının Mısırdan kesin ayrılması ile bağlantılı olan bir tanıklık.

Eğer Tanrı halkı Mısırda kalmış olsa idi, O’na kurban kesecek olsalar bile, böyle bir tanıklığın olamayacağı aşikar idi. O zaman sünnetsiz Mısırlılar ile aynı konumu almış ve Yahve’yi Mısırın tanrıları ya da putları ile aynı düzeye koymuş olacaklardı. Bu durumda ise, bir Mısırlı bir İsrailliye şu sözleri söylemiş olacak idi: “Sizinle bizim aramızda bir fark görmüyorum; siz de tapınıyorsunuz, biz de; hepsi aynı.”

Ve bunun doğal bir sonucu olarak, insanlar herkesin hangisi olur ise olsun, bir inanca sahip olmasının oldukça doğru olduğunu düşünürler. İçten olduğumuzu ve komşumuzun iman ikrarına müdahale etmediğimizi düşünecek olur isek, bu inancın biçimlerinin ne olduğu önemli değil şeklinde bir fikir gelişir. Bu tür düşünceler, insanların din diye adlandırdıkları düşüncelerdir. Ama İsa’nın adının bu tür düşüncelerde yücelik bulamayacağı kesinlikle aşikardır. Düşman, ayrılmak ile ilgili talebe ve insan yüreğinin anlayamadığına her zaman karşı çıkacaktır. Yürek dindarlık isteyebilir, çünkü vicdan olan her şeyin doğru olmadığına tanıklık eder; ama aynı zamanda dünyaya karşı da açlık duyar; “ülkede Tanrıya kurban kesmekten” hoşlanabilir ve insanlar dünyasal bir dini kabul ettikleri ve “çıkıp ayrılmayı” reddettikleri zaman, şeytan amacına ulaşmış olur. (2.Korintliler 6) Şeytanın başlangıçtan beri değişmeyen amacı, Tanrının yeryüzündeki adına tanıklık edilmesine engel olmaktır. “gidin, ülkede Tanrınıza kurban kesin” ifadesindeki önerinin karanlık eğilimi bu idi. Tanıklık için ne kadar korkunç bir engel, eğer kabul edilmiş olsa idi! Tanrının Mısırdaki halkı ve Tanrının Kendisi Mısırın putları ile bağlantıya geçmiş olacaklar idi. Ne kadar iğrenç bir küfür!!

Sevgili okuyucu, bu konu üzerinde derin düşünmemiz gerekir. İsrail’in, Tanrısına Mısırda tapınması için gösterilen bu kötü gayret ilk bakışta bizim düşünebileceğimizden çok daha derin bir ilkeyi ortaya koyar. Düşman dünya dini ile sahte bir tanrısallık üreterek her zaman, her şekilde ya da her koşulda sevinecektir. Şeytanın böyle bir dünya dinine asla itirazı olmaz. Aksine dindar dünya aracılığı ile de etkin olur. Ve bu yüzden eğer gerçek bir imanlıyı dünya dinine çekme konusunda başarılı olur ise, büyük bir zafer kazanmış olur. Bu kötü dünyadan ayrılma ile ilgili tanrısal ilke aslında en temel ilkedir. Bazı düşüncelere sahip olabilir, bazı öğretişleri vaaz edebilir ve aynı hizmeti yapabilirsiniz; ama eğer yalnızca “böyle kişilerden ayrılın” (2.Timoteos 3:5) ve “onların arasından çıkın” (2.Korintliler 6:17) gibi tanrısal buyruklar ile hareket etmeye kalkışır iseniz, o zaman en büyük karşıtlıklar ile yüz yüze geleceğiniz kesindir. Şimdi bu konunun nasıl düzenlenmesi gerekir? Bu dünyanın sahte dindarlığından ayrılarak yapılan tanıklık ve bu dünya ile bağlantıda kalındığı zaman yapılan tanıklık asla aynı değildir.

İnsan dini ve Mesih arasında çok büyük bir farklılık mevcuttur. Yoksul bir Hintli size kendi dininden söz edebilir, ama Mesih hakkında hiç bir bilgisi yoktur. Elçi, “eğer dinde bir teselli var ise” demez; yine de hiç kuşkusuz her inancın kendine göre bir teselli konusu vardır. Pavlus ise, öte yandan, tesellisini Mesih’te bulmuştur; dinin değersizliğinin tamamen farkına varmış ve bunu önce en doğru ve en etkileyici şekilde kendisine kanıtlamıştır. (Galatyalılar 1:13,14; ile Filipeliler 3:4-11 ayetlerini kıyaslayın.)

Tanrının Ruhunun bize, “saf dindarlık ve bozulmamış olmaktan” söz ettiği doğrudur; ama yeniden doğmamış kişi hiç bir şekilde bunu başaramaz; çünkü Tanrının Ruhundan doğmamış birinin “saf ve murdarlıktan uzak” olması mümkün değildir. Bu inanç göktendir ve kaynağının tamamı saf ve iyidir; Tanrının ve Baba’nın gözünde değerlidir: “Kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrının çocukları olma hakkını verdi.” (Yuhanna 1:12,13; Yakup 1:18; 1.Petrus 1:23; 1.Yuhanna 5:1) Sonuç olarak bu gerçek, aktif hayırseverliğin ve kişisel kutsallığın iki önemli temeline dayanır. “Baba Tanrının gözünde kusursuz ve temiz dindarlık, kişinin sıkıntı çeken öksüzler ve dullar ile ilgilenmesi ve kendini dünyanın lekelemesinden korumasıdır.” (Yakup 1:27)

Şimdi eğer Hıristiyanlığın gerçek ürünlerinin tam listesini inceleyecek olur iseniz, bunların hepsinin şu iki temel üzerinde sınıflandırılmış olduklarını göreceksiniz. Ve ister Mısırdan Çıkış sekizinci bölüme ya da Yakup birinci bölüme dönün; ilginç bir şekilde gözlemleyeceğiniz şudur: Tanrıya gerçekten hizmet etme özelliğinin kaçınılmaz ilkesi, dünyadan çıkıp ayrılmaktır. Tanrının huzurunda kutsal olmayan hiç bir şey kabul edilemez. Kötü dünya ile temasta bulunarak kirlenmiş olan bir şey, Tanrının elinden asla “saf ve kusursuz dindarlık” mührünü alamaz. “Bu nedenle, imansızların arasından çıkıp ayrılın. Murdar olana dokunmayın, ben de sizi kabul edeceğim. Her Şeye Gücü Yeten Rab diyor ki, ‘Size Baba olacağım, siz de oğullarım, kızlarım olacaksınız.’ “ (2.Korintliler 6:17,18)

Yehova ve Mısırdan kurtardığı halkı için bir buluşma yeri yok idi; evet, onlar için kurtuluş ve Mısırdan ayrılık tek ve aynı şey idi. Tanrı şöyle demiş idi: “Halkımı kurtarmak için aşağı indim.” Ve Tanrıyı bundan daha azı ne tatmin edebilir ne de O’nu yüceltebilirdi. Halkını hala Mısırda bırakmak gibi bir kurtuluş asla Tanrının kurtarışı olamaz idi. Ayrıca, Yehova’nın İsraili kurtarma konusundaki amacının aynı zamanda firavunun yıkımını da planladığını aklımızda tutmamız gerekir. “O’nun Adı tüm yeryüzünde beyan edilecektir.” Ve eğer Tanrının halkın O’na Mısırda tapınmaya kalksa idi, Tanrının Adının ya da karakterinin nasıl bir beyanı söz konusu olabilirdi ki? Ya hiç bir beyan olmazdı ya da yapılan beyan sahte beyan olurdu. Bu yüzden, Tanrının karakterinin tam ve sadık bir şekilde beyan edilmesi için halkının tamamen kurtarılması ve Mısırdan çıkartılması gerekli idi ve aynı şekilde Tanrı Oğlu’nun kusursuz bir tanıklığının sağlanması için O’na gerçekten ait olan kişilerin hali hazırdaki dünyadan da ayrılmaları gerekir. Tanrının isteği budur ve Mesih Kendisini bu amaç için feda etmiştir. “Babamız Tanrıdan ve Rab İsa Mesih’ten sizlere lütuf ve esenlik olsun. Mesih Babamız Tanrının isteğine uyarak bizi şimdiki kötü çağdan kurtarmak için günahlarımıza karşılık kendini feda etti. Tanrıya sonsuza dek yücelik olsun. Amin.” (Galatyalılar 1:3-5)

Galatyalılar insani ve dünyasal bir dine yakınlık duymaya başlıyorlar idi – bir düzenlemeler dini –  “günler ve aylar ve zamanlar ve yıllar” ve elçi mektubuna onlara Rab İsa Mesih’in onları lütfu ile çağırdığını ve tekrar insan çabasına dönmelerinin değişik bir müjdeye inanmaları anlamına geldiğini söyleyen bir uyarı ifadesi ile başlar. Tanrı halkı, Mesih’teki üstün kişisel ayrılmışlıkları ile kurtarılmışlardır. Tanrının halkı oldukları için O’nunla birleşmiş ve O’nun adını almışlardır. Hala Mısırın murdarlıkları ve iğrençlikleri arasında kalan bir halk, Kutsal Olan için bir tanık olamaz. Aynı şekilde hiç kimse, sahte ve çürümüş dünyevi bir dinin murdarlıkları ile karışamaz, bir araya gelemez. Bu durumda olan bir kişinin çarmıha gerilmiş ve dirilmiş bir Mesih için parlak ve düzenli bir tanıklıkta bulunması mümkün değildir.

Musa’nın firavunun ilk itirazına verdiği yanıt gerçekten de zihinlerden çıkmayacak bir yanıttır. “Musa, ‘bu doğru olmaz’ diye karşılık verdi, ‘çünkü Mısırlılar Tanrımız Rabbe kurban kesmeyi iğrenç sayıyorlar. İğrenç saydıkları bu şeyi gözlerinin önünde yapar isek, bizi taşlamazlar mı? Tanrımız Rabbe kurban kesmek için bize buyurduğu gibi üç gün çölde yol almalıyız.’” (Mısırdan Çıkış 8:26,27) Burada Mısırdan gerçek ayrılışı görürüz – “üç günlük yolculuk”! İmanı en çok tatmin edebilecek şey budur. İsrail’in Tanrısının dirilişin gücü ile ölüm ve karanlık ülkesinden ayrılması gerekir. Kızıl Denizin suları Tanrının kurtardıkları ve Mısırın arasında akacaktır ve böylece kurtarılanlar Yehova’ya uygun şekilde kurban sunacaklardır. Eğer Mısır’da kalmış olsalar idi, o zaman Rabbe, Mısırlıların iğrenç tapınmalarında kullandıkları objeleri kullanmak zorunda kalacaklardı.1 Böyle bir şey mümkün olamazdı. Mısırda tapınma çadırı, tapınak ve sunak yok idi. Mısırın hiçbir yerinde Tanrıya tapınacakları yer yok idi. Bu gerçeği göz önüne alarak, daha sonra da göreceğimiz gibi, İsrail hiç bir zaman Kızıl Denizin Kenan tarafında başarılı olarak tamamlanmış tam bir kurtuluşun gücü içinde bir arada toplanana kadar tek bir övgü şarkısı notası bile sunmadı. Bu durum bu gün için de aynen geçerlidir. İmanlı, Rab İsa Mesih’in ölümünün ve dirilişinin nerede olduğunu bilmeli ve sonsuza kadar önüne konmuş olan dönem süresince sağduyulu bir tapınan, kabul edilmiş bir hizmetkar ya da etkili bir tanık olarak yaşayacağının farkında olmalıdır.

Önemli olan Tanrının bir çocuğu ve böyle bir konumda aynı zamanda kurtarılmış bir kişi olmak değildir. Tanrı çocuklarının çoğu kendileri ile ilgili olarak Mesih’in ölümünün ve dirilişinin tam sonuçlarından haberdar olmaktan çok uzaktırlar. Mesih’in ölümünün, iman edenlerin günahlarını sonsuza kadar ortadan kaldırdığına dair değerli gerçeği kavrayamazlar ve günah ile ilişkilerini kesmiş olan O’nun diriliş yaşamının paydaşları olmanın mutluluğunu bilmezler. “Vaat edilen Ruh’u iman ile alalım diye Mesih bizim için lanetlenerek bizi yasanın lanetinden kurtardı.” (Yasanın Tekrarı 21:23; Galatyalılar 3:3 ayetlerini karşılaştırın.) Yasayı yerine getirmediğimiz için lanet altında idik, ama Mesih, Mükemmel İnsan yasayı yerine getirip onu onurlandırdı; başka bbir deyiş ile yasaya kusursuz olarak itaat etti ve bir ağaç üzerine asılarak bizim için lanetlendi. Böylece yaşamıyla Tanrının yasasını tamamladı ve ölümünde lanetimizi üstlendi. İşte bu yüzden artık imanlı için suçluluk, lanet, gazap ya da mahkumiyet yoktur ve evet, imanlı Mesih’in yargı kürsüsünün önünde görünecektir, ama bu yargı kürsüsü merhamet kürsüsü gibi dostane olacaktır. Bu kürsünün önünde imanlıya karşı olan hiç bir şeyin bulunmadığı gösterilecektir. İmanlı, her ne ise, Tanrının lütfu ile öyledir. İmanlı, tanrının başyapıtıdır; ölüm ve mahkumiyet konumundan alınarak Tanrı tarafından Mesih’in konumuna yerleştirilmiştir. Yargıç’ın Kendisi tüm günahları ortadan kaldırmıştır ve imanlıya Mesih’te tanrı doğruluğu vermiştir, öyle ki, yargı kürsüsü imanlı için dostane bir kürsü olabilsin. Evet, yargı kürsüsü, Kuzu’nun kanında tüm günahları yıkanmış olan imanlı için Tanrının onu kar gibi beyaz kıldığına dair gökte, yerde ve cehennemde herkesin önünde yetkin bir beyan olarak ilan edildiği yerdir. (bakınız Yuhanna 5:24; Romalılar 8:1; 2.Korintliler 5:5, 10,11; Efesliler 2:10) Yapılması gereken her şeyi Tanrının Kendisi yaptı. Tanrının Kendi yaptığı işi mahkum etmeyeceği kesindir. Talep edilen mutlak Tanrı doğruluğu Tanrının Kendisi tarafından sağlandı. Bu nedenle, Tanrının, Kendi doğruluğunda hiç bir hata bulamayacağı kesindir. Yargı kürsüsünün ışığı çarmıha ait olan eşsiz yücelik ve sonsuz erdemlere engel olmaya çalışabilecek her sis ve bulutu dağıtacak kadar parlak olacak ve imanlının “kar gibi ak” olduğunu gösterecektir. (Yuhanna 13:10; Yuhanna 15:3; Efesliler 5:27)

Bu temel gerçekleri, iman sadeliği ile atılmadıkları için pek çok Tanrı çocuğu huzur eksikliği duymaktadır. Ruhsal koşulları sürekli olarak değişmektedir, yaşadıkları tecrübelerde devamlı olarak iniş çıkışlara maruz kalırlar. Bir imanlının yüreğindeki her kuşku, Tanrı sözünü ve Mesih’in kurbanını hor görmektir. Daha şimdiden yargı kürsüsünden parlayan ışığı görmediği için her zaman bir kuşku ya da bir korku tarafından rahatsız edilmektedir. Ve tüm bunlar yaşadıklarını olumsuz etkilemektedir. Tapınması, hizmeti ve tanıklığı ile yaptığı etki, Rabbin onuru ile ilgili olduğu için ciddi olmanın ötesinde önem taşır. Ama heyhat! Genel konuşmak gerekir ise, kişisel kurtuluş en önemli konu olduğu için ağzı ile iman ikrarında bulunan imanlıların çoğu hedef ve sonuç olarak Rabbin onuru hakkında çok az şey düşünürler. Bizi etkileyen her şeye elzem olarak bakmaya eğilim gösteririz; oysa önemli olan, her şeyin, Mesih’in yüceliğini nasıl etkilediğidir ve biz yalnızca bunları elzem olarak görmeliyiz.

Ama yine de, can’a dingin huzur sağlayan aynı gerçeğin farklılıklar ile birlikte görülmesi iyidir; aynı zamanda zihinsel tapınma, kabul edilebilir hizmet ve etkin tanıklık da önemlidir. 1.Korintlilerin on beşinci bölümünde elçi Mesih’in ölümünü ve dirilişini her şeyin ana temeli olarak ortaya koyar. “Şimdi kardeşler, size bildirdiğim, sizin de kabul edip bağlı kaldığınız Müjdeyi anımsatmak istiyorum. Size müjdelediğim söze sımsıkı sarılır iseniz, onun aracılığı ile kurtulursunuz. Yoksa boşuna iman etmiş olursunuz. Aldığım bilgiyi size öncelikle ilettim: Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.” (ayetler 1-4) işte, kısa ve anlaşılır bir ifade ile müjdenin tanımı budur. Ölmüş ve dirilmiş olan bir Mesih kurtuluşun temelidir. “O, suçlarımız için ölüme gitti ve aklanmamız için dirildi.” (Romalılar 4:25) Çarmıha gerilmiş ve tahtta oturan İsa’yı iman gözü aracılığı ile görmek, vicdana sağlam bir esenlik ve yüreğe mükemmel bir özgürlük vermelidir. Mezara bakabilir ve onun boş olduğunu görebiliriz; tahta bakabilir ve O’nun tahtta oturduğunu görebilir ve sevinç içinde yolumuza devam edebiliriz. Rab İsa halkının yerine geçerek halkı uğruna çarmıhta her şeyi çözüme ulaştırdı. Ve şimdi Tanrının sağında oturduğu için bu çözümün kanıtını da sergilemektedir. Dirilmiş bir Mesih tamamlanmış bir kurtuluşun sonsuz kanıtıdır. Ve eğer kurtuluş tamamlanmış bir gerçek ise, imanlının esenliği de oturmuş bir gerçektir. Esenliği biz sağlamadık ve asla sağlayamazdık. Aslında esenlik sağlamak için göstereceğimiz herhangi bir çaba, bizim esenliği bozan kişiler olarak görülmemize neden olacak bir durum arz eder. Ama Mesih çarmıhta kanı aracılığı ile barışı sağladığı için her düşman üzerinde bulunan yüce ve zaferli yerine oturmuştur. Tanrı, O’nun aracılığı ile esenlik vaaz eder. Müjdenin Rabbi bu esenliği taşır ve can müjdede esenlik olduğuna inanır. Tanrının huzurunda kesin esenlik, çünkü Mesih esenliğimizdir. (Bakınız elçilerin İşleri 10:36; Romalılar 5:1; Efesliler 2:14; Koloseliler 1:20) Bu şekilde Tanrı yalnızca Kendi taleplerini tatmin etmek ile kalmamıştır, ama böyle yapmak ile aynı zamanda Adem’in suçlu konumunu ortadan kaldıran adaleti sağlayan tanrısal çözümü sınırsız sevgisi ile çarmıhta sergilemiştir.

Şimdi tüm bunlar ile ilgili olarak pratik sonuca bakalım. Mesih’in çarmıhı yalnızca imanlının günahlarını ortadan kaldırmak ile kalmamış, ama aynı zamanda imanlının dünya ile olan ilişkisini sonsuza kadar kesmiştir. Ve bu temel üzerinde imanlı, dünyayı çarmıha gerilmiş bir şey olarak görme gibi bir ayrıcalığa sahiptir ve aynı şekilde dünyanın gözünde de çarmıha gerilmiş biridir. Böylece imanlı ve dünya, birbirlerinin gözünde çarmıha gerilmişlerdir. Bu durum, her içten imanlının gerçek saygın konumudur. Dünyanın Mesih hakkındaki yargısı, dünyanın O’nu kasti olarak yerleştirmiş olduğu konum ile ifade edildi. Bir katil ve günahsız İsa arasından halk çarmıha gerilmesi için İsa’yı seçti. Katilin serbest bırakılmasına izin verdi, ama Mesih’i iki haydut arasında bir çarmıha çiviledi. Şimdi eğer imanlı Mesih’in ayak izlerinden yürür ise, O’nun Ruhundan içer ise, dünyanın değerlendirmesinde Mesih’in aldığı yerin aynısını alacaktır ve bu şekilde yürüyüşünde ve her günkü tecrübelerinde Mesih’in çarmıhı ile yönlendirilecektir.

Ama çarmıh imanlı ve dünya arasındaki bağlantıyı etkin bir şekilde kesmiştir; diriliş imanlıya yeni bağlar ve birlikler sağlamıştır. Eğer, çarmıhta dünyanın Mesih hakkındaki yargısını görüyor isek, dirilişte Tanrının yargısını görüyoruz. Dünya, O’nu çarmıha gerdi; ama “Tanrı O’nu pek çok yüceltti.” İnsan İsa’ya en alçak yeri, Tanrı ise O’na en yüce yeri verdi. İmanlı Mesih hakkındaki düşünceleri ile Tanrı ile tam paydaşlığa çağrıldı. Mesih tapınaktaki masaları dünyanın yüzüne fırlattı ve dünyaya çarmıha gerilmiş bir şey olarak bakabildi. Bu nedenle, eğer imanlı, bir çarmıhta, dünya ise başka bir çarmıhta ise, her ikisi arasındaki ahlak farklılığı gerçekten de büyüktür. Ve eğer bu farklılık prensip olarak büyük ise, pratikte de büyüktür. Dünya ve imanlının kesinlikle ortak hiçbir paydaşlıkları olamaz; dünya Rabbini ve Efendisini inkar ettiği sürece olmayacaktır da. İmanlının dünya ile paydaşlığı ne kadar çok ise, Mesih ile paydaşlığı da o kadar az olacaktır.

Tüm bu konular yeterince açıktır, ama sevgili imanlı okuyucum, bu durum bizi dünya ile ilgili olarak nasıl bir konuma yerleştirir? Dışarıda bırakır ve hatta tamamen dışarıda bıraktığı kesindir. Biz dünyanın önünde ölüyüz ve Mesih’te diriyiz. O’nun yeryüzü tarafından reddedilişine ve gökyüzü tarafından kabul edilişine paydaşız ve göklerde kabul edilmiş olmanın sevinci bizim yeryüzü tarafından reddedilişimiz, denemelerde sevinmemizi sağlar. Göklerde bir paya sahip olduğumu bilmeden dünyadan dışarı atılmam dayanılmaz bir durum olur idi; ama göğün görkemleri canın görüşünü doldurduğu zaman, dünyanın tutumu beni ilgilendirmez.

Ama bazı kişilerin aklına şu soru gelebilir? “Dünya nedir?” Bu konuda dünya ya da dünyasal olma gibi tanımların dışında bir ifade bulmak zordur. Çünkü bizler genellikle dünyasallığı farklı algılarız; Ama Tanrının Sözü buna rağmen “dünya”yı mükemmel bir şekilde tanımlar, dünya, “Baba’dan olmayandır.” Bu nedenle, Baba ile olan paydaşlığım ne kadar derin ise, dünyasal olanı algılamam o kadar kesin olacaktır. Öğretişin tanrısal şekli budur. Baba’nın sevgisinden ne kadar çok zevk alıyor iseniz, dünyayı o kadar çok reddedersiniz. Ama Baba’yı açıklayan kimdir? Oğul! Nasıl? Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile. Kederli olmayan bir Ruh’un gücünden Oğul’un Baba’yı açıklamasını dinlemek, harikadır. Yürekteki Tanrı Egemenliği, dünyasallık ile ilgili yargıyı ortaya koyar; dünyasallığı tanımlamaya çalışmak zordur. Biri bu konuda, “beyazdan siyaha doğru dereceli olarak tonları olan” şeklinde bir ifade kullanmıştır. Bu, yanlış bir ifade değildir. Bir yere bir sınır koyup şunu diyemezsiniz: “işte bu noktadan itibaren dünyasallık başlar;” ama tanrısal doğanın sağduyulu özellikleri dünyasallık karşısında geri çekilmez. “Kutsal Ruh ile yürü, o zaman bedenin tutkularını yerine getirmezsin.” Tanrı ile yürü ve o zaman dünya ile yürümezsin. Farklılıkların ve katı kuralların o zaman hiç bir etkileri kalmaz. İstediğimiz tanrısal yaşamın gücüdür. “Çöle yapılacak üç günlük yolculuğun” anlamını ve ruhsal uygulamasını anlamak isteriz. Ve bu şekilde yalnızca Mısırın kerpiç tuğlalarından ve angaryacılarından değil, aynı zamanda tapınak ve sunaklarından da uzak durmuş oluruz.

Firavunun ikinci itirazı, ilk itirazının karakter ve eğiliminden çok farklı idi. “Firavun, ‘çölde Tanrınız Rabbe kurban kesmeniz için sizi salıveriyorum’ dedi. ‘Yalnız çok uzağa gitmeyeceksiniz. Şimdi benim için dua edin.” (Mısırdan Çıkış 8:28) Firavun onları Mısırda tutamayacağını düşünerek hiç olmaz ise yakın bir yerde olmalarını istedi, öyle ki, değişen koşullar olduğu takdirde onlara müdahale edebilsin. Bu şekilde onları tekrar geri getirebilirdi ve böylece Mısırdan asla ayrılmadıkları takdirde tanrısal tanıklığı daha etkin bir şekilde ezmiş olurdu. Dünyadan vazgeçip ona tekrar geri dönen kişilerin davranışları aslında Mesih’in davasına her zaman daha büyük zarar vermiştir; çünkü bu şekilde göksel değerleri denemiş olduktan sonra yersel değerlerin daha iyi ve daha tatmin edici olduğunu düşündüklerini göstermiş olurlar.

Hepsi bu kadar da değildir. Tövbe etmemiş kişilerin vicdanları ile ilgili gerçeğin ahlaki etkisi, bırakmış gibi göründükleri değerlere sonradan tekrar geri dönen iman ikrarında bulunmuş kişilerin yarattığı ahlaki etkiden farklıdır, ama yine de bunlar birbirleri ile kıyaslandıkları için durum üzücüdür. Bu tür geri dönüşler tanrının gerçeğinin değerini azaltamazlar; herkes davranışından kişisel olarak sorumludur. Ve kendisi ile ilgili hesabı Tanrıya verecektir. Ama yine de her iki davranışın etkisi aynı şekilde kötüdür. “Rab ve Kurtarıcı İsa Mesih’i tanımak ile dünyanın çirkefliğinden kurtulduktan sonra yine aynı işlere karışıp yenilirler ise, son durumları ilk durumlarından beter olur. Çünkü doğruluk yolunu bilip de kendilerine emanet edilen kutsal buyruktan geri dönmekten ise, bu yolu hiç bilmemiş olmak onlar için daha iyi olur idi.” (2.Petrus 2:20,21)

Bu yüzden eğer kişiler, “çok uzağa gitmeyecekler” ise, hiç gitmemeleri daha iyi olur. Düşman bu gerçeği çok iyi biliyordu ve bu yüzden ikinci itirazını buna göre yaptı. Sınırdaki bir konum onun amacına tam olarak uymakta idi. Bu konumda bulunan kişiler aslında hiç bir konumda değildirler ve aslında yarattıkları etki ne olur ise olsun, tamamen yanlış yönde olduklarını gösterir.

Tüm bu itirazlarda yer alan şeytanın planının İsrail’in Tanrısının adı ile ilgili tanıklığa engel olmak olduğunu anlamak çok önemlidir. Ve bu tanıklığa “çölde yapılacak üç günlük bir yolculuk” ile leke sürülebilir idi. Bu nedenle, en doğrusu, “çok uzağa gitmek” idi. Firavun, üç günlük bir yolculuğa çıkan halkı yolda arkalarından giderek yakalayabilir idi. Ve ah! Keşke iman ikrarında bulunan herkes, zihinlerinin ruhunda ve karakterlerinin niteliğinde Mısırdan gerçekten ayrılabilse ve Mısırdan çok uzağa gidebilse ne kadar iyi olurdu! Keşke çarmıhın ve Mesih’in mezarının kendileri ve dünya arasında oluşturduğu sınırın farkına akıllı bir şekilde varabilselerdi! İnsan doğasının enerjisi aracılığı ile hiç kimse bunun farkına varamaz. Mezmur yazarı şöyle der: “Kulun ile yargıya girme, çünkü hiç bir canlı senin karşında aklanmaz.” (Mezmur 143:2) Bu sözler aynı zamanda dünyadan gerçek ve etkili bir ayrılış ile de yakından ilgilidir. “Hiç bir canlı” kendini aklayamaz. Tanrının önünde aklanmak ya da dünyadan tamamen ayrılmak için Tanrının tamamladığı işe iman etmek aracılığı ile “Mesih ile birlikte ölmek” ve “O’nunla birlikte dirilmek” gerekir, başka şekli yoktur. Bu duruma “çok uzağa gitmek” adını verebiliriz. İman ikrarında bulunan ve kendilerini imanlı olarak adlandıran herkesin çok uzağa gitmesini dileriz. O zaman lambaları düzenli bir ışığa boyun eğecektir. O zaman borazanlarının sesi gür çıkacaktır. Yürüdükleri yol yükselecek, tecrübeleri derinleşecek ve zenginleşecektir. Esenlikleri bir ırmak gibi akacaktır. Sevgilerinde göksel değerler olacak ve giysileri lekesiz olacaktır. Ve her şeyin ötesinde Rab İsa Mesih’in adı, Baba Tanrının isteği uyarınca Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile onlarda yüceltilecektir.

Firavunun üçüncü itirazı en çok dikkat etmemiz gereken itirazdır. “Böylece Musa ile Harun’u firavunun yanına geri getirdiler. Firavun, ‘gidin, tanrınız Rabbe tapın. Ama kim gidecek?” dedi. Musa, ‘Genç, yaşlı, hep birlikte gideceğiz. Oğullarımızı, kızlarımızı, davarlarımızı, sığırlarımızı yanımıza alacağız. Çünkü Rabbe bayram yapmalıyız’ dedi. Firavun, ‘Alın çoluk çocuğunuzu, gidin gidebilirseniz, Rab yardımcınız olsun!’ dedi. ‘Bakın, kötü niyetiniz ne kadar açık. Olmaz. Yalnız erkekler gidip Rabbe tapsın. Zaten istediğiniz de bu.’Sonra Musa ile Harun firavunun yanından kovuldular.” (Mısırdan Çıkış 10:8-11) Burada, yine düşmanın İsrail’in Tanrısının adının tanıklığına vurmak için ölümcül bir darbe hedeflediğini görüyoruz. Anne ve babalar çölde ve çocuklar Mısır’da! Olacak şey değil! Böyle bir kurtuluş ancak yarım bir kurtuluş olabilir idi; böyle yarım bir kurtuluş İsrail için yararlı olmayacak idi ve İsrail’in Tanrısı hor görülmüş olacak idi. Böyle bir durumun gerçekleşmesi mümkün değil idi. Eğer çocuklar Mısırda kalacak olsalar idi, o zaman anne ve babalarının da Mısırdan ayrıldıklarını söylemek mümkün olamazdı, çünkü çocuklar anne ve babalarının bir parçasıdırlar. Böyle bir durumda söylenebilecek en çok şey, anne ve babaların kısmen Yehova’ya ve kısmen de firavuna hizmet ediyor olacakları idi. Ama Yehova’nın firavun ile hiç bir payı olamazdı. Yehova bir şeye ya mutlak sahip olur ya da hiç sahip olmaz. Bu ilke imanlı anne ve babalar için ciddi bir ilkedir. Bunu yüreğimizin derinliklerinde tutalım ve hiç unutmayalım! Çocuklarımız için Tanrıya güvenebiliriz ve bu bizler için mutlu bir ayrıcalıktır ve “onları Rabbin terbiye ve öğüdü ile büyütelim.” (Efesliler 6) Tanrı nasıl bizim payımız ise, sevgili küçüklerimizin de payıdır.

Firavunun dördüncü ve son itirazı, halkın davarları ve sığırları ile ilgili idi. “Firavun Musayı çağırttı, ‘Gidin, Rabbe tapın’ dedi, ‘yalnız davarlarınız ve sığırlarınız alıkonacak. Çoluk çocuğunuz sizinle birlikte gidebilir.’” (Mısırdan Çıkış 10:24) Şeytan, İsrail’in Mısır ülkesinden çıkmasına engel olmak için nasıl da direndi! Önce onları ülkede tutmaya kalktı ve sonra da ülkeye yakın kalmalarında diretti, daha sonra onların bir parçası olan çocuklarını alıkoymak istedi ve şimdi de son olarak ilk üç isteğinde başarılı olamadığı zaman, onları Rabbe hizmet edemeyecekleri bir şekilde salıvermeye razı oldu. Eğer köleleri tutamıyor ise, o zaman onların hizmet etme güçlerine engel olmaya çalışacak idi, böyle yapmasının nedeni Rabbe tapınmalarına engel olmak idi; eğer Mısır ülkesinde kurban kesmiyorlar ise, o zaman onların Mısırdan kurban kesmelerine engel olacak şekilde gitmelerine izin verecek idi.

Musanın, bu son itiraza verdiği yanıtta, Tanrının, halkı üzerindeki isteğinin ne olduğunu görüyoruz. “Musa, ‘Ama Tanrımız Rabbe kurban kesmemiz için bize kurbanlık ve yakmalık sunular da vermelisin’ diye karşılık verdi. ‘Hayvanlarımızı da yanımıza almalıyız. Bir tırnak bile kalmamalı burada. Çünkü Tanrımız Rabbe tapmak için bazı hayvanları kullanacağız. Oraya varmadıkça hangi hayvanları Rabbe sunacağımızı bilemeyiz.’” (Mısırdan Çıkış 10: 25,26) Tanrının, halkı ile ilgili istekleri konusunda yeterli bir bilgiye sahip olabilmek için Tanrı halkının, ölüm ve dirilişin kendilerini yerleştirmiş olduğu bu seçilmiş yerde bir çocuk gibi iman ederek durmaları gerekir. “Oraya varmadıkça hangi hayvanları Rabbe sunacağımızı bilemeyiz.” Bu ifadedeki anlam şudur: “üç günlük yolculukları” sona erinceye kadar tanrısal isteğin ya da kendi sorumluluklarının ne olduğu konusunda bir bilgileri yok idi. Bu tür şeylerin Mısırın putperest ve çürümüş atmosferi içinde bilinmeleri mümkün değil idi. Kefaretin, herhangi bir algı ya da sorumluluk mevcut olmadan tamamlanmış bir gerçek olduğunun bilinmesi gerekir. Tüm bunlar yetkin ve iyidir. “Eğer bir kişi onun isteğini yerine getirecek ise, bu konudaki öğretişi bilmesi lazımdır.” Ölümün ve dirilişin gücü aracılığı ile Mısırdan dışarı çıkmam gerekir; Mısırdan çıkmadıkça Rabbin hizmetinin ne olduğunu gerçekten bilemem. İman ile, “o geniş odadaki” yerimizi, Mesih’in değerli kanının bize sunduğu o değerli yeri aldığımız zaman ve çevremize bakıp da kefaret eden sevginin geniş, ender ve çok yönlü sonuçlarını kavradığımız zaman, bizi bu yere getirmiş olan o Kişi’ye gözlerimizi diktiğimiz zaman ve kendimize ne gibi zenginlikler lütfedildiğini anladığımız zaman, işte o zaman aşağıdaki şu şiirde yer alan sözcükleri söylememiz kesin hale gelecektir:

“Doğanın hepsi bana ait olsa idi, bu çok küçük bir sunu olur idi;
Şaşırtan, tanrısal sevgi yüreğimi, yaşamımı her şeyimi talep eder.”

“Bir tırnak bile kalmamalı burada.” Soylu sözler! Mısır, Tanrının kurtardığı kişiler ile ilgili hiç bir şeyi alıkoyamaz. “Beden, can ve ruh” üzerinde O’nun hakkı vardır; tüm varlığımız ve tüm sahip olduklarımız O’na aittir. “Biz kendimize ait değiliz, bir bedel karşılığında satın alındık”; kendimizi ve sahip olduğumuz her şeyi, Kendisine hizmet etmeye çağrıldığımız, Sahibimiz Olan’a adamamız, bizim için mutlu bir ayrıcalıktır. Burada, yasaya bağlı bir ruhun varlığı söz konusu değildir. “Oraya varmadıkça” sözcükleri bu dehşetli kötülüğe karşı tanrısal bir koruma içerirler. Kurban konusunda tek bir sözcük dahi işitmeden ya da hiç bir şey anlamadan “üç günlük yolculuğa” çıkarız; diriliş yaşamına ve sonsuza kadar kalıcı doğruluğa tam ve kesin olarak sahip olduk. O ölüm ve karanlık ülkesinden ayrıldık; Tanrının Kendisine getirildik, öyle ki, bize bahşedilen o yaşamın enerjisi içinde O’ndan zevk alabilelim ve yerleştirilmiş olduğumuz doğruluk konumu içinde sevinç ile hizmet edebilelim. O, yürekteki her sevgiye layıktır, tüm sürüdeki her kurban O’nun sunağına layıktır. O’nunla ne kadar yakın yürür isek, O’nun kutsanmış isteğini yerine getirmenin yiyeceğimiz ve içeceğimiz olduğunu o kadar iyi değerlendirebiliriz. İmanlı, Rabbe hizmet etmeyi en büyük ayrıcalığı olarak kabul eder. Tanrısal doğanın her uygulamasından ve her görünümünden keyif alır. Boynunda sıkıntı veren bir boyunduruk ya da omuzlarında katlanılması imkansız bir ağırlık ile bir aşağı bir yukarı hareket etmez. Boyunduruk, Kutsal Ruh’un meshi sayesinde kırılmıştır; yük, çarmıhta akan yüce kan aracılığı ile sonsuza kadar kaldırılmıştır. Tanrı halkı için kefaret edilmiş ve yeniden doğmaları sağlanmıştır. “BIRAK HALKIMI GİTSİN” ifadesindeki sözcükler insanın canını coşku ile harekete geçirirler.

NOT: Mısırdan Çıkış 11. Bölümün içeriğini İsrail’in fısıh kuzusunun kanının sığınağı altında sahip olduğu güvenlik ile bağlantılı olarak gözden geçireceğiz.


1.  The word “abominations” has reference to that which the Egyptians worshipped.