Bölüm 14

Sina

Mısır’dan Çıkış 19-20

Bu bölümlerde, yeni bir ilahi takdir başlar. Daha önce belirtilmiş olduğu gibi, 18. bölümün sonuna kadar lütuf egemenlik sürdü ve bu yüzden Tanrı’nın, halkı ile olan ilişkilerini belirleyen lütuf idi; ama bu noktadan itibaren, halk kendi rızası ile halk, yasanın katı talepleri altına kondu. Sina, bu ilahi takdirin ifadesidir ve böylelikle tüm zamanlar için bu ilahi takdir ile arasında ilişki mevcuttur. Elçi, İbranilere yazdığı şu sözleri ile kraliyet lütfunun tahtı olan Siyon ile Sina arasındaki karşıtlığı gösterir: “Sizler dokunulabilen, alev alev yanan dağa, karanlığa, koyu karanlık ve kasırgaya, gürleyen çağrı borusuna, tanrısal sözleri ileten sese yaklaşmış değilsiniz. O sesi işitenler, kendilerine bir sözcük daha söylenmesin diye yalvardılar. ‘Dağa bir hayvan bile dokunsa taşlanacak’ buyruğuna dayanamadılar. Görünüm öyle korkunçtu ki, Musa, ‘Çok korkuyorum, titriyorum’ dedi. Oysa sizler, Siyon Dağı’na, yaşayan Tanrı’nın kenti olan göksel Yeruşalim’e, bir bayram şenliği içindeki on binlerce meleğe, adları göklerde yazılmış ilk doğanların topluluğuna yaklaştınız.” (İbraniler 12:18-22) Elçi, Sina’nın geçmişte kaldığını ve Siyon dağı olarak ifade edilen başka bir ilahi takdirin onun yerini aldığını gösterir. Bu bölümde biz Sina dağı ile ilgileneceğiz. Hem zaman hem de yer farklı bir şekilde belirtilmiştir. “İsrailliler Mısır’dan çıktıktan tam üç ay sonra Sina Çölü’ne vardılar. Refidim’den yola çıkıp Sina Çölü’ne girdiler. Orada, Sina Dağı’nın karşısında konakladılar.” (1,2. ayetler) Rab, böylelikle Musa’ya verdiği sözü yerine getirdi. “Kuşkun olmasın, ben seninle olacağım’ dedi, ‘Seni benim gönderdiğimin kanıtı şu olacak: Halkı Mısır’dan çıkardığın zaman bu dağda bana tapınacaksınız.” (Mısır’dan Çıkış 3:12) İsraililerin Rabbe bayram yapmaları gerekiyordu (bakınız Mısır’dan Çıkış 5:1; Mısır’dan Çıkış 10:9); ve kendilerini ve aynı zamanda Yehova’nın yüreğini tanımış olsalardı, Rabbe bayram yapabilirlerdi. Ama halk, farklı ve yeni bir şekilde denenmek üzereydi. O güne kadar onları lütuf araştırmış ve itaatsizlik, başkaldırı ve günahtan başka hiç bir şey keşfedememişti. Ve şimdi halk yasa tarafından denenecekti. Tanrı’nın tüm ilahi takdirlerinin konusu bu olmuştur – denemek ve bu şekilde insanın ne olduğunu ortaya çıkartmak; ama O’nun adı kutsansın; eğer Tanrı, doğamızın iyileşmesi imkansız çürüklüğünü ifşa etti ise, aynı zamanda O’nun kim olduğunu da açıklamıştır – Halkı ile girmiş olduğu ilişkinin karakterine göre Kendisi ile ilgili her açıklaması. Tanrı bu şekilde şunu öğretti; eğer insan tamamıyla mahvolmuş ve kaybolmuş ise, yardım ve kurtuluş O’nda, yalnızca O’nda bulunur. Yasanın Sina Dağı’nda verilmesinin bu yüzden garip bir önemi ve ilginçliği mevcuttur. Onun tüm koşulları be nedenle dikkatimizi çekmeye değer koşullardır.

“Musa Tanrı’nın huzuruna çıktı, Rab dağdan kendisine seslendi: ‘Yakup soyuna, İsrail halkına şöyle diyeceksin: Mısırlılar’a ne yaptığımı, sizi nasıl kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdiğimi gördünüz. Şimdi sözümü dikkat ile dinler ve antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. Siz benim için kahinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız. İsraillilere böyle söyleyeceksin.’

Musa gidip halkın ileri gelenlerini çağırdı ve Rabbin kendisine buyurduğu her şeyi onlara anlattı. Bütün halk bir ağızdan, ‘Rabbin söylediği her şeyi yapacağız’ diye yanıtladılar. Musa, halkın yanıtını Rabbe iletti. Rab, Musa’ya, ‘Sana koyu bir bulut içinde geleceğim’ dedi, ‘Öyle ki, seninle konuşur iken, halk işitsin ve her zaman sana güvensin.’ Musa, Rabbin söylediklerini halka iletti.” (3-9. ayetler)

Rabbin, halkı iletmesi için Musa’ya verdiği mesajında iki nokta yer alır. Musa, önce onlara Tanrı’nın onlar için ne yaptığını hatırlatır ve bunu yaparken onlara kendi başlarına hiç güçleri olmadığını öğrenmeleri gereken bir şekilde hareket eder, öyle ki, halk tüm kaynaklarının Tanrı’da bulunduğunu anlayabilsin. Tanrı, “Mısırlılara ne yaptığımı, sizi nasıl kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdiğimi gördünüz” der. Onları firavunun elinden kurtarmış, firavunu ve ordularını yok etmişti; halkını Kendi gücü ile taşımış, onları yanına getirmiş ve onlara Kendi yakınında bir konum sağlamış ve onlarla ilişki kurmuştu. Tanrı, onlar için her şeyi yapmıştı ve bu konuda onlar için yaptıklarının kanıtı olarak onların kendi bilgilerine başvurur. Ve böyle bir başvuru onların yüreklerinde minnettarlık oluşturmak için yapılmıştı. Şimdi tadını çıkarttıkları tüm bereketin kaynağını onların zihinlerine hatırlatmalı idi. Sonra ikinci olarak, Tanrı bir teklifte bulunur: “şimdi, sözümü dinler ve antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir,” v.b. Bu teklifin yerine getirilmesi konusuna farklı bir şekilde işaret edilmelidir. Tanrı, İsrail’i Kendi gücü ile kurtarmıştı: lütfunun ve sevgisinin amaçlarını izleyerek onları Kendi halkı yapmıştı ve onları süt ve bal akan bir diyara götürmeyi planlamıştı (Mısır’dan Çıkış 3: 7,8); ve tüm bunların temelini, Yüreğinin saf lütfu üzerinde bina etmişti ve halkın herhangi bir koşulu tarafından yönlendirilmedi. Onlar için yapmış olduklarına değinerek halkına hatırlatmada bulunur. Ancak şimdi onları denemek için şöyle der: “Konumunuzu ve bereketinizi itaatinize bağlı kılacağım. Sizin için her şeyi yaptım. Ama şimdi bundan sonra size yapacağım iyiliğin devam etmesinin, sizin kendi işlerinize, yani koşula bağlı olmasını teklif ediyorum. Sözüme ve antlaşma koşullarına mutlak bir itaat göstereceğinize dair vaatte bulunmaya istekli misiniz?” Musa’nın, İsrailoğullarına iletmek ile görevli olduğu teklifin özü buydu.

Ve Musa sadakat göstererek görevini yerine getirdi. “Musa gidip halkın ileri gelenlerin çağırdı ve Rabbin kendisine buyurduğu her şeyi onlara anlattı.” (ayet 7) Böyle bir mesajın yürekte derin uygulamalar üreteceği kesindi. En azından, bu teklifin önem ve ciddiyetinin üzerinde düşünmek için kararlarını bildirmeden önce biraz zamana ihtiyaç duymaları beklenebilirdi. Kızıl Deniz’i geçtikten sonraki üç kısa ay süresince defalarca günah işlemiş olduklarını unutmuş olamazlardı. Başarısızlıklarına ve günahlarına tanıklık eden zorluklar zihinlerinden henüz silinmiş olamazdı. Bu nedenle, eğer geçmiş deneyimlerinin her biri üzerinde durup düşünselerdi, bu yeni teklifi ve koşullarını kabul ettikleri takdirde her şeyin kaybolacağını anlarlardı. Birbirlerine hiç kuşkusuz şöyle derlerdi: “Biz, defalarca itaatsizlik ettik ve aynı şeyin tekrar edebileceğinden korkuyoruz ve o zaman ceza olarak her şeyi kaybederiz. Hayır; çöldeki yolculuğumuzda bizi kurtaran, bize rehberlik eden ve bizi koruyan aynı lütuftan vazgeçmemeliyiz. Eğer lütuf hala egemenlik sürmez ise, bizler kaybolmuş bir halk oluruz.” Bu düşüncelerin tam aksine, kendilerine teklif edilen koşulu anında kabul ettiler ve şöyle dediler: “Rabbin söylediği her şeyi yapacağız.” Geçmişte edindikleri tecrübeleri hiç bir işe yaramamıştı. Böylece hem Tanrı’nın karakteri hem de kendi yürekleri hakkındaki gerçeğe, büyük bir cehalet ile ihanet ettiler.

Bu yaptıkları, aslında, hataların en ölümcül olanı idi. Güçsüzlükleri nedeni ile lütufa sıkı bir şekilde sarılmak yerine, akılsızlık ettiler; Tanrı, onlar için lütuf anlamına geliyordu; yasanın ilkesine bağlı kaldılar, yani her şeyi Tanrı için ne olabileceklerine bağımlı kılacaklarını söylediler. Bu akılsızca davranış hala devam ediyor. İnsan, akılsızlığı ve körlüğü nedeni ile kendi işlerini temel alarak bereket elde etmenin peşinde. Ve kendisine saf lütuf içinde sunulan bir kurtuluşu reddediyor; çünkü hiç bir şey olmak istemiyor ve lütuf Tanrı’yı her şey ve insanı bir hiç yapar. Bu yüzden lütuf ile yarışan günahkarın gururu ve kendine verdiği önem yara alır ve bu şekilde onun yoksun yüreğinin direnişini tahrik eder.

Musa, halkın mesajını Tanrı’ya götürür ve Rab, halkı ile olan yeni ilişkisini yasanın temeli üzerinde inşa etmek için hazırlanır. Tanrı, her şeyden önce, Musa’yı bir aracı konumuna yerleştirir. “Sana koyu bir bulut içinde geleceğim. Öyle ki, seninle konuşurken halk işitsin ve her zaman sana güvensin.” Tanrı, Musa’ya insanların kabul etmek zorunda kalacakları bir konum sağlar. Bundan sonra, aracılığı ile yönetilecekleri yasanın yürürlüğe konması ile ilişkili olarak halka buyruklar verilir ve Tanrı’nın taleplerinin standardı ortaya konur. Buyurulan her şey, ilahi takdirin değiştiğini gösterdi. Daha önceki ilişkileri bir lütuf Tanrısı ile idi; şimdi ise adil bir Tanrı ile ilişki içindelerdi. Bu yeni durum, Tanrı’nın açısından mesafe (çünkü günahkarlar ile ilgilenmesi gerekiyordu) ve ayrılığı ve insanlar açısından temizlenmeyi gerekli kıldı. Birincisi, “koyu bulut” tarafından belirtildi; Tanrı bu koyu bulut içinde Musa’ya geleceğini söyledi ve ikincisi, insanların yerine getirmesi gereken buyrukları ifade ediyordu.

“Rab, Musa’ya, ‘Git, bu gün ve yarın halkı arındır’ dedi, ‘Giysilerini yıkasınlar. Üçüncü güne hazır olsunlar. Çünkü üçüncü gün bütün halkın gözü önünde ben, Rab, Sina Dağı’na ineceğim. Dağın çevresine sınır çiz ve halka de ki: ‘Sakın dağa çıkmayın, dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunursa, kesinlikle öldürülecektir. Ya taşlanacak, ya da ok ile vurulacak; ona insan eli değmeyecek. İster hayvan olsun, ister insan, yaşamasına izin verilmeyecek. ‘ Ancak boru uzun uzun çalınınca dağa çıkabilirler.’

Sonra Musa, dağdan halkın yanına inip onları arındırdı. Herkes giysilerini yıkadı. Musa, halka, ‘Üçüncü güne hazır olun’ dedi, ‘Bu süre içinde cinsel ilişkide bulunmayın.’” (10-15. ayetler)

Halk böylece, iki gün için “kutsal kılındı” Bu ifadenin anlamı, her zaman inde bulunduğu bağlantıya göre kararlaştırılır. Buradaki anlamı, halkın ayrılmasıdır – vaat ettikleri itaat temelinde Tanrı için ayrılırlar. Bu durum, hiç kuşkusuz kutsal bir Tanrı’nın huzuru ile uyuşmayan her şeyden harici bir ayrılığı kapsar. Aynı zamanda giysilerini de yıkamaları gerekiyordu. Görüldüğü gibi artık her şeyi kendilerinin yapmaları gerekiyordu; Musa’nın onları arındırması gerekiyordu ve onlar da giysilerini yıkamalıydılar. Çünkü bereketin koşulu olarak itaat etmeyi kabul ettikleri an, aslında Tanrı’nın huzurunda uygun durumda bulunma sorumluluğunu üstlenmiş oldular. Tanrı ile buluşmak için böyle törensel bir niteliği hiç kuşkusuz elde ettiler., ama uzak bir mesafede tutulmaları ve yaklaştırılmamaları çabalarının ne kadar yetersiz olduğunu hemen kanıtladı. Giysilerini daha önce hiç böyle titiz bir şekilde yıkamamış olabilirlerdi, ve bir insan gözünün asla hiç bir kusur bulamayacağı biçimde çok temiz yıkanmış olabilirlerdi; ama konu vicdanlarına gelince, vicdanlarını, kutsal bir Tanrı’nın bakışlarına dayanabilecek kadar temizleyip arındırabilirler miydi?

Bırakalım bu soruya Eyüp yanıt versin: “Sabun otu ile yıkansam, ellerimi kül suyu ile temizlesem, beni yine pisliğe batırırsın, giysilerim bile benden tiksinir.” (Eyüp 9:30,31) Rabbin kendisi bu soruya bizim için yanıt vermiştir. Peygamber aracılığı ile İsrail’e konuşarak şöyle der: “Çamaşır sodası ile yıkansan, bol kül suyu kullansan bile, suçun önümde yine leke gibi duruyor.” (Yeremya 2:22) İNSAN TANRI İÇİN KENDİSİNİ TEMİZLEYEMEZ. Tüm Kutsal Yazılarda verilen ders budur.

O zaman Rab bu buyruğu İsrail’e neden verdi? Aynı nedenden ötürü; onlara, yüreklerinde ne olduğunu kanıtlamak, orada gizlenen şeyi açığa çıkartmak, doğalarındaki bozukluğu ifşa etmek ve bu şekilde onlara mahvolmuş ve suçlu konumlarını öğretmek için yasayı verdi. Kısmen de olsa, kendi çabalarının boşluğunu öğrendiler; tüm “arınma” ve “yıkanma” çabalarına rağmen Tanrı’nın huzuruna yaklaşamadılar ve O’nun sesini duyunca dehşete düştüler. Günahkarların deneyimlerinde bu, sık sık karşılaşılan bir durumdur. İçinde bulundukları konumun biraz da olsa farkına vardıkları zaman, kendilerini geliştirmeye çalıştırmaya başlarlar, kendi yüreklerini saf kılmaya ve Tanrı’nın iyiliğini elde etmek için kendilerini bu şekilde iyileştirmeye uğraşırlar. Ancak çok geçmeden şunun farkına varırlar: gösterdikleri çabalarının tek etkisi, kendi günah ve kötülüklerini gün ışığına getirmek olur. Ya da eğer kendi doğruluklarından oluşan bir giysi dokuma başarısı gösterirler ise, ve böylelikle hatalarını bir süre için gizlemeleri mümkün olduğu takdirde, Tanrı’nın huzuruna getirildikleri anda, bu giysileri, Tanrı’nın kutsallığının ışığında yalnızca kirli paçavralar halinde görünür. İnsan, gerçekten de tam olarak çaresizdir ve bu çaresizliğini öğreninceye kadar, giysilerini her leke ve kirden – Tanrı’nın kutsallığının taleplerini dahi tatmin edecek kadar beyaz – temizlemesi için tek yolun Kuzu’nun kanı olduğunu anlayamayacaktır. (bakınız Vahiy 1:5; Vahiy 7:14)

Halk, sonra, arındı ve giysilerini yıkadı ve “üçüncü gün” için hazırlanmak üzere oruç tuttu. Üçüncü gün, genellikle önemli ve özeldir; ve burada üçüncü günden ölümün örneği olarak söz ediliyor gibidir. Üçüncü günün sabahında Rab, görkeminin dehşetli ve korkunç refakati eşliğinde Sina Dağı’na indi. Gök gürledi, şimşekler çaktı – adaletinin gücünü ifade eden – kutsallığı içindeki Tanrı, günahkarlar ile temas kurmaya geldiği zaman, gerekli olan niteliklerini sergiledi. Aynı zamanda dağın üzerinde koyu bir bulut vardı (bakınız ayet 9), bu bulut halktan olan uzaklığını ve gizlenişini ortaya koyuyordu. Mezmur yazarı bu konu ile ilgili olarak şöyle yazar: “Bulut ve zifiri karanlık sarmış çevresini, doğruluk ve adalettir tahtının temeli.” (Mezmur 97:2) Bunlara ek olarak bir de çok güçlü bir boru sesi gitgide yükseldi; her ikisi de Tanrı’nın yaklaştığının habercileri idiler ve halkı toplanmaya çağıran ses aşırı derecede yüksekti. Tanrısal adımları olası her ciddiyet kuşatmıştı ve ordugahta bulunan halkın hepsi, yapmış oldukları hazırlıklara rağmen dehşet içinde titriyorlardı. Eğer daha önce kendilerine güvenmiş olsalar idi, şimdi böyle titrememeleri gerekirdi; çünkü eğer Tanrı ile karşılaşmak için hazırlandılar ise, o zaman neden korkmaları gerekiyordu* Onları kartal kanatları üzerinde taşıyan ve karşılaşacakları yere, Kendisine getiren Tanrı değil miydi? Tanrı, onların Kurtarıcısı ve Rabbi değil miydi? O zaman neden, O’nun huzurunun belirtileri ile karşılaştıkları zaman titrediler? Çünkü akılsızlıkları nedeni ile O’nun ile kendilerinin bulundukları temel üzerinde karşılaşmaya karar verdiler; Kendilerini O’nun merhametine, lütfuna ve sevgisine bırakmak var iken, kendi çabalarını temel aldılar. Ölümcül bir hata!! Ve şimdi bu yaptıkları hata kendilerine hissettiriliyordu.

Ama verdikleri söz geri alınamazdı ve artık yasanın zorunluluklarından özgür kılınamazlar idi. Bu nedenle Musa, halkın Tanrı ile görüşmek üzere ordugahtan çıkmasına öncülük etti. Ve halk dağın eteğinde durdu. Sina Dağı’nın her yanından duman tütüyordu, çünkü Rab dağın üzerine ateş içinde inmişti: ve dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor ve bütün dağ şiddet ile sarsılıyordu. (17,18. ayetler) Aynı olayı Mezmurlarda da okuruz: “Yer sarsıldı, göklerden yağmur boşandı Tanrı’nın önünde, Sina Dağı sarsıldı, İsrail’in Tanrısının önünde.” (Mezmur 68:8) Ateş, böylelikle Rabbin Sina Dağı üzerindeki varlığının özelliği idi – ateş ve duman, ateş, Kutsallığının sembolü idi; günaha karşılık olarak gelen yargının görünümündeki Kutsallığını ifade ediyordu. “Tanrımız, yakıp tüketen bir ateştir.” Tanrı, İsrail ile yasanın temeli üzerinde buluştuğu için ateş, Tanrı’nın tahtının temelinin doğruluk ve adalet olduğu gerçeğinin en önemli ifade şekli idi. Musa bu yüzden, Tanrı’nın sağ elinden çıkan “ateşten yasa” dan söz eder, yasa, “kutsal, adil ve iyi” olduğu için ateştendir, yalnızca yasanın taleplerine karşılık veremeyen kişileri yargılayabilir ve tüketebilirdi. “Eriyip bitiyoruz senin öfkenden, kızgınlığından dehşete düşüyoruz” (Mezmur 90:7) derken, Musa yasanın bu etkisinden bahsediyordu.

Musa, güçlü bir boru sesi duyulduğu ve boru sesi gitgide yükseldiği zaman, Tanrı ile konuştu ve Tanrı ona bir ses ile yanıt verdi. Rab, Musa’yı dağın tepesine çağırdı ve Musa’nın aldığı ilk haberin doğası ne idi? Dağın çevresine daha önceden engeller konmuştu; çünkü Tanrı’nın durduğu yer kutsal topraktı ve kim dağa dokunur ise, ister hayvan olsun ister insan olsun, kesinlikle öldürülerek cezalandırılacaktı. Ama bu bile yeterli değildi. “Rab, Musa’ya ‘Aşağı inip halkı uyar’ dedi, ‘Sakın beni görmek için sınırı geçmesinler, yoksa bir çoğu ölür.’” (ayet 21) Musa ve Harun dışında kahinler de halk da Tanrı’nın huzuruna gelmek için hiçbir şekilde sınırı geçmemeliydiler – yoksa Rab onları şiddetle cezalandıracaktı. (ayet 24)

Tüm bu ayrıntılar, insanın kendi çabası ile Tanrı’nın önünde durmasının imkansız olduğunu gösteren ve aynı zamanda eğer günahkar böyle bir temel üzerinde O’nun ile temas kurmak için yaklaşmaya cesaret ettiği takdirde, yalnızca kendi yıkımına neden olacağını gösteren çok ciddi uyarılardır. Ayrıca Tanrı, kefaretin dışında doğruluk temeli üzerinde, günahkarı öldürmeden günahkar ile karşılaşamaz. İnsan, kutsallık ve günah arasındaki birbiri ile asla bağdaşmayan düşmanlığın var olduğunu ve sonsuza kadar var olacağını ne zaman öğrenecek? Tanrı, Kutsallığının talepleri karşılanmadığı sürece, günahkara karşı olmak zorundadır; ve bu talepler Rab İsa Mesih’in ölümü dışında hiç bir şekilde karşılanamazlar. Bu ışıkta bakıldığı zaman, yaşanan olay dokunaklı bir olaydır; Sina Dağı’nın üzerinde, Kutsallığının dehşetli görkemi içindeki Tanrı; uzakta duran ve suçlulukları içindeki halk; gördükleri ve işittikleri karşısında titriyorlar, dağa yaklaşmaları engellenmiş, ama Tanrı ile karşılaşmak için ordugahtan çıkartılmışlar; itaat etmeyi vaat ettikleri adil yasanın taleplerini almak için beliyorlar.

“Ve Tanrı şöyle konuştu: ‘Seni Mısır’dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrın RAB benim. Benden başka tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gök yüzünde, aşağıda yer yüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer bir put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım. Ama beni seven, buyruklarıma uyan, binlerce kuşağa sevgi gösteririm.

Tanrın Rabbin adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü Rab, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır. Şabat Günü’nü kutsal sayarak anımsa. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın Rabbe Şabat günü olarak adanmıştır. O gün, sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dahil, hiç bir iş yapmayacaksınız. Çünkü ben, Rab, yeri ve göğü ve bütün canlıları altıncı günde yarattım, yedinci günde dinlendim. Bu yüzden Şabat günü’nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.

Annene ve babana saygı göster. Öyle ki, Tanrın Rabbin sana vereceği ülkede ömrtün uzun olsun. Adam öldürmeyeceksin. Zina etmeyeceksin. Çalmayacaksın. Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin. Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine , öküzüne, eşeğine, hiç bir şeyine göz dikmeyeceksin.” (Mısır’dan Çıkış 20:1-17)

Farklı ve özel dikkat gerektiren yasanın verilişi ile bağlantılı olan pek çok nokta mevcuttur. Birincisi, yasanın doğasının kendisidir. Buyruklar on tanedir ve Tanrı’nın, halkı ile kurtuluş konusunda girmiş olduğu ilişkiyi temel alır ya da bu ilişkiden kaynaklanırlar. “Seni Mısır’dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrın Rab benim.” Buyrukların hepsine birlikte bakıldığı zaman, ilk dört tanesinin Tanrı ile ve son altı tanesinin insan ile ilgili oldukları görülecektir; örneğin, Tanrı’ya karşı ve insana karşı olan sorumlulukları tanımlarlar. Kutsanmış Rabbimize, yasadaki en büyük buyruğun hangisi olduğu sorulduğu zaman, soryu özet bir yanıt ile cevaplamış ve şöyle demişti: “Tanrın Rabbi bütün yüreğin ile, bütün canınla ve bütün aklın ile seveceksin. İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: “’Komşunu kendin gibi seveceksin.’ Kutsal Yasa’nın tümü ve peygamberlerin sözleri bu iki buyruğa dayanır.” (Matta 22: 35-40; bakınız Yasa’nın Tekrarı 10:12; ve Levililer 19:18) Böylece, İsrail’e verilen buyruklar şunlar idi: Tanrı’ya sevgi – Tanrı’ya mükemmel sevgi, onların kapasiteleri ile uyumlu olarak mükemmel – ve kendilerine olan sevgilerinin ölçüsüne göre komşularını sevmek.

Ancak, buyrukların ayrıntılarında yer alan özelliğin yasaklama olduğuna dikkat edin. “yapmayacaksın” – eğer dördüncüsünü hariç tutar isek, ve hatta “şabat gününü Rabbe adamak” yapılan tüm işlerden uzak durmak anlamına gelir – ifadesi, tüm yasanın özüdür. Bu gerçek, üzerinde durulması gereken ikinci nokta ile ilgili önemli bir yer tutar – yasanın konusu. Bu on buyruk, Tanrı’nın, İsrail’den talep ettiklerinin ölçüsü idi. O’nun sesine itaat etmeyi gönüllü olarak kabul etmişler ve bereket elde etmenin koşulu olarak antlaşmayı yerine getirmeye razı olmuşlardı. Buna karşılık olarak Rab, Musa aracılığı ile ne talep ettiğini açıkladı. Bu yüzden, aracılığı ile doğru olanın kolayca anlaşılabileceği bir ölçü bina edildi; Tanrı’nın sözüne itaat edip etmediklerini kendileri bile ölçebilirlerdi. Tanrı, bu buyruklar aracılığı ile onlara şunu kanıtlamak için geldi: günah işlemesinler diye O’na karşı duydukları korku hep gözlerinin önünde olsun. “Musa, ‘Korkmayın! Tanrı sizi denemek için geldi, Tanrı korkusu üzerinizde olsun, günah işlemeyesiniz diye” dedi. (ayet 20) ama Tanrı, onların yüreklerinde olanı, onlar bilmese bile biliyordu, ve bu yüzden yasanın verilmesinin gerçek nedeni, O’nun halkının yüreğinde olanın ışığa getirilmesi idi. Bu, buyruğun yasaklayıcı biçiminin nedenini izah eder. Çünkü, eğer buyrukların içinde tüm bu günah biçimlerine eğilim olmasa, buyrukların neden bu şekilde söylenmeleri gerekir? Adam öldürmeyeceksin. Zina etmeyeceksin. Çalmayacaksın. Göz dikmeyeceksin.

Elçi Pavlus, bu konuyu Romalılar 7. bölümde açıklar: “Yasa olmasa idi, günahın ne olduğunu bilemezdim. Yasa, ‘Göz dikmeyeceksin’ demese idi, başkasının malına göz dikmenin ne olduğunu bilemezdim. Ne var ki, günah bu buyruğun verdiği fırsat ile içimde her türlü açgözlülüğü üretti. Çünkü Kutsal Yasa olmadıkça günah ölüdür.” (7, 8. ayetler) Yasa gelmeden önce açgözlülük insanın yüreğinde idi, ama yasaklanmamış olduğu için insan onu açgözlülük olarak tanıyamazdı; ama buyruk ‘açgözlülük etmeyeceksin’ der demez, açgözlülük ışığa fırladı ve yüreğin Tanrı’ya muhalif olan tutumu ortaya çıkmış oldu. Elçinin bir başka yerde söylediği gibi, Kutsal Yasa suç çoğalsın diye ‘araya girdi.’ (Romalılar 5:20) Başka bir deyişle, günahın günah olduğu anlaşılsın diye yasa araya girdi. Günahlar daha önce işlenmişlerdi, ama yasaklanıncaya dek suç olarak görülmediler. Ama ondan sonra doğaları artık daha fazla gizlenemedi ve işlendikleri zaman herkes onların Tanrı’nın yasasını ihlal ettiklerini anlayabilirdi.

Burada üzerinde durulan nokta çok önemlidir, Tanrı’nın lütfunun müjdesinin tam olarak açıklanmasına ve yaygın bir şekilde ilan edilmesine rağmen, yasaya itaatin yaşam biçimi olduğu iddiasında bulunmak, şimdi bile göz önünde tutulan bir düşüncedir. Gerçekten de binlerce kişi bu ölümcül tuzak tarafından aldatılıyor. Gelin, şimdi elçinin bu konu ile ilgili sözleri hakkında düşünelim: “Eğer yaşam sağlayabilen bir yasa verilse idi, elbette insanlar yasa ile aklanırlardı.” (Galatyalılar 3:21) “Kurallarıma, ilkelerime sarılın. Çünkü onları yerine getiren, onlar sayesinde yaşayacaktır” (Levililer 18:5) dendiği gerçektir; ama günahkarlar, doğa ve uygulama aracılığı ile Tanrı’nın buyruklarını nasıl yerine getirebilirlerdi? Kutsal Ruh’un Pavlus aracılığı ile kendi muhakemesine kulak verin: “Yasa’nın gereklerini yapmış olmaya güvenenlerin hepsi lanet altındadır. Çünkü şöyle yazılmıştır: Yasa Kitabı’nda yazılı olan her şeyi sürekli yerine getirmeyen herkes lanetlidir. Ama Tanrı katında hiç kimsenin Yasa ile aklanmadığı açıktır: Çünkü iman ile aklanan yaşayacaktır.Yasa, imana dayalı değildir. Tersine, ‘Yasa’nın gereklerini yapan, onlar sayesinde yaşayacaktır.” (Galatyalılar 3:10-12) Bu ifade her zorluğu ortadan kaldırır ve yasanın gerçek amacını kuşkunun ötesinde bir yere yerleştirir; yasanın amacı, söylemiş olduğumuz gibi, Tanrı’nın talepleri ile ilgili bir ölçü bina etmek ve böylelikle insanı günah konusunda ikna etmektir. Yasa, suç çoğalsın diye araya girdi. Ve yasa şimdi, çok bereketli bir şekilde aynı amaç için kullanılabilir. Eğer, kendi doğruluğuna güvenme konusunda güçlü biri ile karşılaşılır ise, bu kişi yasa aracılığı ile denenebilir: kendisine Tanrı’yı tüm yüreği ile ve komşusunu kendisi gibi sevip sevmediği sorulduğu takdirde, kendi çabalarının aldatıcı özelliği bu şekilde ifşa edilebilir.

Eğer bu düşünce anlaşılır ise ve eğer Tanrı’nın sözüne basit bir şekilde boyun eğme mevcut ise, yasanın, Tanrı’nın zihninin ve yüreğinin tam bir açıklaması olarak verilmediğini anlama konusunda hiç bir zorluk olmayacaktır. Düşüncenin içinde genellikle söz edilen şekil, canları, bundan daha fazla ve daha dolu bir açıklama olamayacağını varsaymaya yönlendirir. Ama bir başka kişinin sorduğu gibi, eğer durum böyle ise, o zaman Tanrı’nın merhametini, şefkatini ve sevgisini nerede bulacağız? Hayır; “yasa kutsaldır ve buyruk da kutsal, ve adil ve iyidir;” çünkü yasa, O’nun her sözcüğünün ve eyleminin olması gerektiği gibi Tanrı’nın bir açıklamasıdır. Ama yasanın tam ve mükemmel bir açıklama olduğunu kabul etmek, kefaret ihtiyacını önemsememek, kutsanmış Rabbimiz ve Kurtarıcımızın kişiliğinin ve işinin gerçek karakterine kör kalmak ile aynı anlama gelir – böyle bir tutum, tek bir sözcük ile Sina ve Golgota arasındaki farkı unutmak ile eş değerdir. Tanrı’nın, Kendisini mükemmel olarak açıklayabilmesi, çarmıha kadar imkansız idi. Ama çarmıhtaki iş tamamlanır tamamlanmaz, tapınağın perdesi yukardan aşağıya doğru ikiye ayrıldı – Tanrı’nın artık özgür olduğunu belirtmek için – adaleti özgür kılındı – Tanrı, günahkara lütuf ile yaklaşmak için özgür idi ve günahkar O’nun, Mesih’in kanının yeterliliği konusundaki tanıklığına inandığı zaman, o anda Tanrı’nın huzuruna girmek için özgür idi. Yasa Tanrı’nın adil karakterini açıklar ve bunun sonucu olarak İsrail’den istediklerini bildirir. Ama Tanrı’nın Kendisi hala koyu karanlık içinde – açıklanmadan – durdu.

Bir diğer düşünce geçici bir dikkat talep eder. Yasanın yaşam vermediği tasdik edilerek bazen şöyle denir: Ama yasa yine de Hıristiyan davranışının kuralı değil midir? Yasaya iyice bakın ve sonra eğer bu mümkün ise sorun. Örneğin, kişinin, komşusu ile ilgili konulardaki yasaklarını ele alalım. Orada belirtilen günahlardan uzak kalan bir Hıristiyan ile Tanrı tatmin olacak mıdır? Hayır, bir Hıristiyan’ın kendisi, bu tür şeylerden uzak kalmakla Tanrı’nın zihnine yürüyüşü hakkında yanıt verdiği için tatmin olacak mıdır? Şimdi, bu kişinin, komşusunu kendisi kadar sevdiğini dahi varsayalım, bu tutumu Mesih’in örneğinin yüksekliğine ulaşacak mıdır? Elçi Yuhanna ne diyor? Sevginin ne olduğunu Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz. Bunun anlamı şudur: sevginin gerçek ifadesi, Mesih’in bizim için ölmesinde görülür. Elçi, bu nedenle şu sözleri ekler, “Bizim de kardeşlerimiz için canımızı vermemiz gerekir.” (1.Yuhanna 3:16) Bunu yaptığımız takdirde, kardeşlerimizi gerçekten kendimizden daha çok sevdiğimizi göstermiş oluruz – bu tutum, yasanın alanının harika bir şekilde ötesine geçer. Gerçek, Pavlus’un bize öğretmiş olduğu gibi, “biz de bir başkasına – ölümden dirilmiş olan Mesih’e – varmak üzere Mesih’in bedeni aracılığı ile Kutsal Yasa karşısında öldük. Bu da Tanrı’nın hizmetinde verimli olmamız içindir.” (Romalılar 7:4) Yasa, İsrail için bir kural idi, ama imanlının standardı Mesih’tir, yalnızca Mesih’tir. “Tanrı’da yaşıyoruz diyen, Mesih’in yürüdüğü yolda yürümelidir.” (1.Yuhanna 2:6) Bu yüzden bu ölçü, kesinlikle yasanın standardından daha yüksektir, ve yasanın sorumluluğundan daha büyük sorumluluğu kapsar. Gerçekten de hala yasa altında olduğumuz ile ilgili ileri sürülen bu iddia, “Yasa altında değil, lütuf altındasınız” (Romalılar 6:14) ifadesi ile çelişir; kurtuluş konusundaki bilgisizlikten kaynaklanır. İmanlıların Mesih’in ölümü ve dirilişi aracılığı ile eski konumlarından çıkartıldıkları ve bütünüyle yeni bir konuma ve duruşa sahip oldukları ve benlikte değil, Ruh’ta oldukları (Romalılar 8:9) anlaşıldığı zaman, imanlıların yasanın giremeyeceği bir alana ait oldukları kolayca algılanır ve Mesih, onların canlarının tek objesidir, yürüyüşlerinde ve konuşmalarında Mesih’in ifadesi görülür; bu sahneden geçerlerken tek sorumlulukları budur. Bu düşünceleri, Tanrı’nın her çocuğunun özenli dikkatine tavsiye ederiz.

Yasanın veriliş amacı şimdi görülür. Bir önceki bölümde olduğu gibi, insanlar dehşet ile doludurlar, ve “korkudan titremeye başladılar ve uzakta durdular.” (ayet 18) Böylelikle günahkarların Tanrı’nın huzurunda duramayacaklarını öğrenmiş oldular. “Musa’ya, ‘bizim ile sen konuş, dinleyelim’ dediler, ‘Ama Tanrı konuşmasın, yoksa ölürüz.” (ayet 19) Ne olduklarına dair üzücü bir itiraf ve vaat ettikleri itaatin nasıl sonuçlanacağına ilişkin önemli bir ifade! Ah! Keşke günahkar, günahları içinde olduğu zaman, Tanrı’nın onunla konuştuğu takdirde, ölmesi gerektiği dersini öğrenebilse idi! Çünkü kutsallık ve günah bir araya gelemezler, ve bu ikisi, kefaret dışında ilişki kurdukları takdirde, yalnızca tek bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Bu yüzden korkudan titreyen bu İsrailoğulları, aslında bu basit gerçeği ifade etmekteydiler. Tanrı, Kutsallığı içinde yakına gelmişti ve onlar ölmemek için O’nun huzurundan utanarak, mahcup bir şekilde ürkerek çekildiler; ve bunu yapmakla suçlarının içinde bulunan günahkarlar olduklarını beyan etmiş oldular. Ve bu şekilde, günahkar oldukları için O’nun sesini dinlemek için güçleri yoktu. Musa, bunun üzerine onlara korkmamalarını öğütledi; onlara Tanrı’nın, günahkar olduklarını kanıtlamak ve onları denemek için geldiğini ve Tanrı korkusunun, günah işlememeleri için üzerlerinde olması gerektiğini anlattı.Yol, on buyruk ile birlikte onlara gerçekten basit bir şekilde gösterildi ve çok yakın bir zamanda, onların bu yolda yürüyüp yürümeyecekleri görülecekti. Konum, şimdi çok net bir şekilde ortaya konur. İnsanlar, gerçekte ve ahlak açısından uzak bir mesafede idiler. Yasanın temeli üzerinde bulunduğu sürece Tanrı’nın gizli kalması gerektiği gerçeği uyarınca Tanrı, koyu bir karanlığın içinde idi. Musa, Tanrı’nın seçimi ve lütfunda aracı olma görevini üstlenir. Ve böylelikle Musa, Tanrı’nın bulunduğu koyu karanlığa yaklaşabilir. “Tek Tanrı ve Tanrı ile insanlar arasında tek Aracı vardır; O da Mesih İsa’dır.” (1.Timoteos 2:5)

Bölüm, tapınma ile ilgili buyrukları bildirerek sona erer. Çünkü yasa temeli üzerinde olmasına rağmen, Tanrı ve Tanrı’nın halkı arasında resmi bir ilişki kurulur kurulmaz, tapınma için sağlayış yapılması gerekir. Bu bağlamda yalnızca üç şeye dikkat edilmesi gerekir. İlki, kurbanlar olmaksızın Tanrı’ya yaklaşılamaz. İkincisi, Tanrı gelebilir ve adını yazacağı her yerde, onların ne olduğuna bakmayarak, onların sunularının hoş kokusunun temelinde onları bereketleyebilir. 1 Üçüncüsü, sunağın özelliği, kesinlikle belirtilir. Toprak bir sunak yapılmalıydı. Eğer taş sunak yapılır ise, yontma taş yapılmayacaktı, “çünkü kullanacağınız alet sunağın kutsallığını bozar. Sunağımın üzerine basamakla çıkmayacaksınız. Çünkü çıplak yeriniz görünebilir.” (24-26. ayetler) İnsan işi ve insan buyruğu yasaklanmıştır. Böylelikle, tapınmadaki her şeyin Tanrı’nın isteğine göre olması gerekir; ve eğer güzellik ve rahatlık dışında bir şey mevcut ise, kutsallık bozulur ve insanın çıplaklığı ortaya çıkar. Bu durumda Hıristiyanların Tanrı sözünün yetkisi ile mühürlenmemiş olan herhangi bir şeyi kabul etmemeleri gerekir; ve bu konuda da çok gayretli olmalıdırlar.


1. Günah sunusu henüz emredilmemişti. Bu yüzden bunların hepsi, hoş kokulu sunular idi.