Bölüm 6

Ezgi̇: Doyum

(Mısır’dan Çıkış 15:1-21)

Eski Antlaşma’nın Kutsal Yazılarında yer alan pek çok güzel ezgiler vardır. Bu bölümde ilk ezgiyi görüyoruz; Süleyman’ın Ezgilerinin sonuncu ezgiler olduklarını düşünüyorum. Buradaki şarkı kurtuluş hakkındadır. Süleyman’ın ezgileri karşılıklı söylenen sevgi ezgileridir. Her ikisi de kendi açısından güzeldir. Ve ben bu her iki şarkıyı da söylememiz gerektiğini düşünüyorum. Bunlar bizim payımızdırlar.

Bu sade, ama basit ve ruhu çok tazeleyen şarkıda Tanrı her şeydir ve sonucu da DOYUMDUR. Siz ve ben çöl yolculuğunda çok uzun bir zaman kalmış olmamıza rağmen, yine de bu şarkıyı yeniden söylemek için sevinç ve mutluluk ile geri dönebiliriz. Yola yeni çıkmış olan pek çok kişi vardır ve ben sizin şarkı söylemenizin ne kadar uygun olduğuna işaret etmek istiyorum. Mısır’da şarkı söylenmediği konusu hakkında düşünün. Tanrı’ya gerçekten şarkı söyleyebilmeniz için Mısır’ın dışında bulunmalısınız. Mesele, insanların şarkı söyleme kapasitesine sahip olup olmadıkları değildir. Ama böyle bir şarkıyı korkusuzca beyan eden canın konumu önemlidir, bu nedenle kurtarılıncaya kadar “koroya katılmamanız” gerekir. Sonra, kendinizi katılmaya ihtiyaç duymadan koronun içinde bulacaksınız. Altı yüz bin kişinin şu ayetin farkına vardığı o günün Tanrı için harika bir şey olduğunu düşünüyorum:”Kendilerinden nefret edenlerin ellerinden aldı onları, düşmanlarının pençesinden kurtardı; sular yuttu hasımlarını, hiç biri kurtulmadı.” (Mezmur 106: 10,11). Tanrı’nın o zaman yaptığı Kutsal Ruh’un harika bir dokunuşu idi. Ve bir sonraki ayeti okuduğunuz zaman şöyle düşünürsünüz:”O zaman atalarımız O’nun sözlerine inandılar, ezgiler söyleyerek O’nu övdüler.” (Mezmur 106:12) Coşku, sevinç ve mutluluk ile devam edeceklerinden eminlerdi. İman ettiğiniz zaman siz de böyle düşündünüz. Siz sevgili genç imanlılar, iman ettiğiniz zaman belki de hiç bir zorluk ile karşılaşmayacağınızı düşündünüz. Bir sonraki ayeti okuduğunuz zaman şaşıracak mısınız? “Ne var ki, Rabbin yaptıklarını çabucak unuttular, öğüt vermesini beklemediler.” (Mezmur 106:13)

Şimdi İsraillilerin bizim gibi onların de denendikleri yerdeki, yani, çöldeki adımlarını izleyelim. Aynı zamanda bu yerde ne olduğumuzu ve Mesih’te açıklanan Tanrı’nın da ne olduğunu öğrenmemiz gerekir. “Mara’ya vardılar. Ama Mara’nın suyunu içemediler, çünkü su acı idi. Bu yüzden oraya Mara (acı) adı verildi. (Mısır’dan Çıkış 15:23) İnanıyorum ki, eğer pratik konuşacak olur isek, eğer ölüm bizi kurtarmış ise, o zaman ölümü tatmalıyız. Ölümden hoşlanmıyoruz. Koşullarımız nedeni ile ölümü sık sık tatmamız gerekir, çünkü ölüm üzerimizde dolandı. Burada genellikle içemeyeceğimiz bir şeyle karşılaşırız. Belki şu anda yalnızca bir kaseniz vardır. O kaseden içemeyeceğinizi söylersiniz. Hayır, onu acı olarak

içemezsiniz, ama onu Mesih ile birleştirir ve içine çarmıhı katarsanız, onu içebilecek duruma gelirsiniz.

“Halk, ‘Ne içeceğiz?’ diye Musa’ya yakınmaya başladı. Mesih kasenin içinde ne olduğunu önemsemedi, “Babamın bana verdiği kaseden içmeyecek miyim?” dedi. Bu iki yaklaşım birbirlerinden ne kadar da farklılar? “Ve Musa Rabbe yakardı. Rab ona bir ağaç parçası gösterdi. Musa onu suya atınca, sular tatlı oldu. Orada Rab onlar için bir kural ve ilke koydu, hepsini sınadı” (Mısır’dan Çıkış 15:25) Bu, Tanrı’nın mucizevi bir başka müdahalesi idi. Bunun çarmıh ile ilgili bir örnek olduğundan hiç kuşkum yok. Burada söz edilen bir ağaç idi ve biz İsa’nın ağaç üzerinde acı çekmiş olduğunu biliyoruz. Eğer üzüntü ile karşılaşır iseniz, ağaç parçasını atın; bununla çarmıh arasında bağlantı kurun ve sergilenen Tanrı sevgisini ve Mesih tarafından üstlenilen kefaretin acılığını düşünün, o zaman tüm acılar sizin için tatlıya dönüşecektir. Ağaç parçası suya atıldığı zaman, sular tatlı yapıldı. Bu nedenle şunu okuruz: “Yalnız bununla değil, sıkıntılar ile de öğünüyoruz. Çünkü biliyoruz ki sıkıntı dayanma gücünü ve dayanma gücü Tanrı’nın beğenisini, Tanrı’nın beğenisi de umudu yaratır: Umut düş kırıklığına uğratmaz, çünkü bize verilen Kutsal Ruh aracılığı ile Tanrı’nın sevgisi yüreklerimize dökülmüştür.” (Romalılar 5: 3-5) Belki şu anda yüreğinizi paramparça eden acıyı çarmıh ile birleştirin ve her şey değişecek ve tatlı hale gelecektir. Çarmıh ne idi? Tanrı’nın bana olan sevgisinin bir açıklaması idi. Biricik Oğlu’nu bizim yerimize ölmesi için çarmıha gönderdiği zaman bize duyduğu sevgisi, bu gün azaldı mı? O’nun tüm işlerinin mükemmel sevginin eylemleri olduğunu artık görmeniz gerekiyor. İşin içine sevgi girdiği zaman acı tatlı hale gelir ve önceden ne kadar acı olur ise olsun sonradan suyu içebilirsiniz.

Bundan sonraki olay şu idi: “Sonra Elim’e gittiler. Orada on iki su kaynağı, yetmiş hurma ağacı vardı. Su kıyısında konakladılar.” (Mısır’dan Çıkış 15:27) Bu iyi bir durumdu.

Denendiler ve şikayet ettiler, ama Tanrı onları cezalandırmadı. Hangi sıkıntıdan geçerseniz geçen, eğer onu Tanrı’dan aldığınızı ve onun Tanrı’dan olduğunu kabul ederseniz, sonucu her zaman bereket olacaktır. Eğer kaseyi şeytanın elinden alır iseniz, onu şeytan ile birlikte içmek zorunda kalacaksınız. Ama onu Tanrı’nın elinden alır iseniz, Tanrı’nın refakatine ve Tanrı’nın desteğine sahip olacaksınız. Elim, Tanrı’nın, çöl yolculuğunun daha ilk adımlarında halkına olan yumuşaklığı ile ilgili yolları hakkında güzel bir örnektir. Tövbe ettiğimiz zaman belki dışsal koşullar açısından aynı yerde bulunuyor olabiliriz, ama Tanrı’nın kutsalları olarak tüm değişiklik canlarımızın içinde olmuştur, çünkü artık Mısır’da günahın köleleri değiliz, Mesih’in bizi özgür kıldığı özgürlük ile sevinen ve yüceliğe doğru yol almakta olan kutsallarız. Tanrı bizi her attığımız adımda tazeler, aynı şekilde İsrail’in de on iki su kaynağı bulunan ve yetmiş hurma ağacı olan su kıyısında konaklamasını sağlamıştır. Bu örnek, tazelik ve doluluk veren lütuf olarak adlandırdığımız hak edilmeyen iyiliğe işaret eder. On iki su kaynağı tazelemenin bütünlüğüdür. Kutsal yazılarda on iki rakamı, insanın yönetim tarzının bütünlüğünü ifade eder. Yetmiş hurma ağacı, gölge vererek, sağlanan mükemmel ilgiye işaret ederler. Rab, bereket hizmeti vermeleri için on iki öğrenci gönderdi ve daha sonra yetmiş öğrenci daha gönderdi (Luka 9:1, Luka 10:1), Elim’deki sayılar ile bu on iki ve yetmiş sayılarının arasında bağlantı kurmamak mümkün değildir. Ben o zaman bu on iki su kaynağının ve yetmiş hurma ağacının halkının ihtiyaçlarını karşılamak için arzu duyan Rabbin sevgisinin mükemmelliği olduğunu düşünürüm.

Tazeleme ve gölge, çölde sunulan merhametlerdir ve İsrail hiç kuşkusuz Elim’in çok güzel bir yer olduğunu düşünür, ama orada kalamadılar ve sizin ve benim de oradan gitmemiz gerekir. Yüreklerimize uygun olan bir şeyi, yani, Elim’i bulduğumuz zaman, orada kalmak isteriz, ama Tanrı buna izin vermeyecektir ve bizim tekrar yola devam etmemiz gerekecektir. Mısır’dan Çıkış 16. bölümde Sin çölüne vardılar. Çölde Sayım 33:10 ayetine göre orada herhangi bir olay olmadı. “Elim’den ayrıldılar ve Kamış denizi kıyısında kamp kurdular.” “Kamış Denizinden tamamen kurtulduklarını sanıyordum” diyebilirsiniz. Neden tekrar oraya geldiler? Tek nedeni şuydu: onlar için Kamış Denizini ikiye bölen elin güçlü kudretini unuttukları için desem? Üç gün geçmeden şikayet etmeye başladılar ve ne yapacaklarını merak etmeye ve kaygılanmaya başladılar. Tanrı, acı suyu tatlıya çevirir, onları on iki su kaynağına ve yetmiş hurma ağacının bulunduğu bir yere getirir ve sonra şöyle der: “gidin ve sizi Mısır’dan çıkardığım yola yeniden bakın.”

Ah, ey sevgili, Tanrı yüreklerimizi tekrar tekrar Rab İsa Mesih’in ölümünün ve dirilişinin harika gerçeğine döndürecektir. Tanrı’nın Ruhu’nun unutmamıza asla izin vermeyeceği canlarımızın geçmişinde bulunan o ana geri dönmek ile iyi bir şey yaparız. İsrail’in tarihini okuyun ve Tanrı’nın şu sözü onlara ne kadar sık söylediğine dikkat edin: “Mısır’da köle olduğunuzu, Tanrınız Rabbin sizi kurtardığını anımsayın. Bu buyruğu bu gün size bunun için veriyorum.” (Yasa’nın Tekrarı 15.15) O, lütfunun ne olduğuna ilişkin duygunun canınızda her zaman taze olarak muhafaza edilmesini sağlayacaktır.

Tanrı tarafından yönlendirilerek Kamış denizinden geçtiler ve Sin çölüne girdiler. Bu yerin anlamının İngilizce dilinde günah anlamına gelmesi çok dikkat çekicidir. “Çölde hepsi Musa ile Harun’a yakınmaya başladılar.” (Mısır’dan Çıkış 16:2) Bu “şikayet ettiler” ifadesinin İsrail’in tarihinde sürekli olarak tekrar ediliyor olması çok çarpıcı bir özelliktir. Tanrı buna rağmen bu durumu yine de lütuf ile karşılar. “’Keşke Rab bizi Mısır’da iken öldürse idi’ dediler, ‘Hiç değil ise orada et kazanlarının başına oturur, doyasıya yerdik. Ama siz bütün topluluğu açlıktan öldürmek için bizi bu çöle getirdiniz..’ Rab Musa’ya, ‘Size gökten ekmek yağdıracağım’ dedi, ‘Halk her gün gidip günlük ekmeğini toplayacak. Böylece onları sınayacağım. Benim yasama göre yaşıyorlar mı yaşamıyorlar mı göreceğim. Altıncı gün her gün topladıklarının iki katını toplayıp hazırlayacaklar.’ Musa ile Harun İsrailliler’e, ‘Bu akşam sizi Mısır’dan Rabbin çıkardığını bileceksiniz’ dediler. Sabah da Rabbin görkemini göreceksiniz, çünkü Rab kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki, bize söyleniyorsunuz?’ Sonra Musa, ‘Akşam size yemek için et, sabah da dilediğiniz kadar ekmek verilince, Rabbin görkemini göreceksiniz’ dedi. ‘Çünkü Rab kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki? Siz bize değil, Rabbe söyleniyorsunuz.’ Musa, Harun’a,’Bütün İsrail topluluğuna söyle, Rabbin huzuruna gelsinler’ dedi. ‘Çünkü Rab, söylendiklerini duydu. Harun, İsrail topluluğuna bunları anlatır iken, çöle doğru baktılar. Rabbin görkemi bulutta görünüyordu.” (Mısır’dan Çıkış 16:3-10) Ne kadar büyük bir tezat! İnsanın şikayet etmesi ve Tanrı’nın iyiliği. O’na bu şekilde söylenmemizin nedeni genellikle içinde bulunduğumuz koşullardır. Şikayet, imansızlığın sesidir!

Nerede bulunduğumuzu genellikle şikayet eden bir ruh aracılığı ile öğreniriz. Bir kutsalın ya da bir topluluğun yüreğine en kolay şekilde giren tek şey şikayet etme ruhudur. Ah, şikayet eden bir kutsal ne kadar yanlış hareket eder! Bu nedenle şu ciddi uyarıda bulunulur: “Kimileri gibi de söylenip durmayın. Söylenenleri ölüm meleği öldürdü.” (1.Korintliler 10:10) Yeni Antlaşma’da kötülük ilk kez nerede ortaya çıktı? Tanrı’nın kilisesinin kurulmasından kısa bir süre sonra bir erkek ve bir kadın bir yalan söyleme konusunda anlaştılar. Gerçekte olduklarından daha adanmış kişiler gibi görünmek istediler. Tanrı böyle bir durumun topluluğunda bulunmasına izin veremezdi ve bu yüzden bu iki kişi öldüler. (Elçilerin İşleri 5:1-11) Ve daha sonra şunu okuruz:”İsa’nın öğrencilerinin sayıca çoğaldığı o günlerde Grekçe konuşan Yahudiler, günlük yardım dağıtımında kendi dullarına gereken ilginin gösterilmediğini ileri sürerek İbranice konuşan Yahudilerden yakınmaya başladılar. (Elçilerin İşleri 6:1) Lütuf bu yakınmaların üstesinden geldi ve aralarından Ruh ve bilgelik ile dolu yedi Grek imanlı (İbraniler ve Grekler açısından eşit bir sayı değil) topluluğun maddi işleri ile ve yoksullar ile ilgilenmek üzere seçildiler. Şikayet gerçekten Tanrı’nın hizmetkarlarına karşı değil, Tanrı’nın kendisine karşı idi. Düzgün bir şekilde incelediğimiz zaman, edilen her şikayetin kutsallara ya da koşullara karşı olmadığı anlaşılır, şikayet her zaman Tanrı’ya gösterilen bir imansızlığın sonucudur. Mesele bundan ibarettir.

Ve burada Sin çölünde öğrendiğimiz ders budur. Şu sözler ile ifade edilir: “Musa, Harun’a,’Bütün İsrail topluluğuna söyle, Rabbin huzuruna gelsinler’ dedi, ‘Çünkü Rab söylendiklerini duydu.’” (Mısır’dan Çıkış 16:9) Ah hayır, Rab onları yargılamıyor, aksine; Yüceliğini onlara yaklaştırıyor ki, Varlığının ışığı bu şikayet eden halkın üzerine parlasın. Onlar, ‘Keşke Rab bizi Mısır’da iken öldürse idi’ demişlerdi. (Mısır’dan Çıkış 16:3) Sevgili dostlarım, hangisi daha iyi idi? Firavunun her türlü ağır işlerinde acımasızca çalıştırılmak mı, yoksa Tanrı ile birlikte çölde yolculuk etmek mi? Neyin doğru olduğuna dair kim bir an için bile kuşkuya düşebilir ki? Orada tutsak olmalarının sıkıntısını unutmuşlardı. Hatırladıkları tek şey orada yedikleri yiyecekler idi. Mısır’da zevklerin tatmin edildikleri eğlence yerlerinden uzakta idiler. Ama henüz Tanrı elinin doluluğunun yeterliliğini öğrenmemişlerdi. Tanrı onlara nasıl davrandı? Ah, Tanrı’nın şu lütfuna bakın! “Rab Musa’ya şöyle dedi:’İsraillilerin yakınmalarını duydum. Onlara de ki:’Akşamüstü et yiyeceksiniz, sabah da ekmek ile karnınızı duyuracaksınız, o zaman bileceksiniz ki, Tanrınız Rab benim!’ Akşam bıldırcınlar geldi, ordugahı sardı. Sabah ordugahın çevresini çiy kaplamıştı. Çiy eriyince, toprakta, çölün yüzeyinde kırağıya benzer ince pulcuklar göründü. Bunu görünce İsrailliler birbirlerine ‘Bu da ne?’ diye sordular. Çünkü ne olduğunu anlayamamışlardı. Musa, ‘Rabbin size yemek için verdiği ekmektir bu’ dedi.” (Mısır’dan Çıkış 16:11-15)

Ey sevgili, ekmek nedir? Ekmek, İsa’dır. Bu man, İsa’dır. Gökten inen ekmek. “İsa onlara – Yahudilere – dedi ki,’ Size doğrusunu söyleyeyim. Gökten inen ekmeği size Musa vermedi, gökten size gerçek ekmeği Babam verir.’” (Yuhanna 6:32) Tanrı, şikayet edenlere yumuşak davranarak ne kadar güzel bir yanıt verdi. Şikayet eden tüm halk orada idi ve Rab duruma müdahale ederek onlar için “gökten ekmek yağdırdı”. Sizden Yuhanna kitabının altıncı bölümünü okumanızı isteyeceğim, çünkü orada bu ekmeğin man olduğunu göreceksiniz. İsrail’in çölde beslendiği yalnızca iki şey vardır – bıldırcınlar ve man. (Mısır’dan Çıkış 16:13-16) Kenan diyarına vardıkları zaman, “ülkenin tahılına” sahip oldular.

Man nedir? Bu olayda man, Mesih’tir, gökten aşağı indi, alçakgönüllü davrandı ve burada aynen insanın tanrı önünde yaşaması gerektiği gibi yaşadı. Man’ın ne olduğunu İsa’nın kendisi bize anlatır. Ama biz bunu anlamayız. İsraillilerin dediği gibi, biz de “man” deriz. “Man” nedir? Ancak ne siz ne de ben ölüm aracılığı ile ona ulaşmadıkça bu man ile beslenemeyiz. “İsa onlara şöyle dedi:’Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu’nun bedenini yiyip kanını içmedikçe sizde yaşam olmaz” (Yuhanna 6:53). Bu nedenle, man, bu olayda olduğu gibi, alçalmış olan Mesih’tir. “Ülkenin tahılı”, yüceltilmiş olan Mesih’tir. Hem sizin hem de benim O’ndan yememiz gerekir. Çünkü çölde olmamıza rağmen, cennete gidiyoruz, Tanrı’nın yanındaki yuvamıza giden yoldayız. Ve Tanrı’nın Ruh’u canlarımızı şimdi göksel yerlere taşıyor. Her ikisinden de yememiz gerekir.

Yalnızca man yiyen kişi göksel topraklara hiç bir zaman ayak basamaz. Ve yalnızca göksel olan ile ilgilenen ve alçalmış olan Mesih’i araştırmayı ihmal eden ve O’nun ölümünü kendisine mal etmeyen kişi, hem gerçeğin doluluğunda hem de Mesih’in lütfunda yürümeyecektir. Cesaret ve güç istiyorsanız gözleriniz yüceltilmiş olan Mesih’in üzerine dikilmiş olmalıdır. Ama yürümemiz gereken tüm zorluklarda ve koşullarda Mesih’in bu olayda yürüdüğü gibi yürümemiz için gözlerimizi bu olaydaki alçalmış ve alçakgönüllü bir insan olan Mesih’e dikmeliyiz. Bir yolcu man ile beslenir. Bir asker ise, ülkenin tahılı ile beslenir. Yalnızca “ülkenin tahılı” ile beslenen bir kişinin çetin, sert, kaba ve yollarında lütuf ile yürümeyen bir kişi olduğunu anlarsınız. Sonra yalnızca İsa’nın yaşamı olan man ile beslenen birinin alçalmış, lütufkar ve yumuşak huylu biri olduğunu anlarsınız, ama bu kişi göksel bir Mesih hakkında fazla bilgiye sahip değildir ve bu nedenle imanında enerji ve cesaret eksiktir.

Sevgili dostlar, bizim istediğimiz, tüm gerçektir ve şükürler olsun ki O bize tüm gerçeği vermiştir. Mesih’i Tanrı’nın O’nu sunmuş olduğu şekilde canlarımız için, her görünümü içinde istiyoruz. Eğer müjdeleri okursanız, man hakkında onun ne olduğuna ilişkin açıklamayı okursunuz. Müjdeleri başından sonuna kadar tekrar tekrar okuyun. Bu çöl yolculuğundan geçerken, müjdeler canlarımız için Tanrı’nın yiyeceğidir. O, ayartmaya uğramadı mı? Evet uğradı, bizim geçtiğimiz denemelerin hepsinden geçti. Ama o zaman kendisini nasıl korudu? Çok basit, Tanrı’ya bağımlı kalarak. Canlarımızın yiyeceği O’dur, çünkü burada besleneceğimiz tek kaynak yalnızca Mesih’tir.

Bu bölümde çok önemli ilkeler yer alır (Mısır’dan Çıkış 16). Herkesin kendi man’ını kendisinin toplaması gerekiyordu. Yeteri kadar toplamalıydı ve erken kalkması gerekiyordu. Erken toplamadığı takdirde yeteri kadar toplayamazdı. Ve onu sabaha kadar saklamaması gerekiyordu. Man’ı, yani Mesih’i, o gün boyunca uygun şekilde beslenebilmesi için sabahın erken saatlerinde toplaması gerekiyordu. Mesih’i yalnızca Kutsal Yazılardan toplayabilirim, bu yüzden Kutsal Yazıların okunması ve incelenmesi çok önemlidir. Kutsal Yazılardan beslenin. Man toplamanın yolu budur. Tanrı’nın Sözünü okuyun, çünkü sözü okuduğunuz takdirde Söz canınızı besleyecektir.

İçinizde hala benliğin mevcut olduğunu unutmamanız gerekir. Ve bu benlik Mısır’ın soğanlarını ve pırasalarını her zamanki kadar çok sevmektedir. Ama her şeye rağmen siz egemen lütuf aracılığı ile Mesih’te yeni bir yaratıksınız. Yeni bir yaradılışa sahipsiniz ve bu yeni yaradılış Mesih’ten, yalnızca Mesih’ten beslenmektedir. Yeni yaratığı mı yoksa eski yaratığı mı beslemem daha doğrudur? Anlamanız gereken mesele budur. Yeni yaratığı besleyecek tek şey Kutsal Yazılardır ya da Kutsal Yazıları anlamam için bana yardımcı olacak olan şeydir. Size yalnızca şu kadarını söyleyeyim, ne okuduğunuza dikkat edin, ama okuyun. Pavlus Timoteos’a şöyle dedi: “Okuduklarına dikkat et!” (1. Timoteos 4:13) Bilgece bir öğüt! Pavlus, okumaya değer veriyordu, bu yüzden aynı kişiye şunları yazdı: “Gelirken kitapları, özellikle yazı derilerini beraberinde getir.” (2.Timoteos 4:13) Kutsal Kitaptan başka hiç bir şey okumayan kişiler genellikle tanıdığım en cahil insanlardır. “Ben yalnızca Kutsal Kitap okurum” diyen kişiler, bunu söyledikleri zaman dindar göründüklerini sanırlar. Gerçekte, bu ifade yürekteki gururu gösterir. Çünkü hatırlamamız gerekir ki, Tanrı bize O’nun gerçeğini kitaplar yazarak açıklayan pek çok değerli hizmetkarlar vermiştir. Bunu aklınızda tutun. Okumak çok önemlidir, ama yine söylüyorum, ne okuduğunuza dikkat edin. Kitaplar bildiğiniz gibi en iyi arkadaştırlar. Ama aynı zamanda bir kitabın içeriğinin sizin üzerinizde ne gibi bir etki bırakacağını aklınızda tutmanız çok önemlidir. Tanrı’nın Ruhu tarafından yazılmamış bir kitap benliği besleyecektir, ama içinizdeki Tanrı yaşamını beslemeyecektir. Kutsal Yazılar beni ortaya çıkartır, yargılar ve besler. Mezmur 119’u okuyun. Ve bu mezmurun ayetlerinden tam 174 tanesinin Sözün değerini nasıl vurguladıklarına dikkat edin. Man’dan beslenmeye özen gösterin ve ondan doya doya yiyin.

Çölde Sayım 11:9 ayetinde şunu okuruz: “ Gece ordugaha çiy düşerken, man da birlikte düşerdi.” Tanrı Ruhunun kutsanmış Rab İsa Mesih ile böyle ilgilendiğini düşünüyorum. Toprakta olsa bile toprağa hiç bir zaman dokunmaz. Mesih yeryüzünde idi, ama yerden değildi. O yeryüzüne gelmiş olan, göksel Olan idi. Tanrı’nın sevgili ve kutsanmış olan Oğlu’nun beden alması ile ilgili olarak bu da Tanrı Ruhunun gösterdiği harika bir özendir.

Mısır’dan Çıkış’ın sonunda şunu okuruz: “Musa Harun’a,’Bir testi al, içine bir omer man doldur’ dedi. ‘Gelecek kuşaklar için saklanmak üzere onu Rabbin huzuruna koy.” Ve aynı zamanda İbraniler 9:4 ayetinde ” altından yapılmış man testisi” bulunduğunu okuruz. Burada söz edilen yine Mesih’tir; yeryüzünde mükemmel ve alçakgönüllü bir insan yaşamı içeren o tanrısal kabın yücelik içindeki sonsuz anıdır.

Burada aşağıda olan İsa ile, orada yukarıda olan İsa aynıdır. Ve Kutsal ruh aracılığı ile gözlerinizi dikmiş olduğunuz İsa burada yeryüzünde aramızda yürümüş olan İsa’dır. Ve bize şöyle der: “Beni izleyin!”

Mısır’dan Çıkış’ın on altıncı bölümü böylelikle bize çöldeki Tanrı halkının yiyeceğini sunar. bu yiyeceği her zaman yazılı Söz’den toplamamız gerekir. Yaşadığınız sürece ara sıra belki bazı zorluklar ile karşılaşacaksınız ve “ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum” diyeceğiniz zamanlar yaşayacaksınız. Eğer Kutsal Yazılar zihninizi kaplamış durumda iseler, ne yapmanız gerektiğini bileceksiniz. “O zaman Rabbin şu sözünü anımsadım” (Elçilerin İşleri 11.16), bu söz Petrus’un hataya düşmesine engel oldu. Tanrı sözü bize burada yürüdüğümüz yolda atacağımız her adımı gösterir. Süleyman’ın Özdeyişleri kitabı oldukça ilginçtir bu konuda büyük bir değere sahiptir. Özenle incelemenizi salık veririm. Aynı zamanda Kutsal Yazılarda favori ayetlere sahip olmamanızı öneririm. Kutsal Kitap’ın hepsini okuyun ve onu özenle ve dua ederek inceleyin. Çünkü aksi takdirde Tanrı gerçeğinin soluğunu alamazsınız. Ah, o zaman Tanrı Sözü nasıl da söz ile ifade edilemez bir değere kavuşur. İşte on altıncı bölümde bulacağınız budur.

Ama gerçeğin on yedinci bölümde ortaya çıkan başka bir yanı daha vardır. Bu bölümde yine şikayet ediyorlardı. “Ama halk susamıştı. ‘Niçin bizi Mısır’dan çıkardın?’ diye Musa’ya söylendiler. ‘Bizi, çocuklarımızı ve hayvanlarımızı susuzluktan öldürmek için mi?” (Mısır’dan Çıkış 17:3) Musa’yı taşlamaya hazırlandılar (Mısır’dan Çıkış 17:4). Ama Tanrı’nın lütfu duruma hakim oldu. “Rab Musa’ya, ‘Halkın önüne geç’ dedi, ‘Bir kaç İsrail ileri gelenini ve Nil’e vurduğun değneği de yanına alıp yürü. Ben Horev Dağı’nda bir kayanın üzerinde, senin önünde duracağım. Kayaya vuracaksın, halk içsin diye su fışkıracak. Musa İsrail ileri gelenlerinin önünde denileni yaptı.” (Mısır’dan Çıkış 17:5,6) Bu kaya ne idi? Kutsal Kitabınızda Pavlus’un Korintlilere yazdığı birinci mektubu açın. “Hepsi aynı ruhsal yiyeceği yedi, hepsi aynı ruhsal içeceği içti. Artlarından gelen ruhsal kayadan içtiler; o kaya Mesih idi.” (1. Korintliler 10:3,4) Sizin ve benim aynı şeyi – “o kaya Mesih idi – söyleyip söylemeyeceğimizi bilmiyorum, ama öyle idi. Burada çarmıhın bir başka örneğini görüyoruz. Konu, pek çok iyi sonucu ile birlikte Mesih’in ölümüdür. “Bak, kayaya vurunca sular fışkırdı, dereler taştı” (Mezmur 78:20a) Bu, hiç kuşkusuz Tanrı’nın Ruhu’nu temsil etmektedir. On altıncı bölümde man’ı, yani Mesih’i görürsünüz. Ve şimdi on yedinci bölümde yer alan fışkıran sular göklerde yüceltilmiş  olan Mesih’ten aşağı inen Tanrı Ruhu’nun örneğidirler. “Bayramın son ve en önemli günü İsa ayağa kalktı, yüksek ses ile şöyle dedi: “Bir kimse susamış ise bana gelsin, içsin. Kutsal Yazıda dendiği gibi,’içinden diri su ırmakları akacaktır. Bunu, kendisine iman edenlerin alacakları Ruh ile ilgili olarak söylüyordu. Ruh henüz verilmemişti, çünkü İsa henüz yüceltilmemişti.” (Yuhanna 7:37-39)

Beslenmemi sağlayan yalnızca Mesih değil, aynı zamanda Kutsal Ruh’tur da. Bu nedenle, sevgili dostlarım, Tanrı’nın bizi yolumuz için ve yolda hemen karşımıza çıkacak olan çatışma ve savaşlar için bizi nasıl tam bir şekilde donattığını görmemiz gerekir. Diri sular gittikleri her yerde onları izledi. (1. Korintliler 10:4) Ben kayanın hareket ettiğini düşünmüyorum, ama kayadan çıkanın onları izlediği bir gerçektir. Yürüdükleri yolun yanında, o parlak ırmak akıyordu. Her sabah gökten ekmek geldi ve diri sular onları her gün izledi. Tanrı mucizevi bir şekilde hareket ederek onlarla ilgilendiğini gösteriyordu.

İnanç ve toplumsal yaşam açısından onları karıştırarak bozmayı denedi. Bazıları tuzağa düştüler ve Tanrı’nın yargısı altına girdiler.

Bu gün Tanrı’nın halkından olan pek çok kişi aynı tuzağa yakalanır!

Çölde Sayım 27. bölümde Selofhat’ın kızları güzel diyarı küçümsemek yerine ona duydukları arzuyu ifade ederler. Babalarının miras payını talep ederler ve Tanrı bu iman talebini onurlandırır. Tanrı her zaman vermekten hoşlanır. Bu nedenle,’Rab Musa’ya şöyle dedi: “Selofhat’ın kızları doğru söylüyor. Onlara amcaları ile birlikte miras olarak mülk verecek, babalarının mirasını onlara aktaracaksın.” ((6. ve 7. ayetler)

Bu kadınları harekete geçiren ruh, tüm topluluğa şevk verdi. Çünkü Çölde Sayım 32. bölümde Rubenlilerin ve Gadlıların oğulları Şeria ırmağının karşı kıyısına geçmek istemediler, aileleri ve hayvanları ile o bölgede kalmak istediler.

Aslında böyle davranmakla firavunun tuzağına düşmüş oldular. Şeria ırmağının ötesine gitmek istemediler. Gilat topraklarının hayvanlar için uygun bir yer olduğunu gördüler ve Musa’ya şöyle dediler: “Bizden hoşnut kaldı iseniz bu ülkeyi mülk olarak bize verin ki, Şeria Irmağının karşı kıyısına geçmek zorunda kalmayalım. Burada hayvanlarımız için ağıllar yapmamıza, çocuklarımız için yeniden kentler kurmamıza izin ver. Kendimiz de hemen silahlanıp İsraillileri kendilerinin olacak ülkeye götürünceye dek onlara öncülük edeceğiz.  ” (Çölde sayım 32:5,16)  Ah, sevgili, bu çok üzücü bir durumdur. Göksel değerlere önem vermeyen böyle canlar şimdi de mevcuttur. Canın bu durumu anlaması çok önemlidir. Onların söylediklerini duydunuz. Ah, sevgili dostlar, Tanrı böyle sözlerin ağzımızdan çıkmasına izin vermesin. Onlar, tam olarak firavunun önerdiği şeyi yaptılar ve Musa bunu reddetti. Kenan’ı gördükleri zaman şöyle dediler: “Bulunduğumuz yere yerleşeceğiz.” Bir çadırda yaşamak onlar için yeterli değildi, bir ev istediler. Şeytan Balam aracılığı ile onlara engel olmak istediği zaman, o onlar hakkında çok gerçek ve güzel şeyler söyledi:”Ey Yakup, çadırların, ey İsrail, tapınakların ne güzel!” Bu çadırlar tam kırk yıldır yolda idiler ve içlerinde yaşayanlar kendilerinin olacak ülkeye gidiyorlardı ve Balam onların bu ülkeye gireceklerini hissetti. Ama ne yazık ki, bu iki oymak çadırda yaşamaktan yorulmuştu ve yerleşmek istediklerini söylediler. “Burada hayvanlarımız için ağıllar yapacağız ve çocuklarımız için yeniden kentler kuracağız” (Çölde Sayım 32:16) Tanrı istediklerini yapmaları için izin verdi. Ve bu oymaklar sürgüne götürülen ilk oymaklar oldular (2.Krallar 15:29). Ah, sevgili, dünyaya sınır koyan bu olayın sonuçları ne kadar da büyük bir derstir.

Şimdi Yeşu’ya dönelim. Ve bize ait olan berekete ne şekilde götürüldüğümüzü görelim. Eski Antlaşma’daki Yeşu, Yeni Antlaşma’daki Efeslilere mektubun karşılığıdır. Yeşu kitabının ilk bölümünde şunu okursunuz:”Musa’ya söylediğim gibi, ayak basacağınız her yeri size veriyorum.” (Yeşu 1.3) Bu nedenle, şu ve bu şeylerin bana ait olduklarını söylemek benim için yararlı değildir. Onların Mesih’te bana ait oldukları doğrudur, ama ben ayağımı onların üzerlerine basıncaya kadar deneyimsel olarak benim olmazlar. Bunların göksel olduklarını anlamak bir can için çok önemlidir. Tanrı bizleri göklere çağırmıştır. Biz göklere aidiz. Ve bize ait olan her şey göklerdedir. Bizler bu dünyadan geçen yolcularız, ama göklere ait olarak görülüyoruz.

İsrail’in Kenan’a girmesi için Şeria ırmağını geçmesi gerekir. Yapmaları gereken tek şey ahit sandığını izlemek idi. “Böylece ne yöne gitmeniz gerektiğini bileceksiniz. Çünkü daha önce bu yoldan hiç geçmediniz. Ama antlaşma sandığına yaklaşmayın; sandık ile aranızda iki bin arşın (yaklaşık 900 m) kadar bir aralık kalsın.” (Yeşu 3:4). Antlaşma sandığının Mesih olduğunu söylememe elbette gerek yok. Mesih ölümden geçti; Tanrı’nın yargısına uğradı,

insanlık tarihine gerçekten son verdi ve ölümün gücünü yendi. On dördüncü ayette, son kez olmak üzere çadırlarını kaldırdılar. O ana kadar bir yolcu karakteri taşımışlardı.

Şeria’ya geldikleri zaman onlar için harika bir an olmalıydı. Daha önce görmüş olduğumuz gibi Kamış denizine geldikleri zaman da onlar için hoş bir zaman olmuş olmalı. bu bir dar geçit idi ve yine burada da beşer kişilik sıralar halinde ilerlediler. Kamış denizine girdikleri zaman önlerindeki yol dar bir yol idi. Dalgalar, sudan duvarlar olarak her iki yanlarında idi. Ama Şeria’ya geldikleri zaman, otuz millik bir bölge içinde bir damla su bile yoktu. Şeria, ölümdür. Ölümün Mesih tarafından yok edildiğini gördüğüm takdirde korktuğumuz her şey yok olur. Şeria ölümdür, ama benim değil Mesih’in ölümüdür ve benim O’nunla birlikte ölmemdir. Mesele yalnızca ölüm değildir, Mesih’in ölüme gidip onu yok ettiğini ve yendiğini anlamamdır. Eğer haritanızı alır ve Saretan’a bakarsanız,  (Yeşu 3:16) onun ırmaktan otuz mil kadar yukarıda olduğunu göreceksiniz ve Tanrı o noktada suları geri döndürdü. görünürde kuru topraktan başka bir şey yoktu ve şunları okuruz:”Rabbin antlaşma sandığını taşıyan kahinler, halkın tamamı ırmağı geçinceye dek, kurumuş ırmak yatağının ortasında kıpırdamadan durdular. Böylece bütün İsrail halkı kurumuş ırmak yatağından geçti.” (Yeşu 3:17)

Bu olaydan alacağımız ders çok basittir. Eğer yüreklerimiz göklerde ise, içeri girmek kolaydır. Eğer yalnızca göksel değerlere odaklandı iseniz, ülkeye girmeniz şaşırtacak kadar kolaydır, çünkü Tanrı her engeli kaldırır ve O, halkının yüreğinin, Mesih’te halkına vermiş olduklarının sevinci ile coşmasını sever.

“Halkın tümü Şeria ırmağını geçtikten sonra Rab, Yeşu’ya şöyle seslendi:’Her oymaktan birer kişi olmak üzere halktan on iki adam seçin. Onlara şunu buyurun:’Buradan, Şeria ırmağının ortasından, kahinlerin ayaklarını sağlam biçimde bastıkları yerden birer taş alın. bu taşları yanınızda götürüp geceyi geçireceğiniz yere koyun.” (Yeşu 4:1-3) Bu, antlaşma sandığının nerede olduğuna dair bir tanıklık idi. On iki taşın bir anı olduklarından hiç kuşkum yok. Bu olay, bizim için Rabbin Sofrası ne ise, odur.

Ancak ayrıca:”Şeria ırmağının ortasına, antlaşma sandığını taşıyan kahinlerin durduğu yere on iki taş diktirdi. Bu taşlar bu gün de oradadır.” (Yeşu 4:9) Bu on iki taşın dikilmesi, topluluğun bütünlüğünü ifade etti. Deyim yerinde ise, biz hepimiz ölüm sularının altında idik. Mesih’in ölümünden öğrendiğim kendime güle güle demek için özgür olduğumdur. Ben ölmüş ve dirilmiş bir kişiyim ve dirilmiş bir Mesih’te yaşama sahibim. Ama Tanrı berekete ve Oğlu ile birliğe getirilmiş olduğum yolu hafızamda her zaman taze olarak muhafaza edecektir. Bu konu ile ilgili olarak Rabbin sofrasının bize çok büyük yarar sağladığını düşünüyorum. “Yeşu, ırmaktan alınan on iki taşı Gilgal’e dikti.” (Yeşu 4:20) Aynı Rabbin sofrasının bize konuştuğu gibi, bu on iki taş da tamamlanmış bir işin sonsuz tanığı olarak kaldılar.

Ve şimdi bundan sonraki adım, onların Şeria ile ilgili bilinçli olarak aydınlanmış olmalarıdır. Ve sevgili, bu konuda bilinçli olarak emin olmak can için çok önemli bir aşamadır. Kişinin şu sözleri gerçekten söylemesi çok önemlidir: Öldüğümü ve dirildiğimi biliyorum. Tecrübe etmiş olarak mı? Evet, kesinlikle. Buradaki düşünce şudur: Ben dirilmiş Olan ile bir olduğumu canımın derinliklerinde hissediyorum. Lütuf aracılığı ile tüm bir hafta dirilmiş bir Mesih ile meşgul oluruz. Ve sonra Rabbin sofrasında yüreklerimiz bir saat için O’nun ölümünün O’nun için ve bizim için ifade ettikleri ile taze bir dokunuş hisseder.

İsrail, Gilgal’e vardığı zaman yeni bir ders öğrenmişti. Gilgal, öz yargı yeri idi. Orada sünnet olmuşlardı (Yeşu 5:2-9). Benliğin enerjisi ile benliği kesip atamazsınız. Mecazi anlamda ölmüş ve dirilmiş bir halk idi ve yalnızca sünnet olmuştu. Ve bunun sonucuna ortaya çıkan güç içinde pratik olarak yürüyebilecek bir Hıristiyanı hiç bir zaman bulamayacaksınız. Bu ancak bir Hıristiyan’ın, kendisini, Tanrı’nın önünde bir Başkasının yaşamı içinde bulunduğunu görmesi ile mümkün olur. Bu gerçeği nereden elde edebiliriz? Bu gerçek sanırım Koloseliler kitabında yazılıdır.

Şimdi, genç imanlı, lütfen Koloseliler kitabının üçüncü bölümüne bakın. İkinci bölümde şunlar yazılıdır: “Ayrıca Mesih’in gerçekleştirdiği sünnet sayesinde bedenin benliğinden soyunarak el ile yapılmayan sünnet ile O’nda sünnet edildiniz.” (Koloseliler 2:11) ben kendi adıma Mesih’in sünnetini kabul ediyorum. Ben bir kenara ayrıldım. Bunu kabul ediyorum. Şimdi yaşam yeniliğindeyim. Bundan sonraki adım nedir? “Mesih ile birlikte dirildiğinize göre, gökteki değerlerin ardından gidin. Mesih orada, Tanrı’nın sağında oturuyor.” (Koloseliler 3) Ne kadar kesin! Mesih’in olduğu yerde. Yerdeki değil, gökteki değerlerin ardından gidin. Dikkat edin, burası yeryüzü, tam olarak dünya değil, dünya, Mısır’dır. Eğer duygularım yersel değerler ile ilgili ise, o zaman göksel olmadığım aşikardır. Mesele budur. Ben dünyasal Hıristiyanlar ve yersel Hıristiyanlar bulabilirim ve yine göksel olan canlar da bulabilirim. Ah, göksel bir kişinin yanında bulunmak ne kadar coşku vericidir.

Ve bundan sonra gelen ifade şudur: “Siz öldünüz ve yaşamınız Mesih ile birlikte Tanrı’da gizlidir…. bu nedenle bedenin dünyasal eğilimlerini öldürün.” (Koloseliler 3:3-6). Yani, ölüm yerinde ilk adama ait olan her şeyi uygulamalı olarak yerine getirmem gerekir. Bu, bizim Gilgalimizdir. “Ve Rab Yeşu’ya,’Mısır’da uğradığınız utancı bu gün üzerinizden kaldırdım’ dedi. Bu gün de oraya Gilgal (kaldırmak, yuvarlamak) denmesinin nedeni budur.” (Yeşu 5:9) Bu dünya için yaşayan bir kişinin işaretini bir yana koydular. Göksel bir adam için dünyasal olmak, bir utançtır. Bu kişinin yeniden Gilgal’e geri dönmesi gerekir. Ve daha sonra da gözlemleyeceğiniz gibi İsrail’in her zaman Gilgal’e geri dönmesi gerekmiştir. Bizim de böyle yapmamız gerekir. Zaferden ya da yenilgiden sonra, eğer tanrısal yaşamda ilerleme kaydedecek isek, öz yargı bizim tek yolumuzdur.

“Ve Gilgal’de Eriha ovalarında konaklamış olan İsrail halkı, ayın on dördüncü gününün akşamı Fısıh bayramını kutladı.” (Yeşu 5:10) Mısır’dan çıkmışlardı ve Kenan’da idiler. Tanrı sadık kalarak sözünü yerine getirmiş ve amacını gerçekleştirmişti. Her ne kadar Kenan’a henüz sahip çıkılmamış ve herhangi bir zafer kazanılmamış olsa bile. Kalev ve Yeşu’nun bu Fısıh bayramından ne kadar büyük zevk almış olmaları gerektiğini sık sık düşünmüşümdür. Mısır’da yemişlerdi ve ayrıca çölde Fısıh bayramını kutlamışlardı (bakınız Çölde Sayım 9:1-14); ama eminim ki, bu bayramı ilkinden ya da ikincisinden daha büyük keyif alarak kutlamışlardır. İkincisini yedikleri zaman birbirlerine şöyle demiş olabilirler: “Ben bu yemekten Mısır’daki yemekten daha fazla hoşlanıyorum. Orada iken, firavunun korkusu içinde idik, ama şimdi artık o yok ve biz şimdi ülkemize giden yoldayız.” Evet, ama o zaman bile yine de o yolda değillerdi. İman için saklanan daha fazlası mevcut idi. ama şimdi ülkelerinde oturuyor ve Fısıh yemeğini yiyorlar. O yemeği göksel bir sevinç içinde yiyorlar. Eğer tanrısal dersi öğrendi isek, biz de aynısını yapabiliriz. Göksel huzuru ve Mesih ile bir olmanın tadını tam olarak çıkaran canlarımız, Tanrımızın lütuf duygusunu bize veren ilk şey ile beslenir. Ben Kalev ve Yeşu’nun bu Fısıhtan çok büyük zevk aldıklarına inanıyorum. Ve siz ve ben eğer gerçekten Şeria’yı geçti isek, Rabbin sofrasından harika bir şekilde keyif alacağız.

“Bayramın ertesi günü, tam o gün, ülkenin ürününden mayasız ekmek yaptılar ve kavrulmuş başak yediler.” (Yeşu 5:11) Evet, yücelik içindeki Mesih’e kavuşmuşlardı. Şimdi yüceliği içinde bilinen Mesih, canları besleyendir. Filipeliler kitabının üçüncü bölümü, ülkenin ürünüdür.

Şimdi bulunduğu yerde bilinen Mesih’tir. Ve ülkenin ürününden yediklerinin ertesi sabahı man sona erdi. Man kesilince İsrailliler o yıl Kenan topraklarının ürünü ile beslendiler. (Yeşu 5:12) Ama man yemek bizim için en önemli şeydir. Man, Mesih’in yeryüzündeki insan yaşamında alçalmasıdır. Ve bizler, yolcular olarak kendimizi O’nun geçmiş olduğu koşullarda buluruz, O’ndan ve O’nun lütuf yollarından besleniriz. Man, budur. Eğer man’dan beslenmezsem, o zaman dengeli bir yolcu olamayacağım kesindir (bir yolcu, belirli bir noktaya doğru yol alan kişidir), ve eğer ülkenin eski ürününden beslenmiyor isem, o zaman zinde bir savaşçı olamam. Hem man’a hem de ülkenin ürününe ihtiyaç vardır. Onlar her ikisine de sahiplerdi. Hem man’ın hem de ülkenin ürününün günlük yiyeceğimiz olmaları gerekir. “Bayramın ertesi günü ülkenin ürününden mayasız ekmek yaptılar ve kavrulmuş başak yediler” ve Tanrı’dan bize de aynı yiyeceği vermesini diliyoruz ve böylelikle Mesih ile birlikte dirilmişler olarak bize ait olanın tadını daha fazla çıkarmak istiyoruz.

“Yeşu, Eriha’nın yakınında idi. Başını kaldırınca, önünde kılıcını çekmiş bir adam gördü. Ona yaklaşarak,’Sen bizden misin, karşı taraftan mı?’ diye sordu. Adam,’Hiç biri’ dedi, ‘Ben Rabbin ordusunun komutanıyım. Şimdi geldim.’ O zaman Yeşu yüz üstü kapanıp O’na tapındı. ‘Efendimin kuluna buyruğu nedir?’ diye sordu. Rabbin ordusunun komutanı, ‘Çarıklarını çıkar’ dedi, ‘çünkü bastığın yer kutsal topraktır.’ Yeşu, söyleneni yaptı.” (Yeşu 5:13-15) Rabbin ordusunun komutanı, Rabbin kendisidir. Elinde kılıcı ile şimdi onları zafere götürecekti. Ama “Çarıklarını çıkar, çünkü bastığın yer kutsal topraktır” ifadesi bize, O’nun huzurunun kutsal olduğunu hatırlatır, aynı halkını kurtarmak için geldiği zaman olduğu gibi. (Mısır’dan Çıkış 3:5) Eğer göksel sevinçlere ve Mesih ile birlikteliğe girecek isem, ve O beni zafere götürecek ise, o zaman deyim yerinde ise, çarıkların çıkarılması gerekir, çünkü çarıklar yeryüzüne dokunmuşlardır. Çarığı çıkarttığınız takdirde, ayaklar temiz olacaktır. Ve Tanrı kendisine yaklaşmakta olan kişilerde kutsallık görecektir.

Kendimizi O’na teslim ettiğimiz takdirde, Tanrı’nın, Ruh’u aracılığı ile canlarımıza getirecekleri şeyler harika olacaktır. Gökler hakkında en çok şeyi bilen kişi, belki de gökler hakkında en az konuşan kişi olacaktır. ama o göklerde yaşar ve göklerden hoşlanır.

O zaman burada İsrail’in erken tarihçesi ile ilgili incelememize son vereceğiz. Şimdi süt ve bal akan diyardadırlar. Ülkede yetişen üründen beslenmişlerdir ve gelecekteki zaferlerinde Rabbin kendisi önderleridir.

Tanrı, canlarımızın geçmişinde buna yanıt vermemiz için her birimize rehber olsun. Kendimizi Mesih ile birlikte dirilmiş olarak bilmemiz gerekir; sonra Mesih’ten besleniriz. Ve göksel yaşam ve bereketlerimize sahip çıkmamıza ve onlardan zevk almamıza karşı çıkan tüm düşmanlarımız üzerinde O bizi zafere götürecektir.

Bizler de tüm yol boyunca lütfun mucizelerinin objeleri oluruz. Yapmamız gereken tek şey, bir çocuk gibi sade olmamız ve güvenmemizdir. Tanrı bizi şikayet etmekten korusun. Canı, şikayet etmek kadar öldüren başka bir şey yoktur. Rab bize Kendisine karşı daha tatlı ve daha emin bir güven ihsan etsin. Mesih’in ölümü bizi düşmanın elinden kurtarmıştır. Mesih’ten ve içinizde konut kurmuş olan Kutsal Ruh’tan beslenebilirsiniz. Emin ellerdesiniz!

Ve şimdi bunları nelerin izlediğine bakalım. Rabden tazelenme aldığınız an, düşman bir sel gibi üzerinize akın eder. Düşman her zaman ruhsal gelişmenize karşı gelmeye çalışır. Ancak Kutsal Ruh’u aldığınız andan itibaren içinizde gerçek bir çatışma oluşmaya başlar. “Amalekliler gelip Refidim’de İsraillilere savaş açtılar. (Mısır’dan Çıkış 17:8) Amalek, benliğe işaret eden bir örnektir. Galatyalılar mektubunu bu olay ile bağlantılı olarak okur iseniz, yardım almış olursunuz. “Şunu demek istiyorum: Kutsal Ruh’un yönetiminde yaşayın.  O zaman benliğin tutkularını asla yerine getirmezsiniz. Çünkü benlik Ruh’a, Ruh da benliğe aykırı olanı arzular. Bunlar birbirine karşıttır; sonuç olarak, istediğinizi yapamıyorsunuz.” (Galatyalılar 5:16,17) Benlik ve Ruh birbirlerine karşıttırlar. Şimdi gerçekten iki doğaya sahipsiniz. İyi olanı yapmak istiyorsunuz, ama benlik buna karşı çıkıyor. Eğer benliğe izin verirseniz, Rabbi hoşnut etmeyen şeyi yapmış olacaksınız. Ama eğer Ruh’un gücünde iseniz, bir zafer kazanırsınız. Zaferin kazanılması Musa’ya bağlı idi.

“Musa, Yeşu’ya, ‘Adam seç, git Amalekliler ile savaş’ dedi. ‘Yarın ben elimde değneğim ile tepenin üzerinde duracağım’ dedi. Yeşu, Musa’nın buyurduğu gibi Amalekliler ile savaştı. Bu arada Musa, Harun ve Hur tepenin üzerine çıktılar. Musa elini kaldırdıkça İsrailliler, indirdikçe Amalekliler kazanıyordu. Ne var ki, Musa’nın elleri yoruldu. Bir taş getirip altına koydular. Musa üzerine oturdu. Bir yanda Harun, öbür yanda Hur, Musa’nın ellerini yukarıda tuttular. Güneş batıncaya dek Musa’nın elleri yukarıda kaldı. Böylece Yeşu Amalek ordusunu yenip kılıçtan geçirdi.” (Mısır’dan Çıkış 17:9-13) Konu firavun ile ilgili olduğu zaman, söz şöyle idi:”Yerinizde durun ve Rabbin kurtarışını görün…. Rab sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter.” (Mısır’dan Çıkış 14:13,14). Tanrı tüm savaşı yapar. Eğer konu sizi şeytanın gücünden kurtarmak ise savaşan Tanrı olacaktır. Ama eğer konu benlik ile ilgili ise, – ve dikkat edin, çünkü benlik her zaman içinizdedir – o zaman çatışma olması gerekir ve “Amalek ile savaş” gerekir. Çatışmanın güç kaynağı nedir? Kutsal Ruh’tur. Çatışmanın varlığı bile içimde Kutsal Ruh’un var olduğunu gösterir. Konu, benim kurtulduğum ya da kurtulmadığım değildir. Konu, Tanrı’nın isteğinin mi yoksa sürekli bana engel olmaya çalışan benliğin isteğinin mi gerçekleşeceğidir; benlik, beni bir Hıristiyan olarak yürüdüğüm yolda durdurur.

Bundan sonra olacakları gözlemleyin. Musa dua eder ve Yeşu savaşır. Burada ilk kez Yeşu’dan söz edildiğini görürsünüz. Daha sonra Yeşu’dan ayrıntılı olarak bahsedilecektir. Musa’nın duasının göklerde bizler için aracılık duası eden Rabbimizin duası olduğundan hiç kuşkum yok ve aynı şekilde Yeşu’nun da Tanrı’nın Ruhu’nun enerjisi içindeki dirilmiş Mesih’in örneği olduğundan eminim. Eğer Kutsal Ruh ile yürürseniz, zafer kazanmaya mahkumsunuz. Eğer benliğe izin verirsem bu yenileceğim anlamına gelir. Bu durum, genç bir imanlıyı tövbe ettiği konusunda kuşkuya düşürebilir. Ya da gerçekten kurtulduğundan emin olamaz. Bu büyük bir hatadır, çünkü İsrail Babil’e sürgüne götürülmüş olsa bile, Mısır’a asla geri dönmeyecektir. Tanrı’nın çocuğu olmanız asla son bulmayacaktır. Babil’e sürgüne gidebilirsiniz, yani, ahlaki açıdan dünyaya dönebilirsiniz, ama Tanrı’nın eli her zaman üzerinizde olacaktır, çünkü hala O’nun çocuğusunuz. Ben kendi yolumdan gitmeyi seçebilirim ve O beni sürgüne yani deyim yerinde ise, Babil’e göndermiş olabilir, ama ben her zaman O’nun çocuğuyum.

İçimizdeki benlik ve Ruh arasındaki çatışma bizim tövbe etmiş olduğumuzun bir işaretidir. “Musa elini kaldırdıkça İsrailliler, indirdikçe Amalekliler kazanıyordu.” (Mısır’dan Çıkış 17:11). Bizler kutsanmış Rabbimiz İsa Mesih’in sürekli aracılığına bağımlıyız. O’nun ellerinin hiç aşağıya inebileceği aklınıza gelir mi? Hayır! O’nun ellerinin yorulabilmesi mümkün mü? Asla! “İsa onları kentin dışına, Beytanya’nın yakınlarına doğru götürdü. Ellerini kaldırarak onları kutsadı. Ve onları kutsar iken yanlarından ayrıldı, göğe alındı.” (Luka 24:50,51) Kutsamak için ellerini kaldırmış olarak göğe alındığı görüldü ve bu güne kadar da ellerini kaldırıyor. Ah, hayır, O’nun elleri asla yorulmaz, güçsüzleşmez. “Tanrı’nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları aklayan Tanrı’dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı’nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir.” (Romalılar 8: 33, 34). Başka bir ayet daha okuyalım: “O bize aracılık etmek için sonsuza kadar yaşamaktadır.” (İbraniler 7:25)

Amalek o gün yenilgiye uğratıldı (Mısır’dan Çıkış 17:13-16). Ancak Tanrı onun kötülüğünü hatırladı. “Siz Mısır’dan çıktıktan sonra Amaleklilerin size yolda neler yaptıklarını anımsayın. Siz yorgun ve bitkin iken size yolda saldırdılar. Geride kalan bütün güçsüzleri öldürdüler. Tanrı’dan korkmadılar. Tanrınız Rab mülk edinmek için miras olarak size vereceği ülkede sizi çevrenizdeki bütün düşmanlardan kurtarıp rahata kavuşturunca Amaleklilerin anısını göklerin altından sileceksiniz. Bunu unutmayın!” (Yasa’nın Tekrarı 25:17-19) Saul’e daha sonra Amaleklilerin hepsini öldürmesi söylendi, ama o Amalek kralını sağ bırakarak buyruğu tam olarak yerine getirmedi. (1. Samuel 15) Önemli olan nokta şudur: benliğin gitmesi gerekir. Ama ne kadar da büyük bir berekete sahibiz. Tanrının Ruhu içimizdedir ve yücelerdeki Mesih bizim için aracılık etmektedir. Biz çok özenli bakılan bir halkız (Mısır’dan Çıkış 17:15,16).

“Ve Musa bir sunak yaptı, adını Yahve Nissi (Rab Sancağımdır) anlamına gelir. (Mısır’dan Çıkış 17:15) Şimdi, tapınan biri olacaksınız. Canı tapınmaya yönlendirenin bu olduğunu düşünüyorum. Rab Sancağımdır! Eğer Rab Sancağınız ise, o zaman zaferiniz kesindir! İşte Tanrının, halkının tarihini başlatma yolu budur. Mısır’dan çıkarttı ve çölde denedi. Ne kadar çok denenmeye maruz kalırsanız, Tanrının lütfunun ne olduğunu o kadar çok öğrenirsiniz. Mesih’ten beslenirsiniz ve Tanrının Ruhu sizi destekler. Ve sizi zafere taşır. Ayrıca şimdi Tanrı’nın sağında bulunan kutsanmış Rab İsa Mesih’in sonsuza dek sürdürdüğü aracılığının harika gerçeği de sizinledir. Bu değerli gerçeklerin içinden yürüyen herkes mutludur.

Rab İsa, sen benim Ekmeğimsin,
Sonsuza kadar aracılığınla yaşarım:
Rab İsa sen benim Şarabımsın,
Çünkü senin kanın benim için döküldü.
Yarışı tamamlayana, sensin.
Yaşam tacını alana kadar
Benim Ekmeğimsin.;Şarabımsın, Yüceliğimsin,
Kurtuluşumun gücüsün.
Rab İsa, benim gücüm sensin;
Güç ve övgü sana aittir:
Rab İsa, sen benim şarkımsın.
Çünkü senin lütfun bana yeter.
Şimdiki zamanın göz yaşları bitene kadar,
Ayartıcının ayartmaları son bulana dek,-
Sen benim gücümsün:
Sıkıntıda şarkımsın,
Kurtuluşumun boynuzusun.
Rab İsa, benim ışığımsın.
Ve ben sana bakmaktan çok hoşlanıyorum;
Rab İsa, sen benim yaşamımsın,
Kendi canını benim canım uğruma verdin.
Işıklar azalarak solgunlaşsa bile,
Bedenim ve yüreğim zayıf düşse de,
Yaşamım sensin:
Sen Tanrı yaratılışının güneşisin,
Benim ışığım ve kurtuluşumsun.
Rab İsa sen benim umudumsun.
Burada seni bekliyorum;
Rab İsa sen benim kazancımsın,
Sen benim için her şeyde her şeysin.
Sevincim, esenliğim, ışığımsın,
Yaşamım, umudum ve gücümsün,-
Sen benim övgümsün;
Rabbimsin, tapındığımsın.
Sen kurtuluşumun Tanrısısın.