Bölüm 3

Musa’nın Görevleri

Mısır’dan Çıkış 3-4

MUSA çölde iken, kırk yaşlarında idi, gelecekteki görevi için ihtiyaç duyduğu dersleri öğreniyor ve Tanrı’nın halkının kurtarıcısı olarak Tanrı adına hareket etmek için yeterli kılınıyordu. Firavunun sarayındaki eski yaşamı ile karşılaştırıldığı zaman ne kadar zıt bir tablo! Sarayda iken çevresini saran, çağının tüm lüks ve zarafeti; burada çölde ise sadece kayınpederi Yitro’nun sürüsünü güden basit bir çoban. Kırk sayısı, görüldüğü gibi denenme sayısıdır, örneğin, İsrailoğullarının çölde geçirdikleri kırk yıl; aynı zamanda kutsanmış Rabbimizin kırk gün denenmesi. Bu yüzden, Musa’nın çöldeki bu yaşamı bir denenme süresi idi – hem Musa’nın ne olduğunun hem de Tanrı’nın Musa için ne olduğunun kanıtlanması için denenme; ve bu iki şey, hizmet için karakterimiz hazırlanmadan önce mutlaka öğrenilmesi gereken iki şey. Tanrı bu yüzden her zaman onları Kendi amaçlarının tamamlanması için görevlendirmeden önce çöle gönderir. Tanrı’nın huzuruna tam olarak getirilebileceğimiz tek yer, burasıdır. Ancak orada, Tanrı ile birlikte iken, insani güç kaynaklarının tamamen boş olduklarını ve O’na olan tam bağımlılığımızı fark edebiliriz. Kendimizi insanların usandıran meşguliyetlerinden geri çekmek ve Tanrı ile baş başa kalarak dünyaya kapanmak, kendimiz, ve Tanrı’nın istekleri ve hizmeti ile ilgili O’nun düşüncelerini O’nunla paydaşlık ederek öğrenmek, çok bereketlidir. Gerçekten de Tanrı ile birlikte kalarak uzun zaman geçirmek, her gerçek hizmetkar için sürekli bir gerekliliktir; ve bunun unutulduğu yerde genellikle Tanrı, yüreğinin yumuşaklığı ile Elinin disiplin eden işleri aracılığıyla hatırlatma yapar.

Tanrı’nın, halkının ihtiyaç duyduğu konuya müdahale etmeye başlayabildiği zaman, en sonunda gelir. Ama, bağlantıyı hatırlayalım. İlk bölümde halkın tutsaklık içinde olduğu görülür; ikinci bölümde Musa doğar ve Firavunun evine girer. Sonra Tanrı halkının kaderine bağlanır ve sevgisinin sıcaklığı nedeni ile Tanrı halkının hatalarına çözüm getirmek ister. Ama bu isteği reddedilir ve o da çöle kaçar. Kırk yıl sonra şimdi seksen yaşındadır, ve artık Mısır’a geri gönderilmesi gerekir. Üçüncü ve dördüncü bölümler Tanrı’nın ona verdiği görevin öyküsünü ve onun bu görev konusundaki isteksizliğini içerirler. Ama bu noktaya varılmadan önce, ikinci bölümün sonunda kısa bir önsöz vardır – bağlantısı ile ilgili olarak gerçekten üçüncü bölüme ait olan – bu önsöz Tanrı’nın, halkının kurtarılması için harekete geçtiği zamanı açıklar. Bize önce, Mısır kralının öldüğü söylenir, ama onun ölümü İsrailoğullarının durumuna herhangi bir teselli getirmedi. Öte yandan, İsrailliler “hala kölelik altında inliyor ve feryat ediyorlardı. Sonunda yakarışları Tanrı’ya erişti. Tanrı iniltilerini duydu; İbrahim, Yakup ve İshak ile yaptığı antlaşmayı anımsadı. İsrailliler’e baktı ve onlara ilgi gösterdi.” (Mısır’dan Çıkış 2:23-25) İçinde bulundukları durum Tanrı’nın yüreğine dokundu, onlara acıyan merhametini gösterdi, ama üzerinde hareket ettiği temel, onların ataları ile yaptığı antlaşmada ifade edildiği gibi, Tanrı’nın egemen lütfu idi. Meryem ve Zekeriya’nın, Kurtarıcı’nın habercisi Yahya’nın ve Kurtarıcı’nın doğumu ile ilgili olarak söyledikleri övgü şarkılarıyla kutladıkları Merhameti ve Sözü’ne olan Sadakati atalarına gösterdiğinin aynısı idi. “atalarımıza söz verdiği gibi, İbrahim’e ve onun soyuna sonsuza dek merhamet etmeyi unutmayarak kulu İsrail’in yardımına yetişti.” Ve yine, “Bizim için güçlü bir kurtarıcı (bir kurtuluş boynuzu) çıkardı … böylece atalarımıza merhamet ederek kutsal antlaşmasını anmış oldu; atamız İbrahim’e ant içerek söz vermişti,” v.b. (Luka 1:54, 55, 68-73) Tanrı’nın, verdiği sözü unutması imkansızdır ve eğer sözünü yerine getirmeyi geciktirir ise, bunun nedeni yalnızca değişmez lütfunun ve sevgisinin daha parlak bir şekilde gösterilmesi içindir.

“Musa kayınpederi Midyanlı kahin Yitro’nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı Dağı’na, Horev’e vardı. Rabbin meleği bir çalıdan yükselen alevlerin içinde ona göründü. Musa baktı, çalı yanıyor, ama tükenmiyor.” (Mısır’dan Çıkış 3:1,2)

Tanrı’nın, halkına göründüğü zamanları izlemek ve her birinin, durumun özel koşulları ile kurduğu ilişkinin nasıl olduğuna dikkat etmek çok ilgi çekicidir. (Bakınız Yaratılış 12, 18, 32; Yeşu 5 v.b.) Burada, Musa’nın gönderilmek üzere olduğu görev ile ilgili çarpıcı bir durum ile karşılaşırız. Burada ihsan edilen görüm ile ilgili üç bölüm mevcuttur – Rab, ateşin alevi ve çalı. Önce, Musa’ya Rabbin meleğinin göründüğünün söylendiğine dikkat edin (ayet 2); ve sonra Rab Musa’nın yan tarafa dönerek yaklaştığını gördü ve Tanrı çalının içinden ona seslendi. (ayet 4. Yaratılış 22: 15, 16 ile karşılaştırın) Böylelikle, Rabbin meleği, Yehova, yani Tanrı ile özdeşleşir; ve Eski Antlaşma Yazılarındaki Rabbin meleğinin tüm bu görünümlerinde Tanrı Oğlu’nun, gelecekte beden alması ile ilgili ön örneğe sahip olduğumuz konusunda hiç bir kuşkuya yer yoktur. Ve bu yüzden tüm bu olaylarda Rabbin meleği, kutsal Üçlü Birliğin İkinci Kişisi olan Tanrı Oğlu’dur. Yanan ateşin alevi, Tanrı’nın kutsallığını gösteren bir semboldür. Bu çeşitli şekiller ile, özellikle sunağın üzerindeki kurbanları yakıp tüketen ateş ile gösterilir; ve İbraniler mektubunda “Tanrımız’ın yakıp tüketen bir ateş” olduğu ifadesine rastlarız. Her şeyi Kendi kutsallığına uygun olarak denemeden geçirir ve böylece taleplerini karşılamayan her şeyi yakıp tüketir. Çalı, İsrail’in bir sembolü olarak düşünülmüştür. Ateşin en kolay yakıp tükettiği şey, bir çalıdır; ve bu öyküde İsrail ulusunu temsil etmek üzere seçildi – Mısır fırınında yanan İsrail ulusu – ateş, çalının çevresinde tüm gücü ile yanıyor ama onu tüketmiyordu. Bu nedenle, bu olay Musa’nın yüreği için – eğer doğru olarak anlayabildi ise – ateş ne kadar şiddetle yanarsa yansın ulusunun korunacağına dair teselli eden bir güvence idi. Bir başka kişinin ifadesine göre yorum şöyle idi: “bununla Musa’nın yüreğine sunulan bir imaj kast ediliyordu – çölde bir çalı, yanıyor ama tükenmiyor. Böylelikle, Tanrı’nın, İsrail halkı arasında çalışacağına dair hiç bir kuşkuya yer kalmıyordu. Musa’nın ve halkın bunu bilmeleri gerekiyordu. Zayıflık ve güçsüzlüklerinde O’nun gücünün seçilmiş kasesi olacaklar ve bu durum O’nun merhameti sayesinde sonsuza kadar böyle devam edecekti. Bizim Tanrımız’ın yaptığı gibi, onların Tanrısı, Kendisinin yakıp tüketen bir ateş olduğunu kanıtlayacaktı. Kutsal, ama sınırsız bir hak edilmeyen iyilik! Çünkü, bir yandan, O’nun yakıp tüketen bir ateş olduğu kesindir; çalı ise zayıftır ve yok olması kolaydır, ama her şeye rağmen Tanrı’nın kalbur içinde kalan çerçöpü ve adil yargıları ne olursa olsun, aynı şekilde insanın denemeleri ve arayışları neler olursa olsun, Tanrı onlara acıdığını, gücüne rağmen (ve böyle olduğu burada kesindi), onları desteklediğini ve denemeyi yalnızca iyilik için kullandığını kanıtlayan açıklamada bulunur. Denemeyi hiç kuşkusuz Kendi yüceliği için kullanır, ama aynı zamanda denemenin sonucunun Kendisine ait olanlara yarar sağlayacağı da kesindir.”

Bu dikkat çekici görünümden etkilenen Musa “döner ve görmek için yaklaşır” (ayet 4). Tanrı, onun yaklaştığını görünce çalının içinden ona adı ile seslenir. Ama Musa’ya, Tanrı’nın yüce huzurunun kutsallığının hatırlatılması gerekir. “Fazla yaklaşma, çarıklarını çıkar, çünkü bastığın yer, kutsal topraktır.” (ayet 5. Çölde Sayım 5:1-3; Yeşu 5:15, v.b. ile karşılaştırın) Tanrı’ya yaklaşan herkesin öğrenmesi gereken ilk ders budur – Tanrı’nın kutsallığının farkına varmak. O’nun bir lütuf ve merhamet Tanrısı olduğu ve aynı zamanda sevgi olduğu doğrudur; ama O, kutsal bir Tanrı olduğu için, lütufkar, merhametlidir ve sevgidir. Ve eğer Rabbimiz İsa Mesih’in çarmıhında merhamet ve gerçek karşılaşmasaydı ve doğruluk ve esenlik öpüşmeselerdi, Tanrı, Kendisini bu kutsanmış nitelikleri ile hiç bir zaman gösteremezdi. Ancak ayaklarımızdan ayakkabılarımızı çıkartmadıkça – ilişki kurduğumuz Kişi’nin kutsallığını hatırlayarak – O’nun zihninin ve iradesinin lütufkar iletişimlerini hiç bir zaman alamayız. Bu yüzden burada karşımıza çıkan diğer konu, O’nun Kendisini Musa’ya “babasının, İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Tanrısı” olduğunu açıklamasıdır.” (ayet 6) Bu açıklama, Musa’nın canını harekete geçirmek için hazırlandı ve hedefine ulaştı – çünkü Musa, önünde konuştuğu Kişi’ye yüreğinde eğilir.” (Bakınız 1 Krallar 19:13) Bunun üzerine Yehova, görünmesinin amacını Musa’ya bildirir.

“Rab, ‘Halkımın Mısır’da çektiği sıkıntıyı yakından gördüm’ dedi. ‘Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum. Bu yüzden onları Mısırlıların elinden kurtarmak için geldim. O ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye,

Kenan, Hitit, Amor, Periz, Hiv ve Yevus topraklarına götüreceğim. İsrailliler’in feryadı bana erişti. Mısırlılar’ın onlara yapmakta olduğu baskıyı görüyorum. Şimdi gel, halkım İsrail’i Mısır’dan çıkartmak için seni firavuna göndereyim.’” (7-10. ayetler)

Bu iletişimin düzeni çok eğiticidir. (1) Tanrı, Kendisini İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Tanrısı olarak açıklar. Tüm eylemlerinin temeli, Tanrı’nın Kendi karakteridir. Bu dersi – Tanrı, motifini her zaman Kendi içinde bulur – öğrenmek, canı çok güçlendirir. Yaptıklarının temeli, bizim ne olduğumuz değil, O’nun ne olduğudur. (Efesliler 1:3-6; 2 Timoteos 1:9,10 ile karşılaştırın) (2)Tanrı’nın eyleminin nedeni, Halkı’nın içinde bulunduğu durumdu. “Halkımın Mısır’da çektiği sıkıntıyı yakından gördüm. Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum,” v.b. (ayet 7 ve sonra gelen) Ne kadar sonsuz bir şefkat! İsrailoğullarının Tanrı’ya feryat ettiklerini gösteren tek bir sözcük yoktur. Tutsaklıkları nedeni ile inlediler ve feryat etiler, ama bu, yüreklerinin Tanrı’ya dönüş yaptığını göstermiyor. Ancak onların sefil durumları, Tanrı’nın yüreğine dokunmuştu, “Acılarını biliyordu, bu yüzden onları kurtarmak için geldi.” Bu nedenle, “Tanrı ise bizi sevdiğini şunla kanıtlıyor: Biz daha günahkar iken, Mesih bizim için öldü.” (Romalılar 5:8) (3)Tanrı’nın amacı, halkını Mısır’dan kurtarmaktı, “ve onları geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye, Kenan, Hitit, Amor, Periz, Hiv ve Yevus topraklarına götürmekti.” (ayet 8) Mısır ve Kenan arasında hiç bir şey yoktu. Çöl görünmüyordu. Aynı şekilde, Romalılar kitabında şu ifadeyi okuruz: “Akladıklarını da yüceltti.” Böylelikle, genellikle belirtilen bir şeyi, yani çölün, Tanrı’nın amacında yer almadığını öğreniyoruz. Çöl, O’nun yollarına aittir, amaçlarına değil; çünkü benlik, çölde denenir, öyle ki, Tanrı’nın ne olduğunu öğrendiğimiz gibi kendimizin de ne olduğumuzu öğrenelim. (Bakınız Yasa’nın Tekrarı 8) Ama konu Tanrı’nın amaçları ile ilgili olduğu zaman, kurtarış ve yücelik arasında hiç bir şey mevcut değildir. Bu nedenle gerçek şudur: Horev’den Seir Dağı yolu ile Kadeş-Barnea’ya gitmek on bir gün sürer. (Yasa’nın Tekrarı 1:2) Ama İsrailoğulları, imansızlıkları nedeni ile bu mesafeyi kırk yılda tamamladılar. (4) Musa, kurtarıcıları olarak görevlendirildi. Feryatları Kendisine yönelik olmasa da Rab halkın feryadını duydu ve sıkıntısını gördü. Ve bu yüzden halkını Mısır’dan çıkartması için Musa’yı firavuna gönderecekti. (9,10. ayetler)

Şimdi Musa’nın açısından başarısızlığın çok üzücü bir görünümüne bakacağız. Musa, Mısır’da iken, gönderilmeden önce kendi enerjisinin iradesi ile koştuğu zaman, kardeşlerini özgür kılabileceğini ya da en azından onların hatalarını düzeltebileceğini düşündü. Ama şimdi çölün “benliğe boyun eğdiren ıssızlığında” kırk yıl geçirdikten sonra, Rabbin kendisine emanet edeceği harika görev konusunda hizmet etmek için yalnızca isteksiz değildi, ve Yehova’nın yumuşak sabrını ve katlanışını bezdirinceye ve O’nu öfkelendirinceye kadar itiraz üstüne itiraz etti. (Mısır’dan Çıkış 4:14) Ama Musa’nın yaptığı her yeni hata, O’nun daha büyük lütuf gösterdiğini kanıtlaması için bir fırsat oldu – Rabbin sesine itaat etme konusunda geride kalması yüzünden Musa tüm yaşamı boyunca sıkıntı çekmesine rağmen bile. Benliğin sefil tarihçesi! Şimdi gereğinden fazla ilerde olmak ve şimdi gereğinden fazla geride kalmak. Tanrı’nın tüm isteğini her zaman yerine getiren yalnızca tek bir Kişi’dir – ve bu Kişi, mükemmel hizmetkar, Rab İsa Mesih’tir. Musa’nın çıkardığı zorluklara şöyle bir bakalım:

“Musa, ‘Ben kimim ki, firavuna gidip İsraillileri Mısır’dan çıkarayım?’ diye karşılık verdi. (ayet 11)

Ben kimim ki?” Bir hiç olduğumuz duygusuna sahip olmamız oldukça doğrudur. Çünkü herhangi bir şeyin bizden olduğunu düşünecek kadar yeterli olmadığımız kesindir. Ama aynı zamanda Tanrı ile her şey olduğumuzu düşünmemiz doğrudur. Çünkü O, göreve gönderdiği zaman, bizim ne olduğumuz değil, O’nun ne olduğu önemlidir. Ve O’nun yetkisi ve gücü ile kuşatılmak asla küçümsenecek bir şey değildir. Davut, Golyat’a yaklaştığı zaman bu dersi öğrenmişti; çünkü Golyat’ın sataşmalarına şu yanıtı verdi: “Meydan okuduğun İsrail ordusunun Tanrısı Her Şeye Egemen Rabbin adı ile senin üzerine geliyorum.” (1 Samuel 17:45) Musa’nın bu itirazı, bu yüzden güvensizlikten başka bir şey değildi. Bu ifade, kendisine verilen yanıtta açıkça görülür, “KUŞKUN OLMASIN, BEN SENİNLE OLACAĞIM: Seni benim gönderdiğimin kanıtı şu olacak: Halkı Mısır’dan çıkardığın zaman bu dağda bana tapınacaksınız.” (ayet 12). Tanrı’nın varlığı, Musa’nın görevi için hem koruyucu hem de Musa’nın gücünün kaynağı olacaktı. Rab, daha sonra Yeşu’ya aynı şeyi söyledi: “Seninle birlikte olacağım. Seni terk etmeyeceğim, seni yüz üstü bırakmayacağım. Güçlü ve yürekli ol.”(Yeşu 1:5,6) Rab, hizmetkarının ihtiyacını bilir ve ona güven sağlayan bir kanıt vererek güçsüzlüğü için tedarikte bulunur – yüreğinin hilekarlığı onu kuşku duymaya yönlendirir ise – şöyle diyebilecek gücü olsun, “Şimdi tanrısal görevim ile ilgili bir kanıta sahibim.” Tereddüt ve korkularının dağılması için bunun yeterli olacağı kesindi. Musa’nın yanıtına kulak verelim:

“Musa şöyle karşılık verdi: ‘İsraillilere gidip, ‘Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi’ desem, ‘Adı nedir?’ diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?’” (ayet 13)

Tanrı, Kendisini, Musa’ya daha önceden atalarının Tanrısı olarak açıklamıştı – ve bu açıklamanın yeterli olması gerekirdi, ama kuşkuları ve korkuları asla hiç bir şey tatmin edemez. Burada İsrail’in durumu ile ilgili olarak verilen dıştan gelen bir anlık göze ilişme mevcuttur; İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Tanrısı’nın adını bilememe olasılıkları üzerinde durulur! Tanrı zayıf ve tereddüt eden hizmetkarına lütfu ile katlanır ve onu şöyle yanıtlar:

“BEN BEN’İM: İsraillilere de ki: ‘Beni size BEN BEN’İM diyen gönderdi.” (ayet 14.) Bu, Tanrı’nın öz varlığının ifadesidir – Adı, Kendiliğinden Var Olan’dır; ve bu Adı ile sonsuz varlığını onaylamış olur. İsa Mesih, inanmayan Yahudilere konuştuğu zaman ileri sürdüğü adı buydu “İbrahim var olmadan önce BEN VAR’IM.” (Yuhanna 8:58) Ancak hepsi bu kadar değil. Tanrı, öz varlığı hakkında açıklamada bulunduktan sonra sözlerine şunu ekler: ”İsrailliler’e de ki: ‘Beni size atalarınızın Tanrısı, İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı ve Yakup’un Tanrısı Yahve gönderdi. Sonsuza dek adım bu olacak. Kuşaklar boyunca böyle anılacağım.” (ayet 15) Bu Tanrı tarafından gösterilen saf lütuftur. O’nun kendi öz adı, “BEN BEN’İM’dir; ama yeryüzünü yönetmesi ve yeryüzü ile ilgili ilişkisi hakkındaki adı – tüm kuşaklar tarafından hatırlanması gereken – İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Tanrısı’dır. Bu durumda Tanrı tarafından ziyaret edilmek ve O’nun adı ile anılmak İsrail’e çok özel bir ad sağlamış olur.” Bu ad, İsrail’in, gerçekten Tanrı’nın egemen lütfu tarafından seçildiğine işaret eder. Ve ataları uğruna sevildiklerini gösterir; ve aynı zamanda İsrail’in sonsuza kadar Tanrı’nın yollarının merkezi olacağına ilişkin gerçeği açıklar ve bu yüzden tüm dünyaya dağıtılmış olan yargı altındaki İsrail’in yersel bereket döneminin hala ertelendiğini ortaya koyar.

Sonuç olarak Tanrı’nın Mısır’a inip halkını kurtarması be ad ile oldu; çünkü Tanrı adını belirtir belirtmez, kendisi ile ilişki konumuna getirdiği halkına O’nun merhamet ve sevgisini talep etme hakkına sahip olması için lütfederek izin vermiş olur. Bu nedenle, şimdi Musa’ya verilen ayrıntılı talimatlar (16-22. ayetler), Tanrı’nın firavun ile olan çatışmasının tüm tarihini kapsarlar; son konu, Halkının kurtarılışıdır. Öncelikle, Musa İsrail’in ileri gelenlerini birleştirmek için emir alır, öyle ki, onlara atalarının Tanrısı RAB’bin kendisine görünmüş olduğunu ve onlara olan lütfunun amaçlarını onları Mısır’daki zulümden çıkartıp süt ve bal akan bir diyara götürmek ile göstereceğini ilan edebilsin. (16-22. ayetler) Halkın, Musa’yı dinleyeceği, Musa’ya önceden söylenir; ve Musa’nın ve halkın birlikte firavuna gidecekleri, Tanrıları Rabbe kurban sunabilmeleri için çölde üç gün sürecek bir yolculuğa çıkmak amacı ile firavundan izin isteyecekleri belirtilir. (ayet 18) Musa, sonra, firavunun bu isteğe inatçı bir şekilde karşı koyacağına dair önceden uyarılır; ama aynı zamanda kendisine, Tanrı’nın Mısır kralı ile bizzat ilgileneceği ve kralı onların gitmesine izin vermesi için zorlayacağı da söylenir.

Ayrıca, gittikleri zaman, elleri boş gitmeyecekler, ama Mısırlıları soyacaklardı.

(19-22. ayetler) 1 Bu eğitici bilgiler tüm zamanlar için önem taşırlar; çünkü Tanrı’nın ön bilgisinin kesinliği konusundaki tüm kuşkuların ötesine geçerler. Tanrı, karşısında kimin olduğunu ne gibi bir direniş ile karşılaşacağını ve nasıl üstün geleceğini biliyordu. O, her şeyi başlangıçtan sona kadar gördü. Tüm bunlar zayıf yüreklerimizi ne kadar da güzel teselli ediyor! Tanrımız tarafından önceden bilinmeyen hiç bir güçlük ya da deneme yoktur; O bu güçlük ya da deneme için önceden lütfu ile her şeyi tedarik etmiştir! Bizim nihai zaferimiz için gerekli olan her şey ve bu durumdan O’nun O’nun kurtaran gücünün sergilenmesi aracılığı ile zafer ile çıkmamız önceden tasarlanmış ve düzenlenmiştir. Musa’nın, kesinlikle şimdiye kadar razı olması gerekirdi.

“Musa, ‘Ya bana inanmazlar ise?’ dedi, ‘Sözümü dinlemez, ‘Rab sana görünmedi’ derler ise, ne olacak?’ (Mısır’dan Çıkış 4:1)

Bundan daha küstah bir inançsızlık olabilir miydi? Rab, ona, “Sözünü dinleyecekler” demişti. Musa, “Bana inanmayacaklar” diye karşılık verdi. Rab, Kendisine, böyle açıkça yüzüne karşı çıkmaya cesaret ettiği hizmetkarını tamamen reddetse idi, bu şaşılacak bir şey mi olurdu? Ama Rab öfkelenmekte yavaştır ve merhameti büyüktür; ve bu olay Tanrı’nın şefkatinin ne kadar derin olduğunu ve sabırlı yüreğinin ne kadar uzun süre katlandığını ortaya koyan bir güzellik ile doludur. Tanrı bu nitelikleri nedeni ile hizmetkarına katlanacak, daha fazla lütuf gösterecek ve hatta onun güçsüzlüğünde Gücünü göstermek için mucizevi belirtiler dahi verecek ve onun inançsızlığını yok edecektir. “Ve Rab ona, ‘Elinde ne var?’ diye sordu. Musa, ‘Değnek’ diye yanıtladı. RAB, ‘Onu yere at’ dedi. Musa değneğini yere atınca, değnek yılan oldu: Musa yılandan kaçtı. Rab, ‘Elini uzat, kuyruğundan tut’ dedi. Musa elini uzatıp kuyruğunu tutunca yılan yine değnek oldu. RAB, ‘Bunu yap ki, ataları İbrahim’in, İshak’ın, Yakup’un Tanrısı Rab’bin sana göründüğüne inansınlar’ dedi.” (Mısır’da Çıkış 4:2-5) Hatta, bu belirtiye başka iki belirti daha eklendi. Rab, “Sonra elini koynuna koy’ dedi. Musa elini koyuna koydu. Çıkardığı zaman eli, bir deri hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuştu. Rab, ‘Elini yine koynuna koy’ dedi. Musa elini yine koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli yine eski haline dönmüştü.” (6,7.ayetler) Sonra, ilk ya da ikinci belirtiye inanmadıkları takdirde, ikna olmaları için bir üçüncü belirti daha eklendi. Musa Nil nehrinden biraz su alıp kuru toprağa dökecekti ve ırmaktan aldığı bu su toprakta kana dönecekti. (ayet 9) Bu belirtiler önemlidirler, özellikle konu ile olan ilişkiler açısından gözlemlendikleri takdirde dikkat çekicidirler. Kutsal Yazılar açısından bir değnek, yetkiyi, gücü sembolize eder. Yere atıldığı zaman, bir yılana dönüşür. Yılan, şeytanın çok iyi bilinen bir amblemidir; ve bu yüzden şeytani gücü temsil eder. İsrailoğullarının Mısır’da yaşadıkları zulmün nedeni de tam olarak buydu. Ama Musa, Rabbin sözünü dinleyerek elini ileri uzatır ve yılanı kuyruğundan tutar ve yılan tekrar değnek haline dönüşür. Böylelikle, şeytana ait olan güç Tanrı tarafından yeniden kullanılarak bir cezalandırma ya da yargılama değneği haline gelir. Bu yüzden bu değnek Musa’nın ellerinde, Tanrı’nın yetkisi ve adaletinin gücü haline dönüşür. Cüzam, benlikte ortaya çıkan, kirletici günahın bir örneğidir; bedenin tümünü kirletir. Bu yüzden ikinci belirti bizim için günahı ve bildiğimiz gibi yalnızca Mesih’in aracılığı ile gücü kırılan şifasını temsil eder. Tanrı Oğlu İsa Mesih’in kanı, tüm günahtan temizler. Su, tazelenmeyi temsil eder – Tanrı’dan gelen yaşam kaynağı ve tazelenme; ama yeryüzüne döküldüğü zaman yargı ve ölüme dönüşür. Bu tür belirtiler ile donatılmış olan Musa, Mısır’a kesinlikle geri dönebilir ve en kuşkucu kişiyi bile ikna edebilir. Ama hayır, Musa’nın kendisi hala ikna olmamıştır; ve bu yüzden de şimdi şöyle bir karşılık verir,

“Aman ya Rab! Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum, Çünkü dili ağır, tutuk biriyim.” (ayet 10)

Bu itiraz, Musa’nın iman görüşüne engel olan benliğin onun gözündeki mertek olduğunu açık bir şekilde gösterir. Çünkü İsrail’in özgürlüğünü sağlayacak olan, Musa’nın güzel konuşması mı yoksa Rabbin gücü müydü? Musa sanki her şey onun insan bilgeliğinin ikna edici sözlerine bağlı imiş gibi konuşur; sanki doğal insana gittiği zaman insan gücüne dayanarak konuşacaktı. Bu hata ne kadar da sık yapılır; hatta Tanrı’nın Kilisesi’nde bile bu hata mevcuttur! Güzel konuşmak Hıristiyanların bile arzu ettikleri bir şey olduğu için buna Tanrı gücünün ötesinde bir yer verilir. Bu yüzden Hıristiyanlık kürsüleri konuşmakta yavaş olmayan kişiler ile doludur ve hatta teorik olarak gerçeği bilen kutsallar bile göz kamaştıran armağanların çekiciliğine kapılırlar. Ve iletilen gerçeğin dışında kalan uygulamalardan keyif alırlar. Oysa Pavlus’un düşüncesi, onlarınkinden ne kadar farklıydı. “Kardeşler, Tanrı ile ilgili bildiriyi duyurmak için size geldiğim zaman, söz ustalığı ile ya da üstün bilgelik ile gelmedim. Sözüm ve bildirim, insan bilgeliğinin ikna edici sözlerine değil, Ruh’un kanıtlayıcı gücüne dayanıyordu.” (1 Korintliler 2:1,4) Tanrı bu nedenle genellikle, güzel konuşanlardan çok, “yavaş konuşanları” kullanır; çünkü bu gibi durumlarda insan bilgeliğine dayanan hiç bir ayartma yoktur, her şey Tanrı’nın gücünden kaynaklanır. Yehova’nın, şimdi Musa’ya öğrettiği ders – aynı zamanda içeriğinde azara da yer veren bir ders – budur. “Kim ağız verdi insana? İnsanı sağır, dilsiz, görür ya da görmez yapan kim? Ben değil miyim? Şimdi git, ben konuşmana yardımcı olacağım. Ne söylemen gerektiğini sana öğreteceğim.” (11,12.ayetler) Kul, daha fazlasını talep edemezdi, ama Tanrı’nın bize verdiği görev konusunda kendimize yücelik getirmememiz çok önemlidir, bunu unuttuğumuz takdirde tehlike ortaya çıkacaktır. Kendimizi onurlandırmanın aksine, elçi Pavlus gibi bizim de” kişisel varlığı etkisiz, konuşma yeteneği de sıfır” olan kişiler olarak görülmemiz doğru olur. (2 Korintliler 10:10); ama eğer biz Tanrı gücünün araçları yapılıyor isek, bunun ne zararı olabilir? Kulun, yalnızca Rabbin yüceltilmesi için, kendisinin hiç bir şey olmadığını öğrenmesi gerekir. Ama görünen o ki, Musa bir şey olmayı arzu etti ve bu beklentisi onu sıkıntıya soktu ve bu davranışının nedeni aynı zamanda kendi yetersizliğinden de kaynaklanmış olabilir, Rabbin lütfuna ve alçakgönüllülüğüne karşı koymuyor; böylesine zor bir görevden azat edilmesini istiyor ve bu yüzden şöyle diyor:

“Aman, ya Rab! Ne olur, benim yerime bir başkasını gönder!” (ayet 13)

Bu ifadenin anlamı şudur: “Kimi gönderirsen gönder, ama beni gönderme.” Bu şekilde beş kez Rabbin buyruklarına karşı itirazlarda bulundu, O’nun katlanışı ve merhameti nedeni ile buna cesaret etti. Ama o zaman Rab Musa’ya öfkelendi ve şöyle dedi: “Ağabeyin Levili Harun var ya! Bilirim, o iyi konuşur. Hem şu anda seni karşılamaya geliyor. Seni görünce sevinecek. Onunla konuş, ne söylemesi gerektiğini anlat. İkinizin konuşmasına da yardımcı olacak, ne yapacağınızı size öğreteceğim. O sana sözcülük edecek, senin yerine halk ile konuşacak. Sen de onun için Tanrı gibi olacaksın. Bu değneği eline al, çünkü belirtileri onunla gerçekleştireceksin.” (14-17. ayetler) Musa’nın duraksaması böylece yenilgiye uğratıldı. Ama Tanrı, Musa’nın, O’nun Sözü’ne itaat etmesi konusundaki isteksizliği nedeni ile yine de öfkelenmiş oldu. Musa çok şey kaybetti. Bu durum nedeni ile Harun Musa’nın yanına verildi ve böylelikle insanların önündeki en seçkin yere sahip olmuş oldu; çünkü Harun kardeşinin sözcüsü olacak idi. Ancak yine de Rab yumuşak lütfu ile kulu Musa’ya Kendi huzurundaki ilk yeri ayırır; ona Kendisi ve Harun arasındaki iletişimin aracısı olma onurunu ve ayrıcalığını verir. Harun, Musa için bir “ağız” olacak idi ve Musa ise Harun’a Tanrı gibi olacak idi; iletilecek mesajı Harun’a verecek olan Musa idi. Tanrı’nın amaçlarına engel olunamaz; ama bizler inatçılık ve itaatsizlik nedeni ile sıkıntı çekebiliriz. Aynı şey Musa için geçerli idi. Daha sonra, çölde kırk yıl kaldığı sırada, Rabbin yalnızca Kendi ellerine teslim etmesini arzu ettiği güveni reddetmesine neden olan inançsızlığı için sonradan kim bilir ne kadar çok kez hayıflanıp üzülmüştür! Sonunda yetki değneği Musa’ya verilir – görevinin onaylandığına dair mucizevi bir belirti olan Tanrı’nın gücünü bu değnek ile gösterecekti. Bu değnek, tüm kariyeri boyunca en önemli rolü oynar ve değneğin görünümünün ve kullanımının ne gibi fırsatlar sağladığını görüp incelemek çok eğiticidir. Burada, görevinin belirtisi olduğu gibi hizmetinin bir mührüdür de. Çünkü gerçekte, Musa, Tanrı’nın halkını Mısır’dan çıkartmak için Tanrı’nın yetkisi ile donatıldı.

Musa şimdi Mısır’a geri dönmek için kayınpederi Yitro’nun iznini ister. Tanrı, yolu hazırlamıştı ve bu yüzden Yitro Musa’nın gitmesine razı oldu ve ona, “Esenlikle git” dedi. (ayet 18) Rabbin gözü kulunun üzerindedir, onunla ilgilenir, yüreğindeki duygulara önem veriri ve hatta şu sözleri söyleyerek onun korkularını da yatıştırır, “Mısır’a dön, çünkü canını almak isteyenlerin hepsi öldü.” (Matta 2:20 ile kıyaslayınız) Böylece Musa karısını ve oğullarını yanına aldı; onları eşeğe bindirdi; Tanrı’nın buyurduğu değneği de eline alıp Mısır’a doğru yola çıktı.” (19, 20.ayetler) Daha sonra Rab ona başka bilgiler de verir ve hatta firavunun Halkının gitmesine izin vermek zorunda kalacağını ve nihai yargısının nasıl olacağını da açıklar. Hatta daha fazlasını bile: Tanrı, Musa’ya lütfu aracılığı ile İsrail’le sahip olduğu gerçek ilişki konusunda bile öğretiş verir. Şu açıklama ilk kez yapılır: “İsrail, benim ilk oğlumdur, hatta İlk Doğanım’dır,”; Mısır’ın üzerine inen yargının karakterini de belirleyecek olan işte bu açıklamadır. “Sana, bırak oğlum gitsin, bana tapsın, dedim. Ama sen onu salıvermeyi reddettin. Bu yüzden senin ilk oğlunu öldüreceğim.” (22, 23. ayetler; Çölde Sayım 8:14-18 ayetleri ile karşılaştırın)

Musa’yı görevine hazırlamak için şimdi geriye tek bir şey kalmıştır. Musa’nın, Tanrı’nın gücünün kanalı yapılabilmesinden önce, kendi sorumluluğunun dairesi içinde sadakatin mevcut olması gerekir. Gücün dünyaya gösterilmesinden önce evde itaatin sağlanması lazımdır. Bu gerçek, şu olayı açıklar: “Rab, yolda bir konaklama yerinde Musa ile karşılaştı, onu öldürmek istedi. O anda Sippora keskin bir taş alıp oğlunu sünnet etti, derisini Musa’nın ayaklarına dokundurdu. ‘Gerçekten sen bana kanlı güveysin’ dedi. Böylece Rab Musa’yı esirgedi. Sippora, Musa’ya, sünnetten ötürü ‘Kanlı güveysin’ demişti. (24-26. ayetler)

Bilmediğimiz bir nedenden ötürü, Musa, oğlunun sünnet edilmesi konusunda ihmalkarlık etmişti – karısının etkisi nedeni ile olabilir – ve bu yüzden Rab onunla kişisel bir çekişme içindeydi ve bu çekişme, Musa firavunun önünde tanrısal yetki ile durmadan önce ortadan kaldırılması gereken bir durum idi. Rab bu nedenle Musa’yı alçalttı, onunla ilgilendi, hatasını yargılayabilmek ve onu itaat yoluna geri döndürmek için Musa’ya bu hatasını hatırlattı.

Bu konuda, bir başka kişinin söylediklerini ödünç alıp sizlere aktaralım: “Tanrı, Musa’yı onurlandıracaktı, ama Musa’nın evinde daha önceden Tanrı’ya karşı yapılan bir saygısızlık vardı. Musa nasıl olmuş da oğullarını sünnet etmemişti? Musa’ya en yakın olan kişiler ölümlü benliği sembolize eden sünnetten nasıl olup da yoksun bırakılmışlardı? Bir babanın yüreğinde önceliğe sahip olması gereken Tanrı yüceliği nasıl unutulmuştu? Bu konuda Musa’nın karısının rolü olduğu akla gelir. Sonunda, oğlunun durumunda kendisinin de söylediği gibi, en çok nefret ettiği şeyi yapmak zorunda bırakılmıştı. Ama her şeyden önemlisi bu tutumu ile Musa’yı tehlikeye attı. Çünkü Tanrı Karısı ile değil, Musa ile tartıştı. Sorumlu olan kişi Musa idi, ve Tanrı, Kendi düzenine sadık kaldı. “ İtalik harfler ile yazdığımız sözcükler çok önemli bir ilkeye sahiptirler. Ve Tanrı’nın Musa’ya olan davranışındaki nedeni tam olarak açıklarlar. Ama Musa, O’nun cezalandıran elinin önünde eğilmek için lütuf aldı; ve Pavlus ile birlikte şu sözleri kabul edebildiğimiz zaman, çok bereketleniriz, “Ölüme mahkum olduğumuzu içimizde hissettik. Ama bu, kendimize değil, ölüleri dirilten Tanrı’ya güvenmemiz için oldu.” (2 Korintliler 1:9) O zaman, Musa’nın niteliklerinin iki tanesinin, tanrısal yetki ve kişisel durum olduğunu söyleyebiliriz ve bu iki niteliğin birbirlerinden asla ayrılmamaları gerekir. Çünkü Rabbin adı ile konuşacak olan ya da O’nun tarafından herhangi bir hizmet ile görevlendirilecek olan herkesin bunu hatırlaması çok ciddi bir önem taşır. Canın durumunun eksikliğini hiç bir şey telafi edemez. Hizmetimizdeki güçsüzlüğümüzün gerçeği burada yatar. Eğer yollarımız, ya da Musa’nın durumunda olduğu gibi evlerimiz yargılanmadı ise, Tanrı’nın Ruh’u kederlenir ve bunun bir sonucu olarak bereket için kullanılmayız. Bu yüzden, Tanrı’nın sözlerine ağzımızda sahip olmamız yeterli değildir; ama eğer Ruh’un ve gücün sergilenmesi ile konuşacak isek, o zaman canlarımızda da bu sözlerin gücü ile yürümemiz gerekir.

Artık her şey hazırdır; ve bunun ile uyumlu olarak bölümün sonunda güzel bir sahne görürüz – Musa’nın yüreğine sevinç vermiş olması gereken ve girmiş olduğu çetin yol ile ilgili ona kuvvet ve cesaret veren Tanrı’nın bereketinin göründüğü bir sahne. Öncelikle, Rab, her şeye rağmen Harun’u “çölde Musa ile karşılaşması için gönderdi. Harun gitti, Musa’yı Tanrı Dağı’nda karşılayıp öptü. Musa, duyurması için Rabbin kendisine söylediği bütün sözleri ve gerçekleştirmesini buyurduğu bütün belirtileri Harun’a anlattı. (27, 28. ayetler) Karşılaştıkları yerin önemi çok büyüktür. Karşılaştıkları yer, Tanrı Dağı idi (Mısır’dan Çıkış 3:1) Horev Dağı, Rabbin Musa’ya göründüğü dağ idi; şimdi burada Harun Musa ile karşılaşıyordu. Ve Musa’nın daha sonra Tanrı’nın parmağı ile On Buyruk’un yazılı olduğu iki taş levhayı aldığı yer. Ayrıca bu konuda bunun dışında çok pratik bir ders içeren şu noktaya dikkat çekmek yararlı olacaktır; akrabaların Tanrı Dağı’nda bir araya gelebilmeleri bereketlerin en büyüğüdür. Sonra, Musa ve Harun’un durumunda olduğu gibi, konuşmalar “Rabbin sözleri” hakkında olacaktır ve görüşme bereket ile son bulacaktır. Öte yandan, genellikle gereğinden fazla olduğu gibi, bizler daha aşağı bir seviyeye ineriz ve bunun sonucu ise, ne Tanrı’ya yücelik verir ne de bize bir yarar sağlar.

Göreve başladıkları yerin Tanrı Dağı olduğuna da dikkat edin. Tanrı’nın huzurundan ayrılır ayrılmaz görevlerine giden bu hizmetkarlar kutsanmışlardır. Musa ile Harun, Mısır’a vardıkları zaman, “İsrail’in bütün ileri gelenlerini topladılar. Harun, Rabbin Musa’ya söylemiş olduğu her şeyi onlara anlattı. Musa da halkın önünde belirtileri gerçekleştirdi. Halk inandı; Rabbin kendileri ile ilgilendiğini, çektikleri sıkıntıyı görmüş olduğunu duyunca eğilip tapındılar.” (29-31. ayetler) Böylece, Rabbin sözü yerine gelmiş oldu. Musa, “Bana inanmayacaklar, senin sözünü de dinlemeyecekler” demişti. Ama Rabbin söylediği ile uyumlu olarak halk inandı ve O’nun gösterdiği lütuftan etkilendiler; onları nasıl ziyaret ettiğini, ve sıkıntılarını görüp feryatlarını işittiğini duyunca başlarını eğdiler ve tapındılar. Ama kısa bir süre sonra sıkıntıları arttığı zaman, imansızlık ederek şikayetçi oldular; ama tüm bunlar önümüze konan resmin güzelliğini eksiltemez; bu resimde Rabbin sözünün tüm canlılığı ve gücü ile, halkın ileri gelenlerinin yüreklerine ulaştığını ve O’nun huzurunda hayranlık ile eğildiklerini görüyoruz.


1. Burada ve Mısır’dan Çıkış 11:2 ayetinde ifade ile ilgili bazı karşıtlıklar mevcuttur; Mısır’dan çıktıkları akşam İsraillilere, Mısırlıların değerli takı ve giysilerini ödünç almaları buyrulur;buradaki sözcüğün yanlış çevrildiğine işaret etmek uygun olacaktır. Burada kast edilen, “ödünç almak” değildir. Yalnızca “istemektir”. İçerikte belirtilen şudur: Tanrı’nın göz ile görülen müdahalesine borçlanmak, İsrailliler açısından “Mısırlıların gözünde lütuf bulmak” olacaktı ve İsraillilere, haksız yere Mısırlıların elinde acı çekmiş olduklarının hissettirilmesi sonucu Mısırlılar İsraillilere arzu ettikleri her şeyi memnuniyet ile verdiler – bir tür öfke yatıştırma olarak da adlandırılabilir – Mısırlılar, İsraillileri artık tekrar görmeyeceklerini de kesin olarak biliyorlardı. Bu nedenle, verdikleri her şey koşulsuz bir armağandı.