DERS V

İçimizde Konut Kurmuş Günaha İlişkin Müjde

KISIM I

Bölümler 5:12-7:25

Bölüm 5:12’den 8.bölümün sonuna kadarçok geniş bir bakış açısı olduğu için bu büyük öğretil ile ilgili konuyu iki parça halinde ele alıp incelemek gerekli ve yerinde olacaktır. Bu neden ile önce 7.bölüm ile sona eren kısma bakacağız. 5.bölümün son yarısında iki önemli insan başını – Adem ve Mesih –görürüz. 6.bölümde iki efendi yer alır: Kişilik verilmiş GÜNAH ve İsa Mesih’te açıklanan TANRI! 7.bölümde ayrıca gözden geçirilmesi gereken iki Koca – Yasa ve Dirilmiş Mesih-okuruz.

Vicdanı uyandırılmış günahkar yalnızca tek bir şey ile ilgilenir: günahları nedeni ile adil bir şekilde hak ettiği yargıdan nasıl kurtarılacaktır? Kurtuluşun bu bölümünü kısa bir süre önce değerlendirdiğimiz zaman ayrıntılı olarak işledik ve kavradık. Bu konu artık bir daha hiç bir zaman tekrar edilmeyecek. Mektubun bu bir sonraki bölümüne geçer iken suç sorunu ortaya çıkmaz. Günahkar kişi Müjdeye iman ettiği andan itibaren Tanrının yargısı altında bulunan Adem’in çocuklarından biri olarak taşıdığı sorumluluk artık bir daha asla söz konusu olmayacaktır. Ancak tam bu andan itibaren başka bir sorumluluk üstlenir ve bu sorumluluk Tanrının bir çocuğu olarak sahip olduğu sorumluluktur. Çünkü artık tanrısal olana açlık duyan bir doğaya sahip olmuştur. Ama çok geçmeden içindeki dünyasal doğanın Tanrıya döndüğü için yok olmadığını ya da iyiye doğru gelişmediğinin farkına varır. Ve bu gerçekten dolayı ortaya pek çok denenme tecrübeleri çıkacaktır. İmanlı kişi, hala her tür kötülüğü yapacak bir doğaya sahip olduğunun farkına vardığı zaman genellikle çok büyük bir şok yaşar. Haklı olarak dehşete düşer ve yeiden doğmuş olduğu gerçeğini sorgulamak için ayartılır. Ve Tanrı önünde gerçekten aklanıp aklanmadığı konusunda kuşkulara kapılır. Kutsal olan Tanrı, kendisindeki gibi kötü bir doğaya sahip olan biri ile nasıl olur da beraberlik sürdürebilir? İmanlı eğer benliğin gücüne dayanarak günah ile savaşmaya kalkışır ise büyük bir olasılık ile yenilecek ve Martin Luther’in dostu Philip Melanchthon’un şu sözlerini acı bir tecrübe aracılığı ile öğrenecektir:  “Eski Adem genç Philip’ten çok daha güçlü!”

Tövbe etmiş ve yeniden doğmuş olan genç bir imanlı böyle bir kriz durumunda kutsal yazılardaki sağduyulu öğretiş sayesinde ayakta kalacaktır; ama eğer böyle bir kriz anında bu genç imanlı ruhsal şarlatanların eline düşer ve benliğin doğasının ve dünyasal düşüncenin ölümünün sağlanması gerektiği söylenerek bu şarlatanlar tarafından aldatılır ise ve eğer ne yazık ki onların öğütlerinin peşinden gider ise bir belirsizlik bataklığına sağlanıp kalacak ve benlikte mükemmellik geliştirmeye kalkmak gibi saçma sapan ve tehlikeli bir tecrübe yaşamanın peşine düşecektir. Ve bu yüzden belki de yıllarca fanatizm çukurunda kalacak ve Tanrı halkı için belirlenmiş olan huzur diyarına girmeden önce kendine boşu boşuna işkence çektirecektir. Ben bu konuda kendime ait olan ilk tecrübelerimden adı “Kutsallık, Sahte ve Gerçek” adlı kısa kitabımda söz etmeye gayret ettim. Ve bu sayede binlerce canın kurtuluş konusunda bereket aldığını bildiğim için Tanrıya minnettarım. Beni sonunda o ilk yılların sefalet ve hayal kırıklıklarından kurtaran bu gerçeği şimdi ayrıntılı olarak gözden geçireceğiz.

Bu bölümleri yazarken isteğim hiç kimsenin düşmanlığını kazanmak değil, amacım, yapıcı ve basit bir şekilde can bereketi için burada ortaya konulacak olan gerçeğin açıklamasını yapmak.

Ve önce gözden geçireceğimiz ilk konunun, 5.bölüm 12-21 ayetlerinde yer alan iki büyük aile ve onların iki başı olması gerekiyor. 

Bir kişi iman aracılığı ile aklandığı anda, aynı zamanda Tanrı’dan da doğmuş olur. Görmüş olduğumuz gibi, kişinin aklanması, Tanrının tahtı önünde resmi olarak doğru kılınmasıdır. Kişinin yeniden doğuşu, onun yeni bir aileye katılmış olduğunu gösterir. Dirilmiş Mesih’in Baş olduğu Yeni Yaratılışın bir parçası haline gelir. İlk insan olan Adem, eski soyun başı idi. Dirilmiş Mesih, İkinci İnsan ve Son Adem, yeni soyun Başıdır. Adem’deki eski yaratılış düştü ve onun soyundan gelen herkes bu düşüşe dahil oldu. Yeni yaratılış, Mesih’te, sonsuza kadar güvenlik içinde ayakta durur ve Mesih’ten yaşam alan herkes, O’nun çarmıhı aracılığı ile elde edilen bereketlere paydaştır ve O’nun Tanrının sağındaki yaşamı aracılığı ile güvence altındadır.

“Yeni yaratılış sevinçlidir ve
Huzurlu bir şekilde dinlenir.
Mesih’teki tam kurtuluş ile bereketlenmiştir,
Artık üzüntü ya da keder tanımaz.”

İmanlının güvenliği ile ilgili konu bu gerçeğin kavranması ile çözüm bulur ve böylece günahın gücünden kurtuluşa ait öğretişin kutsal yazılara uygun temeli için bir kanıt sağlar.

Bu konunun 12. Ayet ile başlayıp 18-21 ayetlerinde son bulduğu görülür. Arada bulunan bölüm (13-17.ayetler) parantez içinde belirtilir ya da açıklama olarak verilir. Bu neden ile bizim için en iyi olan önce parantezi incelemektir. Adem’in düşüşünden beri insana hakim olan günah, Musa’ya yasa verilmeden önce de dünyada idi. İnsana bilinçli olarak ihlal ettiği yasal kod verilene kadar günahın suçluluk ile ilgili özelliği henüz fark edilmemiş idi. Bu neden ile, yasa verilmeden önce günah sayılmadı. Ama buna rağmen yine de günah mevcut idi ve görülür halde idi; çünkü “günah aracılığı ile ölüm geldi” ve ölüm, Adem’den Musa’ya kadar tüm insanlar üzerinde baskıcı bir kral gibi hüküm sürdü; Yalnızca Hanok, Tanrının müdahalesi ile ölüm görmemesi için yukarı alındı. Çocukların ve sorumluluk taşımayan kişilerin durumlarında olduğu gibi isteyerek günah işlenmediği durumlarda bile ölüm hep hüküm sürdü, böylece herkesin Adem’in günahına dahil olmuş bir soya ait olduğu kanıtlandı, yani doğan herkes Adem’in düşmüş doğasına sahip idi. Başlangıçta Tanrının benzeyişinde ve suretinde yaratılmış olan günah yüzünden bu imajdan yoksun kaldı ve tanrısal benzeyişi kaybetti ve Yaratılış 5:3 ayetinde şunu okuruz: “Adem’in kendi suretinde, kendisine benzer bir oğlu oldu.” Adem’in baş olduğu tüm soyun özelliği budur. “Adem’de herkes ölür.”

Teologlar bu konunun tam ne anlama geldiği hakkında tartışabilirler ve rasyonalistler bu konuyu kabul etmeyi tamamen reddedebilirler ama gerçek değişmez, “İnsanların hepsi bir kez ölecektir” ve tanrısal kurtuluş müdahalesinin dışında kalan herkes şu şiirdeki satırları kendisi için söyleyecektir:

“Ölüm ile bir randevum var,
Bu randevuyu iptal edemem.”

Hiç kuşkusuz, bu bağlamda çok sık söz edilen şu cümleleri işitmişsinizdir; bu cümleler İskoçya’daki St.Andrew kilisesinin avlusundaki dört küçük çocuğun bedenlerinin dinlenme yeri olan bir mezar taşının üstünde yazılıdırlar:

“Cesur sadakat solgun düşer ve ölür.
Bu taşın altında dört çocuk uyumaktadır:
Söyleyin bana, onlar kayboldular mı, yoksa kurtuldular mı?
Eğer ölüm günah aracılığı ile geliyor ise, o zaman günah işlediler çünkü buradalar.
Eğer işler aracılığı ile cennete gidiliyor ise o zaman cennette görünemezler.
Ah, nedeni bulmaya çalışmak ne kadar da yıpratıcı!
Kutsal kitabın sayfalarına dönün, düğüm çözülür:
Onlar, Adem günah işlediği için öldüler; İsa yaşadığı için yaşıyorlar.”

Çocukların acı çekmesi sorunu için Adem soyundaki düşüşten başka bir çözüm mevcut değildir.

Ama Adem, gelecek olan Kişi’nin bir örneği idi- evet, o Kişi gelmiştir ve Kendisine güvenen herkes için düşüşün etkilerinin sorumluluğunu Kendi üzerine almıştır. O’na güvenenler O’nun diriliş yaşamına paydaş olurlar ve böylece süreci sonsuz ve aslı tanrısal olan mükemmel bir doğruluğa yani Tanrının doğruluğuna sahip olurlar. Ama yine de suç ve armağan arasında bir farklılık vardır. Adem’in tek bir suçu, düşüşün sonuçlarına soyunu da dahil etti. Tanrısal adaleti tatmin etmiş olan Mesih yaşam armağanını lütuf aracılığı ile iman eden herkese verir ve böylece lütuf pek çok kişiye ulaşır. Burada 15.ayette “çok daha” ifadesinin üçüncü kez yer aldığına dikkat edin.

Ne var ki, Tanrının bağışı o tek adamın günahının sonucu gibi değildir. Çünkü tek bir günah tüm soyu yargı altına koyarak evrensel bir mahkumiyet getirdi. Ama iman ile kabul edilen yaşam armağanı ve Tanrı doğruluğu, kabul eden kişiyi, suçlarının sayısı dikkate alınmadan her konuda aklanma konumuna sahip kılar. Ölüm, tek bir suç yüzünden egemenlik sürdü. Ama bize söylenen şudur: “Tanrının bol lütfunu ve aklanma bağışını alanların bir tek adam, yani İsa Mesih sayesinde yaşamda, ölüm üzerinde egemenlik sürecekleri çok daha kesindir.” Ölümü yenmiş olan İsa Mesih şöyle der: “Ben yaşadığım için sizler de yaşayacaksınız.”

Konunun parantez içinde yer alan özü budur. Şimdi, tüm bunları aklımızda tutarak geriye, 12.ayete gidelim ve bu ayeti 18-21. ayetler ile bağlayalım. Günah dünyaya bir tek adam aracılığı ile ölüm de günah aracılığı ile girdi. Günah tüm insanların üzerine geldi, çünkü hepsi günah işledi ve bozulan başa tüm soy dahil oldu.

Şimdi 18. ayete bakalım. “Bu yüzden tek bir suç” bütün insanların mahkumiyetine yol açtı ve böyle olmasına rağmen, çarmıhta tamamlanan bir doğruluk eylemi aracılığı ile bütün insanlara yaşam veren aklanma sağlandı. Başka bir deyiş ile Adem’in günahının sonuçlarına dahil olan herkese yaşam karşılıksız bir armağan olarak sunuldu; bu yaşam, Tanrının Oğlunda görülen sonsuz yaşam idi ve Tanrı Oğlu mahkumiyet cezası altında bulunan kişiler için kendi yaşamını ölüme teslim etti. Ama ölümü yenerek zafer ile dirildi ve şimdi yeni bir soyun Başı olarak kendisine iman eden herkese kendi diriliş yaşamını- bu yaşam lekesizdir ve hiç bir şekilde suçlanamaz –  sunar. Bu neden ile Tanrının Oğlu ve O’na iman edenler, günahın hiç bir şekilde bağlantı kuramayacağı anlamda, bu yaşamın içinde yer alırlar. Bu yaşam, yeni yaratılıştır ve Pavlus 2.Korintliler 5. Bölüm ve 1.Korintliler 15. Bölümde bu yaşam hakkında yazmıştır: “Eğer bir kişi Mesih’te ise, yeni yaratıktır.” Ve yeni yaratıktaki her şey “Tanrıdandır.” “Eski olan her şey geçmiş ve her şey yeni olmuştur.” Böylece şu sözlerdeki gücün farkına tam olarak varırız: “Herkes Adem’den nasıl öldü ise, aynı şekilde Mesih’te diriltilecektir.” Bu konu ne evrensel bir kurtuluş ne de O’nun tüm ölüleri dirilteceği hakkındadır. Konu, iki soy, iki yaratılış ve iki başın birbirlerine karşıt olmaları hakkındadır. Mesih başlangıçtır; Tanrının yaratılışının federal Başıdır (Vahiy 3:14). Ölümden geçen ve dirilerek Tanrının sağında olan İnsan, şimdi iman eden herkes için yaşamın, saf, kutsal ve lekesiz yaşamın kaynağıdır. Bu sayede şimdi biz yaşam veren aklanmaya sahip olarak Tanrının önündeyiz.

Bir adamın itaatsizliği yüzünden bütün insanlar günahkar kılındı; bir adamın söz dinleyen tek bir görkemli eylemi ile aynı şekilde bir çoğu da doğru kılınacaktır. Şimdi yeni Başımız olan Mesih ölüme boyun eğerek itaat etti ve O’nun sayesinde birçok kişi doğru kılındı.

Yasanın verilişi ile suçun ağırlığı arttı. Yasa, suça belirli bir özellik kattı, yani suç çoğalsın diye araya girdi. Ama günahın arttığı yerde (deyim yerinde ise, kabarma noktasına ulaştı) Tanrının lütfu “daha da çoğaldı.” Yani, lütuf çok bol bir şekilde arttı, öyle ki çarmıhtan önce günah uzun yüzyıllar boyunca nasıl tüm halkının ölümünü isteyen baskıcı bir kral gibi egemenlik sürdü ise şimdi tahtta oturan lütuftur ve Rabbimiz İsa Mesih aracılığı ile sonsuz yaşam veren, tamamlanmış doğruluk aracılığı ile egemenlik sürer!

Ne kadar harika bir müjde! Nasıl müthiş bir plan! Tanrının kendisi gibi mükemmel ve tanrısal! Bu beş “çok daha” ifadeleri, lütfun harikalarını ne kadar görkemli bir şekilde ortaya koyuyor!

Tüm bu gerçeklerin ışığında elçi, insan yüreğinin Tanrının lütfundan dönme eğilimini fark ettiği için yazdıklarına, okuruna sorduğu şu soruyu da eklemiştir: “Lütuf çoğalsın diye günah işlemeye devam mı edelim?” Altıncı bölüm, bu bahaneyi (çünkü gerçekten öyledir) çok usta bir şekilde yanıtlar.

“Kesinlikle hayır!” ifadesi ile bu tür bir bahaneye karşı çıkar. “Günah karşısında ölmüş olan bizler artık nasıl günah içinde yaşarız?” Bizler günah karşısında hangi anlamda öldük? Eğer gerçekten günah karşısında öldü isek o zaman böyle bir soru ile ve onun yanıtı ile ilgilenmememiz gerekirdi. Bu konuda aklımızı karıştıran gerçek şudur: Günahtan nefret etmemize rağmen, içimizde günaha teslim olma gibi bir eğilim bulunduğunu görüyoruz. Ama bize günah karşısında ölmüş olduğumuz söyleniyor. Nasıl ve nerede öldük? Bu soruların yanıtlarını bir sonraki ayetlerde buluyoruz.

Federal başımız olan Adem ile ilgili gerçek, Mesih’in ölümünde O’nun ile birleşmek aracılığı ile kırıldı. Bu yeni gerçek, bize O’nun ölümüne ortak olduğumuz için kendimizi, O’nun ölümünde bizim de öldüğümüzü düşünmeye hakkımız olduğunu söyler. Günahın bir efendi olarak sahip olduğu yetki artık bizim için geçerli değildir. İsrail, yargıdan Kuzu’nun kanı aracılığı ile kurtarıldı. Bu gerçek, kurtuluşun ilk görünümüne yanıt verir. Kızıldeniz’den geçerek firavun ve onun angaryacılarının önünde öldüler. Bu olay, bize şimdi incelemekte olduğumuz konu ile ilgili bir örnek resmetmektedir. Günahın artık üzerimizde egemenliği yoktur; günaha geçmişte hizmet ettik. Ama ölüm tüm bunların hepsini değiştirdi. Artık günaha hizmet etmek zorunda olan bir konumda değiliz. Bizler şimdi dirilmiş Mesih’in soyundayız ve bu sayede Tanrının huzuruna getirildik.

Bu konuda Hristiyanlığın ilk ilkesinin sözlerine kulak verelim: “Mesih İsa’ya vaftiz edildiğimizde hepimizin O’nun ölümüne vaftiz edildiğimizi bilmez misiniz?” “ İsrail, bulutta ve denizde Musa’ya vaftiz edilmiş idi.” İsrail halkı mecazi anlamda ölümden geçti ve yeni önderleri Musa idi. Firavunun onlarla ilgili egemenliği sona ermiş idi. “Musa’ya bağlanmak üzere hepsi bulutta ve denizde vaftiz edildi.” (1.Korintliler 10) Bu neden ile biz kurtulmuş olanlar şimdi Mesih’in ölümüne vaftiz edildik. O’nun ölümünü kendi ölümümüz olarak kabul ettik çünkü O’nun bizim yerimize öldüğünü biliyoruz. Yeni Önderimiz olarak O’na bağlanmak üzere vaftiz edildik.

Bu vaftiz Kutsal Ruhun vaftizi midir? Öyle olduğunu düşünmüyorum. Kutsal ruh ölüme vaftiz etmez, yeni bir Bedene vaftiz eder. Bizi gizemli Mesih’e bağlar. Su ile olan vaftizimiz Mesih’in ölümüne olan vaftizimizdir.

Elçi sözlerine devam eder: “Babanın yüceliği sayesinde Mesih nasıl ölümden dirildi ise biz de yeni bir yaşam sürmek üzere vaftiz yolu ile O’nun ile birlikte ölüme gömüldük.” (ayet 4) Vaftizimde Adem’deki bir kişi olarak günahın egemenliği altındaki eski yaşamıma öldüğümü kabul ederim. Artık eski yaşamım ile bir ilgim kalmamıştır. Şimdi, dirilmiş bir insanın yaşamını sürdürmek aracılığı ile bunun gerçekliğini size kanıtlayayım. Ben, ölümün diğer kıyısındaki Mesih’e bağlanmış biriyim ve bu yüzden yenilenmiş yaşamımda yürüyorum. Böylece günah ile ilgili tüm düşünceler reddedilmiş ve tüm ahlaksızlık kanıtlar ile çürütülmüş olur. Yeni yaşamım, vaftizimde yapılan beyanı yanıtlamaktır.

Mesih’in kimliği ile aynı kimliğe sahip olduğumu uygulamada da fark etmem gerekir. Ben, O’nun ölümünün benzerliğinde O’nun ile birleştim. Yani vaftiz olduğum zaman hem O’nun ölümünde hem de dirilişinde O’nun ile birleştim. Günahın egemenliği altında yaşamıyorum. Yeni Baş’ım gibi ben de Tanrının önünde diriyim.

Elçi, mantıklı bir şekilde sözlerine devam eder: “Artık günaha kölelik etmeyelim diye günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih ile birlikte çarmıha gerildiğini biliriz. Çünkü ölmüş kişi, günahtan özgür kılınmıştır. (6,7. Ayetler)

Benim eski yaratığım, benim yalnızca eski tabiatım değildir. Eski yaratık olarak benlikte olan biri, tüm alışkanlık ve arzuları ile kurtulmamış bir kişidir. İşte o kişi, Mesih ile birlikte çarmıha gerildi. İsa Mesih öldüğü zaman ben de (benlikte yaşayan bir insan olarak) öldüm. Ben o çarmıhta Tanrı tarafından kutsal Oğlu ile birlikte görüldüm.

Golgota tepesinde kaç kişi çarmıha gerildi? İki haydut vardı ve Mesih’in kendisi, yani üç kişi! Ama hepsi bu kadar mı? Pavlus Galatyalılar 2:20 ayetinde “Mesih ile birlikte çarmıha gerildim” der. Pavlus da oradaydı; yani çarmıhta dört kişiydiler. Ve aynı zamanda her imanlı da şu sözleri söyleyebilir, “Eski Adem tabiatım Mesih ile birlikte çarmıha gerildi.” Bu neden ile sayılamayacak kadar çok kişi Tanrı tarafından çarmıha Mesih ile birlikte asılmış olarak görüldü. Bu, yalnızca günahlarımızın ortadan kaldırılması için olmadı ama aynı zamanda Adem’in düşmüş soyunun çocukları ve günahkarlar olan bizler Tanrının gözünden uzaklaştırıldık ve eski konumumuz sonsuza kadar sürmek üzere son buldu.

Ama O’nun ile birlikte çarmıha gerilmiş olan bizler şimdi O’nun ile birlikte yaşıyoruz. Elçi bu yüzden Galatyalılar 2:20 ayetine şu sözler ile devam eder: “Artık ben yaşamıyorum. Mesih bende yaşıyor ve şimdi bedende sürdürdüğüm yaşamı beni seven ve benim için kendini feda eden Tanrı Oğluna iman ile sürdürüyorum.” Burada anlatılmak istenen budur. Günah bedeni, İsrail ile ilgili olarak aynı firavunun bedeni ve Mısır’ın sahip olduğu tüm güç gibi sıfırlanmıştır. Günah artık benim efendim değildir. Ben Mesih’te Tanrı için yaşıyorum. Artık günaha tutsak bir köle değilim. Günahın yetkisinden karşılıksız olarak ve adil bir şekilde aklandım.

Pavlus şimdi bu değerli gerçeğin tümü ile ilgili uygulamalı bir etki gösterir. Bizler Mesih ile birlikte öldük. O’nun ile birlikte yaşayacağımıza dair de imana sahibiz. Sonra– cennette- günah üzerimizde hiç bir yetkiye sahip olamayacak. Aynı zamanda burada da kendimizi ona teslim etmeyerek yetkisini reddetmemiz gerekir. Dirilmiş olan Mesih’in asla tekrar ölmeyeceğini biliyoruz. Ölümün yetkisi (ve ölüme neden olan günahtır) sonsuza kadar ortadan kalkmıştır. “O, günahın önünde ilk ve son kez olarak öldü.” Günah bizim eski efendimiz idi, O’nun efendisi asla olmadı. O’nda hiç bir zaman günah boyunduruğu yok idi ve O her zaman günahtan özgür idi. Ve şimdi diriliş yaşamında yalnızca Tanrı için yaşıyor. Ve biz O’nun ile biriz. Bu neden ile biz de yalnızca Tanrı için yaşıyoruz. Bu yaşam günahın güç ve yetkisinden pratik bir kurtuluşu kapsar.

Tanrının zihninde kan kefareti ile kurtarmış olduğu halkının, yersel doğanın gücünün altında bırakılması gerektiği gibi bir düşüncenin asla olmadığı kesindir. O, Mesih’teki halkının günahtan bağımsız kişilerin sahip olduğu özgürlükte yürümekten yoksun olmalarını istemez. Ancak, pratikteki kurtuluş, eski efendi olan bedendeki GÜNAH ile savaşarak kazanılmaz; şu anda üzerinde durduğumuz gerçeğin her gün farkına varılması aracılığı ile kazanılır.

İşte bu yüzden bize söylenen şudur: Tanrının gerçek dediğini gerçek saymalıyız; firavunun yani günahın tüm taleplerine Mesih ile birlikte öldük ve şimdi dirilmiş Mesih ile birlikte olan kişiler olarak yeni yaşamda özgürce yürüyebiliriz. “Siz de böylece kendinizi günah karşısında ölü, Mesih İsa’da Tanrı karşısında diri sayın.” (ayet 11) Bu “sayın” sözcüğü, bölümün anahtar sözcüklerinden biridir. Birebir anlamı, “gerçek sayın”dır. Tanrı, benim Mesih ile birlikte öldüğümü söyler. Benim bu sözü gerçek saymam gerekir. Tanrı, O’nun için yaşadığımı söylüyor ve ben bunu gerçek sayıyorum. İman, tüm bunları gerçek saydığı zaman, günahın taleplerinin sıfırlandığını görürüm. Bu “saymak” eylemi ile başlayan kurtuluş yönteminden başka kurtuluş yöntemi yoktur. Mantık, bu konuda tartışabilir: “ama sen kendini ölü hissetmiyorsun ki!” Bu durumun duygular ile ne işi var? Bu, adil ve yasal bir gerçektir. Mesih’in ölümü, benim ölümümdür. Bu yüzden ben kendimi, günahın egemenliği karşısında ölmüş sayıyorum.

Bu ayeti izleyen diğer ayet, mantıklı bir ardıllık içindedir. “Bu neden ile bedenin tutkularına uymamak için günahın ölümlü bedenlerinizde egemenlik sürmesine izin vermeyin.” İçimde, belirli bir günahlı arzuya teslim olmamı talep eden bir isteğin yükseldiğini hissediyorum. İşte o zaman hemen yapmam gereken şey, şu sözleri söylemeye karar vermektir: ”Hayır, ben bu tutku karşısında öldüm. Bu tutku, artık benim irademe egemen olamaz. Ben Mesih’e aitim. Ben O’nun için yaşıyorum.” Eğer iman, bu gerçeğe sahip çıkar ise o zaman tutkunun gücü kırılır.

Mesih ile olan beraberliğim konusunda sürekli bir farkındalık içinde ve uyanık olmam gerekir. Nasıl geçmişte günahın etkisinde olarak bedenimin üyelerini haksızlığa araç edip günaha sunduysam şimdi de ölümden dirilenler gibi kendisini Tanrıya adamış biri olarak bedenimin üyelerini doğruluk araçları olarak, lütfu ile beni kurtaran Tanrının yüceliği için Tanrıya sunmam, doğru olandır. “Araçlar” olarak tercüme edilen sözcüğün gerçek anlamı, “silahlar” ya da “zırh”tır. Bu sözcükler, 13.bölümün 2. Ayetinde ve 2.Korintliler 6:7 ve 10:4 ayetlerinde karşımıza çıkarlar. Benim armağanlarım, bedenimin fiziksel üyeleri ve tüm güçlerimin artık şimdi çatışma anında Tanrının silahları olarak kullanılmaları gerekir. Ben O’nun, yalnızca O’nun hizmetinde olan bir askeriyim.

Çünkü herhangi bir yasal ilke aracılığı ile değil, ama yalnızca O’nun karşılıksız lütfu aracılığı ile kurtarıldım ve bu yüzden günah artık benim hayatımda egemenlik süremez. Mesih, kurtuluşumun dirilmiş Komutanıdır ve beni her konuda kontrol eden yalnızca O’nun emirleridir.

Doğa, bunun karşıtı olan bir şekilde mantık yürütmeye kalkışabilir ve bana yasa değil lütuf altında olduğumu söyleyerek nasıl davrandığımın çok önemli olmadığını ve bu yüzden işlerimin kurtuluşum ile ilgisi olmadığı için günah işlemekte özgür olduğumu söyleyebilir. Ama yeniden doğmuş biri olarak ben günah işleme özgürlüğü istemiyorum. Kutsallık için güç istiyorum. Eğer alışkanlık olarak günahın emirlerine itaat etmek için kendimi ona teslim edersem o zaman hala günahın hizmetkarı olduğumu gösteririm ve bu hizmetin sonu ölümdür. Ama yeniden doğmuş biri olarak ben şimdi ait olduğum ve hizmet ettiğim Kişi’ye itaat etmeyi arzu ediyorum. Bu neden ile elçi şöyle diyor: “Ama şükürler olsun Tanrıya! Eskiden günahın köleleri olan sizler, adandığınız öğretinin özüne yürekten bağlandınız. Günahtan özgür kılınarak doğruluğun köleleri oldunuz.” (ayetler 17,18)

Elçi burada, mecazi bir örnek ile konuşuyor. Konusunu, bizim zayıf insan zihinlerimizin anlayamayacağı bir şekilde GÜNAH ve DOĞRULUĞU kişiselleştirerek resmediyor. Aynı zamanda öğüdünü de tekrar ediyor ya da daha önce öğretiş olarak belirttiğini şimdi bir buyruk olarak tekrar ediyor: “Doğanızın güçsüzlüğü yüzünden insan ölçülerine göre konuşuyorum. Bedeninizin üyelerini ahlaksızlığa ve kötülük yapmak üzere kötülüğe nasıl köle olarak sundunuz ise (Mesih ile birleşmeden önceki eski yaşamınızda), şimdi de bu üyelerinizi kutsal olmak üzere doğruluğa köle olarak sunun.” (ayet 19) Günahın köleleri olduğumuz zaman, doğruluğu efendimiz olarak tanımıyor idik. Sonu, hem fiziksel hem de sonsuzluk açısından ölüm olan o kötü ilişkinin meyvesini düşündüğümüz zaman, yapacağımız tek şey başlarımızı utanç içinde önümüze eğmek oluyor.

Bu yüzden şimdi günahın egemenliğinden adil ve yasal bir şekilde kurtarıldığımız ve Tanrıya bağlanmış kişiler olduğumuz için yaşamlarımız doğruluk ürünleri veren sonsuz yaşama uygun yaşamlar olmalıdır. Sonsuz yaşama şimdi hali hazırda sahibiz. Ama burada sözü edilen son, yaşamımız olan Mesih’in gitmiş olduğu yerde yuvada olduğumuz zamandır.

Elçi, bu bölüme şu ciddi ve ağır ama aynı zamanda değerli ifade ile son verir: “Çünkü günahın ücreti ölümdür, Tanrının armağanı ise Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” Günah, bir açıdan sadık bir efendidir. Çünkü ödeme günü kesindir. Günahın ücreti ölümdür. Şu anda incelediğimiz ölüm konusunun tanrısal yargı değil, günahın ücreti olduğuna dikkat edin. Ölüm günahın ücretidir ama “ondan sonra yargı vardır.” Tanrının yargı kürsüsünde ceza ile karşı karşıya gelinecektir. Bu konuyu görme hakkında hata yapan pek çok kişi fiziksel ölümün varlığının sona ermesi ve hem ücret hem de cezayı kapsadığına dair hataya düşen kişilerdir. Kutsal yazılar bize günahın ücreti ödendikten sonra tanrısal yargı olacağını net bir şekilde bildirirler.

Öte yanda, Mesih’in sonsuz yaşam, karşılıksız bir armağandır, Tanrının armağanıdır. Sonsuz yaşamı hiç kimse hak edemez. Sonsuz yaşam, Mesih’e günahkarların Kurtarıcısı olarak güvenen herkese verilir. Sonsuz yaşam, iyi habere şimdiden iman etmiş olan bizlerindir. “son” geldiğinde onun doluluğundan zevk alacağız.

Yedinci bölümde, Yahudi imanlının anlaması için özellikle zor olan başka bir konunun üzerinde duracağız. Yedinci bölüm şu soruyu sorar ve yanıtını şöyle verir: “Teslim olmuş imanlı için yaşamın kuralı nedir?” Yahudi, bu soruya doğal olarak şu karşılığı verecektir: “Sina dağında verilen yasa!” Elçinin yanıtı ise farklıdır: “Dirilmiş Mesih!” Ne yazık ki, Yahudilikten gelen imanlılar kadar diğer uluslardan gelen imanlıların çoğu da buradaki önemli gerçeğin farkına varamamışlardır.

Elçinin, bu bölüme başlar iken öncelikle Yahudi-Hristiyan kardeşlerine hitap ettiği aşikardır. “Bilmez misiniz ki, ey kardeşler- Kutsal Yasayı bilenlere söylüyorum – Yasa insana ancak yaşadığı sürece egemendir.” Elçinin burada, daha önceki bölümlerde defalarca kullanmış olduğu “yasa” sözcüğünü daha farklı bir anlamda kullandığını düşünmek mümkün değildir. Yasa, burada Musa’nın yasası anlamına gelir ve bundan başka bir anlam taşımaz. Sina dağında verilen ve Musa’nın yasasının yüreği sayılan on buyruk olduğu kesindir. Elçinin buradaki düşüncesi, ölüm, yasanın yetkisini sona erdirene ya da insanların onun ile olan ilişkisi bitene kadar onların üzerinde egemenlik sürdüğüdür. Ama elçi bize biraz önce olabilecek en net şekilde Mesih ile birlikte öldüğümüzü göstermiştir. Bu yüzden biz yalnız günah karşısında ölmek ile kalmadık ama aynı zamanda bir yaşam kuralı olarak da yasa karşısında öldük. O zaman bu durum bizi yasasız mı bırakıyor? Kesinlikle hayır! “Tanrının yasasına sahip olmayan biri değilim! Mesih’in yasası altındayım.” (1.Korintliler 9:21) Yani, yasal olarak yeni Başım Mesih’e bağımlıyım. Mesih benim hem Başım hem de Kocam; Efesliler 5.bölümde bu konuya çok net bir şekilde yer verilir.

Bu gerçek çok ikna edici bir şekilde 2 ve 3. ayetlerde resmedilir ve sonra 4.ayette uyarlamasına yer verilir. Örneğin, evli kadın kocası yaşadıkça yasa ile ona bağlıdır, ilişki ölüm bu bağı sona erdirene kadar sürer. Eğer kadın, kocası yaşar iken bir başkası ile evlenirse zina etmiş sayılır. Ama kocası öldüğü zaman kadın yasadan özgür olur ve bir başka erkek ile evlenir ise zina etmiş olmaz.

Aynı şekilde, ölüm de imanlının yasa ile olan ilişkisine son vermiştir. Ancak, bu yasanın ölümü sonucunda gerçekleşmemiştir;  Mesih ile birlikte öldüğümüz için yasa ile ilgili eski düzen ortadan kalkmıştır ve bizim ile ilişkisi sona ermiştir. Tanrının hizmetinde verimli olmamız için başka biri ile yani dirilmiş olan Mesih ile evlenmek için artık özgürüz.

Elçinin burada vermiş olduğu örnek, şaşırtıcı hatta biraz garip bir düşünceye neden olabilir. Buradaki örnekte sözü edilen ilk eşin, kesinlikle yasa olmadığı ve bizim “eski Adem yaratılışımız” olduğu zannedilebilir. Ancak böyle bir düşünce tamamen mantıksız ve kabul edilmezdir. Çünkü görmüş olduğumuz gibi, eski yaratık benlikteki bir insan olarak benim. Ben kendim ile evli değildim! Böyle bir şey düşünmek, saçmalığın daniskası olur. Yahudi imanlı bir zamanlar yasal antlaşmaya bağlı idi. Bu yasal antlaşma Tanrının hizmetinde ürün vermek için bir aracı olarak teklif edilmiş idi. Yasa, yalnızca yürekte olan kötülüğü harekete geçirdi. Ölüm, daha önceki bu ilişkiye son vermiştir ve bir zamanlar ürün vermek için yasadan yardım arayan kişi, ürün vermek için şimdi Mesih’e bakar ve yüreği Mesih ile meşgul oldukça yaşamında Tanrıyı hoşnut edecek ürünler görünür.

Elçi, sözlerine şöyle devam eder: “Biz benliğin denetiminde iken (yani, kurtulmamış kişiler olarak doğal konumumuzda iken), yasanın kışkırttığı günah tutkuları bedenimizin üyelerinde etkin idi. Bunun sonucu olarak ölüme götüren meyveler verdik.” Bu sözler, yukarda sözü edilen konumu, net bir şekilde açıklar. Yasa, koca idi ve biz onun aktif aracılık yapması ile Tanrının hizmetinde ürün vermeyi ümit ediyor idik. Ama bunu yapmak yerine ölüme götüren ürünler verdik. Doğruluk üretmek umudu ile gösterdiğimiz tüm çabalar ve acılar boşuna gitti ve çocuk ölü doğdu.

“Şimdi ise biz daha önce tutsağı olduğumuz yasa karşısında öldüğümüz için yasadan özgür kılındık. Sonuç olarak, yazılı yasanın eski yolunda değil, ruhun yeni yolunda kulluk ediyoruz.” (ayet 6) İlk örnekte, koca ölür ve kadın bir başka erkek ile evlenmekte özgür kalır. Elçi yaptığı uyarlamada yasanın öldüğünü söylemiyor. Ancak üzerinde durduğu nokta şu: Ölüm (ve bu ölüm bizim için Mesih’in ölümüdür)daha önce içinde bulunduğumuz ilişkiyi sona erdirdi. Böylece ortada tartışmaya açık hiç bir konu kalmadı. Her iki durumda da eski konuma ölüm aracılığı ile son verildi. Görmüş olduğumuz gibi yasa, benlikteki insana hitap ediyor idi ve bu bizim eski konumumuz idi. Ama şimdi her şey değişti. Artık benlikte değiliz; ama (bir sonraki bölümün bize göstereceği gibi) Kutsal Ruhtayız ve bu neden ile yasanın hiç bir şekilde uyarlanamayacağı yeni bir konumdayız. Bu noktada eski soru tekrar ortaya çıkar. Eğer tüm bunlar gerçek ise o zaman günah mı işleyelim? Yasa altında olmadığımız için yasasız mı kalalım? Kesinlikle hayır. Yasa, yeni yaşamın bir kuralı olarak değil, yalnızca özel bir hizmet olarak düşünülmelidir. Yasa, günahı ortaya çıkartan büyük bir dedektör gibidir. Pavlus şu sözleri söyleyebildi: “Eğer yasa olmasa idi günah nedir bilmeyecek idim.” Yani, eğer içindeki kötü tabiat ortaya çıkmamış olsa idi günahın ne olduğunu bilemeyecek idi. Yasa, “göz dikmeyeceksin” demese idi, başkasının malına göz dikmenin ne demek olduğunu anlamayacak idi. Bu sözlerin, Pavlus’un aklından geçenin on buyruk olduğunu nasıl kesin olarak kanıtladığını özen ile inceleyin. Bu ifade açısından bakıldığı zaman yalnızca törensel yasaya ölmüş olduğumuz fikri ne kadar saçmadır. Açgözlülüğü yasaklayan sözler nerede bulunur? On Buyruk’ta! Bu neden ile “yasanın” anlamı, taş levhaların üzerine kazınmış olan tanrısal buyruklardır.

Yasa olmadığı zaman günah ölü idi. Yani, yasanın farkında olunmuyor idi. Yasa daha verilmeden önce günahlar mevcut idi. Ama günah – doğa – yasa onu kışkırtana kadar fark edilmedi.

Elçi şöyle der: “Bir zamanlar yasanın bilincinde değil iken diri idim. Ama buyruğun bilincine vardığım zaman günah dirildi. Ben ise öldüm. Buyruk da bana yaşam getireceğine ölüm getirdi. Çünkü günah buyruğun verdiği fırsat ile beni aldattı ve buyruk aracılığı ile beni öldürdü.” (ayetler 9-11) Başka bir deyiş ile elçi sanki şöyle diyor idi: “Açgözlülüğü yasaklayan buyruğun gücünü anlayana kadar Tanrının önünde bir günahkar olarak gerçek ahlak durumumdan kesinlikle haberdar değildim. Kötü arzunun kendi içindeki günahlılığını, arzu ortaya çıkana kadar fark etmemiş idim. Ama yasa, bu durumu görünür hale getirdi. Yasaya aykırı düşen tüm arzuları bastırmak için çaba gösterdim; ama günah – insanın içindeki kötülük ilkesi – bastırılamayacak kadar güçlüdür. Günah, buyruğun verdiği fırsat ile beni aldattı ve bu neden ile buyruğu ihlal ettiğim için de beni bilinçli olarak ölüm yargısı altına soktu. Zaten yasanın amacı da tam olarak bu idi; bu gerçek hem bu mektupta hem de Galatyalılar’a mektupta ortaya konur. “Yasa suçları ortaya çıkarmak için anlaşmaya eklendi. Yani yasa, günaha, özel bir suç karakteri vermek için hizmet etti. Ve böylece suçluluk ve değersizliğin anlamını derinleştirmiş oldu.

Elçi bu yüzden şu sonuca varır: Yasa, gerçekten kutsaldır. Buyruk da kutsal, doğru ve iyidir. Hata yasada değil, benim içimdedir.

O halde, iyi olan bana ölüm mü getirdi? Kesinlikle hayır, içimde yalnızca ölüm ile sonuçlanacak olan şeyi, yani günahı ortaya çıkardı. Öyle ki, günah, günah olarak tanınsın diye iyi olanın aracılığı ile bana ölüm getirdi. Öyle ki, buyruk aracılığı ile günahın ne denli günahlı olduğu anlaşılsın.

14-25. ayetler, pek çok kişi tarafından bir Hristiyanın tüm yaşamı boyunca yasal deneyimi olarak düşünülür. Diğer kişiler ise bu çatışmanın gerçek bir Hristiyan ait olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Ama Pavlus burada doğal bir insanın –özellikle yasa altında ve yeniden doğmamış bir Yahudi’nin – yükselen ve alçalan arzuları arasında gerçekleşen çatışmayı tanımlar. Ama her iki görüş de mektubun bu bölümdeki konusu ile aşikar bir şekilde karşıttırlar.

Son yorum hakkında hatırlanması gereken nokta şudur: mektubun bu bölümünün tamamında yer alan konu, bir imanlının günahın gücünden kurtarılmasıdır, yani, konu bir imanlının günahlarından kurtarılması değildir. Ayrıca kurtulmamış hiç bir insan şu sözleri içtenlikle söyleyemez: “İç varlığımda tanrının yasasından zevk alıyorum.” Bu sözleri söyleyebilecek olan kişiler yalnızca yeni doğaya sahip olan kişilerdir. Ve bu deneyim zaten kurtulmuş olan birinin normal deneyimi olduğu için 7. Ve 8. Bölümleri incelediğim zaman size bu konuda ayrıntılı bilgi vereceğim. 7. Bölümde yer alan şaşkınlıktan 8.bölümdeki Ruh’un düşünce ve yürüyüşüne geçiş yapılır. Hiç kuşkusuz tüm Hristiyanlar bu 7.bölümün 14-25. ayetleri arasında tanımlanan durumdan haberdardırlar ama bu durumdan bir kez çıkmış olan birinin bir daha asla aynı duruma girmesi gerekmez. Burada söz edilen yalnızca iki doğa arasındaki çatışma değildir. Eğer öyle olsa idi o zaman kişi aynı mutsuz deneyime tekrar tekrar geri dönebilir idi. Burada bize anlatılan henüz kurtuluş yolunu öğrenmemiş olan yasa altındaki diri bir canın deneyimleridir. Bu gerçek bir kez fark edildiği zaman kişi, yasadan sonsuza kadar özgür kalır. Daha önce bu konudan söz eder iken şöyle demiş idim: Burada öncelikle yasayı bir yaşam kuralı olarak gören ve eski doğasını buna bağlı kalması için zorlama girişiminde bulunan imanlı bir Yahudi’nin kutsallık elde etmek için çaba göstererek uğraştığını görmekteyiz. Şimdi Hristiyanlıkta da diğer uluslara ait ortalama bir imanlı aynı deneyimi yaşamaktadır. Çünkü hemen hemen her yerde genelde yasacılık öğretilir.

Bu yüzden bir kişi yeniden doğduğu zaman mantığa doğal gelen şudur: şimdi Tanrıdan doğan bir kişi için konu kararlı olmaktır ve kendisini yasaya bağımlı kılmak için sürekli çaba göstermelidir ve ancak böyle davranarak kutsal bir yaşam sürebilir. Ve Tanrının Kendisi halkının gerçeği öğrenmesi için şu denemeye izin verir: Tanrı halkı, imanlıdaki benliğin imansız birindeki benlikten daha iyi olmadığını tecrübe ederek öğrenmek zorundadır. İmanlı, çaba göstermekten vazgeçtiği zaman dirilmiş Mesih ile meşgul olarak kurtuluşu ancak Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile bulacaktır.

Pavlus, ifadesini birinci tekil şahıs zamirini kullanarak yazar; kendisine ait uzun bir deneyimi tanımlaması gerekmez (kendisi böyle bir deneyimden geçmiş olsa dahi), ama amacı, her okurun bu konuda kendisi ile aynı şekilde hissetmesi ve onu anlayarak onun ile özdeşleşmesidir.

Yasa ruhsaldır, yani, tanrıdandır, kutsal ve doğaüstüdür. Ama ben yerselim, imanlı olsam bile yine de dünyasalım; az ya da çok da olsa sonuçta yine de benlik tarafından yönetilirim. 1.Korintliler 2.ayette ve 3.ayette doğal insanın, yani kurtulmamış insanın tanımı yapılır; kurtarılmamış olan bir Tanrı çocuğu; dünyasal insan; ve ruhsal insan; Kutsal Ruhta yaşayan ve yürüyen Hristiyan.

Burada benliğin denetiminde olan ve köle gibi günaha satılmış olan, yani Mesih’te ölmüş olduğu kötü doğanın gücüne bağımlı olan dünyasal insanı görürüz. Gerçekten de çok bereketli bir gerçektir ama bu kişi bunu henüz iman ile kavramamıştır. Bunun bir sonucu olarak kendisini sürekli tanrısal yeni doğasının derin arzularına karşıt şekilde hareket eder iken bulur. Ve yapmak istemediği şeyleri yapar. İyilik yapmak için verdiği kararları uygulama konusunda başarısızlığa uğrar; işlediği günahlardan nefret eder. Sevdiği iyi şeyi yapabilecek güce sahip değildir. Ancak bu durum ona Hristiyan yaşamındaki şu gerçeği kanıtlamaktadır: Tanrının çocuğu olarak içinde, gerçek kendisinden ayrılması gereken bir şey vardır. Tanrıdan doğmuş olmasına rağmen hala benlik doğasına sahiptir. Yasanın iyi olduğunu bilir. Yasayı yerine getirmek ister ve yavaş yavaş şu konuda bilinçlenmeye başlar: Başarısız olan kişi, Mesih ile birleşmiş olan gerçek kendisi değildir. Başarısız olan, içinde konut kurmuş olan günahtır ve kontrolü ele alan da yine günahtır (14-17.ayetler).

Böylece denemeler sonucunda benliğin zayıflığını ve yararsızlığını öğrenmeye devam eder. “İçimde, yani benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum” der. İyi olanı yapmak ister ama bunu yerine getirebilecek güçten yoksundur. Benliği, iyi davranması ve yasaya boyun eğmesi için zorlama çabalarından yavaş yavaş vazgeçer.

Ama yapmak istediği iyi şeyi yapmaz, yapmak istemediği kötü şeyi yapar. Yaşadığı bu durum onu şu sonuca vardırır: İstemediğimi yapıyor isem artık bunu yapan ben değil, içimde yaşayan günahtır.” Böylece bir yasa ya da bir eylem ilkesini keşfetmiş olur. İyiyi yapmak için yola çıkar ama kötüyü yapar. İçsel varlığında Tanrının yasasından hoşlanır ama bu, beklediği kutsallığı üretmez. Arzularının yerine gelmesi ve hedefe ulaşması için dirilmiş Mesih’ten zevk almayı öğrenmesi gerekir! Bu noktaya daha sonra ulaşır ama çatışma deneyimleri sırasında farklı arzu ve eylemlere sahip olan iki doğayı keşfetmek ile meşguldür. Üyelerinde (yani, yersel düşünce ile işleyen bedeninin üyelerinde) “bambaşka bir yasa” ya da ilkenin var olduğunu görür; bu ilke, onun yenilenmiş zihninin yasasına karşı savaşmaktadır ve onu bu yaşamda kaldığı sürece, fiziksel bedeninin üyelerinden ayrılması imkansız olan günaha tutsak kılmaktadır. Elçi, bu ilkeyi, “günah ve ölüm yasası “ olarak adlandırır. Eğer içinde bu ilke ya da kontrol eden güç olmasa idi o zaman herhangi bir insani arzu ya da eğilimin saptırılması veya yanlış kullanılması gibi bir tehlike olmayacak idi. Bu çatışmanın, yeryüzünde var olduğu sürece sürmesi gerektiğine dair nerede ise ikna olmuş iken acı ile feryat ederek şöyle der: “Ne zavallı insanım ben! Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak?” Diri biri olmasına rağmen, sanki bozulmuş ve çürümüş olan bir bedene zincirlenmiş gibidir. Ne kadar denerse denesin, cesedi temizleyemez ve boyun eğer hale getiremez. Burada atılan çığlık, kendi çabası ile başaramayacağını anlamış olduğu için atılan bir umutsuzluk çığlığıdır. Bu konuda denenmeye konmuş kişi, insan gücünün nihai sonuna getirilir. Ve bir anda imanla ve dirilmiş Mesih aracılığı ile bir görüş elde eder. Kendisini günahın gücünden kurtaracak olan tek Kurtarıcı Mesih’tir ve daha önce de onu günahın cezasından kurtarmış olan Kurtarıcısı yine aynı Mesih’tir! “Rabbimiz İsa Mesih aracılığı ile Tanrıya şükürler olsun!” diye bağırır. Çünkü çıkış yolunu bulmuştur. Hristiyan yaşamının kuralı, yasa değil, yücelikteki Mesih’tir!

Ama bu gerçek ile ilgili konuyu bir sonraki bölümde ele alarak işleyeceğiz. Elçi, bu arada şunu itiraf eder: “Sonuç olarak ben (Tanrının beni gördüğü gerçek kişi olarak) aklım ile (yani yenilenmiş düşüncelerim ile) Tanrının yasasına, ama benliğim ile günahın yasasına kulluk ediyorum.” Böyle bir deneyim bir Hristiyanlık ideali olamaz. Ayrı olarak ele alacağımız bir sonraki bölüm bize bu zihin karıştırıcı ve tatmin etmeyen durumdan nasıl dışarı çıkacağımızı gösterir.

Eğer ben şu anda bu korkunç çatışmanın pençelerinde olan bir imanlıya hitap ediyor isem ve bu kişi benliği kutsal yasaya boyun eğdirme çabası içinde ise o zaman size şunu söylemem izin verin: Tanrının benlik ile ilgili verdiği yargıyı kabul edin ve onu iyileştirmenizin asla mümkün olmadığını kabul edin. Benlik ile savaşmayın. Benlik siz her zaman yere devirecektir. Benliğe sırtınızı dönün, onunla uğraşmaktan tamamen vazgeçin ve kendinize ve yasaya asla bakmayın; gözlerinizi yalnızca dirilmiş Mesih’e çevirin ve O’na dikin.

Eski İsrail benliği simgeleyen Edom’dan kurtulmak için kestirme bir yol bulmak istedi ama Esav’ın çocukları silahlanmış olarak İsrail’in karşısına çıktı. Tanrının buyruğu, “Edom ülkesini kuşatmalarıydı”. Aynı şey bizim için de geçerlidir; kendimiz ile ilgilenmekten tamamen vazgeçtiğimiz zaman, Kutsal Ruh aracılığı ile Mesih’teki kurtuluşa ve zafere kavuşacağız.