Eski Antlaşma

Adem

Önce Adem’in öyküsüne bakalım. Adem’in ilk doğan oğlunun düşme nedenini çok iyi biliyoruz. Ayartıcının Havva’ya ve onun kocasına “sizler tanrı gibi olacaksınız” vaadi ya da yalanı nedeni ile her ikisi de düşmüşler idi. Ve böylece onların düşmesinin nedeni ne oldu? İtaatsizlik. Tanrının net bir şekilde açıklamış olduğu sözüne itaatsizlik. Çok iyi bildikleri ve tam olarak anlamış oldukları Tanrının net sözüne bilerek itaatsizlik. Tanrı sözüne itaatsizliğin – buradaki yolumuzu kolaylaştıracak gibi görünmesine rağmen – yalnız kendimize değil ama aynı zamanda çocuklarımıza da acı ve hatta belki de “mahvolma” getireceğinden emin olabiliriz.

Belki de İTAATSİZLİK  – burada önümüze getirilen ilk mahvolma nedeni olarak – hala imanlı evlerdeki enkazın en genel nedeni olarak ilk yeri almaya devam etmektedir. Efendinizi sevdiğiniz için, çocuklarınızı sevdiğiniz için sizden ricam şu olacak: Tanrının sözüne tam, içten, sevecen ve derhal itaati göz ardı etmeyin; bizim buradaki tek emin yolumuz sadece itaattir.

Ama ilk anne ve babamızın itaatsizlik nedeni ne idi? Sanırım yılan onların Tanrı sözünden “kuşku” duymalarına neden oldu. “Tanrı gerçekten öyle mi söyledi?” Tanrı sözünden kuşku duymanın ne yazık ki çok rağbet gördüğü bu günlerde Rab sizi O’nun sözü konusunda sarsılmaz bir güven ile öylesine korusun ki bu konudaki imanınızı hiç bir şey hiç bir zaman en ufak bir şekilde rahatsız etmeden muhafaza etsin.

Taksim Tramvay
Taksim Tramvay

Ey Rabbin kutsalları,

O’nun sözünde sizin imanınız için ne kadar sağlam bir temel mevcuttur!

Kaçmamız gereken belirli bazı şeyler vardır: “Gençlik tutkularından kaç.” (2.Timoteos 2:22). “Putperestlikten kaç.” ( 1.Korintliler 10:14). “Fuhuştan kaç.” (1.Korintliler 6:18). “Ey, sen Tanrı adamı bu tür şeylerden kaç.” (1.Timoteos 6:11). Ama bildiğim kadarı ile bize asla şeytandan kaçmamız söylenmez. Bu konuda aksine şu ayeti okuruz: “Şeytana karşı diren ve o senden kaçacaktır.” (Yakup 4:7). Bu konuda Tanrı sözüne karşı asla bir kuşku duyulamayacağına inanıyorum. Şeytana karşı direnin ona karşı durun ve o sizden kaçacaktır.

Ama gördüğümüz gibi Havva’nın itaatsizlik etmesine neden olmak için ona sunulmuş olan özel bir yem var idi. “tanrı gibi olacaksınız.” Yılan Havva’ya Tanrının ona vermiş olduğu konumdan daha yüksek bir konum teklifinde bulundu. Her tarafta anne ve babalar tarafından tam olarak aynı çaba içinde olunduğunu görmüyor muyuz? İnsanların çoğu “toplum içinde yükselmenin” ardından gitmiyorlar mı? Kendileri için olmasa bile en azından çocukları için toplumda daha yüksek bir konum elde etmek anne ve babaların ardından gittikleri bir çaba değil mi?

Söylemesi çok üzücü ama imanlı anne ve babalar düşmanın bize ve ailelerimize sunduğu bu hileden özgür değiliz. Çevremizdeki her yerde bunu görmekteyiz. Bizim anne ve babamız bir kulübede yaşamaktan hoşnut idiler, ama bizim güzel bir eve sahip olmamız gerekiyor. Bizim anne ve babamız yürüyerek yolculuk etmeye razı idiler, ama bizim bir arabaya sahip olmamız gerekiyor. Bizim anne ve babalarımız kilimlerden memnun idiler ama bizim güzel ve pahalı halılara sahip olmamız gerekiyor. Bana zamanların değiştiğini söyleyebilirsiniz. Doğru, zamanlar değişti. Anne ve babalarımızın zamanında Tanrı ile ilgili konularda “yeryüzünde devler” var idi ama şimdi günümüzde zayıf kişiler var.

Adem’in şikayeti de aynı idi. Hatta bu konu günlük basında karikatürize dahi edilmiştir: “komşularımız ile iyi geçinmek” ifadesini görmeyen ya da duymayan var mıdır? Bizi uyarması gereken şeylerin biz eğlendirmesi gariptir, çünkü bizler de çok sık olarak komşularımız ve tanıdıklarımız ile iyi geçinme konusunda ayartılırız. Bizlerin bundan farklı bir öğretiş almaya tahammülümüz yoktur. Ve Tanrı yine de merhameti nedeni ile bir farklılık yapmıştır. Biz farklıyız. Ben, Kayin’in mahvolma ve Habil’in ölme nedenlerinden birinin Kayin’in anne ve babasının Tanrının onları yerleştirmiş olduğu konumdan daha yüksek bir konuma olma arzularının olduğunu yani onların bu farklılığı hatırlama konusundaki başarısızlıkları olduğuna inanıyorum.

Yeni Antlaşma bu konu ile ilgili olarak bize biraz daha fazla ışık sağlar: “Şeytana (kötü olana) ait olup kardeşini öldüren Kayin gibi olmayalım. Kayin kardeşini neden öldürdü? Kendi yaptıkları kötü ve kardeşinin yaptıkları doğru olduğu için öldürdü.” (1.Yuhanna 3:12). Kayin kardeşini kıskandı ve “ama kıskançlığa kim dayanabilir?” Süleyman’ın Özdeyişleri 27:4. Kıskançlık, Tanrının pek çok kutsalının belini bükmüş olan bir kötülüktür. Kutsal Kitaplarınızı ve iyi birer içerik sözlüğü alır ve Rabbin, sözünde kıskançlık hakkında neler yazdığını araştırdığınız takdirde sizin için çok yararlı olacaktır. Ama biz şimdi yalnızca tek bir ayete bakalım: “Çünkü nerede kıskançlık ve bencillik var ise orada karışıklık ve her tür kötülük vardır.” (Yakup 3:16) Evet, Kayin’in ölümünün kökünde yatan neden kıskançlık idi. Kıskançlık, Tanrının bize bu dünyada vermiş olduğu yerden daha yüksek bir yer aramamıza neden olur. Bu nedenle, ey sevgililer, kıskançlığı üzerinizden sıyırıp atın. (1.Petrus 2:1).

Havva o “yasaklanmış meyveyi” dalından koparttığı zaman, kendisi için bilmeden hazırlamış olduğu o söz ile anlatılamayacak kadar “acı meyvenin” bir darbede iki oğlunu da kendisinden alacak olan meyve olduğunu aklına getirebilir miydi? Ve bizler de kendimize ve çocuklarımıza yıllar boyunca acı ve ıstırap getirecek olan bazı bilinen günahlara ne kadar kolay ve ne kadar dikkatsizce bulaşabiliriz. İşte bu yüzden lütfen dikkatli olun!

Ama bize Adem’in ev halkında gerçekleşmesi doğru olmayan bir konu ile ilgili bir diğer imada da bulunulur. Yaratılış 4:1 ayetine göre Kayin’in adını Havva’nın koyduğunu düşünüyoruz. Bu durum günümüzdeki uygulama ile oldukça uyum halinde görünebilir. Ama biz bu tür bir eylemin tanrının koymuş olduğu düzene oldukça aykırı olduğunu belirtmek isteriz. Bu konuyu Adem’in evinde esen rüzgarın hangi yönde olduğunu gösteren bir saman çöpüne benzetebiliriz. Hatırlayacağınız gibi, Adem’i düşüş yolunda yönlendiren Havva idi ve Havva o ilk ev halkında yönetmeye devam ediyor gibi görünüyor. Ama Yaratılış 5:3 ayetine geldiğimiz zaman durumların değiştiğini görürüz. “Adem yüz otuz yaşında iken, kendi suretinde kendisine benzer bir oğlu oldu ve ona Şit adını verdi.” Adem ve Havva derslerini öğrenmişler idi ve burada Adem’in kendisine ait olan doğru yerde olduğunu görürüz.

Ve bu doğru yer nedir? Havva’nın bu ilk “yuvadaki” doğru yeri ne idi? Sanırım 1.Petrus 3:4-6 ayetleri bir yandan bizim için bu sorunun yanıtını şöyle verirler, “Gizli olan iç varlığınız, sakin ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliği ile süsünüz olsun. Bu, Tanrının gözünde çok değerlidir. Çünkü geçmişte umudunu Tanrıya bağlamış olan kutsal kadınlar da kocalarına böyle davranırlar idi. Örneğin Sara İbrahim’i “efendim” diye çağırır ve onun sözünü dinlerdi.” Ve öte yandan Timoteos, hitap ettiği genç kadınlar, genç eşler ve genç anneler hakkında, onların  “evlerini yönetmelerini isterim” (1.Timoteos 5:14) ifadesini kullanarak yazmıştır. Burada özellikle Grekçe sözcük ilgi çeker. Yeni Antlaşmada bu sözcüğün kullanıldığı tek yer burasıdır ve bu sözcük birebir çevrildiği zaman anlamı sanırım şu olmaktadır: “evden sorumlu olan kişi”! Grekçe’de bu kelime tek bir kelimeden oluşan ve fiil olan bir sözcüktür.  İsim şekli ile ilk üç müjdenin hepsinde ve her zaman baba kastedilerek on iki kez kullanılır ve çevirisi “Evin ustası ya da başı” anlamındadır. Timoteos kısmındaki ayette yer alan bu düşünce çok hoş bir şekilde şöyle tanımlanabilir: “bu sözcük kraliçeliğe özgü bir egemenliği ifade eder ve aynı zamanda evin efendisinin krallığa özgü egemenliğini kaldırıp bir kenara atmaz.” Özet ile, Tanrının onların özenlerine emanet etmiş olduğu o küçük egemenlikte kral ve kraliçe olarak birlikte hüküm sürerler.

Ve belki de burada bebek Şit ile bağlantılı olarak bu düşünce ve eylem birliğine dair bir şeyler anlarız. Çünkü Yaratılış 4:25 ayetinde sanki çocuğun adını tekrar veren Havva imiş gibi görünür ama 5:3 ayetinde aynı sözlerin Adem için kullanıldığını görürüz.

Süleyman’ın Özdeyişleri kitabı gelip geçici bir referanstan çok daha fazlasını talep eder. Ama baba ve anne arasındaki bu keyifli uyum şu güzel örnek ile resmedilmiştir: “anneden” “on dört” kez söz edilir ve bir birleri ile bağlantılı olarak “anne ve babadan” ise on iki kez söz edilir.

Öyle görünüyor ki bu sevecen birlik Adem’in ev halkında uzun yıllar boyunca mevcut değil idi. Ve Yaratılış 4:1 ve 5:3 ayetleri arasındaki çelişki bizler için ciddi bir ders oluşturur. Havva evde doğru şekilde rehberlik etti ama 1.Petrus 3.bölümdeki denge sağlayıcı öğüdü ihmal etmiş gibi görünüyor. Ama yine de dersin sonunda öğrenilmiş olduğunu görmek canı tazeleyicidir ve bu zor öğrenilen dersin ürünü ve kanıtı olan Şit kadının tohumunun çok uzun sürecek olan soyunun başlangıcı ya da ilkidir. Kadının tohumu yılanın başını ezen o Görkemli Tohum’dur!

Lemek

Bundan sonraki kutsal yazılarda önümüze getirilen anne ve baba Lemek’tir, “Adem’in soyundan yedinci kişidir”, ama “Şit’e göre değil, Kayin’e göre yedincidir. Önce şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Lemek, Kutsal Kitapta birden fazla karısı olarak söz edilen ilk kişidir. Soyun başlangıcı Şit’in çocuğu ile değil, Kayin’in çocuğu iledir.

Bazı kişilerin belirli anne ve babalar hakkında şöyle konuştuklarını işitmişsinizdir: “Aileleri ile haklı olarak gurur duyabilirler.” Lemek, Ada ve Silla (Lemek’in iki karısı) bu tür anne ve babalar idiler. Öyle anlaşılıyor ki oğulları yararlı ve çalışkan kişiler olarak yetiştirildiler ve kız kardeşleri Naama (“hoş” anlamına gelir) yersel bir ev ile ilgili çok çekici bir örneği tamamlar. Ada’nın iki oğlu Yaval – sürü sahibi göçebelerin atası oldu -ve Yuval lir ve ney çalanların atası oldu; Tuval Kayin – Kayin’in soyundan gelen anlamında – ise tunç ve demirden çeşitli kesici ayetler yapar idi. Evet, Lemek dört çocuğunun her birinin yaşamındaki bu başarıları izlediği zaman büyük olasılık ile (dünyanın bakış açısı tarafından) kendisi ile gururlanmış ve kendisini mutlu hissetmiştir.

Ama göze görünenler aldatıcıdır ve Lemek de adının oğullarında devam etmesini istediği atası gibi kendisini rahatsız eden bir günah işlemiş idi ve günah insan yaşamındaki sevinci alır. Kayin gibi Lemek de bir katil oldu ve kendisinden öç alınacağına dair duyduğu korkunun tüm ağırlığı ile üzerinde olduğu aşikar idi ve ondaki tüm esenliği ve sevinci ondan almış idi.

Ve Lemek’in ailesine ne oldu? İlk kez çiftlik ve sürü sahibi olan, müzik ve metal aletler konusunda öncüler olan bu ilk oğullara ne oldu? Çok uzun zaman önce bu dünya sahnesinden çekip gittiler: “evet, ama nereye?” Yeryüzü için eğitildiler, yeryüzünde başarılı oldular; onurlu ataları Kayin ile birlikte daha önceden pek çok kişiyi yıkıma götürmüş olan o geniş yoldan ayrılıp ayrılmadıklarına dair bir bilgi verilmemiştir.

Binlerce imanlı anne ve baba çocuklarına yaşamda yalnızca iyi bir başlangıç vermek istedikleri zaman onlara geniş yolda iyi bir başlangıç vermişlerdir. Küçük sevgililerimiz için en iyisi Mesih’te olmaları ve adlarının göklerde yazılmış olmasıdır; bu yaşamda tanınmayan ve fark edilmeyen kişiler olabilirler ve bu dünyadaki adlar arasında adları parlamayabilir ama adlarının göklerde parlıyor olması çok daha iyidir! Mesih’ten yoksun olmamaları onlar için en önemli iyiliktir!

Hanok

Kayin’in soyundaki “Adem’den sonraki yedinci” kuşaktan Şit’in soyundaki “Adem’den sonraki altıncı (Grekçe’de yedinci) kuşaktan olan Hanok’a dönmek sevinç verir. (Yahuda 14) Bu arada, hiç durup düşündünüz mü? Kutsal Ruh neden Yahuda gibi kısa bir kitabın içinde bize Adem’den Hanok’a kadar olan soyun sayısına işaret etmek gibi bir zahmete girme gereğini duymuştur? Hanok’un öyküsü bu gün her imanlı anne ve babaya teselli vermesi gereken bir öyküdür. Yaratılış kitabından okuyalım: “Hanok altmış beş yaşında iken oğlu Metuşelah doğdu. Metuşelah’ın doğumundan sonra Hanok üç yüz yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları v e kızları oldu.” Yaratılış 5:21-22.

Bebek Metuşelah doğmadan önce Hanok’un Tanrı ile altmış beş yıl yürüdüğüne dair hiç bir kayıt bulunmadığına dikkat edin. Öyle anlaşılıyor ki Hanok’u Tanrı ile yürümek için harekete geçiren ya da teşvik eden o küçük bebek olmuştur.

Evli ya da bekar genç imanlıların çoğunun ne kadar bencil oldukları dikkatinizi çekmiş olabilir. Bu genç imanlıların düşüncelerinde ben, iyi ben ya da kötü ben genel olarak geniş bir yer işgal eder. “Ben ne olacağım?” “Bunu yapmak istemiyorum!” Bu tür ifadeleri ne kadar da sık işitiriz! Ama çocuklar dünyaya gelmeye başladıkları zaman yeni derslere doğru yönlenmeye başlarız. Bebek ağlar ve uyumaz. Anne tüm gün bebeğe bakmıştır ve şimdi bebeğe bakma sırası babadadır. Sıcak ve rahat yatağımda bir an önce uyumak istediğim zamanlarda kollarımda sizlerden birini tutarak saatlerce evin içinde dolaşmışımdır. Kollarında huzursuz ve ağlayan bir bebek ile koridorda yürür iken Tanrı ile birlikte yürüyebilen anne ve babalar mutludurlar; bu yorucu gece nöbetleri en iyi ve en çok sevdikleri Dostları ile göksel paylaşımlarda bulundukları zamana dönüşecektir. Diğerlerinin hepsi uykuda iken o sessiz ev Rabbinizin ve sizin rahatsız edilmeden birlikte yürüyebileceğiniz en doğru yer haline geliverir.

Aile

Ve bebek (her birinizin sıra ile yaptığınız gibi) o soğuk ve karanlık nehrin kıyısına geldiği zaman ve  kendi canınızdan daha çok sevdiğiniz o küçük yaşam kayıp gitmek üzere gibi görünür iken bu yaşamın öğretebileceği en derin derslerden birini içtenlik ile şu sözleri söyleyecek şekilde öğrenirsiniz: “Senin isteğin olsun!”

Bizim küçük sevgililerimizden öğrendiklerimiz ile bir kitap dahi yazılabilir; o küçük yumuşak eller, dokunuşları ile yüreklerimiz için ne kadar çok şey ifade ederler ya da o inatçı öz iradeler, yetkimize karşı kendilerini savunmak için nasıl da harekete geçerler.

Bu tür dersleri ne kadar anlatsak bitmezler, bunları yalnızca bir anne ve baba bilir ve anlar ve Hanok’un öyküsünü de gerçekten yalnızca bir anne ve babanın anlayabileceğini düşünüyorum. Hanok’un öyküsü özellikle biz anne ve babalar için yazılmış gibi görünüyor ve bizlerin de aynı Hanok gibi küçük sevgililerimiz tarafından tanrı ile yürümemiz için yönlendirilmemizi diliyorum ve anne ve babalık yolunda böyle harika bir paydaşlık ile güç ve teselli bulmamızı istiyorum.

Babasının Tanrı ile yürümesine neden olan o küçük bebek bu konuda aracı olmuş görünüyor. Ve sevgili babasını bu yürüyüşü yapar iken kim bilir ne kadar sık izlemiştir; Yahuda tarafından binlerce yıl sonra bizim için kaydedilmiş olan peygamberlikleri konuşmuş olduğunu da duymuş olabilir. Ve bu Metuşelah adlı bebeğin ismi “öldüğü zaman gönderilecektir” anlamına gelir. Tüm bunlar onun Lemek’in çocukları olan kuzenlerine çok farklı umut ve istekler vermiş olmasını gerektirir.

“Bir ad, içinde neyi barındırır?” Bu ifade günümüzde bir özdeyiş haline gelmiştir ama Hanok’un oğlunun adında var olanlar görecek gözleri ve işitecek kulakları olanlar için çok daha fazlasını barındırır. Metuşelah üç yüz yıl boyunca basının Tanrı ile yürümesini izledi ve sonra tanrı Hanok’u “yanına aldı.” Hanok ölüm görmeden yukarı alındı; Bu konuyu İbraniler 11.bölümde de görecek ve öğreneceğiz. Ama Metuşelah burada yaşamaya devam etti ve o yaşadığı sürece yargı gelmeyeceğini biliyor idi. Oğlu Lemek doğdu ve 777 ( sayısı 666 olan Kutsal Kitabın son kitabındaki kişiden çok farklı olarak) yıl yaşadı. Ve öldü ama babası Metuşelah ondan sonra beş yıl daha yaşadı. Ve torunu Nuh’u – anlamı “rahatlık” –  yaşamının 600 yılı boyunca gördü. Metuşelah yargının ciddi duyurusunu işitti ve geminin torununun tüm ev halkının yaşamlarını kurtarmak için hazırlandığını gördü; Metuşelah şimdiye kadar en uzun yaşamış olan kişi olarak bu dünya sahnesinden ayrıldı ve gelecek olan yargı için yol hazırladı. Metuşelah’ın yaşamının 969 yılı işitecek kulağı olan kişilere güçlü ve yüksek bir ses ile bağırır ve bize Tanrının sabır ve tahammülünü bildirir. Bu yargı Tanrının garip bir işidir ama gelecek olan yargının kesinliğini eşit bir netlik ve titizlik ile ilan eder.

Her ikisi de Adem’in yedinci soyu olan bu iki atanın evlerini bir an için karşılaştıralım. Biri yeryüzünün havasını soludu ve diğeri ise cennetin atmosferinin havasını soludu. Biri adam öldürmekten suçlu idi, diğeri ise asla ölüm tatmadı.

Biz anne ve babalar, kendimiz için Hanok’un çocuklarımızın önüne sermiş olduğu örnekte olduğu gibi bir yaşam ister ve böyle bir yaşama imreniriz. Onları gelecek olan yargı altında bulunan bu dünyadan ve bu tür bir yaşamdan hiç bir şey bundan daha güçlü bir şekilde ayıramaz.

Kalemim, Hanok hakkında söylemeye niyet etmiş olduğum şeylerden çok daha fazlasını yazdı; yazdıklarıma bu Hanok, Metuşelah ve Nuh adlı ataları bir birlerine bağlayan şu satırları kapsamasını da istiyorum.

Hanok’tan Nuh’a Kadar

Meşgul dünya tohum ekmeye ve bina dikmeye, satın almaya ve satmaya
İlişkin yollarında çaba göstermeye devam eder:
Ve Rabbin Kendisinin her gün yücelerdeki evinden insan ile yürümek için geldiğini hem bilmez hem de bu konu ile ilgilenmez.

Ve bu arada zaman hız ile yuvarlanıp gider.
Üç yüz yıl tamamen geçip gidinceye kadar,
Rabbin peygamberi Hanok’a önceden söylenen şudur:
Rab binlerce kutsalı ile gelecek ve gelişi yargılamak için olacak.

Ne yazık ki, meşgul dünya yürüdüğü yolda aynı hız ile devam edecek
Ve Tanrının çok ciddi seslenişini ne düşünecek ne de bu konu ile ilgilenecek.
Sonra bir gün çok garip bir şey olacak ve Hanok ortadan kaybolacak ve bulunamayacak.
Çünkü Tanrı onu Kendisi ile birlikte yücelerde oturması için yukarı almış idi.

Ama Hanok’un oğlu mesajı aynı ciddiyet ile yaymaya devam etti:
“Ben öldüğüm zaman yargının gelmesi gerekir.” 1
Ve Nuh canlarının kurtulması için bir gemi inşa edecek:
Nuh da gemiyi inşa eder iken aynı ciddi çağrıyı duyuracak: Yargı yakındır.
Dünya Tanrı hakkında zihninde tek bir düşünceye bile yer vermeden hızlı yürüyüşünü sürdürdü.

Tanrının sözlerini işitmek için dünyanın zamanı yok idi.
Ve tufan gelene kadar bilmediler ve tufan geldi;
hepsini, her birini tek tek alıp götürdü.
Yargıç gelmiş idi!

Ve dünya buna rağmen kendi yolu ile meşgul olmayı hala sürdürüyor;
Tohum alıyor, bina dikiyor, satın alıyor ve satıyor.
Ve Nuh’un günlerinde olduğu gibi yine Tanrının ciddi seslenişine şimdi de kulak asmıyor:
Yargı yakındır.

Hız ile gelen yargı insanların üzerine düşmeden önce Hanok’u nasıl yukarı aldı ise
Aynı şekilde Kendi halkını da yukarı alacak.
Dünya ve dünyanın tüm işleri ateş ile yanacak.
Ama Tanrının çocukları Mesih’in kutsal beyaz doğruluk giysileri içinde Yuva’da olacaklar:
Yuva’da ve O’nun ile!

 

Nuh

Nuh kadar çok onurlandırılan kişilerin sayısı çok azdır. Nuh da büyük büyükbabası Hanok gibi Tanrı ile yürüdü ve bu kutsal yazılarda kaydedilmiştir. Nuh Tanrı tarafından henüz görünmeyen olaylar konusunda uyarılarak iman aracılığı ile Tanrıya tapındı ve ev halkının kurtuluşu için bir gemi hazırladı. Nuh’un büyükbabası Metuşelah’ın adı ve varlığı Nuh’a her gün, günler geçtikçe yaklaşmakta olan yargıyı hatırlatmış olmalı. Babasının ve büyükbabasının ölümü arasındaki o son beş yılın geminin tamamlanmasının yaklaşmakta olduğu yıllar olduğuna inanıyoruz ve aynı zamanda o eski “doğruluk vaizi” aracılığı ile çok ciddi tanıklık yapılan yılların yaşanmış olması gerekir. Ve sonra, tufan için o yolu açan ölüm geldi. Sonra da tufanın kendisi geldi ve bildikleri tüm dostlarını, tanıdıklarını ve tüm dünyayı silip götürdü. Nuh’un üç oğlu ve onların eşleri bu ağır ve korkunç yılları yaşadılar. Bu yılların bu küçük aile üzerinde ciddi izler bırakmış olduğu kesindir. Ama geminin uzun hazırlanma süresi sona erince gelen özgürlükten sonra gözümüze ilk çarpan şey nedir? Nuh’u çadırında yarı çıplak ve sarhoş olarak yatar iken görüyoruz ve oğlu Ham onun ile alay ediyor ve onu küçümsüyor. Ve çok iyilik edilerek tufanın sularından kurtarılmış olan Nuh’un bu üç oğlundan bir tanesi şimdi günümüze kadar devam eden bir lanet altına girer.

Burada utanması gereken kişi kimdir? Neden böyle Nuh gibi Tanrının çok onurlandırılmış bir hizmetkarının oğlu bu tür korkunç bir mahkumiyetin altına girdi? Çocukluğundan beri babasının evinde görmüş ve duymuş oldukları ve özellikle yaşamış olduğu son birkaç yılın onu böyle kötü bir davranışta bulunmaktan engellemiş olması gerekir idi. Ama gerçekten de burada suçlu olan kişinin kim olması gerekiyor idi? Nuh’un vicdanı kim bilir kaç kez şu tür düşünceler ile sızladı? “Eğer beni sarhoş eden o davranışım nedeni ile suçlu olmasa idim o zaman oğlumun mahvolmasına neden olan o ayartma sonucunda böyle utanç verici bir şekilde davranmamam gerekir idi.” Nuh’un yüreğini bu tür acı hatta çok acı pişmanlıkların pek çok kez doldurmuş olmaları gerekir ancak bunlar boş pişmanlıklar idi ve o günkü davranışının acı ürünü hali hazırdaki şu ana dek devam eder. Ve Ham’ın ikinci oğlu Misrayim’in babası Ham’ın kötülük yollarında daha ileri gittiği aşikardır çünkü eski bir yazar onun hakkında şu sözleri yazmıştır: “Misrayim, astroloji ve büyü olarak adlandırılan o kötü işlerin mucididir ve Misrayim, Greklerin Zoroaster olarak adlandırdıkları kişi ile aynı kişidir.”

Ah, sevgili çocuklarım bu konuya lütfen onu çok ciddiye alarak kulak asın! Gönül hoşnutluğu içine kaymak çok kolaydır ve İsa Mesih’in iyi askerleri – görevdeki askerler, görevde olmayan askerler değil! – olarak zorluklara tahammül etmekten çok daha eğlenceli olduğu kesindir. Kutsal yazılardaki anne ve babalar hakkında derin düşünmeye devam eder iken gönül hoşnutluğunun acı ürünleri konusunda daha çok şeyler işiteceğiz. Ama bu arada hatırlamamız gereken bir şey var: çukulata, bir kitap ya da bir hobi – Nuh’un tuzağa düşmüş olduğu olayda gördüğümüz gibi – her konuda alçakgönüllü olmak biz anne ve babaların her biri için iyi bir davranıştır.

İbrahim

Bundan sonra bakacağımız kişi İbrahim’dir. İbrahim’in İsmail ile ilgili duyduğu üzüntünün nedeni ne idi? Ne yazık ki, iman babası olarak bilinen İbrahim de iman konusunda başarısızlığa uğradı. Genellikle tüm başarısızlıklarımızda olduğu gibi bu konu ile bağlantısı olan uzun bir öykü var idi. Rab İbrahim’e Kenan ülkesine gitmesini buyurmuş idi ve biz onun gittiğini ve o ülkede bir çadır ve sunak kurduğunu ve orada kaldığını biliyoruz. Ancak ülkeye kıtlık geldi ve genellikle iman yolunda yürüyen kişilere gelmesine izin verildiği gibi bu kıtlık İbrahim’i düşündürdü ve kendisini bu ülkeye getiren Tanrıya güvenip ülkede kalmak yerine aşağıya Mısır ülkesine gitmesine neden oldu. Yaratılış 12:10.

Mısır ülkesinde karısı Sara sayesinde İbrahim’e iyi davranıldı ( utanç verici bir olay ve davranış) ve Sara nedeni ile İbrahim’e karısının hatırı için firavun tarafından iyi davranıldı ve ona davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle ve deve verildi. Yaratılış 12:16. Ve bu kadın köleler arasındaki Mısırlı cariye Hacer (Yaratılış 16:3) daha sonra İbrahim’in ev halkına çok büyük üzüntü ve keder getirdi ve Hacer İsmail’in annesi oldu – oysa Hacer Mısır’da Sara’nın hatırı için İbrahim’e verilen kadın kölelerden ya da cariyelerden biri değil miydi? Öyle görünüyor ki bu söylediklerimiz hemen hemen kesin bilgi içeren ifadelerdir.

Ama Hacer İsmail’in annesi olmadan önce aynı yolda bir başka imansızlık adımı atıldı. Ve Hacer’in oğlu İsmail o günden bu güne Tanrının halkı ile uyum sağlamayan Arap soyunun atası oldu. Ve hatırlayın ki Hacer ile ilgili üzücü ilişkinin tamamında olayların gidişine yön veren İbrahim değil Sara idi. Sara Hacer’i yalnızca kendi kocasına vermek ile kalmadı ama aynı zamanda Hacer’e onun kaçmasına neden olacak şekilde kötü davrandı ve sonunda Sara köle kadını ve oğlunu evden kovmak gibi öfkeli bir talepte bulundu ve bu talebi Tanrı tarafından onaylandı. Ama tüm bu öykü sırasında Sara’nın uygun davranmadığı aşikardır ancak bu durum Tanrının lütfunun 1.Petrus 3:5-6 ayetlerinde de daha önceden işaret edilmiş olduğu gibi daha çok parlamasına engel olamamıştır.

Ama ben kim oluyorum ki İbrahim ve Sara gibi bir erkeğin ve kadının başarısızlığına işarete etmeye kalkıyorum? Ve yine de tüm bunların hepsi bize öğüt vermek için yazılmıştır; Rab bu öğütlere kulak asıp onları uygulamamız için bizim gücümüz olsun dileğinde bulunuyorum!

Lut

Şimdi üzücü ama çok eğitici bir öykünün sahibine Lut’a geçiş yapıyoruz. İbrahim ve Lut’un hizmetkarları ya da çobanları kavga ettikleri zaman İbrahim, Lut ile kendisinin ayrılmaları önerisinde bulundu. Gerçek Tanrının ortak hizmetkarlarının bir birleri ile tartışmaları – hayvanları öyle çoktu ki aynı toprakta bir arada yaşamaları mümkün değil idi – yerine ayrılmaları daha doğru idi. Lut’un ağabeyi olan İbrahim alçakgönüllü ve sevecen bir ruh ile yaşça kendisinden küçük olan Lut’a seçim önceliği hakkı verdi ve Lut’a “Sen sağa gidersen ben de sola gideceğim” dedi. Lut, üzücü bir bencillik göstererek bu daveti kabul etti ve yeni yerleşim yeri olarak Sodom’un bol suya sahip topraklarını seçti. Ah, bunu bizler de çok sık yaparız; ailemize ya da cüzdanımıza daha yararlı olacağı umudu ile kötülükle gereksiz bir temas kurarız.

Lut için Sodom’un zengin otlakları ile zengin olmak yerine yoksul kalması daha iyi olmaz mıydı? Öykü üzücüdür çünkü önce Sodom’un bol sulu topraklarını görmek ve sonra önce Sodom’a yakın bir yerde çadır kurmak sonra da Sodom kentinin içinde yerleşmek ve sonunda ise kent kapısında bir yere sahip olmak!

Lut’un doğru canının bu kirli yerde kaldığı süre içinde her geçen gün lekelendiğini de biliyoruz. Belki Lut’u Sodom’a gitmeye ve sonra orada her gün ortaya çıkan can sıkıcı durumlara rağmen kalmaya ikna eden eşi ve ailesi idi. Belki de çocuklarının böyle bereketli bir yerde kalmalarının onlar için iyi olacağını düşündü. Ancak nedeni ne olur ise olsun öyle anlaşılıyor ki Lut’un kızları Sodom’lu erkekler ile evlendiler ve Sodom’a evleri olarak yerleştiler. Ve şunu asla aklımızdan çıkarmayalım ki tüm bu öykünün gelişimine neden olan öncelikli olarak Lut’un amcası olan İbrahim’den önce seçim yapmış olması ve alçakgönüllü olup nazik davranması gerekir iken bencilce ve kabaca davranmış olmasıdır. Doğru olan, amcasının seçimine öncelik vermesi idi.

Ama benim için üzücü olan tüm bu öykünün en üzücü yanı olan kısım Yaratılış 19:14 ayetlerinde yer alır: “Lut dışarı çıktı ve kızları ile evlenecek olan adamlara, ’Hemen buradan uzaklaşın çünkü rab bu kenti yok etmek üzere!’ dedi. Ne var ki damat adayları onun şaka yaptığını sandılar.”

“Şaka yaptığını sandılar.” Bu ifade bana ciltler dolusu kitapların içeriklerini anlatır. Sizin de fark etmiş olduğunuz gibi bu aynı günah bana garip bir ayartma gibi gelir ve bu nedenle sizden daha iyi olarak kişisel deneyimin acılığı nedeni ile anlayabilirim; Lut canı çok sıkkın iken bile şaka yapma alışkanlığını sürdüren bir kişi idi; Lut’un her zaman söyleyeceği hazır bir şakası olan hınzır bir adam olduğunu görüyoruz. Bu söylediklerimiz doğru ya da yanlış olsa da eminim ki Lut damat adayları ile daha önce de şakalaşmış idi aksi takdirde damat adayları o korkunç gecenin Lut’un şaka yapamayacağı kadar umutsuz bir ciddiyet taşıdığı konusunda asla hata yapamazlar idi.

“Sevgili canlar, Lut’un şakacı davranışları hakkında biraz düşünün; bu davranışı ona kızlarının ve onların ailelerinin yaşamlarına mal oldu, çünkü hepsi mahvolan kent ile birlikte yok oldular – bu ciddi sözlerin masum bir şaka olduğuna inandıkları için mahvoldular. Vaiz 10:1 ayetindeki ifadeyi bu neden ile çok iyi anlayabiliriz.” Ölü sinekler attarın ıtırını kokutur. Biraz aptallık da bilgelik ve saygınlığı bastırır.” Tüm bunlar Süleyman’ın Ezgilerin Ezgisi kitabındaki 1:3 ayetinde yer alan ‘Ne güzel kokuyor sürdüğün esans, dökülmüş esans sanki adın’ ifadesinden ne kadar da farklıdırlar. Ya da Rabbin ve öğrencilerinin oturdukları odayı dolduran o güzel kokulu yağdan ne kadar değişiktirler! Ne yazık ki, tüm bu güzellikler birkaç ölü sinek tarafından mahvedilmiştir, ne kadar üzücü!

Bu nedenle Yeni Antlaşma’nın toplulukta yetki sahibi olan kişilere gayretli bir şekilde ayık ve uyanık olmaları hakkında öğüt veriyor olmasına şaşırmamamız gerekir (1.Timoteos 3:2,8,11; Titus 2:2) ve uygunsuz olan her tür akılsızca söze ve davranışa karşı hepimize uyarıda bulunur. (Efesliler 5:4) ah, bizim davranışlarımız nedeni ile sonsuzluğu bir ateş gölünde geçirecek olan sevdiklerimiz eğer var ise bu ne çok acı veren bir pişmanlıktır!

Lut’un ailesinin üzücü öyküsünün bu kadar ile sona ermesini çok isterdik ama ne yazık ki bundan fazlası da vardır: Lut’un karısı yüreğinin bulunduğu yere doğru dönüp bakar ve tuzdan bir sütuna dönüşür; bu her birimiz için ciddi bir uyarıdır. Lut’un Sodom’dan kurtarılan öz kızları babaları Lut’a şarap içirerek onu sarhoş ettiler ve önce büyük kız sonra küçük kız iki gece babaları ile yattılar  – ama Lut yatıp kalktığının farkında değil idi. Ve sonra bu utanç sonsuza kadar devam etti; Lut’un kızları Moavlıların ve Amonluların anneleri oldular; ve bu her iki soy da ilerde İsrail’in en büyük düşmanları haline geldiler.

Bu dünyanın bol sulu topraklarına aç gözlü bir şekilde yola çıkan doğru adamın nihai meyvesi işte böyle oldu.

Ah, yüce Tanrımız bizi koruman için sana yalvarıyoruz!

İshak

Şimdi sıra İshak’a geldi. İshak neden yaşını başını almış bir zamanda iki oğlunun arasında geçen ölümcül bir tartışma yüzünden böyle bir olay yaşadı? Bunun nedeni ne idi? Ben İshak’ın söylediği  “sevdiğim lezzetli bir yemek yap yiyeyim” sözleri üzerinde düşünüyorum ve bu sözlerin sorduğumuz sorulara yanıt vermek için bir ipucu teşkil edebileceklerini sanıyorum.

İshak çok zengin bir adam idi. Ve asla babasının yaşadığı tarz zorluklara tahammül etmek zorunda kalmamış idi. İshak “sakin yapılı” olarak adlandırdığımız kişilerden biri idi. Konforu sevme ve gönül hoşnutluğu gibi alışkanlıkları var idi. “Sevdiğim lezzetli bir yemek” sözleri bir Tanrı kutsalına yakışan sözler değil idi. Nuh gibi, İshak’ın oğlunun da düşüşü büyük ölçüde kendi gönül hoşnutluğu ile ilgili idi.

Ancak İshak’ın evindeki tek sorun bu değil idi. Rebeka’nın kocasının aldatılması olayını kendi isteği ile düzenlediğini görmek söz ile ifade edilemeyecek kadar üzücü bir durumdur. Yaratılış kitabının 24.bölümünde yer alan Rebeka’nın öyküsünü hatırladığımız zaman – her şeyin mirasçısı olan tek ve biricik oğulun ve sevgilinin gelini olmak için evinden nasıl ayrıldığını, sahip olduğu her şeyi ve herkesi nasıl geride bırakıp kumlu kurak çölden geçip yolculuk ettiğini – henüz görmediği (bilmediği değil) o sevginin objesi olmaya hazır olması ve Mesih’in ve O’nun kilisesinin bir örneğini teşkil etmesi yüreklerimizi heyecan ile titretir. Ama şimdi Rebeka’nın sevgisi soğumuştur. Rebeka ve İshak oğullarını farklı severlerdi; Rebeka Yakup’u daha çok, İshak ise Esav’ı daha çok sever idi. Ve Rebeka bu olayda bir eş olarak kendi iradesi ile kocasının körlüğünden istifade ederek kendi çıkarına uygun bir durum yaratıp kocasını aldatır. Bu öyküde, bir Tanrı adamının evinde olması gerekenden ne kadar farklı şeyler olmaktadır. Eğer erkek ve kadın tek değil ise evlerde Tanrının bereketi beklenemez. Ve çocuklar yuvayı bir birine bağlamak için erkeği ve kadını tek yapan o tanrısal bağları pekiştirmek için armağan edilirler. Çocuklar arasında aileyi bölen bir ayırım yapılması çok üzücüdür ve utanç vericidir.

İsmail

Yakup’un dikkat çekici öyküsünü incelemeden önce kısa bir süre için İsmail’e dönelim ve ondan söz edelim. Tanrının lütfunun o altın parlaklığındaki ışınları bu öyküde sıradan bir okuyucu tarafından görülemez, gizlidir. İsmail hakkında çok az bilgiye sahibiz; küçük kardeşi İshak ile alay ettiği zaman belki on beş ya da on altı yaşlarında idi. Ve bu yüzden annesi ve kendisi evden kovuldular ve susuzluktan perişan hale gelen evsiz göçebeler oldular. “Hacer bir süre Beer-Şeva çölünde dolaştı. Tulumdaki su tükendiği zaman oğlunu bir çalının altına bıraktı. Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp, “Oğlumun ölümünü görmeyeyim” diyerek onun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı.” (Yaratılış 21:16)

Ve çocuğa ne oldu? Öyle görünüyor ki, o da sesini yükseltti ama ağlamak için değil, dua etmek için. İsmail vahşi ya da yabanıl bir adam olacak idi (Yaratılış 16:12) ve belki de vahşi bir çocuk olacak idi ama yine de sevgili yaşlı babası ile geçirmiş olduğu tüm o yıllarda duanın önem ve değerine dair bir çok şey öğrenerek büyümüş idi. Ve İsmail’in adının “Tanrı işitir” anlamına geldiğini hatırlayalım. Bir de şunu unutmayalım; İsmail yerine kardeşi İshak her şeyin mirasçısı olacağı için İsmail’in İshak’ı kıskanması doğal idi. Tüm bunları gözden geçirdikten sonra şu ayette yazılı olanları okuduğumuz zaman İsmail’in durumu bize garip gelebilir: “Oğulları İshak ile İsmail babaları İbrahim’i Hititli Sohar oğlu Efron’un tarlasında Mamre’ye yakın Makpela mağarasına gömdüler.” Yaratılış 25:9. Tanrının İsmail’in yüreğinde işlemekte olduğunu kesinlikle görebiliyoruz.

İsmail ve annesi onun çok zengin bir evde geçirdiği çocukluğundan ayrılmış olması nedeni ile ciddi bir şekilde acı çektiklerini tahmin edebiliriz ve onun geçmişteki günahları yüzünden acı bir pişmanlık duymaları için yeterince neden mevcut idi. Daha sonra İsmail’in kızı Mahalat’ın (Yaratılış 28:9) adının anlamının “BAĞIŞLANAN” olması (bakınız Dr. Edersheim) dikkat çekicidir. Bu küçük kızın büyüdüğü koşullar büyük olasılık ile babasının yetiştiği ortamdan ve koşullardan çok farklı idi. Ama İsmail kızına her baktığı zaman her günahın bağışlanmış olduğunu taze bir şekilde hatırlıyor idi. Eski Antlaşma’nın kutsal yazılarında çocuklara verilmiş olan pek çok hoş isim yer alır ama ben İsmail’in küçük kızı Mahalat’ın adı kadar güzel başka hiç bir isim bilmiyorum.

Hepsi bu kadar da değil. Acaba İsmail’in yüreği bazen çocuklarının yaşamlarının kendisi bir çocuk iken yaşadığı o güzel ortamda geçmediğini düşünerek üzülüyor muydu? Tanrının şaşırtıcı lütfu aracılığı ile Yaratılış 28:9 ayetinde İsmail’in kızı Mahalat’ın babasının günahı nedeni ile kaybetmiş olduğu o aynı eve bir gelin olarak geri götürüldüğünü okuruz. Bu olay benim için söz ile anlatılamayacak kadar çekici bir lütfun sergilenişidir. “BAĞIŞLANAN” sözcüğünün değerini kim tam olarak takdir edebilir? Günahın acı deneyiminin sonuçlarını yaşadıktan sonra lütfun tatlı değerini yaşayan biri, ancak böyle biri bu sözcüğün değerini takdir edebilir. Ama o yere gitme yenilenmesi kaybedildiği zaman bunu bağışlamanın izlemesi hiç kuşkusuz ne kadar tatlıdır! İsmail ve Mahalat beni ne kadar teselli ve teşvik ettiler ise diliyorum sizi de aynı şekilde teselli ve teşvik ederler. Ama hepsi bu kadar da değil, daha bitmedi; Esav ve Mahalat’ın adını Reuel koydukları küçük bir oğulları var idi. Ve bize Reuel’in anlamı hakkında söylenen şudur: “Tanrının dostu!” Hatırlayacağınız gibi bu isim aynı zamanda bebeğin büyü büyü babası İbrahim’e de verilen bir unvan idi. (Bakınız Yakup 2:23; Yeşaya 41:8; 2.Tarihler 20:7). Bu çiftin çocuklarına bu adı koymalarını ben şahsen çok hoş ve yerinde buldum.

İsmail’in küçük kızına “bağışlanan” anlamına gelen bir ad vermesinin nedeni olan bağışlama “Yenileyen Bağışlama” olarak adlandırılmıştır. Çünkü Yüce Çoban’ın onun canını yenilediğini göstermektedir. Bu kız evlada çok uygun bir şekilde verilen ad “Yönetime özgü Bağışlama” olarak adlandırılmıştır. Ve şunu ortaya koymaktadır: Tanrı Kendi yönetimine ilişkin davranışları içinde günahının karşılığı olarak çekmiş olduğu acısının karşılığını ödemiştir. Bir de üçüncü bir bağışlama vardır: bu bağışlama “öncelikle” imanlıya gelir: Tanrının “sonsuz Bağışlaması”. Böylece tanrının halkına bağışlama konusunda uyguladığı davranışları hakkında kolaylıkla anlamak için bakmamız gereken bu üç görünümdür. O zaman bu durumda İsmail’in de İbrahim’in bir oğlu olduğunu (Luka 19:9) düşünerek onun da yenileyen ve yönetime özgü bağışlama gibi sonsuz bağışlamayı da almasını bekleyemez miyiz? Ama İsmail her ne kadar Tanrıdan tüm bu lütfu almış gibi görünüyor olsa da İsmail’in Amalek’in büyükbabası olduğunu hatırlamamız gerekir. Amalek konusunda Rabbin şu sözleri kayıtlıdır. “Rab Amalek soyunun her kuşağı ile savaşacağına ant içmiştir.” Tanrıya ve O’nun halkına karşı günah işlemenin sonucunun çok acı ürünler olacağını beklememiz gerekir; Tanrıya ve O’nun halkına karşı günah işlemek hafife alınacak bir durum değildir.

“Suçlu”
Suçlu! Verilen hüküm budur.
Suçlu! Evet, Tanrımın önünde suçlu:
Suçlu! Düşüncede, sözde ve eylemde:
Suçlu! Mahkum edilmiş bile!
Suçlu! Söylenecek tek bir söz yok.
Suçlu! Ödenebilecek bir bedel yok.
Suçlu! Ve umutsuz bir şekilde yoldan çıkmış.
Evet, Suçlu, mahkum edilmiş bile!

 

“Bağışlanmış”
Bağışlanmış! İşte sevinç! Suçlu kişinin ihtiyacı karşılanmış.
Bağışlanmış! Düşüncelerim, sözlerim ve eylemlerim
  TANRININ Kendisi tarafından bağışlanmış!
Bağışlanmış! Söyleyecek hiç bir sözüm olmamasına rağmen,
Bağışlanmış! Umutsuz bir şekilde yoldan çıkmış olmama rağmen,
  Evet, TANRININ Kendisi tarafından bağışlandım!

Esav

Tüm Kutsal Kitapta yer alan en üzücü ve en ciddi öykülerden biri Esav’ın öyküsüdür. Esav, en onurlu atalardan biri olan İshak’ın oğlu idi. Büyükbabası İbrahim öldüğü zaman Esav yaklaşık on beş yaşlarında idi. Ve küçük bir çocuk olarak “Sadık olanın Babası” ünvanına sahip İbrahim tarafından büyük ölçüde etkilendiği kesindir. Esav ikizi Yakup’tan önce dünyaya geldi ve Tanrı Yakup’a söz ile ifade edilemez bir lütuf gösterdi ve Esav’a ise ilk doğum hakkını ve bereketi ait kıldı. Esav, büyükbabasının, babasının ve kardeşinin Tanrının vaatlerine verdiği değeri gördü ve bildi. Ama öyle anlaşılıyor ki bu vaatlerin Esav için hiç bir anlamı yok idi. Ve Esav “ilk oğulluk hakkını bir yemeğe karşılık satarak kutsal değerlere saygısızlık etti.” (İbraniler 12:16) Öyle görünüyor ki Esav iman denen gerçekten tamamen habersiz idi. Esav’ın gözleri ile göremediği bir şey, gözünde tamamen değersiz idi. Kutsal yazılar Esav’dan saygısız bir kişi olarak söz ederler. Ve Esav hakkında şu ayet yazılmıştır: “Yakup’u sevdim ama Esav’dan nefret ettim.” “Öyle ki, Tanrının seçim yapmaktaki amacı, yapılan işlere değil, kendi çağrısına dayanarak sürsün.” Romalılar 9. Bu yazıların birer örnek olduklarını biliyorum ama yine de hiç kuşkum yok ki bu örneklerin nedeni Esav’ın davranışına dayanır. Esav Tanrının vaatlerini küçük gördü ve “biliyorsunuz, Esav daha sonra kutsanma hakkını miras almak istedi ise de geri çevrildi. Kutsanmak için gözyaşı döküp yalvarmasına rağmen vermiş olduğu kararın sonucunu değiştiremedi.” İbraniler 12:17.

Esav’ın kardeşini öldürmek için plan yaptığını hatırlıyorsunuz; belli ki, Tanrının gözünde en üzücü olan nokta şudur: Esav’ın soyu Tanrının halkı olan Yakup’un soyuna karşı korkunç bir nefret duyuyor idi. Ama yine de Tanrının yüreğinin Esav’ın soyu ile ilgili olarak üzüldüğünü görebiliyoruz. Çünkü Yasanın Tekrarı 23:7 ayetinde Tanrı şöyle der: “Edomlulardan iğrenmeyeceksiniz çünkü onlar kardeşinizdir.” Esav’ın ve soyunun tüm kötülük ve günahına rağmen Rab yine de İsrail’e Edomlular ile kardeş olduklarını hatırlatmaktadır. Ama bu lütuf bile küçük görülmüş ve reddedilmiştir ve Rab Edom’a şu sözleri söylemek zorunda kalır: “Yakup soyundan gelen kardeşlerine yaptığın zorbalıktan ötürü utanca boğulacak ve sonsuza dek yok olacaksın.” Ovadya 10.

İmanlı anne ve babalar olarak bizlerin şu gerçeği hatırlamamızda büyük yarar vardır: yiyecek konusundaki gönül hoşnutluğu öyle görünüyor ki Esav’ın düşüşünün başlangıcı oldu ve biz onun babasının düştüğü günahın bu olduğuna daha önceden işaret etmiş idik. Eğer gelecekte bir gün babasının örneğinin Esav’ı kendisini mahveden şeye yönlendirdiği açıklanacak olur ise o zaman bu durum söz ile ifade edilemeyecek kadar üzücü olur. Rab bizi muhafaza etsin çünkü bizler kendi kendimizi muhafaza edemeyiz.

Ama burada hatırlamamız gereken önemli bir şey vardır: Esav’ın kötü örneği Esav’ın sorumluluğunu azaltmaz, onun, babasının imanında devam etmemesi için bir bahane de değildir ve aynı zamanda Tanrının onun üzerindeki yargısını da hafifletmez. Bu yargının ağırlığını anlamak için peygamberlerin kitaplarına gitmemiz gerekir. Ovadya kitabının tamamı bu konu ile meşgul olur ve diğer peygamberlerin kitaplarında da bu konuya sık sık işaret edilmiştir. Örnek olarak bakınız: Yeremya 49: 7-22. “Sodom ile Gomora’yı ve çevredeki köyleri nasıl yer ile bir ettim ise orada da kimse oturmayacak ve insan oraya yerleşmeyecek.” Yeremya 49:18. Edom sonsuza kadar kesilip atılacak. Geride kalan dünya sevinç içinde coşar iken Edom tamamen ıssız hale gelecek.

Esav ve onun soyu imanlı ailelerin çocuklarını – Müjdeyi reddetmiş olan çocuklarını – hatırlatır. Bu çocuklar kurtuluş için “doğum hakkına” sahiptirler ama onlar bunu küçümsemişlerdir; Tanrının bereketli vaatlerini işittiler ve onları biliyorlar idi ama bu vaatleri reddettiler. Bu çocukların, reddetmiş oldukları vaatleri kabul etmiş olan büyükbaba ve büyükanneleri, anne ve babaları, erkek ya da kız kardeşleri var idi. Bazı durumlarda ne yazık ki Tanrının halkına karşı çok acı vererek hareket ettiler. Belki de bu davranışlarının şöyle bir nedeni olabilir idi: Esav’ın kardeşine karşı kötü davranması! Ancak Esav2ın bu davranışı için bir özrü yok idi.

Bu sözcükleri yazar iken ne kadar çok acı çektiğimi size anlatamam. Ancak bu üzücü örnek sorunlu çocukları olan bizlere Tanrının huzurunda onların adına daha gayretli bir şekilde yüz üstü yere kapanmamızı sağlasın ve eğer böyle bir çocuğun gözleri bu sayfada yazılanları okur ise Tanrının merhamet ile ona hala yalvardığını hatırlasın ve ona “yuvaya” gelmesi için hala bir yolun mevcut olduğunu anlasın. “Baba, günah işledim” demek çok mu zordur?

Yakup

Yakup’un öyküsü çok derin ve eğitici dersler ile doludur. Öykünün başlangıcından sonuna kadar sanki şu özdeyiş yazılmış gibidir: “İnsan ne eker ise onu biçer.” Yaqkup babasını aldatmış ve kardeşine hile yapmış idi. Ve bunun karşılığı olarak da kayınpederi Yakup’u aldattı ve ona hile yaptı ve daha sonra iki oğlu da Yakup’a karşı aynı kötü davranışta bulundular. Ancak tüm bunların hepsi Tanrının ona olan lütfunun daha parlak bir şekilde görünmesine neden oldu.

Kutsal Ruhun Yaratılış kitabında Yakup’un öyküsüne ne kadar geniş yer verdiğini fark etmiş olduğunuzu düşünüyorum. Ve sanırım böyle olduğu içinde ruhlarımız içgüdüsel olarak sevinç ile coşmaktadır. Yakup bizlere öyle çok benzemektedir ki yüreklerimiz sürekli “bu kişi ben olabilir idim” sözcüklerini yansıtmaktadırlar. Başarısızlıklar, öz irade, hile, iman eksikliği, dünyaya dönmek, tüm bunlar ne yazık ki bazılarımız tarafından çok iyi bilinen konulardır. Ve işte bu nedenle Tanrımızın Kendisinden sürekli olarak “Yakup’un Tanrısı” olarak söz etmesi bizi sevindirir. Tanrı Kendisi için “İbrahim’in Tanrısı” ifadesini daha ender olarak kullanır. Bu konu ile ilgili örnek vermek için şu Mezmur ayetlerine bakalım: Mezmur 20:1; Mezmur 46:7,11; Mezmur 75:9; Mezmur 76:6; Mezmur 81:1,4; Mezmur84:8; Mezmur 94:7; Mezmur 114:7; Mezmur 132: 2,5; Mezmur 146:5; Mezmur 47:9 ile kıyaslayın. Mezmurlarda “Yakup’un Tanrısı” ifadesini on üç kez, “İbrahim’in Tanrısı” ifadesini ise bir kez gördüğümüze dikkatinizi çekmek isteriz. Ve yine hatırlatalım ki Yakup adının anlamı “Hileci, aldatan” iken İbrahim’in adı “Pek çok ulusun babası” anlamına gelir.

Yakup’un çok ilginç öyküsünün tamamı boyunca Yakup’u ayrıntılı olarak izlemem gerekmiyor. Gün batımındaki taş yastık, yirmi yıl boyunca ağır iş görmesi ve Haran’da yaşadığı tüm sıkıntılar babasına ve erkek kardeşine karşı yaptığı yanlış davranışların birer ürünü olduklarını çok net olarak göstermektedir. Burada unutmamamız gereken bir nokta da Yakup’un babasından ve büyükbabasından farklı olarak iki eşe ve iki cariyeye sahip olması idi. Yakup’un ilk oğlu karısı Lea’dan oldu ve adını Ruben koydu; Ruben daha sonraki yıllarda kutsal konulara olan saygı eksikliğini babasının cariyesi Bilha ile yatarak gösterdi ve bu tek davranışı yüzünden Ruben ilk doğan evlat olma hakkını kaybetti; ama aynı zamanda buna ek olarak Yakup da büyük bir kedere büründü ve çok üzüldü. Yaratılış kitabının 49: 4 ve 5.ayetlerinde yaşamının sonuna geldiği zaman bu kötü ve murdar eylemin dehşeti ona ilk günlerde olduğundan daha gerçek ve daha korkunç olarak göründü; Yakup’un ilk günlerinde Tanrı ile yürümek yerine O’nu izlemekten uzaklaştığı zamanlardan farklı olarak yaşamının son günlerinde Tanrıya daha yakın yaşadığını fark ediyoruz. Ve bir anlamda bunun böyle olması gerekiyor idi. Evet, doğrudur, günahlar bağışlandı, hepsinin üstü örtüldü ve bizler aklandık. Ve bizi aklayan Tanrı’dır o zaman bizi kim suçlayabilir? “Kardeşlerin suçlayıcısı” bu eski günahları önümüze defalarca getirme ve bize onları hatırlatma konusunda fazlası ile gayretlidir. Ama Tanrıya şükürler olsun ki bizden yana olan Tanrımız şu sözleri söylemeye her zaman hazırdır: “Rab seni azarlasın ey şeytan, Yeruşalim’i seçen Rab seni azarlasın! Bu adam ateşten çıkarılan yarı yanmış odun parçası değil mi?” Zekeriya 3:2.

Ve yine de, Kurtarıcımıza ne büyük bir bedele mal olduğunu hatırladığımız zaman bu eski günahların dehşetinin daha da büyük hale gelmesi gerekir.

İbrahim ve İshak göçebe olarak yaşadılar. Çadırları ve sunakları var idi. Kenan ülkesinde bu ata tarafından sahip olunan tek toprak bir mezar yeri idi. Ve Yakup’un da onların ayak izlerinden devam etmesi gerekiyor idi ama Yaratılış 33:17,19 ayetlerinde Yakup’un bir bina inşa ettiğini ve bir toprak satın aldığını okuruz. Ve Yakup’un bu davranışı bize onun babasından ya da büyükbabasından daha farklı bir düşünceye sahip olduğunu gösterir. Bir göçebe olarak Tanrı yolunda yürümek her zaman kolay ya da zevkli değildir. Rabbimiz İsa Mesih’in sözlerine kulak verelim: “Tilkilerin ini ve kuşların yuvası var. Ama İnsanoğlunun başını yaslayacak bir yeri yok.” Matta 8:20; Luka 9:58. Rabbimiz bu dünyada, çarmıhta “Tamamlandı!” diyene dek o kutsal başını yaslayacak bir yer asla bulamadı (Grekçe Yeni Antlaşma’da da aynı sözcük kullanılır ve bunlar Yeni Antlaşma’da bu şekilde yalnızca bir kez kullanılırlar!). O’nun yürüdüğü göçebe yolu çok parlak idi ve yeryüzüne hiç bir zaman O’nun gibisi ayak basmadı. Her insan kendi evine gidebiliyor idi ama İsa Zeytinlik Dağına gitti çünkü O’nun burada aşağıda gidebileceği bir yeri yok idi.

Yakup bu göçebe yolundan çok yorulmuş ve bezmiş gibi görünüyor idi ve bu yüzden yerleşme konusunda gelen ayartıya boyun eğdi ve bir ev inşa etti. Ve bu eyleminin sonucunda hangi ürün ortaya çıktı? Yakup’un kızı Dinah o ülkede yaşayan diğer kız çocuklarını görmek için dışarı çıktı. Babası göksel bir göçebe olarak dünyadan geçmek yerine dünyada yerleşmeyi seçmiş idi: ve onun kızının da dünyadaki kız çocuklar ile arkadaş olmak istemesinden daha doğal ne olabilir idi? Bu olayın üzücü ve utanç veren sonucunu hepimiz biliyoruz. Bir çadır yerine bir evi tercih etmenin böyle acı bir ürüne boyun eğmek anlamına gelebileceğini kim tahmin edebilirdi ki? Ama yine de durum işte budur ve günümüzde dünya ile dostluk hala Tanrı ile düşmanlıktır ve eğer biz bu dünyada yerleşir ve bir göçebe olma ruhunu yitirir isek o zaman çocuklarımızın aralarında evimizi yapmış olduğumuz kişilerin dostluklarını istedikleri için onları suçlamamız mümkün müdür?

Tanrının adına leke süren bu olayın korkusu ve utancı yıllar sonra bile Yaratılış kitabının kırk dokuzuncu bölümünde Yakup’un canının üzerine gelir ve günah anında göründüğünden daha güçlü bir şekilde görünür ve şu ayetleri okuruz: “Lanet olsun öfkelerine çünkü şiddetlidir. Lanet olsun gazaplarına çünkü zalimcedir. Onları Yakup’ta bölecek ve İsrail’de dağıtacağım.” Yaratılış 49:7. Levi yüzlerce yıl önce Şehem’de işlenmiş olan bu korkunç günahın bir cezası olarak İsrail’de dağıtıldı. Ama şimdi artık kendimizi teşvik edelim ve Tanrının lütfuna bakalım. İsrail’de dağıtılma cezası söz ile anlatılamaz bir bereket haline dönüşür. Bu oymak Tanrıya yaklaşması için seçilir ve onların İsrail’de dağıtılması ile birlikte aynı zamanda Tanrı bilgisi ve Tanrı sözü de onlar aracılığı ile İsrail’de eşit şekilde dağıtılırlar. Tanrı insan gazabını bir kez daha Kendisinin övülmesi için kullanır ve böylece Tanrı bir kez daha kötülükten iyilik çıkartır. Ne kadar da teşvik edici bir örnek!

Yakup ve oğullarını inceler iken gözden kaçırmamamız gereken bir başka nokta da şudur: Tanrının lütfu hatalar yapan zavallı Yakup’a Yusuf gibi bir oğul ihsan eder! Ben Yusuf’un yapmış olduğu bir hatadan söz eden bir yazının var olduğunu hatırlamıyorum. Tanrıya çok şükredelim ve cesaret bulalım çünkü her zaman ve defalarca gördüğümüz gerçek şudur: Tanrının lütfu – hak etmediğimiz iyiliği – günahın bulunduğu yerde artar! Biz anne ve babaların bu gün üzerinde durup önem vermemiz gereken tek şey Tanrının lütfudur! Ve Yakup’un öyküsü başından sonuna kadar işte bu lütfun öyküsüdür.

“Yakup”

“İşte bak, Ben her zaman seninleyim!”
Adı” Hilekar” olan benimle mi?
Ah, Rabbim, bu mümkün olamaz!
Evet, Baba, İshak ile olabilir!
Ama ey Rabbim, benim ile asla olamaz!
Evet, senin ile! Her zaman seninleyim!

“Seni her zaman güvenlik içinde koruyacağım!”
Beni mi koruyacaksın? Kardeşimden çalan beni mi koruyacaksın?
Şu anda yaşamını kurtarmak için kaçmakta olan beni mi?
“Aldatıcı” diye çağırdıkları beni mi koruyacaksın?
Rab, Sen beni asla korumayacaksın!
“Evet, seni güvenlik içinde koruyacağım!”

“Ve seni yuvana geri getireceğim!”
Beni, adı Yakup olan bir ‘solucanı’ mı yuvaya getireceksin?
Bana yiyecek ve giysi verecek
ve benim Tanrım mı olacaksın?
Evet, “Seni yuvana getireceğim!”

“Seni hayal kırıklığına uğratmayacağım 2
ve seni asla terk etmeyecek ve senden vazgeçmeyeceğim.
Ben sonsuza kadar Yakup’un Tanrısıyım!
Bu bereketleri herkes alabilir çünkü onları
her imanlı için söylüyorum:—
“Hayır, seni asla hayal kırıklığına uğratmayacağım!”

Amram ve Yokevet

Şimdi Musa’nın anne ve babası olan Amram ve Yokevet’e bakalım. Mısır’dan Çıkış kitabının ikinci bölümünde yer alan bu öykü ne kadar da hoş bir öyküdür! Anne ve eş Yokevet’in ruhu burada hareket eden ruh gibi görünür ve belki de Yokevet Amram’ın halası olduğu için bu durum bizi şaşırtabilir. Mısır’dan Çıkış 6:20. Ama Amram’ın Mısır’daki bu küçük evde doğru bir yere sahip olmadığına dair bir fikir ileri sürülmemiştir. İbraniler 11:3 ayeti bize şöyle der: “Musa doğduğu zaman annesi ve babası onu iman ile üç ay gizlediler. Çünkü çocuğun güzel olduğunu gördüler ve kralın fermanından korkmadılar.” İbraniler 11:3. Aramızda hain bir düşman tarafından yönetilen bir ülkede yaşamış olanlar bu adanmış çiftin harika cesaretini daha iyi takdir edebilirler, çünkü bu anne ve baba kralın fermanından korkmadılar. Bu olay onların imanı için bir deneme idi ama biz “içtenliği kanıtlanan imanımızın İsa Mesih göründüğü zaman bize övgü, yücelik ve onur kazandıracağını ve imanımızın ateş ile arıtıldığı halde yok olup giden altından daha değerli olduğunu” biliyoruz. 1.Petrus 1:7. Ve Tanrı onların imanını nasıl da onurlandırdı! Bu ann ve babanın üç çocuğu da Tanrının en onurlu hizmetkarları yapıldılar!

Çocukları için Tanrının huzurunda cesaret ile durmak ve çocukları konusunda yalnızca O’na güvenmek ve insandan korkmamak bu gün anne ve babalar için ne büyük bir sevinçtir! Tanrı bu tür bir imanı hiç kuşkusuz Amram ve Yokevet’in günlerinde nasıl onurlandırdı ise aynı şekilde yine onurlandıracaktır!

Ancak Yokevet burada bize bir başka güzel ders daha öğretir. Firavun tüm halka doğacak olan erkek çocukların nehre atılmalarını buyurmuş idi. Yokevet krala itaat etti. Kralın buyruğunun oğluna da uyarlanması gerektiğini biliyor idi ve onu nehre saldı. Ama gizli bir küçük gemi içinde, öyle ki, bu ölüm sularının tek bir damlası bile oğluna dokunamasın. Ve Tanrı onun imanını bolluk ile ödüllendirdi. Hepimiz bu öyküyü biliriz. Kralın kızı bebeği alır ve bebeğin kız kardeşi bebeği emzirecek bir sütanne çağırmaya koşar. Ve elbette bu sütanne bebeğin kendi annesidir. Bebeğin kız kardeşi onu kralın kız kardeşinin kollarından alırken duyduğu sevinç ne kadar da müthiş bir sevinçtir: çünkü artık bu görevi kendisi için değil kardeşini kurtarmış olan kadın için yapmaktadır. Gider ve bebeğin annesini çağırır, firavunun kızı Yokevet’e: “Bu bebeği al ve benim için emzir, ücreti ne ise veririm” der. Kadın bebeği alır ve emzirir. Mısır’dan Çıkış 2:9.

Aynı şey bizim için de geçerlidir. Her imanlı anne ve baba Tanrının kendilerine vermiş olduğu çocuğa ölüm mahkumiyeti altında sahip olduğunu bilme ayrıcalığını elde etmiştir. O bu çocuğu bu ölüm sularının içine bırakabilir ve çocuğun buraya ait olduğu bilgisine sahiptir. Ama Bir Başkası daha önce bu suların arasından geçmiştir ve şimdi çocuklarımızı koruyacağına güvendiğimiz bu Kişi, bize çocuğu geri verir ve şöyle der: “Bu çocuğu al ve BENİM için emzir, ücreti ne ise veririm.” Çocuk artık bizim değildir. Çocuğumuzu ellerine bırakmış olduğumuz Kişi onu kabul etmiştir ve şimdi onu Rabbin desteği ve öğüdü ile besleyip yetiştirmemiz için bize geri vermektedir. Bunun anlamı, her çocuğun kendisi için kişisel bir kurtuluş imanına sahip olması gerekmediği değildir. Tanrının Kendi tarzına uygun olarak çocuğun ölüm mahkumiyeti altında olduğunu kabul etmek ve bu çocuğu kurtarması için o karanlık sulardan geçmiş olan Rabbe güvenme ayrıcalığına sahip olmamızdır. Çocuğu yeni bir şekilde geri alırız, artık bize ait değildir ama biz çocuğu O’nun için emzirmek ile görevlendiriliriz. Ve eğer bunu O’nun için yapmayı gerçekten arzu eder isek O bize çok cömert bir şekilde ücret ödeyecektir!

Firavun

Firavunun Mısır’da öldürülmesini istediği çocuklar ile ilgili fikrini sonradan nasıl değiştirdiğini görmek için şu ayetteki sözlerini mutlaka referans olarak okumadan geçemeyeceğiz: “Alın çoluk çocuğunuzu, gidin gidebilir iseniz, Rab yardımcınız olsun.” Mısır’dan Çıkış 10:10. Buna karşılık veren şu sözler ise gerçek bir babanın (Musa) içten yüreğinden gelmektedir: “Genç ve yaşlı, hep birlikte gideceğiz. Oğullarımızı, kızlarımızı, davarlarımızı ve sığırlarımızı yanımıza alacağız ve gideceğiz.” Hangi anne ve baba çocuklarını Mısır’da bırakarak Mısır’dan gitmeye razı olabilir? Tanrı biz anne ve babalara çocuklarımız için olduğu gibi kendimiz ve sahip olduğumuz her şey için dünyadan ayrılıp gitme konusunda lütuf versin.

Firavunun oğlunun ölümüne neden olan korkunç yargı tamamen onun imansızlığının bir sonucu idi. Eğer imansız bir anne ya da babanın gözleri bu sayfada yazılı olanlara ilişir ise o zaman dursun ve düşünsün ve durum sonsuza kadar geç olmadan kendi imansızlığının bedeli için çocuklarının ne kadar ücret ödemek durumunda kalabileceğini hesaplasın!

Harun’un ailesini incelemeye geçmeden önce bir an için duralım ve İsrail’in Mısır’dan ayrıldığı yıllardan önce Mısır’daki bir ailenin ne gibi bir yaşamı olduğuna kısaca bir göz atalım. Musa’nın halkına zulmedenlere karşı nasıl da doğal bir gayret ile karşı durduğunu görüyoruz, çünkü Musa “kardeşlerim Tanrının benim aracılığım ile kendilerini kurtaracağını anlarlar” diye düşünüyordu ama kardeşleri bunu anlamadılar. Elçilerin İşleri 7:25. Öyle görünüyor ki kurtuluş beklentisi Musa’nın yüreğini İsrail’in Mısır’dan ayrılma zamanı olgunlaşmadan ya da gelmeden kırk yıl önce doldurmuş idi. Tanrının Ruhu bu zaman içinde İsrail’deki çok kişinin yüreğini gerçekten de harekete geçirmiş olabilir ve onların yüreklerini atalarının Tanrısına döndürüyor olabilir idi. Çölde Sayım kitabında yer alan topluluğa yardımcı olacak kişilerin adlarını okur ve “El” sözcüğünün “Tanrı” anlamına geldiğini hatırlayacak olur isek bu konu ile ilgili adların sayısına şaşırmadan edemeyiz. Örneğin, Çölde Sayım 1:5 ayetinde geçen Elisur “Tanrı benim kayamdır” anlamına gelir. Altıncı ayetteki Şelumiel adı, “Tanrının dostu” anlamına gelir. Sekizinci ayete baktığımız zaman gördüğümüz Netanel adı “Tanrıdan verilmiş” anlamına gelmektedir. Dokuzuncu ayette yer alan Eliav adı ise “Tanrım Babadır” anlamına gelir. Ve böylece devam eder isek daha pek çok derin anlam içeren isimler ile karşılaşırız.

Bu insanlar Mısır’dan kurtuluş gelmeden pek çok yıl önce doğmuşlar idi. Ve anne ve babaları tanrısayar insanlar olmalarına ve umutları gerçekten yalnızca Tanrıda olan kişiler olmalarına rağmen yine de uzun bir bekleme dönemi yaşamışlar idi ve hiç kuşkusuz bekledikleri kurtuluş ortaya çıkmadan önce dünya sahnesinden göçüp gitmişler idi. Ve bu bekleme döneminde bizler için çok derin ve çok önemli bir ders mevcuttur. Biz doğamız itibarı ile sabırsız kişileriz. Bizim için beklemek çok ama çok zordur. Beklentimiz Tanrıdadır ve eğer bu O’nun isteği ise O bunu yerine getirecektir. Ama O genellikle bizim beklentimizin gerçekliğe dönüşmesi için çok beklememize izin verir. Dua etmeye devam etmek ve umut etmeye devam etmek için ne kadar teşvik edici ifadeler! Yakup şu sözleri söyleyebildi: “Beni bereketlemediğin takdirde gitmene izin vermeyeceğim.” Yaratılış 32:26. Ve Hoşea 12:4 ayetinde Tanrının Ruhu bize bu konu hakkında yorum verir: “Melek ile güreşip yendi. Ağladı ve kutsanmak istedi.” Bizler beklemekten çok kolayca yorgun düşer ve vazgeçeriz ve “boş veririz.” Arzunun aciliyeti Musa’da olduğu gibi bizden de geçip gider. Musa kırk yıl önce yapmak için uğraştığı şeyi sonunda nihayet gitmek için buyruk geldiği zaman tamamen reddeder. Ama bu kırk yıl boşa harcanmış yıllar değildir çünkü Musa şimdi Rabbin gücü ile gidecektir oysa daha önce kendi gücü ile gitmek için çaba göstermiş idi. Ve biz bu bekleme döneminde geçen bezgin yılların boşa giden yıllar olmadığını göreceğiz çünkü Tanrı bize bu bekleme döneminde başka bir şekilde öğrenilmesi mümkün olamayan dersler öğretmiştir.

Harun

Şimdi dönüp Harun’un ailesine bakalım. Harun’un dört oğlu var idi: Nadav, Avihu, Elazar ve İtamar. Levililer kitabının 8 ve 9.bölümlerinde Harun ve dört oğlunun atanması ile ilgili çok ilginç ve çok ciddi bir kayda sahibiz. Onlar, İsrail’de Tanrıya en yakın olan yere getirildiler. Kendilerine verilmiş olan ayrıcalıklara başka hiç bir genç adam sahip değil idi.

Baba tarafından yalnızca Baş kahinin oğulları değil ama aynı zamanda anne tarafından da kraliyet oymağı olan Yahuda Prensi’nin yeğenleri idiler.

Levililer kitabının dokuzuncu bölümü atanma törenlerinin tüm sekiz gününün görkemli tanımı ile son bulur, “Rab bir ateş gönderdi ve ateş sunağın üzerindeki yakmalık sunuyu ve yağları yakıp küle çevirdi. Bunu gören halkın tümü sevinç ile haykırarak yüz üstü yere kapandı.”Levililer 9:24.

Ama daha sonra onuncu bölümün ilk ayetlerinde Nadav ile Avihu’nun Rabbe, O’nun buyruklarına aykırı bir ateş sunduklarını okumak ne kadar da üzücüdür! Ve bu davranışın sonucu ne oldu? Rab bir ateş gönderdi ve bu ateş onları yakıp yok etti. Ve Nadav ile Avihu Rabbin huzurunda öldüler! Onuncu bölümün dokuzuncu ayeti onların kutsal ile bayağı olanı birbirinden ayırt edemediklerini ima eder gibidir ancak bu konuda tam emin olamayız. Tanrının huzuruna kendi yolları ile yaklaşmaya cüret eden bu kişiler ayrıcalığın en üst konumunda olan kişiler idiler ama yine de yargı üzerlerine çok hızlı ve korkunç bir şekilde geldi. Baş kahinin harika görev çizgisi üzerinde bulunan en büyük oğlun bir an içinde yakılıp yok olduğunu görmek ne kadar korkunç bir şey! Ama ayrıcalık ne kadar büyük ise sorumluluk da o kadar büyüktür.

“Ve Harun hiç bir şey söylemedi.” Bir baba yüreği Harun’un o anda hissettiklerini ve çektiği acının büyüklüğünü fark ederek Harun’a empati duyar. Harun o anda ağzını açmadı ve hiç bir şey söylemedi, acaba yalnızca bir yıl öncesine geri dönüp düşünüyor muydu? Kendisini altın buzağıyı yaparken ve halkın çıplak bir şekilde altın buzağının önünde yaptığı iğrenç kutlamayı gözünün önüne getiriyor muydu? Oğullarına nasıl bir örnek sergilemiş idi? Oğulları kendi babalarının böyle korkunç bir şekilde suç işlediklerini gördükleri zaman Tanrının yüceliği konusunda özensiz davranmalarına şaşırmak gerekir mi? Benim kısmen ya da tamamen çocuklarımın günahından ve cezasından sorumlu olduğumu bilmem inen darbeyi aydınlatmaz. Harun gibi biz de kırılmış bir yürek ile boyun eğebilir ve hiç bir şey söylemeyebiliriz.

Ama Harun’un ailesinde uyarı olduğu kadar teselli de vardır. Oğlu Elazar’ın ölümünde babasının yerine geçtiğini görmek ne kadar hoştur. Ve Elazar’ın bu zamandan Yeşu kitabına kadar olan yolunu izlediğimiz zaman şunu görürüz: Elazar’ın oğlu Pinehas babasının ve büyükbabasının adımlarında yürüyerek yetişir ve yüreğe sevinç ile teselli verir. (Bakınız Yeşu 22.bölüm) Ve gerçekten de kahinliğin onuru bu Elazar ve İtamar adlı iki oğul aracılığı ile “Harun’un düzeninden sonraki” kahinlik boyunca devam etti. Şimdi, Harun’un düzenine göre değil, Melkisedek düzenine göre bir başka Yüce Baş Kahin yükselmiştir ve O’nda hiç bir hata yoktur.

Harun’a üzücü günahı ve hatasına rağmen bile bu yüce onuru ve oğulları ve torunu aracılığı ile bu sevinci ve bereketi veren lütuftur, saf lütuftur! Tanrıya şükürler olsun ki, sahip olduğumuz Tanrı aynı Tanrıdır ve tüm hatalarımıza rağmen biz de Mesih’in kanı ve tamamladığı iş aracılığı ile aynı lütfa sahip olduğumuzu biliyoruz.

Musa

Şimdi Musa’nın ailesine geliyoruz ve burada daha önce incelemiş olduğumuz ailelerde olduğu gibi insan Tanrının bu kutsal adamlarının hatalarından söz ettiği için utanç ile doluyor. Ancak yine de bu kayıtların bizim onların üzerinde düşünmemiz için yazıldıkları öğüdünü vermekten kaçınmamız mümkün değil.

Mısır’dan Çıkış 2:21 ayetinde Musa’nın Reuel’in (Mısır’dan Çıkış 2:18) ya da Yitro’nun (Mısır’dan Çıkış 18:5) kızı Sippora ile evlendiğini okuyoruz. Sippora’nın diğer uluslardan olan bir kadın olduğunu hatırlamamız gerekiyor ve umarım bir gün her biriniz Bay J.G.Belett’in İsrail’de en önemli konumlara gelen Yahudi olmayan ünlü kadınların soyları ile ilgili düşüncelerini okumak ve keyif almak için zamanınız olur! Sippora bu dikkat çekici soydan gelen bir kadın idi ve bu soy işitecek kulağı olan kişilere Rabbimizin hali hazırda Kendisi için öteki uluslardan olan bir gelin hazırlamakta olduğunu anlatır.

Musa’nın iki oğlu var idi; Gerşom (orada garip) ve Eliezer (Tanrım bir yardımdır), bu isimler baba olan Musa’nın gerçek ve sadık yüreğine parlak bir şekilde tanıklık ederler. Mısır’dan Çıkış 4:24,26 ayetlerinde şöyle bir ima bulunur: Musa’nın ev halkının içinde her şey yolunda gitmiyor idi; Sippora’nın, oğullarının sünnet olmalarını reddettiği aşikar idi; öyle anlaşılıyor ki Sippora için sünnet zalimce ve gereksiz bir gelenek idi. Ama Sippora boyun eğme konumunun içinde değil idi ve aynı zamanda Tanrının düzenine boyun eğmek yerine kendi yolunda yürümeyi seçtiği için oldukça hatalı idi. Ancak Tanrının hizmetkarını kullanabilmesi için önce bu konunun düzeltilmesi gerekiyor idi ve Musa’nın kendisinin olduğu gibi ev halkının da ölüme tanıklık eden bu işareti taşıması gerekiyor idi. Sonunda Sippora’nın kendisi kocası Musa’nın yaşamını kurtarmak için oğullarını sünnet eder ama aynı zamanda söylediği sözlerde şu şikayet yer alır:” Gerçekten sen bana kanlı güveysin.” Mısır’dan Çıkış 4.25. Bizler için şunu hatırlamamız çok yararlı olacaktır: kendi yolumuzu tercih etmemize rağmen bile Tanrının düzenini bir kenara bırakamayız. Tanrı ile ilgili değerlerde kendi yolumuzu tercih edemeyeceğimizi hem Harun’un ailesi hem de Musa’nın ailesi bize yeterli bir şekilde açıklarlar. Anne ve babanın birlikte tek yürek ile şu konuda anlaşması çok iyidir: soyumuzun hakkı ile uyum içinde olan tek pay, Tanrının yöntemi olan ölüm ve kan dökülmesidir; anne ve babanın bu yöntem konusunda hem fikir olması iyidir.

Yıllar geçer ve Çölde Sayım 12:1 ayetinde şu sözleri okuruz. “Musa Kuş’lu (Mısır’ın güneyinde bir bölge – Etiyopya -) bir kadın ile evlenmiş idi. Ve Miryam ile Harun bundan dolayı onu yerdiler.” Öykünün bundan sonrasını biliyoruz; Rab bulut sütununun içinde geldi ve çok sert bir şekilde Miryam ve Harun’u azarladı ve Miryam deri hastalığına – cüzzam -yakalandı ve kar gibi bembeyaz oldu. Miryam’ın üzerine bu korkunç hastalık cezası Musa’yı yerdiği ve ona karşı konuştuğu için gelmiş idi. Ama bu ceza Musa’nın davranışı ile ilgili olarak Musa’yı aklamadı. Hatırlayacağımız gibi Musa bu kitapları yazması için Tanrı tarafından kullanıldı. Şu sözlerde Musa’nın kendi davranışını kabul ve itiraf ettiğini okuyabiliriz:” Çünkü Musa Kuş’lu – Etiyopya’lı – bir kadın ile evlenmiş idi.” Bize o sırada Sippora’nın ölü olup olmadığı ya da Musa’nın karısı hayatta iken bir başka kadın ile evlenip evlenmediği söylenmez. Musa Sippora ile evlendiği zaman kendi halkından bir kadın ile evlenebilecek bir konumda değil idi. Ama şimdi Tanrı halkının dışından bir kadın ile evlenmesi için böyle bir nedeni yok idi. Ama yine de her şeye rağmen Tanrının lütfu bu konu ile ilgili tüm ayrıntıların üzerine bir perde örtmüş idi. Ve biz de Harun ve Miryam’ın Tanrının onurlu hizmetkarına karşı konuşmasının doğru olmadığını düşünüyoruz. Şu gerçeği hatırlamamızda yarar var: Kutsal Ruh Tanrı halkının hatalarını ifşa etmekten zevk almaz. Sevgi ve lütuf haklı olarak günahı örter ve Tanrımızın bize olan davranışları her zaman böyle merhamet ile doludur.

Ancak yine de lütuf her günahı örtüyor olsa bile Musa’nın aile yaşamı ile ilgili bu birkaç ima bizi bu gün bile çok az kişinin farkında olduğu üzücü hatta çok üzücü bir sırra vakıf olmamıza neden oluyor. Tanrının şimdi bile merhameti nedeni ile Musa’nın torununun üzerine gelen acı utancın örtülmesi için izin vermesi mümkün müdür? Eğer Hakimler 18:30 ayeti için Eski Antlaşma’ya ya da Yenilenmiş Versiyon’a dönecek olur isek orada şu trajik sözleri okuruz: “Oyma putu oraya diktiler. Musa oğlu Gerşom oğlu Yonatan ile oğulları sürgüne kadar onlara kahinlik ettiler.” Eğer bu çeviri doğru ise (ki büyük olasılık ile bizim bundan kesin bir şekilde emin olamamamıza rağmen) o zaman İsrail’de kayda geçen ilk putperest kahin Musa’nın torunu idi. Bu konuyu tartışmak bile fazlası ile üzücü hatta fazlası ile trajik bir davranıştır. Ve belki de yapabileceğimiz en iyi şey Tanrının yapmış olduğu gibi bu konuyu yalnızca buradaki ifadesi ile olduğu gibi hiç yorumsuz bırakmak olacaktır. Ancak bu konunun her anne ve babaya şunu söylediğini düşünüyoruz: anne ve baba ne kadar onurlu olurlar ise olsunlar; lütuf insan hatalarını insan gözünden ne kadar saklar ise saklasın akılsızlığın ekmiş olduğu üzücü hasadın yine de biçilmesi gerekir.

Ancak Musa’nın soyundan gelen kişileri izlediğimiz zaman üzüntü kadar sevincin var olduğunu da görmekteyiz. “Musa oğlu Gerşom’un soyundan Şevuel, tapınak hazinelerinin baş sorumlusu idi.” 1.Tarihler 26:24. Eliezer’in soyundan gelen ve Gerşom’un erkek kardeşi olan “Şelomit boy başlarının, Kral Davut’un binbaşılarının, yüzbaşılarının ve öbür ordu komutanlarının verdiği armağanların saklandığı hazinelerden sorumlu idiler.” 1.Tarihler 26:26. Bu durum Davut’un zamanında olan bir durum idi. Musa’nın bu çocuklarının krallıktaki en büyük sorumluluk taşıyan işi emanet almaları ve onlara güvenildiğini görmek gerçekten de canları tazeleyen bir durumdur; özellikle şu olayı hatırladığımız takdirde içimiz rahatlar; Musa’nın oğlu Gerşom’un oğlu Yonatan Mika’nın hazinelerini çalan hırsızlara karşı çıktı. Hakimler 18: 18-20.

Kalev

Kalev’e ve onun kızı Aksa’ya dönerek öykülerine bakmak bir sevinçtir. Her birimiz Kalev’in öyküsünü biliyoruz ve Yeşu ve nasıl diğer on kişi ile birlikte vaat edilen diyara casusluk yapmaya gittiğini hatırlıyoruz. Diğer on kişi vaat edilen ülke ile ilgili kötü haber getirmiş idi ama Kalev ve Yeşu ülkeden iyi haberler getirdiler ve İsrail’e gidip bir an önce vaat edilen ülkeye sahip çıkması için ısrar ettiler çünkü “Rab Tanrının kendileri ile birlikte olduğuna ve bu ülkeyi onlara vermiş olduğuna güvenmişler idi.

Öykünün sonunu, yani tüm İsrail halkının bu iyi habere kulak vermeyi nasıl reddettiğini ve kırk yıl daha çölde dolaşmak için nasıl geri dönmek zorunda kaldığını biliyoruz. Ve Kalev’in de onlar ile birlikte geri dönmesi gerekti, ama ben Kalev’in yüreğinin tüm bu kırk yıl boyunca Kenan ülkesini düşündüğüne inanıyorum. Ve bu kırk yıl süresince pek çok akşam o büyük ve korkunç çölde kamp kurulduğu zamanlarda dağların çıplak doruklarına uzaktan baktığı o akşamlarda küçük Aksa da babasının yakınında ve erkek kardeşlerinin yanında oturur idi (1.Tarihler 4:15); ben Aksa’nın babası Kalev’in kucağında oturduğunu hayal ediyorum; Kalev kolları ile kızını kucaklamıştır belki çevrelerinde küçük bir kamp ateşi dahi olabilir ve sonra Kalev onlara bir öykü anlatır ve onların bu öyküyü soluk dahi almadan ilgi ile dinlediklerini gözlerimin önüne getirebiliyorum. Bu öyküler devler hakkında idi; gerçek devler ve babası bu devleri kendi gözleri ile görmüş idi ve sonra onlara kaleleri ve surları gökyüzüne yükselen kentleri anlatır idi; ülkenin meyvelerinden söz eder ve üzüm salkımlarının iki adam tarafından taşınması gerekecek kadar ağır olduğunu söyler idi. Ve bu anlattığı öykünün en iyi bölümü şu idi: Kalev öykünün sonunda çocuklarına Tanrılarının gücü aracılığı ile bu devleri yenecek güce sahip olduklarını ve bu kentlerin ve kalelerin çok yakında bir gün İsrail’e ait olacağını anlatır idi. Belki de bu öyküler içindeki en gözde öykü Hevron’un öyküsü idi. Bu öykünün başlangıcının şu tarihte olduğunu tahmin ediyorum: İbrahim’in yeğeni Lut toprak seçiminde önce davranmış ve Sodom’a yakın bir bölgede yaşamaya gitmiş idi; sonra İbrahim kendisi için seçtiği topraklara gitmiş ve çadırını Hevron’da kurarak orada bir sunak inşa etmiş idi. Ve İbrahim’in Sara’yı gömmek için satın almış olduğu Makpela mğarası da orada idi. Ve İshak ve İsmail babaları İbrahim’i de aynı mağaraya gömmüşler idi, İshak ve Rebeka da aynı mağarada gömüldüler ve Yakup da karısı Lea’yı aynı yere gömdü, ayrıca Yakup’un Mısır’dan getirilen bedeni de aynı mağaraya gömüldü.

Ve ben Kalev’in, çocuklarına şu öyküyü anlattığından da eminim: Yakup sevgili oğlu Yusuf’u Hevron vadisinden gönderdi. Ve hepinizin çocuk iken çok severek dinlediği tüm o güzel öyküyü Aksa ve erkek kardeşleri de tekrar tekrar dinlemişlerdir. Ve babaları Kalev öyküyü şu sözler ile sona erdirir idi. “Ve işte bu ülke bizim mirasımızdır. Tüm Kenan ülkesindeki en güzel yer olan Hevron bizim içindir! Orası bizimdir! Çocuklarım, orası size ve bana aittir!” Ve Musa’nın o gün şu sözler ile nasıl ant içtiğini anlatır idi: “Ayak bastığın bu ülkenin senin ve çocuklarının sonsuza kadar mirası olacağı kesindir çünkü sen tamamen Tanrım Rabbin yolunda yürüdün.” Evet, şöyle derdi: “Hevron benim için ve çocuklarım içindir! O ülke sizindir!” Ve ben küçük Aksa’nın gözlerinin bu sözleri dinler iken nasıl pür dikkat kesildiğini ve duyduğu her sözü yüreğine aldığını görebiliyorum. Aksa iki kişi tarafından taşınması gerekecek kadar büyük olan o üzüm salkımları hakkında her şeyi biliyor idi ve Kenan ülkesinin meyveleri hakkındaki her şeyi duymuş idi. Evet, belki de babası Kenan ülkesinden döndüğü zaman onlardan bazılarından tatmış olması bile mümkün idi.

Ve böylece Aksa’nın gözleri Kenan ülkesini görmeden önce yüreği ile o ülkenin tepelerini ve vadilerini, meyvelerini ve verimli otlaklarını sevmeyi öğrenmiş idi; ülkenin gerçek değerini yüreğinde kavramış idi. Çünkü ülkemizi en iyi şekilde sevmeyi çocuk iken öğreniriz.

Ve siz, tüm sevgili genç anne ve babalar, bizler bu tür akşamların gerçek değerini bilme konusunda ne kadar da yetersiz kalırız; çocuklarımız dizlerimizin üstünde ya da ayaklarımızın dibinde iken, belki de bir şöminenin önünde ya da belki de çocuklar yataklarına yattıktan sonra bizden onlara bir öykü anlatmamızı istedikleri zaman bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirelim. Yıllar geçtikten sonra bu tür fırsatlar için sahip olduğunuz her şeyi verebilirsiniz, aynı fırsatlara tekrar sahip olmayı özlersiniz. Genç anne ve babalar, işte bu fırsat şimdi sizlerindir. Çocuklarınıza şimdi yolculuk etmekte olduğunuz Göksel Ülke’yi sevmeleri için konuşabilir ve öğretebilirsiniz. Onlara Göksel Ülkenin gerçek değerini öğretme fırsatına şimdi sahipsiniz. Yürekler gençtir ve sevgi taze ve sıcaktır; fırsat şimdidir; bir daha asla tekrar bulamayacağınız bir fırsat! Biliyorum, gününüz çok dolu geçmiştir, yorgun olduğunuzu da biliyorum; “İsa, sevecen Çobanım, beni işit” şarkısını söylemenin ve çocuklarınıza “iyi geceler öpücüğü” vermenizin daha kolay olduğunu da elbette biliyorum, ancak bu fırsat dünyadaki tüm altından çok daha değerli olan fırsatların en büyüğü ve en değerlisidir.

Ne yazık ki, genellikle elimizdeki fırsatlar elimizden uçup gittikleri zaman yalnızca o zaman onların ne kadar değerli fırsatlar olduklarını anlayabiliriz. Ve eski dönemlerdeki o tatlı öykülerin çekicilikleri bu dünyanın tatsız öyküleri ile temasa geçmeden önce bu fırsatları değerlendirmek bilgece olur.

Ama Kalev bu öyküler aracılığı ile yalnızca kendi çocuklarının yüreklerini kazanmak ile kalmıyor aynı zamanda o günlerde küçük bir çocuk olan yeğeni Otniel’in de yüreğini kazanıyor idi. Belki de Otniel o yorgun çöl günlerinde bu öyküleri dinler iken yalnızca Kenan ülkesinin otlaklarını sevmeyi öğrenmiyor ama aynı zamanda değerli genç kuzini Aksa’yı da da sevmeyi öğreniyor idi; çünkü vaat edilen ülkeye ulaştıkları zaman ve bu ülke için savaş çok hararetli bir durumda iken Otniel’in amcası Kalev şu sözleri söyler: “Kiryat-sefer halkını yenip orayı ele geçirene kızım Aksa’yı eş olarak vereceğim.” Yeşu 15:15 Kenti Kalev’in kardeşi Kenaz’ın oğlu Otniel ele geçirdi ve bunun üzerine Kalev kızı Aksa’yı ona eş olarak verdi.

Sanırım Otniel ve Aksa Kenan ülkesi konusunda hem fikirdiler. Aksa Otniel’in yanına varınca, onu babasından bir tarla istemeye zorladı. Ama Otniel’in Aksa’nın babasından Aksa için bir şey istemesi gerekmiyor idi çünkü babası zaten kızı Aksa’yı seviyor idi ve kendisinin sevdiği ülkeyi seven bir kıza sahip olması Kalev için büyük bir sevinç idi.

Aksa böyle bir babaya sahip olduğu için o çok sevdiği mirastan istediği kadar alabilir idi, buna şaşırmak gereksiz! Ve eminim ki yaşlı Kalev’in yüreği kendisine gelen ve eşeğinden inmekte olan kızına baktığı zaman sevinç ile dolmuştur. Kalev kızının kendisinden bir şey isteyeceğini anladı ve bu neden ile sordu:” Bir isteğin mi var?” aksa, “Bana bir armağan ver. Madem Negev’deki toprakları bana verdin, o zaman su kaynaklarını da ver.” Kızının isteğindeki cesur tavrı sizce Kalev’in aklını şu gibi sorular ile karıştırmış mıdır? Kalev kızına şu sözlerle mi karşılık verdi? “Sana güneyde bir toprak zaten verdim. Bu sana yetmiyor mu? Neden sana daha fazlasını vereyim?” Hayır, hayır, aksa Kalev’in yüreğine göre bir kız evlat idi, Kenan ülkesine değer veriyor idi ve Kenan’daki su kaynaklarından bazılarını istedi. Ve Kalev kızına, onun istediğinin iki katını verdi! Bu davranış aynı bizim Rabbimizin davranışı gibidir. “Sana istemediklerini de vereceğim.” 1.Krallar 3:13.

Yeğeni Otniel Kalev’in yaşlı amca yüreği için ne kadar büyük bir sevinç olmalı! Otniel tam Kalev’in yüreğine göre biri idi: çok sevdiği kızına yakışan bir damat idi. Ancak hepsi bu kadar da değil! Zamanla yıllar geçtikçe ve İsrail Rabden ayrıldıkça Rabbin halkına olan öfkesi büyüdü ve halkını düşmanlarının eline bıraktı. Halk, Rabbine feryat ettiği zaman Rab İsrailoğulları için bir kurtarıcı gönderdi; Kalev’in küçük kardeşi Kenaz’ın oğlu Otniel! Evet, Otniel Hakimler kitabındaki kurtarıcılar arasında ilk oldu; Tanrı onu sıkıntı içindeki İsrail’i kurtarmak için ortaya çıkardı. Ben şahsen, Otniel ve Aksa’nın görmeden sevdikleri o ülke hakkında çölde işittikleri öyküler aracılığı ile Tanrı sözündeki bu onurlu konum için hazırlanmış olduklarını düşünüyorum.

Rab, çocuklarımızın yüreklerini kazanmamız için Kutsal Ruhunu harekete geçir ve bize rehber ol! Gücüne ve yardımına muhtacız!

Bize Kalev adının anlamının “bir köpek” (sadık anlamında)olduğu söylenir. Ve biz Kalev’in her şeyin üstünde bir üne sahip olduğunu biliyoruz çünkü o Tanrısı Rabbi tamamen hiç eksiksiz bir şekilde izledi. Bakınız Çölde Sayım 14:24; Yeşu 14:8 v.b. İyi bir köpek efendisini tüm varlığı ile izler ve ona mutlak bir şekilde sadık kalır. Belki de kızı aksa’yı böylesine baba etkisi altında bırakan şey babasındaki bu “değişik ruh” idi (Çölde Sayım 14:24). Ama tanrısayarlık insandan insana miras kalan bir değer değildir ve söylemesi üzücü ama Kalev’in soyundan kaba ve kötü huylu biri olan Naval adında birinin var olduğunu 1.Samuel 25:3 ayetinde okuruz.

Akan

Aksa için uzaktan kuzeni olan Akan, ne kadar farklı biri idi. Her ikisi de Yahuda oymağından geliyorlar idi, her ikisi de aynı anda Şeria ırmağını geçmişler ve Kenan ülkesine girmişler idi. Akan, yalnızca genç bir delikanlı olmasına rağmen (büyükbabası altmış yaşından daha fazla olamaz idi) yüreği yine de Kenan ülkesinin su kaynaklarına ve vadilerinde değil, İsraillilere adanmış olan eşyaların ve altının peşinde idi. Yeşu 7:2

İsrail’in topluluk içindeki bu ilk günahı ne kadar da ciddi bir uyarı içerir! Bu konuya Babil’in dahil olması ne kadar gariptir! Babil sonunda Yahuda ülkesine yıkım ve yok olma getiren kenttir! Babil giysileri giyilmekte idi ve bunun nedeni sanırım Kenan ülkesinin giysi stilinden daha iyi bir stile sahip olması idi ve Akan tüm yaşamı boyunca çölde el ile dikilmiş muhtemelen babasından ve büyükbabasından kalmış olan giysiler giymek zorunda kalmış idi; bu harika giysiler hiç eskimemişler idi; biz de bize verilen bir başkasının giysisine bu giysi ne kadar iyi olur ise olsun her zaman değer vermeyiz. Akan’da bu tür giysilere değer verecek bir yürek yok idi, o Babil giysilerini istiyor idi.

İsrail’in Kenan ülkesindeki konumunun sonuna yaklaştığımız zaman bu giysi konusuna tekrar işaret etme fırsatına sahip olacağız. Babil modasının ilk düşüşe neden olduğunu görmemiz ne kadar garip ise aynı şekilde yine bu Babil modasının sonunda krallığın korkunç düşüşüne ya da yıkımına neden olduğunu görmek o kadar gariptir. (Hezekiel 23:12-17; Sefanya 1:8).

Ama konu yalnızca Babil giysileri değil idi, aynı zamanda altın ve iki yüz şekel gümüş de bu yıkıma dahil olan meseleler idi. Ve söylemesi üzücü ama bizlerin yüreklerinde ve çocuklarımızın yüreklerinde altına ve gümüşe ve bir Babil giysisine eğilim gösteren bir kapasite mevcuttur; dünya modasına uygun olan bir giysi ve bu gün gördüğümüz Babil giysilerinin bazıları ne kadar korkunçtur; diliyorum ki Rab sevdiklerimizi bu tür giysilere imrenmekten korusun!

İmanlı bir anne ve babanın yüreğinde yapılacak bir araştırma çok garip şeyler ortaya çıkarabilir; Babil’de yapılan bir araştırmada rağbet gören yirmi sekiz şeyi içeren bir listede altın ilk sırayı alır ve insanların canları ise listenin en son sırasında yer almaktadır. (Vahiy 18:12,13) Dileyelim ve dikkat edelim ki, çocuklarımızın canları ilk sırada gelsin ve altın en son sırada kalsın! Çocuklarımızın önlerine ne tür örnekler koyuyoruz? Onların bizi bir kitap gibi okuduklarını hatırlayalım! Onlar yüreklerimizin Kenan ülkesinin kaynaklarında mı yoksa Babil giysilerinde mi olduğunu görmekteler? Günlük önceliklerimizde, meşguliyetlerimizde ve işlerimizde listenin başında neyin yer aldığını görüyorlar? Altın mı yoksa İnsanların canları mı?

Çocuklarımızın yazgısı büyük olasılık ile bu sorulara verilecek olan yanıtlara bağlıdır. Akan’ın ve ev halkının hepsinin Akan’ın açgözlülüğü yüzünden mahvolduklarını hatırlayın. Yeşu 7:24.

Akan’ın babası ve büyükbabası ilgili gerçeğe çok belirgin bir şekilde işaret edildiğini düşünüyorum ve bu gerçek bir anlamda onun ile özdeşleşmiştir; bize, onun günahı ile ilgili sorumluluğun onlara dahi dönebileceğine dair bir imada bulunurlar.

Rahav

Tanrının imana verdiği zengin ödülü göreceğimiz için şimdi yüreklerimizin yine tazeleneceğini müjdeliyeyim; çünkü çocuklar Rabden mirastırlar ve rahmin ürünü Tanrının ödülüdür. Mezmur 127:3. Ama çocuklar Tanrının Rahav’a vermiş olduğu tek ödül değiller idi.

Hepiniz öyküyü bilirsiniz. Rahav Kenanlıdır ve öteki uluslara ait bir kadındır. Yani nihai yıkıma atanmış olan kişilerden biridir. Onun bir fahişe olduğunu da bilirsiniz. Ama hiç onun imanı üzerinde ve imanı nedeni ile kazanmış olduğu ödül hakkında derin düşündünüz mü? İbraniler kitabının on birinci bölümündeki iman kahramanları listesinde Rahav’ın adının da yer aldığını hatırlatayım.

Yeşu 2:9,10 ayetlerinde Rahav şu sözleri söyler: “Rabbin bu ülkeyi size verdiğini biliyorum. Sizden ötürü dehşete kapıldık. Sizden ötürü herkesin korkudan dizlerinin bağı çözüldü. Çünkü Mısır’dan çıktığınız zaman Rabbin Kızıl Denizini (Kamış denizi) önünüzde nasıl kuruttuğunu ve Şeria nehrinin ötesindeki kralları nasıl yok ettiğinizi duyduk.” Rahav gerçek iman dili ile konuşur: “”sanıyorum” değil, “biliyorum”, “ümit ediyorum” değil, “biliyorum”. İşte gerçek iman budur. İman işitmek ile olur; onların hepsi Eriha’da bunları işitmişler idi ama inanan yalnızca Rahav oldu; yalnızca o iman etti ve bu nedenle yalnızca Rahav biliyor idi. Meselenin ne kadar bireysel olduğuna dikkat edin. Rahav şöyle diyor: “Biz işittik;” ama “ben biliyorum.” Rahav Rab Yehova’nın ülkeyi İsrail’e vermiş olduğunu biliyor idi. Ve aynı zamanda Eriha kentine gelecek olan kesin yargı ve yıkımdan da haberdar idi. Bu nedenle Rahav yalnızca kendi yaşamı için yalvarmaz, ama “Size iyilik ettiğim gibi siz de aileme iyilik edeceğinize lütfen Rab adına ant için. Annemi ve babamı, erkek ve kız kardeşlerim ile onların ailelerini ölümden kurtarıp hepimizi sağ bırakacağınıza dair bana güvenilir bir işaret verin.” Yeşu 2:12,13.

Ve bunun sonucu ne oldu? Rab, ona gereğinden fazla şey istediğini mi söyledi? “Hayır, Rahav, sen kurtulabilirsin ama ev halkın senin imanın aracılığı ile kurtulamaz” dedi mi? Rab gerçekten de böyle bir şey söylemedi. Rabbin Rahava’a verdiği vaat “onun babasının ev halkının her bireyi için idi.” Yeşu 2:18. Bu sözler bize Filipi’deki zindancı başına verilen vaadi hatırlatır. “Rab İsa Mesih’e iman et, sen de ev halkın da kurtulursunuz.” Elçilerin İşleri 16:31. Bu sözler kurtuluş için bireysel imana gerek olmadığını söylemezler. Bireysel iman kurtuluş için şarttır. Ama Tanrı’nın yolu, iman etmiş çocuğunun tüm ev halkının kurtulmasını iman aracılığı ile Kendisinden talep etmesidir. Ve işte Rahav’ın yaptığı da bu idi. Rahav “ev halkı” sözcüğünün yorumunu bu gün dostlarımızdan bazılarının yapmayı denediği ve yorumladığı dar anlamda yorumlamadı. Yeni Antlaşma’nın ev halklarında küçük çocukların olmadığı şeklindeki kanıtlanamaz bir durumu kanıtlamak için adeta sonsuz bir zahmete girmedi. (Elçilerin İşleri 16:15; Elçilerin İşleri 16:31,33,34; 1.Korintliler 1:16; 1.Korintliler 16:15). Bu çabaları ile ümit ettikleri şey şunu kanıtlamaktır: Bizler Rahav’ı taklit etmeyelim ve çocuklarımızı bizim ile birlikte zevk aldığımız dışsal bereket yerine getirmeyelim. Ancak bu tür çabalar kutsal yazıların akışına ve Tanrının özgür lütfuna doğrudan karşıdırlar.

Hayır, casuslar (ulaklar) Rahav’ı yıkıma uğrayacak olan kentten dışarı çıkartmaya gittikleri zaman Rahav’ın penceresine bağladığı kırmızı ip aracılığı ile koruma altında olan evini buldular ve “Rahav’ı, anne ve babasını, tüm kardeşleri ile bütün akrabalarını ve kendisine ait olan her şeyi alıp İsrail ordugahının yakınına getirdiler.” Yeşu 6:23. Ulak ya da casuslar Rahav’a şöyle demediler: “Rahav biz sana “ev halkın” dediğimiz zaman sen gereğinden fazla kişiyi kast ettiğimizi sanmışsın.” Aksine, Rab Rahav’ın imanının genişliğini kaydetmekten zevk alır. Ve bu imanı kusursuz bir şekilde onurlandırır. Rabbin Rahav’a, Kenanlı bir başka kadına söylemiş olduğu gibi şu sözleri söylemiş olduğundan da hiç kuşku duymuyorum. “Ey kadın, imanın büyük, dilediğin gibi olsun; imanına göre olsun.” Matta 15:28. Hayır, ev halkımızı kendimiz ile birlikte Tanrının bereket yerine getirmeyi reddeden iman Tanrıyı onurlandıran bir iman değildir. Tam aksine, bunun yani, Tanrının eşsiz lütfundan haberdar olmamak ya da bu lütfa imansızlık etmenin Tanrı onuruna leke süren dar bir imansızlık olmasından üzülerek korku duyarım.

Ancak “tüm akrabalarının” kurtuluşu Rahav’a verilen ödülün yalnızca bir başlangıcı idi. Siz Rahav’ı biliyorsunuz: ama onun kocasını ya da oğlunu tanıyor musunuz? Rahav Eriha’da yalnızca bir fahişe idi ama İsrail’de iken kim oldu? Rahav Salmon ile evlendi (Matta 1:5), Salmon Yahuda oğullarının önderi Nahşon’un oğlu idi (1.Tarihler 2:11): çölde ilk kez yürüyüşe geçen oymağın önderi. (Çölde Sayım 10:14) Ve Rahav böylece doğrudan İsrail’in kraliyet soyuna geçirildi; tüm aileler içindeki en onurlu ailelerden birine girdi ve vaat edilen Mesih’in soy kaydına geçti ve Rabbin soy kaydında sözü edilen dört kadından biri oldu.

Hepsi bu kadar da değil. Nahşon’un kız kardeşi Elişeba (bizim dilimizde Elizabeth) baş kahin Harun’un karısı idi. Zavallı ve yoksul bir Kenanlıı fahişenin getirilebileceği ne kadar muhteşem bir konum! İsrail’in kraliyet önderi Rahav’ın görümcesi oldu, evlilik bağı aracılığı ile baş kahinin yeğeni oldu, Sara, Rebeka ve Rahel’in adlarının yer almadığı Mesih’in soy kaydında adından söz edildi ve ayrıca İbraniler kitabının on birinci bölümünde büyük İman Listesinde adından tekrar söz edildi. Tanrı Rahav’a anlamı ‘güçlü’ demek olan Boaz adında bir oğul verdi ve Boaz Moav’lı Rut’un kocası oldu; kraliyet soy kaydında aynı zamanda Rut’un adından da söz edilir. Ve Boaz ve Rut kral Davut’un büyük büyük babası ve büyük büyük annesi idiler. İşte Rahav’ın imanı bu şekilde ödüllendirildi.

Selofhat’ın Kızları

Belki bu beş genç hanımı bu konuya dahil etmememiz gerekir idi: Mahla, Noa, Hogla, Milka ve Tirsa. Ama hepsi de bize benim o çok hayran olduğum Ahsa’yı o kadar çok hatırlatıyorlar ki, onlardan söz etmeden edemez idim. Bu kız evlatların erkek kardeşleri yok idi; bu ailenin tek kız çocukları idiler. Ama onlar da aynı şekilde vaat edilen ülkeyi sevmeyi ve ona değer vermeyi öğrenmişler idi ve o ülkeye varmalarından çok uzun zaman önce Musa’ya geldiler ve isteklerini bildirdiler. “biz kız olduğumuz için o görkemli ülkede bir mirasa sahip olamayacak mıyız? Bu nedenle bize de babamızın erkek kardeşleri ile birlikte o mirastan pay ver, biz de mülk edinelim” dediler. Musa bu istek üzerine nasıl hareket edeceğini bilemedi ve bu yüzden konuyu Rabbin önüne götürdü ve kız ya da erkek, kız evlat ya da erkek evlat arasında ayırım yaptı mı? Hayır, hiç kuşkum yok ki Tanrı Kendi gözünde tüm ülkelerin içinde en görkemlisi olan ve ülkelerin hepsinin yüceliği olan bu ülkeye böyle çok değer veren beş kız bulduğu için Yüreğinde büyük sevinç duydu. Ve şimdi de O’nun bu konudaki yargısına kulak verelim: “Selofhat’ın kızları doğru konuştular.” Çölde sayım 27.bölüm.

Ama eğer bu kızlar başka oymaktan birileri ile evlenirler ise o zaman ne olacak idi? Ve bu nedenle otuz altıncı bölümde Selofhat’ın kızları ile ilgili olarak Kutsal Kitabın büyük bir bölümünde bilgiler yer aldı ve bu konu hakkında özel bir yasa ortaya kondu.

Hepsi bu kadar da değil. Bu kızlar paylarını kaçırmamak ya da isteklerinin ciddiye alınması konusunda çok kararlı idiler ve bu yüzden Yeşu kitabının on yedinci bölümünde onları tekrar kahin Eliezer ve Yeşu’nun önünde bu miras ile ilgili tekrar ısrar ettiklerini okuruz.

Ve kızlar istedikleri mirası aldılar. Ama eminim ki Kutsal ruh bu genç hanımlar ile ilgili olarak bize bu kadar çok bilgi vermeye istekli olduğu için onların bu taleplerinin gökyüzünde zevk ile karşılanmasından dolayıdır. Ben, Kalev’in Aksa’ya asla görmemiş olduğu bir ülkeyi sevmesini öğretmiş olduğu gibi Selofhat’ın da kızlarına aynı öğretişi vermiş olduğunu düşünüyorum.

“Ve O, bir sevgi, bir ışık ve bir ezgi kenti bina etti,
Yüreğin uzun zamandır sevdiği bu kent sonunda göz ile görüldü.
Ve bu kentte benim kraliyet-sarayım-yuvam var, mirasım bu kentte.
İlkbahar gelmedikçe yapraklar düşecek ve çürüyeceklerdir.”

Gidyon

Ne yazık ki bu bölümde Gidyon’un oğullarının trajik sonlarından söz etmeden geçemeyeceğiz. Gidyon’un öyküsünün parlak başlangıcını hatırladığımız zaman bu durum garip görünmektedir. Ne yazık ki, bir kez daha bu trajedinin ortaya çıkması için bir nedenin mevcut olduğunu görürüz. “Yotam’ın babasının cariyesinden doğan” (Hakimler 9:18) Avimelek yetmiş erkek kardeşini bir taşın üstünde kesip öldürdü. Hakimler 9:30 ayetinde Gidyon’un “pek çok karısı” olduğunu okuruz. Tüm bunların hiç biri elbette Tanrıdan değil idi. Ama Gidyon’un “kadın kölesini” cariyesi olarak alması durumu daha da özür kabul etmez hale getirdi. Gidyon’un tüm bu oğullarının ölümüne neden olan şey şehvete kapılmış olmak idi.

Ama yine de öykünün tamamı bu değil. Gidyon’un Midyanlı önderler üzerindeki büyük zaferini hatırladığınızı sanıyorum: “İsrailliler Gidyon’a, ‘Sen, oğlun ve torunun bize önderlik edin. Çünkü bizi Midyanlıların elinden sen kurtardın” dedi. Ama Gidyon, ‘ben size önderlik etmem, oğlum da etmez’ diye karşılık verdi. ‘Size Rab önderlik edecek.” Hakimler 8:22,23. Bu yanıt soylu bir yanıt idi ve böylesine dikkat çekici bir zafer kazanmış olan iman ile uyum içinde idi.

Ama Gidyon’un yaşı ilerledikçe imanı sönük hale geldi ve korkarım ki gururu da arttı. Ve kadın hizmetkarı cariyesi ona bir oğul doğurduğu zaman o çocuğun adını Avimelek koydu. Hakimler 8:31. Ve Avimelek adı ne anlama gelir? Bu adın anlamı, “Babam kraldır” dır. İlk günlerinde reddetmiş olduğu yeri şimdi elde etmek istemektedir. Ve oğluna koymuş olduğu ad onun bu acı düşüşünü ortaya çıkarmış olur. “Babam – yani Gidyon – Kraldır”: Gidyon’un bir zamanlar sahip olmuş olduğu o soylu imandan şimdi ayrılmış olması üzücü hatta çok üzücüdür. Gidyon o zaman şu şekilde konuşmuş idi: “Ben size önderlik etmem, oğlum da etmez.” Şimdi ise bir kral konumunda olmanın peşindedir ve kadın hizmetkarının oğlunu en küçük oğlu dışındaki tüm erkek kardeşlerinden -zarar görecek olmalarına rağmen – üstün yere koyar. Babalarının gönül hoşnutluğu ve gururu yüzünden başlarına gelen korkunç bir sonuç! Ama “insan ne eker ise onu biçer.”

Yiftah

Yiftah öyküsü ile bize bir baba yüreğinin çektiği acı kederi anlatır. Yiftah gerçekten de bir iman adamı idi ve İbraniler kitabının 11.bölümündeki listede adından söz edilir. Ama onun üzerine bu acı kederi getiren kendi akılsızlığı idi çünkü tek çocuğunun ölümüne mal olacak ani ve hızlı bir kararı hiç düşünmeden vermiş idi.

Biz anne ve babalar da genellikle aynı Yiftah gibi çok başarısız oluruz. Çok sık olarak sabırsız davranırız ve ağzımızdan çıkan sözler hız ile çıkan sözlerdir. Sonradan ağzımızdan çıkan bu sözü geri almak için vermeyeceğimiz şey yoktur çok pişman oluruz ama artık çok geçtir! Zarar verilmiştir bir kez!

Uzun bir zaman önce en büyük oğlumuz yaklaşık dört yaşlarında iken birlikte geçirdiğimiz bir akşamı hatırlıyorum. Oğlum ve ben bahçede tohum ekiyor idik. Oğlum bana yardım etmeyi çok sever idi ve ben de onun bana yardım etmesini sever idim. Oğlum şu söze tamamen inanıyor gibi görünüyor idi. “Bol eken aynı şekilde bol biçecektir.” Ve bu yüzden elini çok cömert tutarak bol ekti ve benim elimde olan küçük tohum stoku hızla tükeniverdi. Oğlumun yöntemini değiştirmek için çok uğraştım ama başaramadım ve sonunda umutsuzluğa kapılarak çok sabırsız bir tavır ile içimi çekerek ‘Off’ dedim. Küçük çocuk çok derin yaralandı ve tek bir söz bile etmeden arkasını döndü ve beni orada tek başıma bırakıp yanımdan gitti. Sanırım bana tekrar yardım etmeye başlaması aylar aldı. Bu şikayet ünlemini geri almak için ona tüm tohumları ve tüm bahçeyi sevinç ile verir idim ama artık çok geçti! Ağzımdan çıkan o ‘off’’sözcüğünü söylerken kullandığım ses tonum oğlumu belki de sözcüğün kendisinden çok yaralamıştı. Oğlum ses tonumdan öylesine derinden yara almıştı ki bu yara izi belki de her zaman kalacak idi.

Bazen bazı çocukların ne kadar duyarlı olabileceklerini çok az fark ediyoruz ve hatta sık sık bir gülümseme, bir mimik ya da düşüncesizce ya da sabırsızca söylenmiş olan bir sözcüğün aynı zehirli bir oka benzediğini unutuyoruz ve bu zehirli oklar niyetimiz kötü olmasa bile küçük çocuklarımızın yüreklerine zalimce giriveriyorlar.

Ve aynı zamanda çocuklarımıza ne kadar kolayca ve ne kadar çabuk vaatler de bulunuyor ya da sözler verebiliyoruz:” Bunu tekrar yapar isen seni cezalandıracağım.” Çocuk bu söylediğinizi gerçekten kast etmediğinizi biliyor ve aynı şeyi tekrar yapıyor ve cezadan kaçıyor. Bu davranışı çocuğun kendi gözünde bir zaferdir ama aslında onu yıkıma götüren bir tuzaktır. Çoğumuzun Yiftah’ın deneyimlerinden ders almaya fena halde ihtiyacı var.

Şimşon

Şimdi satırlarıma Şimşon ile devam ediyorum. Burada bir vaat çocuğunu ve en parlak vaatte bulunan birini görüyoruz. Bu öyküde tanrısayar  bir anne ve baba yer alıyor ve çocuklarının gerçekten rab yolunda yürümesi için büyük bir isteğe sahipler. “Ve çocuk büyüyüp gelişti ve Rab de onu kutsadı.” Hakimler 13:24.

Bu öyküde öyle görülüyor ki anne daha güçlü olan karakterdir ama öykünün hiç bir yerinde onun yanlış bir şekilde hareket ettiğine dair herhangi bir ifade ya da imada bulunulmuyor. Eğer çocuk büyür iken anne ve babasının bu konuda bir hataları oldu ise bile kutsal yazılar bu konunun üzerini örtmüş gibidirler. Şimşon’un öyküsünde biz anne ve babalar için verilmek istenen ders öyle görünüyor ki farklı türde bir ders! Bu öykü Tanrı sözünde kutsal yazıların tesellisi aracılığı ile umuda sahip olalım diye yazılmış olan bölümlerden biri olmalı!

Şimşon güçlü, iradesi kuvvetli bir genç adam idi. Anne ve babasının onun taleplerine böyle kolayca boyun eğmemesi gerektiğini söyleyebiliriz: ”Bana o kadını al, ondan hoşlanıyorum!” Hakimler 14:3. Ve çok büyük olasılık ile bu söylediğimiz de doğrudur. Şimşon burada yalnızca şu ifadesi ile bu günün gençliğinin gerçek bir örneğini ortaya koymakta değil midir? “O kadın hoşuma gidiyor!” ya da “ben şundan hoşlanıyorum” ifadeleri genç yaşlarda (ya da ileri yaşlarda) pek çok konuda hareket etmek için kullandığımız yeterli nedenler olarak ileri sürülmezler mi? “Mesih bile Kendini hoşnut etmedi” ifadesini çok kişi unutmuşa benziyor.

Anne ve babalar bazen kutsal yazılar aksini söyleseler bile çocuklarının arzularını yerine getirmemek gibi bir hataya düşüyorlar, oysa kutsal yazılar bize şunu söylemekteler: “Şimşon’un anne ve babası bunu isteyenin Rab olduğunu anlayamadılar.” Ve şu altın harfler ile kazılmış olan yazıları okuduğumuzda hatalarımızın ortasında nasıl da teselli buluruz: “Yiyenden yiyecek, güçlüden tatlı çıktı.” Hakimler 14:14. Düşmanın İsrail’in Tanrısının adını lekelemek için sarf ettiği her çaba düşmanın kendi başına üzüntü olarak ve Tanrının adına yücelik olarak geri döndü.

Bunlar hiç bir şekilde Şimşon’un öz iradesini ve günahını mazur göstermez. Ama sancı çeken bir yüreğe şu bilgiyi vererek onu teselli eder: “Tanrının amacı kötülükten iyilik çıkarmaktır” – yiyenden yiyecek – güçlüden tatlı çıkarmak! Tanrı hala “insanın gazabını Tanrıya övgüye” dönüştürür. Ve o eski ayet hala gerçektir. “Tanrıyı sevenler için her şeyin iyilik için işlediğini” biliriz.

Şimşon öyküsünün biz anne ve babalara öğretmiş olduğu teselli derslerinden biri de budur. Ve hepimiz İbraniler kitabının 11. Bölümündeki iman listesinde Şimşon’un adının yer aldığını çok iyi hatırlarız.

Elimelek ve Naomi

Elimelek’i (Tanrım Kraldır anlamında) Beytlehem (ekmek evi) İsrail ülkesinden çıkarak Moav ülkesine doğru gidişini izlemek çok üzücü bir öyküdür. Gerçekten de Tanrı halkından birinin Tanrının egemenlik sürdüğü bir yerden bir yabancının egemenliği altında sığınak bulmak için çıkıp ayrıldığını görmek üzücüdür. (Rut 1:1) Ancak Rut 1:1 ayetinden bir önceki ayette şunları okuruz: “O dönemde İsrail’de kral yok idi. Herkes kendince doğru olanı yapıyor idi. Ve öyle görünüyor ki adına rağmen Elimelek de ülkedeki genel tutumu izliyor ve kendi gözünde doğru olanı yapıyor idi.

Gerçekten de kendi ana vatanını terk edecek kadar ciddi bir adım atması kendi gözünde doğru olanı ilk kez yapmadığını bize ima eder gibidir. Ve Elimelek’in iki oğlunun adlarının anlamları:  Mahlon, “Büyük Zayıflık”, Kilyon, “Tüketen” bize Elimelek’in kendi gözünde doğru olanı yapmasının sonucunda ailesine zayıflık ve üzüntü gelmesine neden olduğunu söylemektedir. Güçsüz oğulları ve şimdi de ülkedeki kıtlığın onu durdurması ve “yürüdüğü yollar üzerinde tekrar düşünmesine” neden olması gerekir idi. Ama böyle olmadı.

Ve bu nedenle sonunda Elimelek ülkesini terk etti ve tanrının egemenliğinin en az hüküm süreceğinin düşünüldüğü bir ülkeye doğru yola çıkarak Baal’ın bir zamanlar egemenlik sürdüğü ülkeye ve bir defasında peygamber Balaam’ın İsraili lanetlemeye kalkıştığı ülkeye gitti. Adının anlamı “Tanrım Kral’dır” olan Elimelek gibi bir kişinin sığınmak için çok garip bir yer olan bu yer bize çok yabancı gibi gelebilir. Ama kendi gözümüzde doğru olanı yaptığımız zaman gitmeyeceğimiz bir yer olabilir mi? Ve aynı zamanda bir baba olarak şunu hatırlaması gerekir idi: Moav’ın kızlarının Tanrının halkı üzerine korkunç bir tuzak ve felaket bir yıkım getirme konusunda aracı olmalarından bu yana hiç de uzun yıllar geçmemiş idi; bu yüzden insan Elimelek’in iki oğlunu, Moav’ın kızları ile tekrar karşılaşabilecekleri bir yere götürme konusunda tereddüt etmesinin doğru olacağını düşünür.

Ama bir kez kendi gözümüzde doğru olanı yapmaya karar verdiğimiz zaman kutsal yazıların bereketli öyküleri ve uyarıları kolayca bir kenara atılır ve kendi seçtiğimiz yolda cesur bir şekilde ilerlemeye başlarız. Ve bu olayın sonunda kaçınılması imkansız olan durum ortaya çıktı ve Elimelek’in her iki oğlu da kendilerine eş olarak Moav’lı kızlar seçtiler. Ve İsrail yasası net idi; Moavlılar İsrail ülkesine giremezler ve onuncu kuşak gelene dek Rabbin topluluğuna katılamazlar idi. Yasanın Tekrarı 23:3. Ama Elimelek ve oğullarının canlarında Tanrı sözü tüm gücünü yitirmiş ve Elimelek, Tanrının, onun kralı olduğunu unutmuş idi ve hem Elimelek hem de oğullarının tek düşüncesi kendi gözlerinde doğru olanı yapmak idi.

Ve sonra ölüm gelir. Eğer “tatlı, hafif ve yumuşak sesi” dinlememe konusunda ısrar eder isek Tanrı bizim onu dinlememize zorunlu kalacağımız başka yolları vardır. Sevgili çocuklarım, Her Şeye Gücü Yeten’in size sesini duyurabilmesi için dileğimiz, o hafif ve tatlı sesi işitip ona göre hareket etmenizdir. Tanrı size bu lütfunu ihsan etsin! Hem baba hem de iki oğlu Dehşet Kralı tarafından talep edilirler ve Naomi terk edilip kırık bir kalp ile tek başına bırakılır. Ama yine de çok yalnız değildir çünkü yanında Moav kızlarından olan iki gelini var idi. Bu gelinlerin kayınvalideleri Naomi ile birlikte ne kadar süre yaşadıklarını bilemiyoruz ama bu sürenin birkaç yıl olduğunu düşünüyoruz ama emin olduğumuz bir şey var; o da ülkelerinde bir yabancı olarak yaşayan bu Kayınvalideleri Naomi’yi sevmeyi öğrenmişler idi. Naomi’nin Tanrı korkusuna dayanan temiz yaşamı ve konuşmasındaki tatlılık gelinlerinin yüreklerini kazanmış idi. (1.Petrus 3:1) Ve Naomi kendi ana vatanına dönmek için hazırlanmaya başladığı zaman her iki gelini de onun ile birlikte gitmek isterler; düzenli bir yaşamın getirdiği tatlı bir ödül. Tanrı yabancıların ülkesinde olmasına rağmen Kendisi ile yürüyen birini unutmayacak kadar adildir ve yine aynı zamanda Tanrı Kendisine iman ile yaklaşan birine o kişi bir Moavlı olsa bile asla sırtını dönmez.

Bu öyküyü benim kadar sizler de biliyorsunuz. Ve bu nedenle ne kadar çok sevdiğimiz bir öykü de olsa bu öyküye onu tekrar anlatarak burada yer vermeyeceğim. Ama burada bir alıntı yapmaktan kendimi alıkoyamayacağım ve o alıntı da şudur: gelinlerden biri olan Orpa kayınvalidesini öperek vedalaştı ve “kendi halkına, kendi ilahına” döndü. Ama ikinci gelin Rut aynı şekilde hareket etmedi. (Ah Naomi, Rut’a: ‘Bak eltin kendi halkına ve kendi ilahına dönüyor. Sen de onun ardından git’ sözlerini nasıl söyleyebildin, bunlar ağzından nasıl çıkabildiler? Gerçek Tanrının Kral olarak egemenlik sürdüğü ülkeye bu ülkeye seninle birlikte gitmek için hazır ve istekli olan birini nasıl yolundan çevirmeye kalkar ve ona bu çabaları için destek vermeye cesaret edebilirsin? ) Ama Rut, Naomi’nin söylediğini yapmadı. Onun sevgi bağları çok güçlü idi ve sayılamayacak kadar çok milyon yürek Rut’un şu önemli yanıtı ile harekete geçmiştir: “Seni bırakıp geri dönmemi isteme! Sen nereye gider isen ben de oraya gideceğim. Sen nerede kalır isen ben de orada kalacağım. Senin halkın benim halkım ve senin Tanrın benim Tanrım olacak. Sen nerede ölür isen ben de orada öleceğim ve orada gömüleceğim. Eğer ölümden başka bir neden ile senden ayrılır isem Rab bana daha kötüsünü yapsın.” Rut 1:16,17.

Ne kadar da görkemli sözler! Evde yaşanan sessiz, sakin ve dengeli bir yaşam ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan “gerçek bir temiz yaşamın” olumlu ürünleri! Kutsal Ruh, diğer uluslardan olan bir yabancının dudaklarından çıkan bu sözlerin kaydedilmesinden ne kadar da büyük bir zevk alır! Naomi’nin yüreğine nasıl da büyük bir sevinç olmuşlardır! Naomi’nin o üzgün ve kırık yüreği bu sözleri işittiği zaman nasıl da heyecan ve sevinç ile titremiştir! “Senin halkın benim halkım ve senin Tanrın  benim Tanrım olacak!” Böyle bir seçimin daha önce hiç bir zaman yapılmamış olduğu aşikardır ama şimdi Moav’ın ilahlarının geride bırakılmaları gerekmektedir ve İsrail’in Tanrısı Rab artık sona dek Rut’un Tanrısı olacaktır.

Bu öykü, anne ve babaların oğul ya da kızlarını bir yaşam arkadaşı olarak kendilerine uymadığını bildikleri biri ile bir araya geldiklerini gördükleri zaman duydukları acıya nasıl da teselli olur. Anne ve baba böyle bir durumda ne kadar da çaresizlik içindedir. Tanrı bizlerin tek kaynağıdır ve bu konunun tamamını dua ederek O’nun eline bıraktığımız zaman nasıl da rahatlarız. Ve eğer böyle bir durum gerçekten söz konusu olur ise bu yanlış adım yalnızca anne ve baba tarafından atılmış olan bir adımdır ve sadece günahın ve başarısızlığın sonucudur. Böyle güzel bir öykünün yazılı olduğu kutsal sayfalara dönüp bu güzel sonucu okumak insanı nasıl da rahatlatır ve avutur! Ve bu öyküde bir kez daha şu gerçeği görürüz: bizim lütufkar, sevecen, sabırlı ve kudretli Tanrımız bizim başarısızlıklarımızı Kendi yüceliğinin övülmesine dönüştürür ve “yiyenden yiyecek ve güçlüden tatlı çıkar.” Hakimler 14:14.

Böyle zamanlarda gerçekten de bir pişmanlık acısı ortaya çıkabilir. Bunu acı üzüntü izleyebilir ve hiç kuşkusuz izleyecektir de. Bu nedenle yaşlı anne anlamı ‘tatlı’ olan Naomi adının anlamı ‘acı’ olan Mara ile değiştirilmesini ve kendisine Mara diye hitap edilmesini ister. Ve böyle bir felaket durumunda kişiye yardım etmek mümkün olabilir mi? Evet, Rut’un öyküsü yürekleri kırık anne ve babalara hem imanı hem de umudu geri getirebilir.

Ve lütuf her şeyi taçlandırır; Lütuf genç bir dula yeni bir eş veriri: Boaz, “Güç”; “büyük Zayıflık” anlamına gelen Mahlon adlı bir eş yerine Boaz “Güç!” Kendi annesi diğer uluslardan olan birine bir koca ve bu koca Rut’un yüreğinin en derin düşüncelerine girebilen ve onu anlayabilen biridir. Lütuf, kısa bir süre önce yoksul, yalnız, çocuksuz ve umutsuz bir dula küçük bir bebek de verir. Ve yine lütuf aynı zamanda bu küçük bebek ile yaslı, yalnız, gücenik ve yaşlı bir dulun yüreğini de teselli eder. Ve bu küçük bebek Davut’un büyükbabasıdır; tüm Yahudi tarihindeki belki de en parlak sevinç; ama “büyük Davut’un büyük oğlu gelene kadar!”

Merhametin tatlı sesi kulağa bir müzik gibi gelir.
>“Günahın çoğaldığı yerde lütuf da çoğalır;”
Korkularımızı yatıştıran sözcük işte bu ‘lütuf’ sözcüğüdür.
Lütuf! Bildiğimiz en tatlı sözcük!
Burada yeryüzündeki günahkarlar için lütuf- hak etmedikleri iyilik!
 
Lütuf! İsa aracılığı ile Tanrının lütuf ezgisini söyleriz.
Lütuf, insanoğlu için esenliğin ilkbaharıdır!
Lütuf, bizi her üzüntüden özgür kılar.
Lütuf, insan düşüncesinin çok üstündedir.
Lütuf, Tanrının sevgisinin konusudur.
Lütuf, tüm konuların çok ötesinde bir konudur.
(T. Kelly)

Hanna

Şimdi sırada olan bir öykü, Hanna ve Elkana’nın tatlı öyküsü önümüze gelir. Hanna adlı bu annenin imanı bir anne ve babanın yüreğine garip bir ferahlık sağlar. Hatırlayacağınız gibi Hanna kocasının diğer karısı ya da kendisinin kuması olan Peninna’nın, Hanna’nın çocuğu olmadığı için kendisini öfkelendirmek amacı ile ona sürekli sataşmasından öyle büyük acı duyuyordu ki bu yüzden yemek dahi yiyemiyor idi. Ve Hanna doğru olanı yani yapabileceği en iyi şeyi yaptı ve bu üzüntüsünü dua ile Rabbin önüne götürdü. Ve elbette ki imanlı bir anne ve babanın bu şekilde hareket etmesinin gerektiği aşikardır ama yine de genellikle bu konuda hatalı davranırız. Çocuklarımız bizi öfkelendirir, dostlarımız bizi eleştiri ve kıyaslamalar ile kızdırırlar. İlişkilerimizde genellikle iyi niyet ile söylenmiş öğütlere kızarız ama yine de koşullardaki gerçek durumu anlayamayız. Hanna gibi biz de bu tür şeylerin bizi üzmesine ne kadar sık izin veririz ve bu yüzden yine Hanna gibi yemek dahi yiyemeyiz. Bizler de Hanna’nın örneğini uygulayalım ve onun yaptığı gibi yapalım, yani bize acı veren her durumu dua ile Rabbin önüne götürelim. Bunu yapmak çok kolay değildir; denenmeler sırasında kişi karşı çıkma ve eleştiriler ile karşılaşır, hatta böyle davranan kişiler kendisine yardım etmesi ve sempati duyması gereken kişilerdir; ama bu öyküde acı çeken kadının durumunu kahin Eli’nin de önce anlamadığını okuruz ve bu kahin Hanna’yı gücendirecek sözler söylemesine rağmen Hanna ona uysallık içinde durumunu açıklar. Ve ancak ondan sonra kahin eli gerçeği anlar ve Hanna’yı şu harika sözler ile kutsar: “Öyle ise esenlik ile git ve İsrail’in Tanrısı dileğini yerine getirsin.” 1.Samuel  1:17. Bizim ön yargı ile hareket edip daha da çok kıracağımız sözler ile kıyaslandıkları zaman Hanna’nın o yaralı ve kırık yüreği için bu kutsama sözleri ne kadar derin bir teselli ve ferahlık sağlarlar; aslında birkaç yıl sonra Hanna’nın kendisi de buna benzer aynı sözleri kendisi söyler.

Ve şimdi, ne olduğuna dikkat edin; Hanna artık üzgün değildir. İşte duanın sağladığı gerçek sonuç budur. Şikayetlerimizi Rabbin önüne döktüğümüz ve yüklerimizi Rabbe bıraktığımız zaman Rab o yükü kaldırır ve üzüntümüz ve acımız tüm insan kavrayışını aşan esenliğe dönüşür. “Hiç kaygılanmayın; her konudaki dileklerinizi Tanrıya dua edip yalvararak şükran ile bildirin. O zaman Tanrının her türlü kavrayışı aşan esenliği Mesih İsa aracılığı ile yüreklerinizi ve düşüncelerinizi koruyacaktır.” Filipeliler 4:6,7. Hanna bu ayetlerde yazılı olanları tecrübe etti ve o insan kavrayışını aşan esenlik onun canını korudu ve yüzünün ifadesini değiştirdi. Bu sözler bize kutsal Rabbimizin kendisini hatırlatır. “Dua eder iken yüzünün görünümü değişti.” Anlamın ve özel ve sıra dışı bir karakterin koşullarının tamamen farklı olduğunu biliyorum; ama bu bizim kendi dualarımızda belirli bir anlamda bizler için bile geçerlidir: dua ettiğimiz zaman gerçekten dua ettiğimiz zaman yüzümüzün ifadesinde değişiklik olur.

Ve şimdi aradan birkaç yıl geçtikten sonra çocuk sütten kesildiği zaman Hanna alır ve tapınaktaki yaşlı kahin Eli’ye götürür; aynı Eli bir süre önce Hanna’nın acı ile dolu canını söylediği sözler ile çok ferahlatmış idi. Ve böylece Hanna çocuğu Eli’ye götürür ve şöyle der: “Bu çocuk için yakarmış idim ve Rab Yehova Kendisinden dilediğim isteğimi bana ihsan etmiştir.” 1.Samuel 1:28. (Yeni Çeviri)

Kaç tane anne ve kaç tane baba bu sözlerin aynısını söyleyebilir? “Bu çocuk için dua etmiş idim!” Erkek çocuklar (ve kız çocuklar da) bizi ne kadar sık dizlerimizin üstüne çöktürürler. Anneler ve babalar, cesaretiniz kırılmasın, siz o çocuk için dilekte bulunduğunuzda Rab sizi işitir, onun için dua etmeye devam edin ve esenlik içinde olun ve Tanrı O’ndan dilediğiniz size ihsan etsin!

Ama biz anne ve babaların Hanna’dan öğreneceğimiz bir başka ders daha vardır. Hanna o çocuğun üzerindeki taleplerinden vazgeçti ve onu yaşamı boyunca Rabbe adadı. Her birimizin yapacağı şeyin bu olduğu kesindir. Daha sonraki yıllarda bir başka anne şu sözleri yazdı:

“Oğlumu sevinç ile ve mutluluk ile Sana veriyorum.
Ve Senin bana vermiş olduğun seçme armağanı Sana adıyorum.
Ve Senin sevinç ile bana vermiş olduğunu ben tekrar Sana veriyorum.
Sevinçte acı ve acıda sevinç vardır.”

Tanrı anne ve babalar olan her birimize yardım etsin öyle ki, Tanrının bize emanet etmiş olduğu bu çocukları bize verilmiş olan kutsal emanetler olarak muhafaza edebilelim. Bazı kişiler Rabbin sahip olduğu şeylere “kahyalık ederler” ama O’nun bize emanet etmiş olduğu çocuklarımızı eğitmek ve O’nun için ve O’nun hizmeti için hazırlamak bundan daha ağır bir sorumluluktur!

Ve bunu yapmanın yalnızca tek bir doğru yolu vardır. Bu değerli armağanların yani çocuklarımızın yaşadıkları sürece Rabbe geri verilmeleri gerekir ve sonra biz çocukların kime ait olduklarının farkına vardığımız zaman yalnızca sorumluluğumuzun ciddiyetini daha çok fark etmek ile kalmayacak ama aynı zamanda da Tanrıyı şu konuda daha yakından tanıyacağız: Tanrı, Kendisi için eğitilmek istenen çocuklar için bize sınırsız lütuf, sabır ve bilgelik vermeye hazır ve isteklidir. Aynı zamanda ayette yer alan şu sözlere de dikkat edin: “Elkana ve Hanna bir boğa kestiler ve sonra çocuğu Eli’ye getirdiler.” 1.Samuel 1:25. Çocuklarımızı Rabbe yalnızca ölüm aracılığı ile geri verebiliriz; böyle yaptığımız zaman onların yalnızca ölümü hak ettiklerini kabul etmiş oluruz ama onların yerine bir Başkası ölmüştür.

Ve onları Rabbe adadığımız zaman Rabbin bu adamayı kabul etmiş olduğunu hatırlamamızda yarar vardır. Çocuklarımız onları adadığımız günden itibaren Tanrıya aittirler. Hanna birkaç ay sonra oğlunu bir süre için kendisi ile kalmak üzere almaya gitmedi; Hanna oğlunu tam bir ciddiyet içinde Tanrıya adamış idi ve Tanrı onun Kendisine adadığı oğlunu kabul etmiş idi. Bizler bu gerçeği unutmaya çok sık eğilim gösteririz ve bize emanet edilmiş olan çocuklarımız sanki bize ait imişler gibi hareket ederiz. Ve çocuklarımızı onların bizim ya da dünyanın yararları için eğitiriz; aslında onları ait oldukları tek Kişi için, O’nun için eğitmemiz doğru olandır.

Ey Kurtarıcım, bu çocuk artık benim değil, Senindir!
Bana aittir ama Sana adanmıştır
Bu yüzden artık tamamen Senin olarak kalmalıdır.

Eli

Şimdi Hanna’nın oğlundan Eli’nin oğullarına geçiş yapmak üzücü olacak. “Eli’nin oğulları Tanrıya saygısızlık ettiler. Ve Eli de onlara engel olmadı.” 1.Samuel 3:23. Eli’nin oğullarının kötülüğü günahların ya da yargının ayrıntılarına girmeye gerek duymayacağımız kadar iyi bilinen kötülüklerdir. Biraz önce alıntısını yapmış olduğumuz ayette Rabbin Kendisi bu kötülükleri özetlemiş ve hem günahların hem de yargının nedeni hakkında açıklama yapmıştır. “Eli onlara yani oğullarına engel olmadı.” Eli doksan sekiz yaşında idi ve o zaman oğullarının davranışlarına müdahale etmek istedi ama çok geç kalmış idi, “Ne var ki, oğulları babalarının sözünü dinlemediler çünkü Rab onları öldürmek istiyor idi.” 1.Samuel 2:25. Kutsal yazılarda belki de anne ve babaların yüreklerine bu üzücü öyküden daha ciddi konuşacak başka hiç bir öykü yoktur. Her birimiz bu öyküye kulak asalım ve bu öyküden ders alalım. Belki de bu çocuklar küçük iken onlara atılacak iki ya da üç şaplak bu çocukları yalnızca nihai bir ölümden değil ama aynı zamanda canlarını da cehennemden kurtaracak idi. Günümüzde pek çok kişi çocukları dövmenin iyi olmadığı görüşüne sahiptir. Ama bakın kutsal yazılar bu konuda ne kadar net konuşurlar: “Çocuğunu terbiye etmekten geri kalma, onu değnek ile dövsen de ölmez. Onu değnek ile döver isen canını ölüler diyarından kurtarırsın.” Süleyman’ın Özdeyişleri 23:13. “Oğlundan değneği esirgeyen onu sevmiyor demektir. Seven baba özen ile ve erkenden terbiye eder.” Süleyman’ın Özdeyişleri 13: 24. “Akılsızlık çocuğun öz yapısındadır. Değnek ile terbiye edilir ise akılsızlıktan uzaklaşır.” Süleyman’ın Özdeyişleri 22: 15. “Değnek ile terbiye bilgelik kazandırır. Kendi haline bırakılan çocuk ise annesini utandırır.” “Oğlunu terbiye et ve o da sana huzur verecek ve gönlünü hoşnut edecektir.” Süleyman’ın Özdeyişleri 29:15,17. “Henüz umut var iken çocuğunu eğit ve onun yıkımına neden olma.” Süleyman’ın Özdeyişleri 19: 18. Bu ayetler çocuk ağladığı için sona ermeyen değnek ile verilen gerçekten iyi bir cezadan söz ederler.

Ve burada şu noktayı belirtmeden geçemeyeceğim; çocuğumuzu erken eğitmenin acil bir konu olduğuna lütfen dikkat edelim. “Çocuğu tutması gereken yola göre yetiştir. Yaşlandığı zaman da o yoldan ayrılmaz.” Süleyman’ın Özdeyişleri 22:6. Hanna’nın oğlu ve Eli’nin oğulları arasındaki fark ne kadar da büyüktür! Samuel’in iyi yürekli ve adanmış annesi çocuğunu dünyaya getirdikten sonra onun ile geçirdiği kısa az ama çok değerli zamanı onu tutması gereken yola göre yetiştirmek için kullandığından hiç kuşkum yok. Hanna’nın Eli’nin yaptığı gibi hataya düşmediğine ve oğlunu” terbiye ettiğine” kolayca inanabiliriz. Ve Eli bu önemli dersi çok ileri bir yaşında öğrenmiş idi ve başarısızlığa düşmüş olmasına rağmen Tanrı ona özen göstermesi için yeni küçük bir yaşam emanet ederek lütfetmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Eli, Hanna’nın oğlunu kendi oğullarını yetiştirdiğinden çok daha farklı bir şekilde yetiştirmiş idi.

Çocuklarımızı “kendilerini ifade edebilmeleri” için kendi yollarını geliştirmelerine izin veren yeni teori kişiyi yalnızca üzüntü ve felakete götürür. Çocuklarımızı yetiştirmek gibi bu çok önemli konuda Tanrının net ve belirgin sözüne kulak vermek elbette çok daha iyidir!

Samuel

Tamamı üzücü olan bu öykünün belki de en üzücü ve en şaşırtıcı yanı şudur: Samuel’in kendisi tüm işitmiş ve görmüş olduklarına rağmen bu dersi öğrenmişe benzemez. Samuel yaşlandığı zaman, “oğullarını İsrail’e önder atadı. Beer-Şeva’da görev yapan ilk oğlunun adı Yoel, ikinci oğlunun adı ise Aviya idi. Ama oğulları onun yolunda yürümediler. Tersine, haksız kazanca yönelip rüşvet aldılar ve yargıda yan tutarlar idi.” (1.Samuel 8:1-3) Tanrısayarlık babadan oğula geçen bir miras gibi değildir. Çocuklarımızı izlemeleri gereken yolda yürümeleri konusunda yetiştirmek için tek umudumuz bu konuda sürekli, uyanık ve özen ile dua etmektir.

Ama başarısızlık ve tekrar edilen başarısızlığın yer aldığı bu üzücü öyküde bile yine de parlak bir yan mevcuttur. Samuel’in en büyük oğlu Yoel (1.Samuel 8:1) idi ve Samuel’in oğullarının başarısızlığı ile bağlantılı olarak özellikle söz edilir. Ama 1.Tarihler 6:33 ayetinde Yoel’in büyük oğlu Heman’ın 1.Tarihler 25:1 ayetine göre lir, çenk ve ziller eşliğinde peygamberlikte bulunma hizmeti için ayrılmış bir kişi olduğunu okuruz. Bu görev listesinde Heman’ın adı Asaf ve Yedutun ile anılmaktadır. Ve 5.ayette Heman’ın on dört oğlu olduğunu okuruz; bu çocuklar babalarının sorumluluğu altında Rab Tanrının tapınağında hizmet etmek için zil, çenk ve lirler eşliğinde ezgi söylerler idi. Tanrı Heman’a on dört oğul ile birlikte üç tane kız evlat da vermiş idi. Bu oğullar kralın bilicisi Heman’a onu güçlendirmek için verilmişler idi. Heman’ın on dört oğlu ve üç kızı babalarının sorumluluğu altında Rabbin evinde ezgi söylemek için görevlendirilmişler idi.

Belki “babalarının sorumluluğu altında” ifadesindeki sözler hepsi de şarkı söyleyen bu on yedi çocuklu harika ailenin Eli ve Samuel’in çocuklarından çok farklı olarak babalarına boyun eğmek için hepsinin hem fikir olduğunu gösterir. Burada aynı zamanda bize keyif veren bir başka sevinçli durum daha vardır: Samuel’in torunu Heman’dan Tanrı sözünde “kralın bilicisi” olarak söz edildiğini görmek nasıl da sevinç verir! Heman nerede ise onurlandırılmış büyükbabası ile aynı konumda gibidir.

Ve burada dikkat etmemiz gereken bir başka nokta daha mevcuttur: bu ailenin tamamı yalnızca Rabbe hizmet etmek ile kalmadılar ama aynı zamanda kuzenleri olan Asaf ve Yedutun’un oğulları ile uyum içinde de hizmet ettiler. Kıskançlık ve eleştiri kuzenler arasında çok sık olarak görülen iki tutumdur. Ama işte bakın burada olduğu gibi kardeşler ve kuzenlerin bir arada uyum içinde yaşamaları ne kadar iyi ve ne kadar hoştur.

Samuel’in torunu ve büyük torunlarının bu iyi ve hoş yolda birlikte yürüdüklerini görmek ne kadar sevinç veren bir durumdur. Tanrının lütfunun başarısızlığımızı bahane etmeden yüreklerimizi teşvik edeceğine güvenmek ne hoştur! Ancak bu lütuf kendimizi alçalttığımız zaman ve Tanrının yolu ile gelir ve belki de uzun ve yorucu bir bekleme döneminden sonra kurtuluş getirerek gelir.

Burada son olarak bir konuya daha değinelim; Hanna’nın öyküsü bize annenin çocukların yaşamında çok büyük etkiye sahip olduğunu anlatır; Baba, genellikle tüm gün dışardadır ve anne ile kıyaslandığı zaman çocukları daha az gördüğü gerçektir. Ve bu koşullar nedeni ile annenin çocuklar üzerindeki etkisi zorunlu olarak daha fazladır. İsrail ve Yahuda krallarının öyküsünde hemen hemen her zaman annenin adının yer almasının nedeninin bu olduğunu düşünüyorum. Anne bu yüzden pek çok konuda çocuğun karakterine biçim veren kişidir. Keşke tüm çocuklar Hanna gibi ya da Süleyman’ın Özdeyişleri 31:1 ayetinde yer alan Lemuel’in annesi gibi iyi ve bilge annelere sahip olabilseler idi!

Davut

Davut’un aile yaşamında bir şeylerin yanlış olduğunu gösteren ilk durum belki de Davut eşlerinin sayısını çoğaltmaya başladığı zaman ortaya çıkmıştır. Hatırlayacağınız gibi Davut kral Saul’un kızı olan ilk karısı Mikal’ı kralın iki yüz düşmanının yaşamlarına karşılık olarak almış idi. Ama 1.Samuel 25.bölümde, kendisine eş olarak hem Avigayil’i (kocası Kalev soyundan gelen çok varlıklı ama kaba ve kötü huylu biri idi ve adı Karmel’li Naval idi) hem de Yizreelli Ahinoam’ı aldığını görürüz.

Tanrı daha önceden seçeceği kralı kesin bir şekilde uyarmış ve şöyle demiş idi: “atayacağınız kral yüreğinin Rabden sapmaması için çok kadın edinmemelidir.” Yasanın Tekrarı 17:15,17. Davut, Tanrının kendisini kral olması için seçtiğini çok iyi biliyor idi. Davut henüz genç bir delikanlı iken Tanrı onu kral olarak mesh etmiş idi. Ama Tanrının özellikle kendisine hitap ederek verdiği bu açık ve anlaşılır buyruğa itaatsizlik eden Davut eşlerinin sayısını çoğaltmaya başladı.

Hiç birimiz hiç bir zaman hiç bir şekilde Tanrının sözüne itaatsizlik edip de ondan sonra bu itaatsizliğin sonucu olarak acı bir hasat biçmemeyi bekleyemeyiz. Davut, benliğin özellikle bu tutkusuna boyun eğmenin kötü olduğunu ne kadar da az fark etmiş idi; oğlu da bu konuda aynı babası gibi açgözlülük ile hareket etmiş ve hem kendisinin mahvına hem de krallığının büyük bir kısmının kaybına ve mahvına neden olmuş idi. Rab Tanrıyı bırakmak ve O’ndan korkmamak, buyruklarını yerine getirmemek çok kötü ve çok acı bir şeydir. (Yeremya 2:19) bir başkası ise şu konuya işaret eder: Genelde çok sık boyun eğdiğimiz “tutku” sözcüğü geleceği kesin olan acıları önceden bildiren güzel anlamlı bir sözcüktür: çünkü “tutku” sözcüğü (İngilizce’de) aynı zamanda “acı” anlamına da gelir.

Davut’un üçüncü oğlu Avşalom’un adının anlamı “esenlik babası”dır. Ve bu anlam bize Davut’un uzun yıllar süren kaçmak ve bezginlik ile geçen yıllarından sonra yüreğinin özlem duyduğu esenliği ne kadar da güzel anlatır. Ama Avşalom’un annesi kimdir? Geşur kralı Talmai’nin kızı Makah! Bu durum kötünün de kötüsüdür. Davut yalnızca eşlerinin sayısını çoğaltmak ile kalmadı ama aynı zamanda kendisine kral kızı olan eşler bulmak için çevresinde bulunan putperest uluslara yöneldi. Ama Tanrı ona çok önceden çevresinde bulunan putperest uluslardan kendisine eş almamasını defalarca buyurmuş idi; Davut bu davranışı ile aynı zamanda Tanrının bu buyruğuna itaatsizlik ve küstahlık ile de karşılık vermiş oldu. Davut böyle bir eşten doğan oğlundan nasıl olur da bir bereket bekleyebilir idi? Bu eşten doğan oğluna böyle güzel anlam taşıyan bir ad vermek ona hiç bir yarar sağlamaz idi çünkü Davut Tanrının sözündeki tüm netliğe rağmen bilerek O’nun istemediği bir evlilik yapmış idi.

Ve sorun bununla da son bulmadı. Avşalom dikkat çekecek kadar yakışıklı biri idi. “Bütün İsrail’de Avşalom kadar yakışıklılığı için övülen kimse yok idi; tepeden tırnağa kusursuz biri idi.” (2.Samuel 14:25) Böyle yakışıklı bir delikanlının ve genç bir adamın aldığı övgüler nedeni ile ne kadar şımarmış biri olduğunu kolayca tahmin edebiliriz.

1.Krallar 1:6 ayetinde Hagit’in oğlu Adoniya’nın Avşalom’dan sonra dünyaya geldiğini ve onun da çok yakışıklı olduğunu okuruz. Ancak onun yetiştirilmesi konusundaki tanrısal kayıtlar oldukça üzücüdürler: “Davut hiç bir zaman ‘neden şöyle ya da böyle davranıyorsun’ diye Adoniya’ya karşı çıkmamış idi.” Kısa bir süre sonra Adoniya’nın üvey erkek kardeşlerinden biri tarafından bu konu ile ilgili çok ciddi, çok gerçek ve bu sözlere çok benzer ifadelere yer verildiğini görürüz. “Oğlundan değneği esirgeyen oğlunu sevmeyendir, ama oğlunu seven onu cezalandırır.” Eğer Davut’un oğulları küçük iken ondan birkaç şaplak yemiş olsalar idi Davut ve Süleyman’ın öyküsü ve daha sonra gelişen olaylar ne kadar farklı olabilirler idi!

Avşalom’dan sonra dünyaya gelen Adoniya çok yakışıklı idi. Adoniya’nın yetiştirilmesinin kardeşi Avşalom’un yetiştirilmesi ile aynı olduğunu söyler isek eminim hata yapmış olmayız. Ve işte bu nedenle bu iki genç yakışıklı delikanlı konusunda söz ile anlatılamayacak kadar üzücü örnekler ile karşılaşmaktayız. Her ikisinin de yaşları birbirine yakın idi ve yetiştirilirler iken hataları hiç düzeltilmemiş idi, kendi isteklerini yerine getirmelerine izin verilmiş idi ve iki kardeş de kendi gözlerinde doğru olan yollarda yürümüşler idi ve bu yollar her ikisini de erken ve vahşi ölümler ile yüz yüze getirdi. Biz bu yetiştirme yöntemine günümüzde “kendini ifade etme” adını veriyoruz ve bu yöntemi savunacak kadar akılsız olan çok sayıda kişi var. Ama Kutsal ruh tarafından da söylendiği gibi uygulamada ortaya çıkan sonucun her birimize öyle bir yarıda bulunması gerekir ki çocuklarımızı Tanrının sözünde belirtilmiş olduğu gibi değil de bu kötü ve anlamsız yöntem ile yetiştirmekten kaçınalım ve Tanrının yöntemi için O’na minnettar olalım.

Ama şimdi Davut’un öyküsünü izlemeye biraz daha devam etmemiz gerekiyor. 2.Samuel  11:1 ayetinde şu sözleri okuruz: “İlk baharda kralların savaşa gittiği dönemde Davut kendi subayları ile birlikte Yoav’ı ve tüm İsrail ordusunu savaşa gönderdi. Onlar Ammonluları yenilgiye uğratıp Rabba kentini kuşatır iken Davut Yeruşalim’de kalıyor idi.” Davut’un kendisi savaşa gitmedi, evinde, sarayında kaldı. Davut neden kralların savaşa gittikleri dönemde neden savaşa gitmedi ve evde kaldı? Bunun nedeni tembellik mi idi? Sanki öyle gibi görünüyor. Yoav ve onun hizmetkarları tüm İsrail Yeruşalim dışında savaştalar iken kral Davut evinde oturup aylaklık yapıyor idi! Bu öykü Davut’un daha önceki ve daha sonraki yaşam yıllarından farklı bir öyküdür. “Şeytan eli boş olan kişilerin elini dolduracak bazı kötülükler bulur.” Ve burada şeytanın Davut’un içine çok kolayca düştüğü bir tuzak hazırlamış olduğunu anladığımız zaman şaşırmamamız gerekir.

“Bir akşamüstü Davut yatağından kalktı ve sarayın damına çıkıp gezinmeye başladı.” Tüm bunların hepsi bize gönül hoşnutluğunu, aylaklığı ve tembelliği sergilemektedir. Ve tüm bu zaman boyunca Yoav ve hizmetkarları ve tüm İsrail kralları için savaşmakta idiler. Üzücü öykü şöyle devam eder: “Damda iken, karşıda yıkanan bir kadın gördü. Kadın çok güzel idi.” (2.Samuel  11:2,3) Neden, ah! Davut neden gözlerini o anda hemen kadından çevirmedi? Daha önceki tutkusunun sonuçları paha biçilmez değerde olan o yumuşak vicdanı mühürlemiş idi ve Davut gözlerini kadından çevirmek yerine kadını arzu etti ve tutkusunun objesini elde edinceye dek tatmin olmadı.

Aramızdan herhangi biri eğer Davut’un yerinde olsa idi aynı şeyi kolaylık ile yapabilecek idi. Çoğumuz vicdanımızı tamamen yumuşak ve temiz olarak muhafaza etme konusunda yeterince özen ile hareket etmeyiz ya da gözlerimizi, tutkularımızı harekete geçiren görüntülerden yeterince hızlı bir şekilde çeviremediğimiz için Davut’a taş atmamız mümkün değildir.

Ve yalan söylemek ve cinayet işlemek ile ilgili üzücü ve onur kırıcı öykünün devamı aslında eğer Tanrının lütfu olmasa idi aynı koşullar içinde bırakılmış olan hem yazarın hem de okuyucunun öyküsü olabilir idi. Ama böyle bir günah dahi bağışlanabilir ve kırılmış olan yürek şöyle feryat edebilir: “Rabbe karşı günah işledim.” Ve bu feryadı hemen şu hatırlatma izler: “Rab de günahını ortadan kaldırdı.”

Ama bu tür bir ekinin hasat getirmesi gerekir ve biz kralın daha sonraki yıllarında bu hasadın dert dalgaları halinde peşi sıra kralın üzerine geldiklerini görürüz. Bu kötü eylem sonunda verilen küçük bebek ölür ve Davut bu disiplin darbesine boyun eğer. Ama dahası da vardır. Davut’un Uriya’nın karısı Bat-Şeva’ya yapmış olduğunu şimdi Davut’un büyük oğlu Amnon Davut’un üvey kızı Tamar’a yaptı. Üzücü, çok üzücü kayıtlar! Kral Davut’un bu olayı işittiği zaman çok öfkelenmesine hiç de üzülmemek gerek. Ama eğer Davut şimdi kendisini bu kadar öfkelendiren ve aşağılayan bu günahı büyük oğlunun önüne örnek olarak koyan kişinin kendisi olduğunu fark etmiş miydi?

Hepsi bu kadar da değil. Tamar, Avşalom’un anne baba bir öz kardeşi idi ve Amnon’un kız kardeşine yaptığı kötülük yüreğini kardeşine karşı öylesine büyük bir nefret ile doldurdu ki onu öldürmeden içi rahat etmedi. Ve daha sonra yıllar önce atılmış olan kötü tohumun daha üzücü hasatları da ortaya çıktı. Avşalom ceza görmemek için ülkeyi terk etti ve sığınmak üzere anne tarafından büyükbabası olan putperest Geşur kralı Ammihut oğlu Talmay’ın yanına kaçtı. Tanrının yasasına göre üstüne inmesi gereken öçten ya da intikamdan kaçarak kendisini orada güvenliğe aldı.

Burada kaybolan oğul benzetmesini hatırlayalım; o öykü de üzücü idi ama oğul geri döndüğü zaman babası ona öfkeli davranmadı; aksine ona sarıldı onu bağışladı ve öpücüklere boğdu. Geri dönen bu oğul babasına, “Baba, senin gözünde ve göğe karşı günah işledim ve artık senin oğlun olarak anılmaya layık değilim” dahi dememiş idi.

Yine konumuza dönelim; Avşalom daha sonra hile yolu ile İsraillilerin gönüllerini çelmeye başladı (2.Samuel 15:6). Hilekarlık aldı yürüdü, “Avşalom kurbanları keser iken, Davut’un danışmanı Gilolu Ahitofel’i de Gilo kentin getirtti. Böylece ayaklanma güç kazandı. Çünkü Avşalom’u izleyen halkın sayısı giderek çoğalıyor idi.” (2.Samuel 15:12) “O günlerde Ahitofel’in verdiği öğüt Tanrı sözünü ileten bir adamın öğüdü gibi idi. Davut da Avşalom da onu öyle kabul ederler idi. (2.Samuel 16:23) Avşalom nasıl oluyor da babası Davut’a karşı iken onun güvendiği bir danışmanın sözü ile hareket ediyor idi? Bu da daha önceki günahın üzücü hasadının bir başka parçası idi. Ahitofel, Bat-Şeva’nın büyükbabası idi ve Davut’un büyük torununa davranışı nedeni ile onu asla bağışlamamış olmasını kolayca anlayabiliriz. (2.Samuel 11:3 ayeti ile 2.Samuel 23:34 ayetini karşılaştırınız.)

Gatlı İttay ve genç ve yaşlı, İsrailli ve yabancı ama reddedilmiş bir kralın tüm sadık izleyicileri olan diğerleri tarafından adanmışlığın ışıkları aracılığı ile biraz da olsa parladığı gerçek olan üzücü ve karanlık örneği izliyoruz. O soylu kral kötü oğlunun ölüm haberini duyduğu zaman çektiği derin acı ve yası görene kadar örnek bir bütün olarak daha da karanlık ve üzücü hale gelir. Bu olay Tanrının tüm Kitabında bize gösterdiği bilgeliği ile önümüze koyduğu en üzücü görüntülerden biridir. O babanın kırılmış yüreğinden çıkan o feryat kadar üzücü bir feryat olabileceğini düşünemiyorum: “Ah oğlum Avşalom! Ah oğlum, oğlum Avşalom! Keşke senin yerine ben ölse idim, oğlum! Ah oğlum Avşalom!” Bu acı çok acı feryadın içindeki derin kederin acısını bir anne ve babadan başka hiç kimse anlayamaz.

2.Samuel  12.bölümde kayıtlı olan Bat-Şeva’dan doğan bebek oğlunun ölümü bundan çok farklı idi. Davut o zaman şu sözleri söyleyebilmiş idi: “Ben onun yanına gideceğim ama o bana geri dönmeyecek.” Davut çok sevdiği oğlu Avşalom’dan ayrılışının sonsuz bir ayrılış olduğunu biliyor muydu? Sanırım umutsuz bir ölümden daha kötü ve üzücü hiç bir şey yoktur. Dehşet kralı olan ölüm ve ölümden sonra yargı hakkındaki kesin bilgi ve ötesindeki sonsuz ceza. Dilerim ki hiç bir imanlı anne ve baba böyle bir ayrılışın yürek parçalayan kederini tanımasın.

Ancak bu olay dahi bu üzücü öykünün sonu değildir. Nathan, korkunç günahı işleyen Davut’un yanına geldiği ve ona komşusunun tek dişi kuzusunu çalan zengin adamın öyküsünü anlattığı zaman Davut haklı bir öfke ile “bunu yapan ölümü hak etmiştir. Bunu yaptığı ve acımadığı için kuzuya karşılık dört katını ödemeli” demiş idi. (2.Samuel 12:6) ancak peygamberin Davud’a verdiği karşılık şöyle olmuş idi: “O adam sensin!” Ve Tanrı Davut’un cezasının kendisine karşı kalmasına izin verdi; Davut’un üç “kuzusunun” ondan alındığını gördük ama şimdi dördüncü kuzusunun da alınması gerekiyor idi ve 1.Krallar 1.ve 2.bölümlerde özellikle 1.Krallar 2: 24 ve 25.ayetlerde Adoniya’nın ölümü ile ilgili üzücü öyküyü okuruz. “Zengin adam” gerçekten de “dört katını” ödedi.

İlk adımı Tanrının sözüne itaatsizlik ile başlayan söz ile anlatılamayacak kadar acı meyve işte böyle bir şey idi.

Rab, bizi koru!

İttay

Biraz önce incelemiş olduğumuz tüm üzüntünün ortasında Gatlı İttay’ın sadık sevgisinin parlamakta olduğunu görürüz. Hatırlayacağınız gibi aynı zamanda Golyat da bir Gatlı idi. Bu nedenle İttay ve Golyat’ın başlangıçları aynı yerden gelir; Gat! Ve bu yüzden belki de birbirlerini tanıyorlar idi. Belki de hatalı olabilirim ama ben yine de şöyle düşünmekten hoşlanıyorum: Davut, İttay’ın güvendiği şampiyonu yere devirdiği zaman önce Davut’a bağlandı. Davut daha sonra Saul’dan saklanmak için Gat kralı Akiş’e gitti. (1.Samuel 21) Ve gider iken yanında Golyat’ın kılıcını da götürdü. Davut’u orada bir dost olarak kabul etmemelerine ve Davut’un onlardan kurtulmak için deli rolü yapmasına hiç de şaşırmamak gerek. Ama İttay’ın bu durumda ilerde izleyecek olduğu kişiyi bir kez daha görmüş ya da işitmiş olması gerekir. Kaçma döneminin sonlarına doğru Davut’un imanı ve sabrı tükenmiş olmalı ki onun bir kez daha sığınmak için Gat’a gittiğini okuruz.

Kapadokya
Kapadokya

Davut bu kez kral tarafından kabul edilir ve içinde yaşaması için kendisine bir kent verilir; Akiş gerçekten de Davut’u, “yaşadığı sürece kendisine koruma görevlisi olarak atayacağına” söz verir.  (1.Samuel 27 ve 28 bölümler) İttay’ın Davut’u tanımayı ve sevmeyi öğrendiği dönemler acaba bu reddedilme günleri sırasında mı olmuştur? Bunun böyle olup olmadığını kesin olarak bilmiyoruz ama böyle olduğunu varsayabiliriz. Ve İttay tüm adamlarını ve onların çocuklarını alır ve kendi ana vatanı olan Filist ülkesini terk eder; bu davranışının nedeni İsrail ülkesinin zenginliği değil ama İsrail’in kralının kişiliğidir. İttay’ın, ülkenin zenginliğinin tadını ne kadar süre çıkardığını bilmiyoruz ama Davut’un ifade etmiş olduğu gibi geldiği zaman “daha dün” idi. Ve kral şimdi bir kez daha dışarı atılmıştır ve reddedilmenin ne demek olduğunu bir kez daha tadar. İsrail’in çoğunluğu başkaldıranın yanındadır. Ama İttay bir an için bile tereddüt etmez. İttay ve tüm adamları ve onların çocukları reddedilmiş kralın yönlendireceği yer neresi olur ise olsun onu izlemek üzere vatanları olan ülkeden hemen ayrılırlar. Kral, İttay’a şu sözleri söyler: “Neden sen de bizim ile geliyorsun? Geri dön ve yeni kral ile kal çünkü sen yurdundan sürülmüş bir yabancısın. Daha dün geldin. Bu gün ben kendim nereye gideceğimi bilmez iken seni de bizim ile birlikte mi dolaştırayım? Kardeşlerin ile birlikte geri dön. Tanrının sevgisi ve sadakati üzerinde olsun!” (2.Samuel 15:19-20) Yüreklerimiz İttay’ın şu yanıtını okuduğu zaman nasıl da heyecan ile titrer, “Efendim kral, yaşayan Rabbin adı ile ve yaşamın hakkı için derim ki ister yaşam ister ölüm için olsun, sen nerede isen kulun ben de orada olacağım.” (2.Samuel 15:21) Bu sözler bize Rut’un Naomi’ye söylediği sözleri hatırlatır. Bu her iki kişi de diğer uluslardan olan yabancılardır. Yüreklerini çeken, kazanan ve dolduran sevginin kudretli gücüdür ve işte bu güç kişiye hiç düşünmeden bir ülkeyi terk ettirebilir. Bu kişiler şu sözlerin anlamını çok iyi biliyorlar idi: “annesini ya da babasını beni sevdiğinden daha çok seven bana layık değildir. Oğlunu ya da kızını beni sevdiğinden çok seven bana layık değildir. Çarmıhını yüklenip ardımdan gelmeyen bana layık değildir.” Matta 10: 37-38. İttay’ın verdiği bu karşılığın o an için Davut’un yüreğinde ne anlam ifade etmiş olması gerekir? Bilmiyoruz ama Davut’un İttay’a verdiği yanıt öylesine kısadır ki! “Yürü, geç!” Bu yanıtta tek bir övgü ya da teşekkür sözcüğü yoktur. Neden böyle olmuştur? Sanırım o anda Davut’un yüreği fazla söz söyleyemeyecek kadar dolu idi ve İttay bunu anladı. Yürek bir başka yürek ile yakından birleştiği zaman sözlere gerek bırakmayan anlar vardır, böyle zamanlarda sözlerin söylenmeleri yersizdir.

Ve “böylece Gatlı İttay ve tüm adamları ve onların çocukları ile birlikte geçtiler.” 2.Samuel 15:22. Ve o gece bu küçük çocukların uyku vakti geldiği zaman ortada yumuşak ve sıcak yataklar yok idi; uyumak yerine Şeria nehrine giden bu dik ve vahşi tepelerde sürekli yürüdüler, gecenin durgunluğunda nehrin karanlık sularından geçtiler; tüm bunların hepsi ne kadar da garip ve rahatsız edici olmalı! Bu küçük çocukların şöyle dediklerini işitebiliyorum: “Babacığım, nereye gidiyoruz? Neden evimizden ayrıldık babacığım?” Ve İttay yanıt verir:” Kralı izliyoruz!” Bu sözler yeterlidir ve bu küçük çocukların yüreklerinin krallarına asla çözülmeyecek olan bağlar ile bağlandığını söylemeye cesaret ediyorum.

Ah, sevgili kardeşlerim, küçük sevgililerinizi Krallarını tanımaya ve sevmeye yönlendirmenin ardından gidin; çocuklarınız henüz küçük iken onların yüreklerinin O’nu sevmeyi öğrenmesinin ardından gidin. Bu çocuklar anne ve babaları ile birlikte kralı izlemek için yürüdükleri zaman arkalarında bırakmış oldukları evlerinin rahatlığını, kolaylığını ve lüksünü aradıkları aklınızdan geçen bir düşünce midir? Böyle bir düşünce bir çocuk tarafından bile reddedilecek kadar değersizdir!

“İttay”

Küçük görülen, reddedilen ve tahtından indirilmiş kral,
‘Neden benim ile geliyorsun’ diye sordu.
Geri dön, evine git ve yeni kral ile kal,
Benim ile birlikte ancak bir göçmen ve bir yabancı olursun, daha fazlası değil!
Bu kentler senin için değil, buğday tarlaları ve asma bağları senin değiller.
Sen kazanmadan önce her şey pay edilmiştir ve senin olan bir şey yoktur.
Ben sürgündeyim ve gittiğim her yerde
Sana verebileceğim tek şey utanç ve reddedilmedir.
Dön ve kardeşlerini de geri götür, halkının olduğu yerde yaşa.
Ben, dışlanmış olan, seni sevdim.
Hoşça kal!
Sonra İttay, Kidron kıyısında, önünde uzanan çölde, taçsız krala ant içti;
İster yaşam ister ölüm için olsun, yaşayan Rabbin adı ile ve
Yaşamın hakkı için derim ki, ‘sen nerede isen kulun ben de orada olacağım!’
Ve kral İttay’a ‘Yürü, geç’ dedi.
İttay yürüyüp geçti; kıyıdan sürgün yerine geçti.
İttay’a ve onun çocuklarına bu söz ihsan edildi
Rableri ile birlikte evlerini terk etmeyi, utancı ve reddedilmeyi kabul ettiler.
Rab bana şu lütuf sözlerini söyledi: ‘yürü-geç!’
İster yaşam ister ölüm için olsun sen nerede isen ben de orada olacağım.
Seninle birlikte çarmıha gerildim ve seninle birlikte öldüm.
Üzerimdeki lanetin ötesine geçtim;
Günah ve yasa senin mezarında sonsuza dek susturuldular.
O güçlü lanetin ötesine geçtim, öldüm ve günahtan özgür kılındım;
Yeryüzünün sevinci ve müziği sana ve bana göre değil.
Yalnız günah değil, günahkar da öldü, geçti ve gitti.
Şimdi senin olduğun yerde tahtın üzerinde yücelikte yaşıyor.
Orada Tanrı’da Mesih ile birlikte gizli;
Benim paylaştığım o bereketli yaşamdır; içimde yaşayan Mesih orada yaşar.
O’nun ağzından şu sözler döküldü: ‘Bana hizmet eden beni izlesin,
Ve ben nerede isem benim hizmetkarım da her zaman orada olacak.
O’nun adımları hangi yola götürüyor ise o yolu izle, altın caddeden geç;
O’nun ayakları yüceliğin derinliğinden içeri girer.
Tanrı’nın, Kuzu’nun tahtının önüne kadar gelirim;
Ve orada bana söylenen o kutlu ‘hoş geldin’i paylaşırım,
Yuvana hoş geldin!
Orada, yukardaki ışıkta insanın reddettiği ile birlikte olmak;
Babası Tanrı’nın onurlandırdıkları ile birlikte olmak,
İşte O’nun sevgisi böyledir!
(Paul Gerhardt)

Gilatlı Barzillay

“Gilatlı Barzillay da Şeria ırmağını geçişte krala eşlik edip onu uğurlamak üzere Rogelim’den gelmiş idi. Barzillay çok yaşlı idi, seksen yaşında idi. Kral Mahanayim’de kaldığı sürece geçimini o sağlamış idi, çünkü Barzillay çok varlıklı idi.” 2.Samuel 19: 31-32. Kral, Barzillay’ı kendisi ile birlikte Yeruşalim’e gelmesi için davet eder ve ona, ‘Benim ile karşıya geç, Yeruşalim’de ben de senin geçimini sağlayacağım’ der. Ama Barzillay bu daveti kabul etmek için fazla yaşlı olduğunu hisseder ve reddedilmiş efendisine ödül almak ya da kabul edilmek için hizmet etmemiştir. Krala en karanlık günlerinde geçimini sağlayarak destek vermesinin nedeni krala duyduğu sevgidir ve sevgi ödül almak için sevmez. Ama Barzillay sözlerine şunu da ekler: (sanırım o gelecek olan günde hepimiz aynı şeyi söyleyeceğiz) “Kral beni neden böyle ödüllendirsin?” Ve sonra, kendisi evine dönecek olmasına rağmen oğlu Kimham’ı kral ile birlikte gitmesi için krala sunar. Ve krala “oğluna uygun gördüğünü yapmasını” söyler. Ve kral Barzillay’a şu yanıtı verir:” Kimham benim ile karşıya geçecek ve ona senin uygun gördüğünü yapacağım. Benden ne diler isen yapacağım.” (2.Samuel 19)

Davut reddedildiği dönemde kendisinin geçimini sağlayan eski dostunun oğlu için ne yaptı? Bunu tam kesin olarak bilmiyoruz ama acaba Kimham ile Beytlehem’deki evini paylaşmış olabilir mi? Biz, bizim Kralımızın Kendi reddedilişini paylaşanlar ile Kendi kral sarayını paylaştığını biliyoruz. Bu arada Yeremya 41:17 ayetinde “Beytlehem yakınında Kimham’ın evinde (Gerut-Kimham)kalanlar ya da duranlar olduklarını okuyoruz. Ve bazı kişiler bu evin Kimham’ın hanı olması gerektiğini ileri sürerler ve belki de bu yer daha sonra kralların Kralı için boş odası olmayan o han olabilir ve böylece büyük Davut’un daha büyük Oğlu Davut gibi reddedilmiş olarak dünyamıza geldi; elbette bu konuda kesin olarak emin olamayız ama şu noktayı çok iyi biliriz: Davut reddedilişini paylaşmış olanı unutmadı ve ölür iken oğlu Süleyman’a şu sorumluluğu bir buyruk olarak verdi: “Yalnız Kimham ile değil, ama aynı zamanda Gilatlı Barzillay’ın oğullarına da ilgi gösterecek ve destek vereceksin.”

İsa’nın reddedilişini paylaşma ayrıcalığına sahip olmak çok bereketli bir konumdur ve bundan daha bereketli olan ise çocuklarımızın da bizim ile birlikte bu reddedilişi paylaşmaları gerektiğidir. Onlar ve biz O’nu reddedilişinde sevmeyi öğrendiğimiz Biri ile gelecek olan bir günde yücelik paylaşacağız. Bazı kişiler şu görüşü savunmaktalar: Bırakın çocuklar kendileri için karar versinler. Eski dönemlerdeki soylu kişilerin seçtikleri yol bu değil idi. Onların döneminde çocuklar elbette babaları ile birlikte yürüdüler. Aynı durum bizim çocuklarımız için de her geçen gün böyle olsun.

Ama şu anda önümüzdeki konu ile aynı çizgide olmamasına rağmen Kimham hakkındaki küçük bir konuya değinmeden duramayacağım. Kimham adının anlamı “Büyük arzu” ya da “Özlem”dir. Bu isim İbranice bir kökten gelir ve “herhangi bir şeyi özlemek” anlamındaki bu kök Kutsal Kitapta yalnızca bir kez ve Mezmur 63:1 ayetinde ortaya çıkar. “Seni çok özlüyorum.” Bu isim bize Kimham’ın soylu babasının yüreğinin derinliğindeki yoğun arzuyu anlatmaz mı? Barzillay halkı İsrail için vaat edilen bu bereketleri çok özlemiş ama onlar için çok uzun zaman beklememiş midir? Belki “bereketler” yerine “Bereketleyen” sözcüğünü kullanmam daha iyi olur idi çünkü özlediğim o bereketler değil, Bereketleyen’dir.ve öylece görüyoruz ki Barzillay’ın kendisi Davut ile birlikte Yeruşalim’e gidememiş olmasına rağmen özlemi kral ile birlikte gitmiş ve o özlem ile orada kral ile birlikte yaşamıştır. Şimdi geçenlerde karşıma çıkan ve benim yüreğimi çok garip bir şekilde harekete geçiren eski bir şiiri alıntı olarak yazmak istiyorum ve umut ediyorum ki bu şiir aynı zamanda size de bir umut mesajı ulaştırabilsin:

“Kimham Yürüyüp Geçsin”

Kral ırmağı geçmiştir
Yeruşalim özgürdür;
Bu çöl bezdirir, bu benlik tutsaklıktır:
O bir süre aramızda yaşadı, bunlar O’nun için geçerli değil idi.
Bu yüzden Kral ve Kurtarıcımızı artık bu şekilde tanımayız.
O, Şeria ırmağına girer iken bizden O’nun ile birlikte olmamızı istedi.
Sahip olduğu yüceliği görebilmemiz için dua etti.
(Dinleyelim, sanırım kendi adımı duydum)
“Baba, bana vermiş olduklarının da Benim ile birlikte aynı yerde olmalarını istiyorum.
İnsan bir kez lütfa bakınca gözlerini yüceliğe dikemeyebilir.
İnsanoğlu’nun bozulmuş yüzü ile sevinçli Rab farklıdırlar.
Gilat’ın kısa bir süre için oturduğumuz yer olması gerekebilir.
Ama “Özlemimiz” bunun ötesine geçer ve senin ile kalır, ey Rab.
….
Bir süre oradan ayrılmayı özleyerek Şeria’da kaldım.
Ve bir gün özlem ile dolu yüreğime Rabbin günü göründü.
Siyon dağının üstünde kraliyet Kuzusunu gördüm.
On binlerce ve on binlerce kişi kurtarılmış olarak geldiler.
Tüm bu kalabalığın içinden diri suların sesi geldi,
Lir çalanların sesleri gök gürültüsünün ezgisine benziyorlar idi.
Tahtın önünde idiler ve yaşlılar ve diri yaratıklar da onların yakınında duruyorlar idi.
Bu ezgiyi yalnızca kurtarılmış olanlar öğrenebilir ve işitebilirler idi.
Ve her ağız temiz idi, her giysi lekesiz idi.
Tanrı, her Çocuğunu mühürleyen adını onların her birinin alnına yazmış idi.
Ve ben durmuş bakar iken, Kurtarıcım lütufkar bir şekilde bana gülümsedi;
“Yanıma gel, Yeruşalim’de sana Ben bakacağım” dedi.
….
Görüm gözlerimin önünden uzaklaştı; tekrar yeryüzünde uyandım.
Önümde Şeria nehri akıyor, arkamda ise düzlükler uzanıyordu.
Ama Kurtarıcımın bakışı ve gülümsemesi hala benim üzerimde idi.
Ve kulaklarıma fısıldanan sözcükler vardı,
O’nun sözleri, “Kısa bir süre.”
Kısa bir süre daha Şeria nehri yakınında kalmam gerekiyor idi,
Ama özlemim dinmiş idi ve senin ile kalmayı özlüyor idim.
“Kısa bir süre” – Senin ile birlikte bir kral olmaya gitmem için ne kadar süre yaşamam gerekir?
Bu benliğin vereceği şey zahmet ve üzüntüdür.
İyi ve kötü arasında ben ayırım yapabilir miyim?
Senin değerli iyiliğin dilenci giysileri giymiş bir canı doyurmak
Ve kanın günahı yenmek için akacak;
Senin hizmetkarın, zaferli olanların beslendiği yaşam ürününden tadabilir mi?
Murdar dudaklar gizli man’ı boşa mı harcayacak?
Kuzu’nun götürdüğü diri sulardan mı içecek?
Tüm gün boyunca kurtuluş ezgisi söyleyenlerin sesini işitebilir miyim?
Onların gözleri kralı görür ve yürekleri tarif edilemez
Ve hiç kimsenin çalamayacağı bir sevinç ile sevinir.
Hayır- henüz değil – orada değil,
Tanrının senin ile birlikte tekrar getireceği yaşamları paylaşmak için
Bu yersel konutları bırakalım; Rabbimiz Krala yük olmayalım.
Senin hizmetkarın olan ben Sen Rabbim ile Şeria nehrinden geçeceğim.
Ve O’nun beni neden böyle ödüllendirdiğini anlamak için
Sonsuzluk boyunca ‘neden?’ diye soracağım.
Ağırlaşmış ruh ve başarısız benlik Senin ile birlikte çarmıha gerilecek.
Senin gözlerin asla bulanık görmedi, sen ölümü ölümün aracılığı ile yenerek üstün gelmedin mi?
Bu nedenle ey Rab, ben de Şeria nehrinde önce Senin ile birlikte vaftiz olacağım.
Ama Yeruşalim’deki özgürlüğe olan özlemim devam edecek.
Ve eğer bazen içimdeki ruh sönükleşir ise
Ve zaten zayıf olan benlik günahın yarası ya da acısı ile daha da zayıflar ise
O zaman galip gelmiş Olan’ı ve benim için tacı muhafaza etmiş Olan’ı düşüneceğim.
Ve o zaman özlemim geçecek ve o tacı Senin ile birlikte takacağım.
Çok sayıda ayartma ile karşılaşıp yorulduğum zaman
Ve iman senin iyiliğine güvenmekte yetersiz kaldığı zaman; sevgi soğuduğu zaman,
O zaman o şimdi görmediğim kesinliği bilmeyi özleyeceğim.
Ve özlemim ilerleyecek ve Senin ile birlikte onu bilecek.
Gözyaşı ekmeği verildiği zaman ya da içmek için yeterince gözyaşı olduğunda,
Gizli man’ım olan Mesih’i özleyecek ve O’nu düşüneceğim.
Mesih’in kaynakları kenti sevindirecek, orada artık ağlayış olmayacak.
Ve özlemim senin ile birlikte cennette olacak.
Eğer bir zaman için dikenli taç ile delinir ve acı çeker isem,
Nedeni çölü ve düşman benliği unutmamak içindir.
Ama yine de lir çalanların seslerinden üzüntü ve inleyiş kaçacak.
Ve özlemim oraya geçerek Sana şarkı söyleyenleri dinleyecek.
 
Çadırım Gilat’ta ve Şeria nehri kıyısında iken
Benim için ölen İsa’ya “tanıklık eden” 3 o tepede,
Gel git’i giderek derinleşen 4 o Şeria nehrinin kenarında;
Ayağımı yıkayan sular 5 “İsa öldü” diye hala fısıldar.
Ve akıntının üzerinden baktığım zaman ben yine, özgür Yeruşalim’i özlerim.
Hata yapan benlikteki ruh ağırlaşmaya devam eder iken inleyişim yavaşça sönmeye 6 başlar;
Ezilmiş kamışı kırmayacak, tüten fitili söndürmeyecek, adaleti uluslara ulaştıracak.
Ama benim özlemim bitmeyecek, seni her zaman özleyeceğim.
Ve bir gün, ben özlem içinde iken, sanırım Rabbim gelecek!
Ve ben bir göz kırpışı kadar kısa bir anda özgür ve yuvamda olacağım.
Ve Tanrıya susayan canım artık bir daha susamayacak;
Ve açlığım giderilecek ve tüm özlemlerim bitecek.
(C.H.Waller, 1865)

Barzillay’ın öyküsünde burada ara vermiş idim; bunu not defterim bana Ezra 2:61-63 ‘deki üç ayete işaret etmesine rağmen yaptım. Ama Barzillay’ın soylu adını herhangi bir hata ile bağlantılı olarak görmeye tahammül edemez idim. Ve ben de bu neden ile notlarımı dikkate almama kararı aldım. Ancak Tanrının Ruhu “her” hatayı örtemeyecek kadar sadık bir Tarihçi’dir; belki arada bir tek tük bazı hataların üstünü örtebilir ancak diğer geride kalan hataları bizim bulamayacağımız yerlerde saklama konusunda bu işten zevk alıyormuş gibi görünür. Bu nedenle şimdi bitirmiş olduğum kitabım ile birlikte eski not defterimde henüz silinmemiş olarak yer alan bu notu iradem buna çok karşı çıkmasına rağmen size gönderemem. Barzillay’ın bu dürüst adı hakkındaki lekenin nedenine birlikte bir göz atmamız gerekir. Bu mesele aslında yaklaşık beş yüz yıl boyunca ışığa dahi gelmedi; bu mesele Babil’deki tutsaklık bittikten ve halk geri döndükten sonra ortaya çıktı. Sonra kahinlerin soyundan olan Hovayaoğulları, Hakkosoğulları ve Barzillay’ın çocukları ….. soy kütüklerini aradılar ama bulamadılar ve soy ağacı tarafından hesaplanmış olanlar arasında kaydedilmek istediler ama listede yazılı bir kayıt olarak yer alamadılar; bu yüzden kirli kabul edilerek kahinlik görevinden uzaklaştırıldılar; bu görev ellerinden alındı. Ve Vali Tirşatha onlara Urim ile Tummim’i kullanan bir kahin çıkıncaya dek en kutsal yiyeceklerden yememelerini buyurdu.

Ve bu utancın ve alçaltılmanın nedeni ne idi? Bu kişiler soy kütüklerini neden bulamadılar? Uzun yıllar önce büyük atalarından biri Gilatlı Barzillay’ın kızlarından biri ile evlenip kayınbabası Barzillay’ın adını almış idi. Hiç kuşkusuz bu durum genç kahin için çok uygun bir durum olarak dikkate alınmış idi ve bu genç kahin Tanrının düzenine aykırı olarak düşünülmüş bir davranışta bulunmuş idi. Ve yine hiç kuşkusuz bu durum beraberinde refah, zenginlik ve onur da getirmiş idi. Çünkü biz Barzillay’ın çok soylu bir karaktere sahip olan yüce bir kişi olduğunu gördük ( Barzillay’ın adının anlamı “Rabbin Demiri” idi ve bu adın amacı onun çok sağlam ve doğru bir kişi olduğunu belirtmek için idi. Ve Barzillay görmüş olduğumuz gibi öylesine varlıklı biri idi ki sahip olduğu bu şahsına ait varlığı ile reddedildiği dönem esnasında kral Davut’a ve beraberindeki herkese bakmış geçimlerini sağlamış ve onlara destek olmuş idi.

Böyle bir adamın damadı olmak hiç de kolay bir iş değil idi; ve böylece genç kahin kendi adından vazgeçti ve karısının adını aldı ve bu nedenle Ezra kitabında Barzillay’nın adı ile yer aldı. Ama bu yüzden kendi kahinliğine özgü adını kaybetmiş oldu; dünyasal ilerleme, zenginlik, varlık ve onur arzu ettiği için kendi adını bıraktı. Hiç kuşkusuz tüm bu arzu ettiği şeyleri kazandı ve o büyük olasılık ile bu davranışı ile ödemiş olduğu bedelin çok ufak olacağını düşündü ama aradan beş yüz yıl geçtikten sonra bu eyleminin çocuklarına sahip oldukları kutlu ve ayrıcalıklı konumu kaybettireceğini aklına bile getirmedi! Ama biz göksel değerler konusunda kayba uğramadığımız takdirde dünyasal değerler konusunda ilerleme kaydedemeyiz. Ve tüm bunların sonunda şimdiki dünyasal öneriler ne kadar ayartıcı olurlar ise olsunlar göklerdeki zenginlik ve onurun yeryüzündeki zenginlik ve onurdan daha dayanıklı ve kalıcı olduklarını görürüz. (Bakınız Ezra 2:61)

Burada suçlunun kim olduğunu söylemek bize düşmez ama Gilatlı Barzillay’ın adının Ezra kitabında yer alan bu üzücü ve utanç öyküsü ile bir arada yer aldığını görmek üzücüdür, çok ama çok üzücüdür.

Burada bizim için gerekli olan derslere işaret etmem gerekiyor; bunlar bir yoruma gerek bıraktırmayacak kadar sade ve basittirler ama bu mesajın sonuna bereketli bir umut mesajını eklemem lazım! Bize göre bir kahinin Urim ve Tummim’i kullanması gerekir ve Tanrı yürekleri bilir: yine Tanrı soy kütüğünün gerçekten doğru olup olmadığını ve yıllarca dünya ile temas halinde kalmanın sonucunda yeniden doğumun diğer kişilerin gözlerinden gizli kalıp kalmadığını bilir.

Saul

Kral Saul ve aynı zamanda oğlu Yonatan’a gerçekten de daha önce bakmış olmamız gerekiyor idi ama şimdi Mefiboşet ile bağlantılı olarak onlara kısa bir süre için de olsa bakacağız.

Kral Saul’un ailesi ile ilgili öykü öylesine üzücüdür ki bundan söz etmeyi düşünmüyorum. Saul imansız biri gibi yaşamış olan bir krala benzer; bilindiği gibi iman olmadan Tanrıyı hoşnut etmek mümkün değildir. Burası çok parlak bir başlangıca ama çok da feci bir sona sahip bu mutsuz adamın üzücü öyküsünü dile getirecek bir yer değildir.

Saul’ün ailesi hakkında bildiklerimiz çok az; bildiklerimiz yalnızca Yonatan’ı ve Davut ile evlenen kızı Mikal ile ilgili. Yonatan babası ve iki erkek kardeşi Avidanav ve Malkişua ile birlikte Gilboa dağında Filistliler tarafından öldürüldü.  Diğer oğullarından biri olan İşboşet babası Saul’ün tahtına geçti ve yaklaşık yedi yıl boyunca egemenlik sürdü; bu yıllar Tanrının seçimi uyarınca gerçek kral olan Davut ile sürekli savaşarak geçti. Krallık döneminin sonunda iki hizmetkarı onu kendi yatağında öldürdüler. Davut İşboşet’ten “doğru bir adam” olarak söz eder. Saul’ün diğer oğullarından iki tanesi Armoni ve Mefiboşet, Givonlular  ile sadakat antlaşmasını bozan babalarının kötülüğü nedeni ile Rabbin önünde asıldılar. Saul Davut’u yanından uzaklaştırdığı dönemde Saul kızı Merav Meholalı Adriel’e eş olarak verildi. Merav bu evlilikte beş oğul dünyaya getirdi. Davut daha sonra Saul’ün iki oğlu Armoni ve Mefiboşet’i, Merav’ın Adriel’den doğurmuş olduğu beş oğlu ile birlikte Givonluların eline teslim etti ve Givonlular onları dağda rabbin önünde astılar. Yedisi de aynı anda öldüler. Saul’ün diğer kızı Mikal ise daha sonra Davut ile barıştı ama sandığın Yeruşalim’e getirilişi sırasında kocası Davut’un Rabbin önünde dans etmesini küçümsediği için “Saul’ün kızı Mikal’ın ölene kadar çocuğu olmadı.” 2.Samuel 6: 23. Bir ailenin tamamı ile ilgili bundan daha korkunç bir son olabileceğini tahmin etmiyorum. Ve bu feci sondan babalarının sorumlu olduğundan kuşkum yok; çünkü o Rabbin sözünü reddederek başladı ve Rab de onu reddetti. 1.Samuel 15:26. Her anne ve baba için bu durum söz ile ifade edilemeyecek kadar ağır bir ders! Rabbin sözü üzerimizde yetki talep eder ve biz Tanrı sözünü asla kayıtsız davranıp reddedemeyiz. Saul kıskançlık göstererek Tanrının seçmiş olduğu kişi olan Davut’a düşman oldu ve Davut’tan çılgınca bir tavır ile nefret etti. Saul ölümünden bir gece önce kendi kendine “Tanrı beni terk etti” dedi ve şeytanın kendisi olan bir medyuma danışmak için gitti.

Yonatan

Saul’un ailesi ile ilgili öykü yüreklerimizi üzüntü ve sıkıntıya soktu ama bu öyküde bile yine de Tanrının lütfunun parlak bir ışını mevcut idi. Yonatan, adının anlamı “Rab verdi” olan Saul’un oğlu tüm Kutsal kitapta yer alan en sevimli karakterlerden bir tanesidir. Davut’a olan sevgisi asla son bulmadan devam etti. Ve Davut Golyat’ı öldürdükten sonra “Saul oğlu Yonatan’ın yüreği Davut’a bağlandı ve Yonatan onu canı gibi sevdi. … Yonatan üzerinden kaftanını çıkartıp zırhı, kılıcı, yayı ve kuşağı ile birlikte Davut’a verdi.” 1.Samuel 18: 1, 4. Ve Yonatan’ın sevgi dolu dost yüreği Davut’a her zaman sadık kaldı. Davut yaşamını kurtarmak için kaçması gerektiği zaman her ikisi arasında geçen şu dokunaklı bölümü okuyun: “İki arkadaş birbirlerini öpüp ağladılar ancak Davut daha çok ağladı. Ve Yonatan Davut’a şöyle dedi: ‘Esenlik ile git!’ Çünkü ikimiz Rabbin adı ile ant içmiştik. Rab senin ile benim aramda ve soylarımız arasında sonsuza dek tanık olsun.” 1.Samuel 20:42. Biliyorum ki Davut yüzünü utanç ve reddedilmeye doğru çevirip yoluna gider iken “Yonatan kente döndü.” Yonatan, Davut ile birlikte gidip onun utanç ve reddedilme il dolu olan yaşamını paylaşmış olsa idi daha çok mutlu olacak idi! Çünkü yüreğinde Davut vardı ve yüreği onun ile birlikte idi ve Davut Zif çölünün dağlık kesimi Horeş’te iken Yonatan onu ziyaret etti ve Davut’u ‘Tanrının adı ile yüreklendirdi’. 1.Samuel 23: 16. Ama burada da yine aynı üzücü sözcüklerin tekrar kaydedildiğini görüyoruz: “Sonra Yonatan evine döndü ve Davut ise Horeş’te kaldı.” 1.Samuel 23:18. Bu sözcükler bize Rabbimizi ve Efendimizi hatırlatırlar: “Bundan sonra herkes evine gitti ama İsa ise Zeytinlik dağına gitti.” Yuhanna 7:53; Yuhanna 8:1.  Yonatan’a çekici gelen kendi evi miydi? Ya da Yonatan babasına sadakat mi gösteriyor idi? Neden? Ah, Yonatan neden gerçekten sevdiği ve İsrail’in kralı olacağını bildiği kişinin reddedilişini tam bir yürek ile paylaşmadı? Yonatan’ın motiflerini bilmiyorum: benim bildiğim yalnızca şudur: Yonatan Davut’un reddedilişini paylaşmadı. Sanırım ve umut ederim ki böyle davranmasının nedeni sevgisinin eksik oluşu değil idi. Petrus bir defasında, Rabbi terk etmiş idi ve bunu yapmasının nedeninin O’na olan sevgisinin azlığı olduğunu düşünmüyorum. Ben kendim, Rabbin reddedilişini paylaşmaya istekli olmadığım zamanları hatırlayabiliyorum. İnsanların önünde O’nu kabul etmediğim zamanları hatırlayabiliyorum. Petrus’un şu sözleri ile hıçkırdığım birden fazla zaman anımsıyorum. “Rab Sen her şeyi bilirsin; Seni sevdiğimi de biliyorsun!” Ancak görüntüler sözlerimden farklı idiler! Petrus’un Rabbi inkar ettiği o karanlık gecede Efendisinin reddedilişini paylaşmaya istekli olan tek bir kişi bile yok idi. Hepsi de O’nu terk etti ve kaçtı! Rabbin hizmetkarı Pavlus Neron’un önünde durduğu zaman Efendisi ile aynı yoldan yürüdü ve şu sözleri yazmak zorunda kaldı: “Hiç kimse benim ile kalmadı ve herkes beni terk etti.” Ve Efendimiz bu gün de o eski günlerde olduğu gibi aynı şekilde ret edilmektedir. Sevgili okuyucu, lütfen “unutulan ve ret edilen” İsa’yı izlemenin çok hafife alınacak bir tutum olduğunu düşünme çünkü bu tutum hafife alınamaz ve bu gün kendilerini suçlamadan Yonatan’ı suçlayabilecek konumda olan çok az kişi mevcuttur.

Evet bu öykü, üzücü bir öyküdür. En sevimli karakterlerden ve en cesur askerlerden biri olan Yonatan krala “yakın kalmak” [ eğer kralın reddedilişini paylaşmış olsa idi hiç kuşkusuz ona yakın kalacak idi] yerine Gilboa dağında ölür ve küçük oğlu Mefiboşet dadısı onu kurtarmaya çalışır iken düşer ve iki ayağı sakat kalır ve ömür boyu felç olur; kral Davut onu Lodevar’dan aldırarak yanına getirtir. Kraldan ne kadar uzağa gidilir ise “otlaklar” o kadar yok olur. Mefiboşet’e atası Saul’un tüm toprağı Davut tarafından geri verilir; Yonatan ölümünden önce Davut ile bir antlaşma yaptığı zaman soylu babasının reddedilişini önceden görmüş idi.

Ancak Mefiboşet için kimin yüreği heyecanlanmaz ki! Davut ona “babası Yonatan’ın hatırı nedeni ile” “Tanrının iyiliğini” gösterir. Ve bu yoksul, zavallı ve felçli öksüzü kralın oğullarından biri imiş gibi kralın sofrasında yemeğe oturtur. Ve Mefiboşet büyükbabası Saul’un hizmetkarı Siva, on beş oğlu ve yirmi kölesi ile birlikte kralın yanına geldiler. Çünkü kral ona miras olarak “Saul’e ve onun tüm ev halkına ait olan her şeyi” verdi. Bu çok sevdiğim güzel öyküye son vermek içimden gelmiyor ama kral sürgünden döndükten sonra Davut ve Mefiboşet arasındaki görüşmeyi incelememiz gerekiyor. “Mefiboşet, kralı karşılamak için Yeruşalim’e geldiği zaman kral ona neden kendisi ile gelmediğini sordu.” Çünkü Mefiboşet’in kral ile birlikte Yeruşalim’den ayrılmadığı doğru idi. Onun kötü yürekli hizmetkarı Siva onun hakkında yalan söylemiş ve kralın zihnini onun ile ilgili olarak zehirlemiş idi. Mefiboşet evde yürüyemeyecek bir durumda yas tutar iken hizmetkarı ona efendisinin buyurduğu gibi semer yükleyerek istediği binek hayvanını getirmedi. Tüm bu zaman zarfında yani kralın gittiği günden esenlik ile geri döndüğü güne dek  Mefiboşet “ayaklarını ve giysilerini yıkamamış ve bıyığını da kesmemiş idi. Mefiboşet krala, her zaman olduğu gibi ona sadık kaldığını söylediği  zaman kralın adil olmayan şu karşılığı beni genellikle hep şaşırtmıştır: “Sen ve Siva ülkeyi bölüşün.” Ama şu anda biliyorum ki yalnızca böyle bir yanıt Mefiboşet’in sadık ve bölünmemiş adanmışlıktaki yüreğini hak ettiği ışık ile parlatabilir idi. Mefiboşet’in yanıtında bu ışığı görebiliriz: “Madem efendim kral sarayına esenlik ile döndü, tüm toprakları Siva alsın.” Mefiboşet sevdiği krala yanında sahip olduğu zaman evlerin ve mülklerin kendisi için hiç bir şey ifade etmediğini göstermiş idi.

Kutsal Kitapta üzerinde durduğumuz bu iki öyküden daha üzücü birkaç öykü daha vardır ama hiç birinde Tanrının lütfu ve “Tanrının iyiliği” bu öyküde parladığı kadar ya da daha çok parlayamaz. Diğer öykülerdeki karakterlerin hiç birinde Mefiboşet’in yüreğini dolduran o sevgi dolu sadakatin aynısına rastlayamayız. Rab, bize onunki gibi yürekler ihsan et!

Ve Mefiboşet tüm bereketlerinin geldiği gerçek Kaynağı öğrenmiş idi. Çünkü onun adı Mika olan küçük bir oğlu var idi. Ve Mika adının anlamı şudur: “Yehova gibi olan var mıdır?” Çok güzel bir öykü için çok güzel bir anlam!

Yehoyada oğlu Benaya

Benaya hakkında yazmadan geçebilmem mümkün değil idi. Çocukluğum sırasında annem bize Kutsal Kitaptan öyküler anlattığı o zamandan bu yana Benaya’yı hep çok sevmişimdir. Benaya Davut’un yiğit askerlerinden biri idi. Aslına bkacak olur iseniz hangi kız ya da erkek küçük çocuk bu “yiğit askerlerin” öykülerine hayran kalmamıştır?

“Yehoyada oğlu Kavseelli  Benaya yürekli bir savaşçı idi. Büyük işler başardı. Aslan yürekli iki Moavlı’yı öldürdü. Ayrıca karlı bir gün çukura inip bir aslan öldürdü. Beş arşın (yaklaşık 2.3 metre) boyunda iri yarı bir Mısırlıyı da öldürdü. Mısırlın elinde dokumacı sırığı gibi bir mızrak var idi. Benaya sopa ile onun üzerine yürüdü. Mızrağı elinden kaptığı gibi onu kendi mızrağı ile öldürdü.” 1.Tarihler 11: 22,23. [ Burada aslan yürekli iki Moavlı ile bize ima edilmek istenen benlik midir? Çukurdaki aslan şeytan ve Mısırlı ile dünya mı ifade edilmek istenmektedir?]

Benaya’nın babası Yehoyada  Harun ailesinin başı idi. 1.Tarihler 12:27. Aile yukarıda gördüğümüz gibi Kavseel’den gelmektedir ve Kavseel kenti, Yahuda oğulları oymağının Edom sınırlarına doğru en güneyde kalan kentlerinden biri idi. Yeşu 15:21. 1.Tarihler 27:5 ayetinde Yehoyada’dan “bir baş kahin” olarak söz edilir. Süleyman’ın tahtı konusunda çıkan sorunlara eşlik eden tüm çekişme ve kıskançlıklar sırasında Adoniya’dan sonra Yoav bile düşmanca davrandıysa da Benaya krala karşı her zaman dürüst davrandı ve ona sadık kaldı.

Ama şimdi burada Benaya’dan söz eder iken onu bir baba olarak düşünmeyi ve değerlendirmeyi tercih ediyoruz. Bu konuda onun ile ilgili çok az şey duyarız; ama 1.Tarihler 27: 5-6 ayetlerinde kendisinden Davut’un komutanlarından biri olarak söz edilir. “Üçüncü ay için üçüncü birliğin komutanı kahin Yehoyada oğlu önder Benaya idi. Komutasındaki birlik yirmi dört bin kişiden oluşuyor idi. Otuz yiğitlerden biri ve Otuzlar’ın önderi olan Benaya idi bu. Oğlu Ammizavat da onun birliğinde görevli idi.”

Bir baba yüreği için ilerleyen yaşlarda sırtını dayayabileceği bir erkek evlada sahip olmak ne kadar rahatlatıcıdır! İkisi arasındaki anlayış, güven ve paydaşlığın çok büyük olması gerektiğini düşünüyorum. Bu durum bize Müjde’de Pavlus gibi bir baba ile birlikte manevi bir oğul olarak hizmet eden Timoteos’u hatırlatır. Böyle bir ilişkiyi tatmış olan bir kişi için bundan daha tatlı başka hiç bir şey olamaz. Sizler için dileğim tanrının size bu konuda yardımcı olması ve ihtiyacınız olan bilgeliği vermesidir: çocuklar henüz küçük iken onları arkadaşınız ve refakatçiniz yapın ki büyüdükleri zaman onlar da doğal olarak sizin ile birlikte hizmet edebilsinler. Benim bildiğim gibi sizler de babanızın bu konuda nasıl başarısız olduğunu bilirsiniz: ama aynı şey sizin için de geçerli olmasın.

Avner’in Oğlu

“Saul’un amcası Ner oğlu Avner’in” öyküsünü bilirsiniz. 1.Samuel 14:50. Hatırlayacağınız gibi Avner Saul’un ordu komutanı idi. 2.Samuel 2:8. Ve Davut, kral olarak taç giydikten sonra birkaç yıl boyunca Saul’un ailesi için savaşmış idi. Öyle anlaşılıyor ki Davut Avner’i her zaman onurlandırdı ve ona hayranlık duydu. Ve sonunda barış yapma zamanı geldiğinde Davut Avner’i kabul etti ve onun için bir şenlik düzenledi. Yoav Avner’i kıskandı ve soğukkanlı bir şekilde onu öldürdü. Daha sonra Yoav bu suçu nedeni ile ölüme mahkum edildi. Davut Avner hakkındaki düşüncesini bize şu sözleri ile ifade eder: “Bu gün İsrail’de büyük bir önder ve büyük bir insan öldü!”

Avner’in böyle üzücü bir şekilde öldürülmesinden sonra Davut’un Avner’in oğlu Yaasiel’i Benyamin oymağının önderi yapması yürek tazeler. 1.Tarihler 27:21.

Süleyman

Davut’un, Batşeva’nın karısı olması ile sonuçlanan üzücü başarısızlığından daha önce biraz söz etmiş idik. Batşeva’nın Davut’tan olan ilk oğlunun bir bebek iken öldüğünü görmüş idik. Süleyman, bu ölen bebekten sonra dünyaya geldi. Adının anlamı “Huzur” idi ve Rab onu sevdi. 2.Samuel 12:24,25. Süleyman’ın ikinci bir adı daha var idi; Yedidyah! Bu ikinci ad “Rab tarafından sevilen” anlamına gelir.

Bu öyküyü size anlatmama hiç ihtiyacınız olmayacak kadar iyi bildiğinizin çok iyi farkındayım. Öyküdeki konuların başlangıçta ne kadar parlak olduklarını hatırlarsınız. Tanrının Süleyman’a Kendisinden ne diler ise vereceğini yalnızca bir seçim yapması gerektiğini söylediği zamanı anımsarsınız; ne kadar da şaşırtıcı bir tekliftir bu! Rabbimizin kendisi bile “Süleyman’dan ve onun tüm yüceliğinden” söz edebilmiştir. Süleyman’ın ilk kral olduğu yıllara bakıldığı zaman belki de o tarihe kadar onun gibi parlak bir görünüme sahip olan bir kişi asla var olmamıştır.

Ama yine de her şeye rağmen onun egemenliğinin ilk yıllarından beri her şeyin yolunda gitmediğini ima eden bazı şeyler mevcut idi. Süleyman krallığının hemen başlangıcında Mısır kralının kızı ile evlenerek Mısır ile müttefik oldu. Süleyman karısını Davut kentine götürdü. 1.Krallar 3:1. Ancak bilindiği gibi Süleyman’ın Mısırlı bir eş almaması gerekiyor idi. Bu kadının bir putperest olduğu hemen hemen kesin idi. Ve Süleyman da bu kadının çok geçmeden “Siyon’un kutsal tepesi için hiç de uygun olmadığını” fark etti. Ve bu nedenle şu sözleri okuyoruz. “Süleyman, ‘karım İsrail Kralı Davut’un sarayında kalmamalı çünkü Rabbin antlaşma sandığının girdiği yerler kutsaldır’ diyerek firavunun kızını Davut Kentinden kendisi için yaptırdığı saraya getirdi.” 2.Tarihler 8:11. Ama aslında Süleyman’ın şunu bilmesi gerekiyor idi; eğer bir kadın Davut’un kentinde yaşamak için uygun değil ise o zaman karısı olmak için de uygun değil idi. Ezra peygamberin zamanında Yahudiler almış oldukları putperest eşlerini terk etmek zorunda idiler. 1.Korintliler 7:14 ayetinde bu lütuf gününde ortaya koymuş olduğu hak edilmemiş iyiliği görürüz: iman etmiş eş iman etmemiş kocasını kutsal kılar ve iman etmiş koca imansız karısını kutsal kılar. Ve bu nedenle çocuklarımız anne ve babalarından yalnızca bir tanesi imanlı olsa bile kutsaldırlar. Ama önem ile hatırlamamız gereken nokta şudur: bu durum bize imansız biri ile evlenme özgürlüğünü vermez. Tanrının sözünde “yalnızca Rab’de olan kişi ile” ifadesi oldukça nettir. 1.Korintliler 7:39.

Burada evlilik ile ilgili konuşur iken dikkatinizi rica ettiğim bir konu var ve biz bu düşünceleri aktardığımız ilk sayfalarda bu konuya değinmedik. Son zamanlarda İbrahim’in oğlunun evliliği ile ilgili gösterdiği gayretli özen beni çok etkiliyor ve düşündürüyor. İbrahim oğlu İshak’ın çevresindeki diğer uluslardan bir kadın ile evlenmemesi gerektiği konusunda ne kadar da kesin kararlı idi. Ve aynı zamanda İshak’ın da babasının gelmiş olduğu bu ülkelere geri dönmesini istemiyor idi. Ama İshak’ın oğulları ne kadar da kolay bir şekilde büyükbabalarının bu konulara gösterdiği ince duyarlılığı unuttular ve görüldüğü gibi İshak Esav’ın diğer uluslardan kendisine eşler alması ile ilgilenmedi ve Yakup’un da babasının dönmesini yasaklamış olduğu ülkeye gitmesine kayıtsız kaldı. Bu durum belki özgürlük konusunda bir gelişme olarak görülebilir idi ama lütuf ya da kutsallık konusunda bir gelişme olmadığı kesin idi.

Şu anda sevgili çocuklarınız küçük oldukları için onların evliliğini daha şimdiden düşünmüyor olabilirsiniz ama çocuklarınız ile birlikte geçirecek olduğunuz o değerli yılların adeta bir kuş gibi çok çabuk uçup gittiğini gördüğünüz zaman çok şaşıracaksınız. Ve çocuklarınızın yaşamları için çok önemli olan bu konu siz daha farkına dahi varamadan önünüze geliverecek. Tanrının bu en zor konuda size yardımcı olmasını diliyor ve sizi bilge ve sadık kılması için dua ediyorum.

Ama şimdi tekrar Süleyman’a geri dönmemiz gerekiyor. Öyle görünüyor ki Süleyman Tanrının kendisine ihsan etmiş olduğu bilgeliği kendi yürüdüğü yolda kullanmak için değerlendiremedi. Bizler için de aynı durum söz konusu değil midir? Başka kişilere doğru  yolda nasıl yürüyebileceklerini söyleyebiliriz ama konu bizim başımıza geldiği zaman doğru yolda yürümeyi başaramayız. Süleyman şu sözleri yazabildi: “Bilgeliğe, ‘sen kız kardeşimsin’, akla ise ‘sen akrabamsın’ de. Zina eden kadından, yaltaklanan ahlaksız kadından seni koruyacak olan bunlardır.” Süleyman’ın Özdeyişleri 7: 4,5. “Kral Süleyman firavunun kızının yanı sıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli bir çok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar Rabbin İsrail halkına, ‘Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler çünkü onlar sizi kesinlikle kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır’ dediği uluslardan idi. Buna karşın Süleyman onlara sevgi ile bağlandı. Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı ve karıları onu yolundan saptırdılar. Süleyman yaşlandıkça karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman tüm yüreğini Rabbe adayan babası Davut gibi yaşamadı. Saydalıların tanrıçası Aştoret’e ve Ammonluların iğrenç ilahı Molek’e taptı. Böylece Rabbin gözünde kötü olanı yaptı ve Rabbin yolunda yürüyen babası Davut gibi tam anlamı ile Rabbi izlemedi. Yeruşalim’in doğusundaki tepede Moavlıların iğrenç ilahı Kemoş’a ve Ammonluların iğrenç ilahı Molek’e tapmak için bir yer yaptırdı. İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karıları için de aynı şeyi yaptı.” 1.Krallar 11:1-8. İlk amacın parlaklığı korkunç düşüşün feciliğini yalnızca daha da karanlık hale getirdi. Davut’un öyküsü üzerinde düşündüğümüz zaman Tanrının, seçtiği krala özellikle çok sayıda eş almamasını buyurduğuna dikkatinizi çekmiş idik. Yasanın Tekrarı 17:15,17. Davut’un ortasından yürümek zorunda kaldığı korkunç denemeleri ve acıları görmüş idik ve tüm bunların nedeninin Davut’un Tanrının bu çok net buyruğuna uymadığı olduğu üzerinde durmuş idik. Süleyman bu çok ciddi derse kendi krallık zamanından çok önce tanık olmuş idi. Ve aynı Tanrı buyruğu kendisine de verilmiş idi. Ama Süleyman kendi isteği ile Tanrı buyruğuna karşı geldi ve aleni bir itaatsizlik yolunda yürüdü.

Ve onun bu itaatsizliği onun oğlu Rehavam için on iki İsrail oymağından on tanesine mal oldu. Ve o günden bu güne Süleyman’ın itaatsizliğinin acı meyveleri bizler günümüzde bu on oymağın nerede olduğu hakkında insanların tahminde bulunmaya çalıştıklarını gördüğümüz zaman bize onların acılıklarını hala hatırlatmaktadır. Ve bu sorunun yanıtını Tanrıdan başka hiç kimse veremez. Ama Süleyman’ın itaatsizliğinin bu acı meyvelerinin sonuçları o günden bu yana hala devam etmektedir çünkü günümüzde, insanların hala bu on oymağın nerede olduğunu bulmak için tahminlerde bulunduğunu görmekteyiz. Bu sorunun yanıtını Tanrıdan başka hiç kimse veremez. Ama Süleyman’ın günahına ve tüm insanlığın başarısızlığına rağmen Tanrının Kendisinin bu on oymağı bulacağı ve onları çok uzun zamandan beri kaybetmiş oldukları ülkeye bir kez daha geri getireceği o günün yakın geleceğini biliyoruz. Örneğin, Hezekiel 37:15-28 ve Yeremya 16:16 ayetlerine bakacak olur isek Süleyman’ın hatasının ortasındaki üzüntüde bile Tanrının lütfunun insanın günahını örtüp geçtiğini ve sonunda ona yenilenme getirdiğini görüyoruz. Ama bu on oymak ne kadar da uzun ve karanlık bir gece yaşadılar ve bizler de şu gerçeği hatırlamak ile çok iyi ederiz: tüm bu kötü sonuçların hepsi insanların en bilgesinin itaatsizliği nedeni ile ortaya çıkmış idi. Ve belki de bu en bilge adam şimdiye kadar yaşamış olan herhangi bir insandan daha fazla bu yeryüzünün değerleri konusunda en yüksek umutlara sahip olan kişi idi.

Rehavam

Acı çeken yüreği ile birlikte Süleyman’ı geride bırakıyoruz ama oğlu Rehavam’ın annesinin Ammonlu Naama [2.Tarihler 12:13] olduğunu öğrendiğimiz zaman onun babasından daha alçakgönüllü bir insan olmayışına şaşmıyoruz. Rehavam da babası ve büyükbabası gibi pek çok kadın aldı; on sekiz karısı ve altmış cariyesi var idi. Bu adam hakkında yapılacak tanrısal bir yorum şudur: “Rehavam pek çok karısı olmasını arzu etti.” En sevdiği karısı Avşalom’un kızı Maaka idi ama 2.Tarihler 13:2 ayetinden anladığımıza göre bu Avşalom Davut’un oğlu Avşalom değil idi. Rehavam,  yerine annesi Givalı Uriel’in kızı Mikaya olan oğlu Aviya’yı kral olarak atadı. Yine, 1.Krallar 15:13 ayetinden öğrendiğimize göre bu kadın bir putperest idi ve iğrenç bir put yaptırmış idi. Tanrı halkının gelecekteki egemenliğinin annesi olması için böyle bir kadını seçmek!

Aviya

Aviya’nın annesi babası Rehavam’ın annesi gibi bir Ammonlu değil idi ama İsrailli bir kadın olmasına rağmen yine de bu kadın, biraz önce görmüş olduğumuz gibi putlara tapan biri idi. Bizim bu yüzden Aviya ile ilgili yazılmış olan şu sözleri okuduğumuz zaman şaşırmamamız gerekir: “Babasının kendisinden önce işlemiş olduğu tüm günahlara Aviya da katıldı. Bütün yüreğini Tanrısı Rabbe adayan babası Davut gibi değil idi. Buna rağmen Tanrısı Rab Davut’un hatırına Yeruşalim’i güçlendirmek için kendisinden sonra oğlunu kral atayarak ona Yeruşalim’de bir ışık verdi.” 1.Krallar 15:3,4.

Bu kralı yoldan çıkartan kötü örneğin babası tarafından verildiğini buradaki kayıttan öğreniriz. Baba olanlarımız için bu ne kadar büyük bir uyarıdır! Rabden bizleri korumasını diliyorum öyle ki arkamızda oğullarımızın izleyeceği kötü örnekler bırakmayalım. Çünkü ne yazık ki bir baba olan Rehavam oğlu Aviya için arkasında kötü örnek bırakmıştır.

Ama bu öyküde oğlunun günah yoluna dönmesi için kötü örnek olan ebeveyn yalnızca Aviya’nın babası değil idi; Tanrının ruhu büyük bir özen ile Aviya’nın annesinin adını ve karakterini de bu öyküye kaydetmiş olduğu aşikardır. Gayet açık bir şekilde anlıyoruz ki Aviya’nın annesinin de oğlunun karakterinin şekil almasında rolü olmuştur. Ve biz şimdi bu eski zamanlardaki kralların öykülerini okuduğumuz zaman aynı anda şu gerçeğin farkına vararak irkiliriz: pek çok olayda bize verilen, annenin adıdır; bununla ima edilen ise şudur: çocuğun karakteri ile ilgili sorumluluk büyük ölçüde anne ile ilgilidir. Çocuğun karakterine ömür boyu sürecek olan izlenimler eklendiği o çocukluk günleri esnasında babadan ya da herhangi bir başka kişiden daha çok sorumlu olan genellikle annedir. Bu durum babanın çocuğa olan sorumluluğunu elbette azaltmaz ama annenin sorumluluğunu çoğaltır.

Ama bu kötü kralın yaşamında bile Tanrının merhameti ve lütfu ışıl ışıl parlar ve onun elinin altında Yahuda’ya bir ölçüde kurtuluş sağlanır, “çünkü Yahudalılar atalarının Tanrısı Rabbe güvenmişler idi. 2.Tarihler 13:18

Aviya adlı bu adamın dikkat çekici özelliklerinden biri her ne kadar “babasının kendisinden önce işlemiş olduğu tüm günahlara katılmış olmasına rağmen yine de Asa adlı iyi bir oğlunun olması idi. Bu konu pek çok kişi için genellikle bir bilmecedir, ama bu bilmecenin çözümünü kutsal yazılardan alıntı yaparak bulabiliriz. “Buna rağmen Tanrısı Rab Davut’un hatırına Yeruşalim’i güçlendirmek için kendisinden sonra oğlunu kral atayarak ona Yeruşalim’de bir ışık verdi.” 1.Krallar 15:4. Bu Asa adlı iyi oğul Aviya’ya Davut’un hatırına verilmiş idi. Ve Davut Asa’nın büyük büyük büyükbabası idi! Davut’un yolları dördüncü kuşağa ve soyuna bereket getirmeye devam ediyor idi. Ve aynı zamanda biliyoruz ki Tanrı “babasının işlediği suçun hesabını çocuklardan, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım” demiştir. Mısırdan Çıkış 20:5. Bizim her günkü yürüyüşümüzün çocuklarımızı bereket ya da aksi için üçüncü hatta dördüncü kuşaklara ya da bundan daha da uzun zamanlar boyunca etki yapabildiğini hatırlamamız her birimiz için son derece ciddi bir düşüncedir.

Asa

Bildiğim kadarı ile Asa’nın annesinden hiç söz edilmez ama onun yerine büyükannesinden söz edilir ve bu durum dikkat çekicidir. 1.Krallar 15:10 ayetine göre kendisinden “anne” olarak söz edildiği doğrudur ama sayfa kenarındaki notlarda aslında kendisinin “büyükanne” olduğuna işaret edilir. Ve bu, büyükanneler için hem küçük bir uyarı hem de teşvik sözcüğüdür. Aynı zamanda büyükanneler de çocuklar üzerinde önemli bir izlenim bırakır ve onları büyük ölçüde etkilerler. Bu etki elbette hem iyi ama hem de kötü olabilir; büyükanneler ilişki kurdukları genç yaşamlar üzerinde iz bırakırlar. Yaşamlarımızda büyükanne ve büyükbaba dönemlerine ulaşmış olan bizlere Tanrı yardım etsin öyle ki onların hatırına bu sayfaların yazılmış ve düzenlenmiş olduğu o sevgili küçükler için en iyi örnekleri gösterebilelim.

Ama Asa’nın büyükannesinin Asa için iyi bir örnek teşkil etmediğini bildirmem gerekiyor ve bu bana üzüntü veriyor. İyi bir örnek olmak yerine bu büyükanne iğrenç putlar yaptırdı. Ve cesur küçük torunu onun bu günahı nedeni ile kraliçeliğine son verdi, putunu yıktı ve bu putu kesip Kidron vadisinde yaktırdı. 1.Krallar 15:13. Asa bu eylemi ile Tanrının yüreğine ne kadar da büyük bir sevinç getirmiştir ve şimdi de bu kral hakkındaki tanrısal yorumu okuyalım: “Asa yaşamı boyunca yüreğini Rabbe adadı.” 1.Krallar 15:14. İnsan böyle bir kayıt okuduğu zaman ne kadar da imreniyor ve bu kayıt üçüncü ayette yazılı olan babası hakkındaki kayıt ile nasıl da büyük bir zıtlık teşkil etmekte! “Bütün yüreğini Tanrısı Rabbe adamamış idi.”

Ama yine de her şeye rağmen Asa bile yaşlandığı zaman “ayaklarından hastalandı.” Sanırım buradaki ders yaşlanmakta olan bizler içindir. Ayakları hasta olan biri düzgün yürüyemez. “Rab kutsallarının (sadık kullarının) adımlarını korur.” 1.Samuel 2:9. Diliyorum ki tanrımız ayaklarımızı yaşlandığımız zaman bile sağlıklı ve temiz olarak muhafaza eder.

Yehoşafat

Asa’nın oğlu Yehoşafat Yahuda krallarının en iyilerinden biri idi. “Yehoşafat’ın annesi Şilhi’nin kızı Azuva idi. Babası Asa’nın tüm yollarını izleyen ve bunlardan sapmayan Yehoşafat Rabbin gözünde doğru olanı yaptı.” 1.Krallar 22:42. “Rab Yehoşafat ile idi; çünkü Yehoşafat atası Davut’un başlangıçtaki yollarını izledi ve Baallara yöneleceğine babasının Tanrısına yöneldi; İsrail halkının yaptıklarına değil Tanrının buyruklarına uydu. Rab onun yönetimi altındaki krallığı pekiştirdi. Bütün Yahudalılar ona armağanlar getirdi, böylece Yehoşafat büyük zenginliğe ve onura kavuştu. Yüreği Rabde cesaret buldu, puta tapılan yerleri ve Aşera putlarını Yahuda’dan kaldırdı.” 2.Tarihler 17:3-6. Ve aynı içeriği tekrar okuyalım: “Ancak bazı iyi yönlerin de var. Ülkeden Aşera putlarını kaldırıp attın ve yürekten Tanrıya yönelmeye karar verdin.” 2.Tarihler 19:3. “Ancak alışılagelen tapınma yerleri kaldırılmadı. Halk hala atalarının Tanrısına tüm yüreği ile yönelmemiş idi. “ 2.Tarihler 20:33. Öyle görünüyor ki Rab, bu iyi kralın başı üzerine övgüler yığmaktan hoşlanıyor. Siz kendiniz de 2.Tarihler kitabının 17.bölümünün başından 21.bölümün ilk ayetine kadar kral Yehoşafat’ın öyküsünü okuyun ve Moav oğulları, Ammon oğulları ve yirminci bölümde kaydedilmiş olan onlar gibi Yehoşafat’a karşı gelen diğerlerinin üzerinde kazanılan güçlü zaferin saf sevincinden ve mutluluğundan için. Güçlü imanın şu soylu sözcüklerine kulak verin: “Tanrınız Rabbe güvenin, güvenlikte olursunuz. O’nun peygamberlerine güvenin, başarılı olursunuz.” 2.Tarihler 20: 20. Ve bu iman övgü ezgilerine dönüşerek yüksek ses ile söylenir (aynı şeyin bizler için de daha sık olmasını diliyorum):” Yehoşafat halka danıştıktan sonra Rabbe ezgi okumak ve O’nun kutsallığının görkemini övmek için adamlar atadı. Bunlar ordunun önünde yürüyerek şöyle diyorlar idi: ‘Rabbe şükredin! Çünkü sevgisi sonsuza dek kalıcıdır!’” Ve tüm bunları Rab onların düşmanlarını ezip geçmeden ÖNCE yaptılar. Tanrı’nın, önüne iman aracılığı ile yükselmiş olan bu övgü ezgisi ile gelen halkının yenilmesine izin verebileceğini düşünebilir misiniz? Mümkün değil! Elbette izin veremez idi. “Ve onlar ezgi okuyup övgüler sunmaya başladıkları zaman Rab Yahuda’ya saldıran Ammonlulara, Moavlılara ve Seir dağlık bölgesinde yaşayanlara pusu kurmuş idi. Ve hepsi bozguna uğratıldı. Ammonlular ile Moavlılar Seir dağlık bölgesinde yaşayan halkı büsbütün yok etmek için onlara saldırdılar. Seirlileri yok ettikten sonra da bir birlerini öldürmeye başladılar.” 2.Tarihler 20:21-23. Ve böylece Tanrı çok büyük bir zafer gerçekleştirdi. Ve yağma edilecek o kadar çok düşman malı vardı ki toplama işi üç gün sürdü. Dördüncü günde Beraka [övgü ya da kutsama anlamına gelir] vadisinde toplandılar ve Rabbe övgüler sundular. Bu yüzden oranın adı bu gün de Beraka Vadisi olarak kaldı.

İman ve övgü ezgisinin bereketli yolu, her zaman zafere götürür; (çünkü “Rabbin sevinci gücünüzdür); ve sonra da bereket vadisine götürür! Her birimizin bu bereketli yol hakkında sahip olduğu bilginin çoğalmasını diliyorum. Uzun zaman önce daha hiç biriniz bu dünyada yok iken bizim evimiz şarkı ile dolu idi. Çok sevdiğimiz bir dostumuz bize düğün hediyesi olarak tunç bir kafes içinde çok güzel bir kanarya vermiş idi. Ve bu sevgili kanarya bize çok iyi bir örnek oluyor idi. Ama ne oldu ise oldu ve bu şarkı söyleyen kuşun şarkıları azaldı ve sonra da durdu. Ve sonra biz bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettik ve Tanrının merhameti aracılığı ile şarkılar evimize tekrar geri geldiler. Ey sevgililer, sizler yüreklerinizden ve evlerinizden övgü şarkılarını asla kaybetmeyin!

Yehoşafat’ın öyküsüne burada son verebilmeyi çok ister idim ama üzülerek söylüyorum ki, bunu yapamıyoruz çünkü daha sonraki ayetlerde şunları okuruz: “Yahuda kralı Yehoşafat, bir süre sonra, kendini günaha veren İsrail kralı Ahazya ile anlaşmaya vardı.” 2. Tarihler 20:35. Bu iki kral Tarşiş’e gidecek uzun yol gemileri yapmak için anlaştılar ama Rab gemileri parçaladı ve gemiler Tarşiş’e gidemediler. 1.Krallar 22:49 ayetinden anlaşıldığına göre Yehoşafat şu üzücü dersi öğrenmiş idi: tanrısayar olmayan ile anlaşamayız ve yine bu ayette gördüğümüze göre Yehoşafat Ahazya ile antlaşmasını bozdu.

Ama Kutsal Ruh Yehoşafat’ın başarısızlıklarından bazılarının üzerini örtmüş gibi görünüyor çünkü sevgi pek çok günahı örter ve Yehoşafat’ın oğlu Yehoram’ın kendisine eş olarak Ahav’ın kızını aldığını görürüz. Ve Ahav’ın bu kızı bu iyi kral Yehoşafat’ın oğlunun doğru yoldan çıkmasına neden oldu. Yehoram Rabbin gözünde kötü olanı yaptı. Başka türlü nasıl olabilirdi ki? Yehoram Yeruşalim’de sekiz yıl egemenlik sürdü ve öldüğü zaman kimse üzülmedi. Kötü bir krala ait üzücü bir kayıt: Yahuda’nın tüm kralları içinde en iyilerinden biri olan Yehoşafat’ın oğlu tüm bu üzücü olayları yaşadı ve bunun tek nedeni karısı idi. Bu kadın belki de Yehoram’a babası Yehoşafat’ın kısa bir süre için bile olsa kötü bir adam ile yaptığı kutsal olmayan antlaşması yüzünden geldi. Bu olay bizler için ne kadar da ciddi bir ders teşkil eder! Yehoşafat, oğlunu kral Ahazya ile yapmış olduğu bu anlaşma yüzünden kaybetti.

Ancak bu feci öykünün sonu burada gelmez. Yehoram’ın oğlunun adı da Ahazya idi, (belki de kendisine amcası olan İsrail’in bu kötü kralının adı verilmiş idi, annesinin adı Ahaz’ın kızı Atalya idi, bu kadın o güne kadar yaşamış olan kadınlar içinde en kötü olanlardan biri idi). Yehoram’ın torununun adı Yoaş idi; bu bebek kral teyzesi Yehoşavat (teyzeler için ne kadar güzel bir teşvik sözü) tarafından kurtarıldı ve onun büyük büyük torunu Azarya idi; eğer Matta müjdesinin ilk bölümüne dönüp bakacak olur isek Ahazya, Yoaş ve Azarya adlı bu üç kralın adlarının “İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih’in soyağacı kütüğünde kesinlikle yer almadıklarını görürüz. Kurtarıcımızın soy ağacına adları hiç bir şekilde kaydedilmemiştir. Orada kayıtlı olan soy ağacı kütüğünde “Yehoram Uzziya’nın babası idi” ifadesini okuruz. Matta 1:8. Bu konu ile ilgili duyulan utanç, facia ve sonsuz kayıp bu büyük ve iyi insanın hakkı değildir ve tüm bunlar dünya ile dostluk ve belki de biraz Tarşiş altını almak nedeni ile oldu; ödemesi gereken bedel elde etmeyi umduğu kazançtan çok daha büyük idi. Ve bu neden ile siz sevgililer de eğer Yehoşafat gibi dünya ile dostluk kurarsanız bunun bedelini de hesaba katmanız gerekir. Davut, ailesine dört kuşak boyunca bereket getirdi; Yehoşafat ise bir lanet getirdi. Tanrının bizi korumasını diliyorum çünkü biz kendi kendimizi koruyamayız.

Yoaş’ın kötülüğü ya da oğlu Amatsya’nın Rabbin gözünde doğru olanı tüm yüreği ile yapmaması (2.Tarihler 25:2) konusunda konuşmaktan vazgeçmeyeceğim. Bizler de bu tür kötülüklere eşit şekilde eğilimliyiz ve bu neden ile Tanrı yüreklerimizi korusun. Okuduğunuz zaman Yoaş’ın kendi hizmetkarları tarafından öldürüldüğünü fark edeceksiniz ve bu kişilerden biri Ammonlu bir kadının oğlu ve diğeri ise Moavlı bir kadının oğlu idi; kutsal yazılarda kesinlikle yasaklanmış olan bu tür yabancı kadınlar ile evlilik ciddi ve ağır birer itaatsizlik yorumlarıdırlar. Ve hatta çocuklarının dahi avluda hizmet etmesine neden teşkil edebilirler.

Bu bölümler boyunca anne adının ne kadar sık kaydedilmiş olduğu dikkatinizi çekecektir. Örneğin: 2.Tarihler 25:1; 2.Tarihler 26:3, 2.Tarihler 27:1. Siz sevgili anneler: sizlerin omuzlarında bulunan sorumluluğun yükü ne kadar ağırdır ve aynı zamanda bu sorumluluğu bir başkasına devredemezsiniz; hayır, bir kraliçe dahi olsanız bunu asla yapamazsınız; bu değerli sevgililerinizi eğitmek sizin her zaman kendi sorumluluğunuzdur; çocuklarınızın yürekleri henüz genç ve yumuşak iken onlara Rabbin yürümelerini istediği yolu öğretebilirsiniz. Yıllar düşündüğümüzden çok daha çabuk geçeceklerdir ve siz daha farkına bile varmadan önce yapmanız gereken şey için zamanın çoktan geçmiş olduğunu göreceksiniz, bu nedenle henüz çocuklarınız küçük iken Rabbin size vermiş olduğu fırsatı değerlendirin. Tarşiş’in tüm altını bile kaybınızı karşılayamaz, Eğer çocuklarınızı Rab için eğitme konusunda gereğinden fazla meşgul olduğunuz için onların adları Kuzunun Yaşam kitabından silinir ise kaybınız gerçekten tarif edilemeyecek kadar büyük olur.

Hizkiya

Hizkiya, Yahuda’nın iyi krallarından biri idi. “Hizkiya yirmi beş yaşında kral oldu. Ve Yeruşalim’de yirmi dokuz yıl krallık yaptı. Annesi, Zekeriya’nın kızı Aviya idi.” 2.Tarihler 29:1. Bu kayıt tüm sonsuzluk boyunca duracak ve bize bebeklik çağından tahta kadar olan yıllar zarfında yaşanmış olan sabrı, süküneti, gizli eğitimi ve etkisini anlatacaktır. Ve bizler Hizkiya’nın ülkesine ve halkına yapmış olduğu iyiliklerin tümümü okur iken Tanrının gözünde, tüm bu iyiliklerin Zekeriya’nın kızı Aviya ile ilgisi olduğunu anlayacağız. Anneler! Bu öykü sizler için ne kadar büyük bir teşvik içeriyor! Hizkiya’nın babası kötü bir kişi idi.

Burada sizin kendi başınıza okumanız gereken bir başka öykü bulunmaktadır ve bu öyküyü okur iken onun tadını çıkarmanızı diliyorum. Hizkiya halkına gerçek bir baba oldu. Hizkiya’nın “Levililere Rabbi övmelerini söylemesini” işitmek ne kadar hoştur! Ve yine Hizkiya’nın, halk zorlu bir düşman ile karşılaştığı zaman halkına şu sözleri söylediğini işitiriz: “Güçlü ve yürekli olun! Asur kralından ve yanındaki büyük ordudan korkmayın ve yılmayın. Çünkü bizim ile olan onun ile olandan çok daha üstündür. Ondaki güç insansaldır ama bizdeki güç ise bize yardım eden ve bizden yana savaşan Tanrımız Rabdir. Yahuda kralı Hizkiya’nın bu sözleri halka güven verdi.” 2.Tarihler 32:7,8.

Öykümüzün burada sona erebilmiş olmasını bir kez daha çok arzu eder idik. Ama hala anlatılması gereken başka şeyler var. Tanrı, Hizkiya henüz genç bir erkek iken yani muhtemelen yalnızca 39 ya da 40 yaşlarında iken ona iyi ve bilge bir amaç uyarınca sözünü gönderdi ve ona ölüme zamanının geldiğini bildirdi. Tanrının yolları böyle bir konuda bile en iyi yoldur; ama Hizkiya yüzünü duvara çevirdi ve Rabbe dua etti ve acı acı ağladı. Hizkiya’nın duası umutsuzluk dolu ve çok ciddi ve gayretli bir dua idi. Ama yine de benim en büyük korkum bu duanın içinde “Senin istediğin olsun” sözcükleri yer almıyor idi. Tanrı, dileğimizin yerine gelmesi konusunda çok kararlı zamanlarda bize de yaptığı gibi Hizkiya’ya dilediğini verdi ve onun yaşamına on beş yıl daha ekledi. Ama ne yazık ki bu on beş yıl daha önce geçmiş olan on dört yıl kadar parlak geçmedi. Bunun ilk nedeni ortaya gururun çıkması oldu. (2.Tarihler 32:25-26) Ve aradan üç yıl geçtikten sonra dünyaya küçük bir oğul geldi. Ve Hizkiya bu oğlunun adını Manaşşe koydu- bu ad “barıştırdı (sağlığa kavuşturdu)” anlamına geliyor idi. 2.Tarihler 32:25 ayetini okuyan biri çok kolayca “Hizkiya’nın kendisine yapılan iyiliği unuttuğunu” düşünebilir. Ve bu küçük oğul Manaşşe babasının yaşamına eklenen on beş yıl sona erdiği zaman henüz on iki yaşında idi ve daha sonra Yeruşalim’de elli beş yıl egemenlik sürdü. Ancak ne yazık ki kral Manaşşe Rabbin gözünde kötü olanı yaptı. Babası Hizkiya’nın ortadan kaldırdığı putlara tapılan yerleri yeniden yaptırdı. Baaller için sunaklar kurdu ve Aşera putları yaptı, gök cisimleri yaparak onlara kulluk etti. Rabbin ‘Adım sonsuza dek Yeruşalim’de bulunacaktır’ dediği Rabbin tapınağında bile sunaklar kurdu. Ve bu kayıtlar Yahuda’nın en iyi krallarından biri olan Hizkiya’nın oğlu olan bu kötü kral Manaşşe’nin korkunç günahları ile dolu ayetlere yer vermeye devam eder. Ne yazıktır ki Hizkiya’nın oğlu kendi isteği ve gurur ile hareket eden bir yapıya sahip idi. Hatta 2. Krallar kitabındaki kayıt buradaki ayetlerden bile daha korkunçtur: “Manaşşe Yeruşalim’i masumların kanı ile doldurdu ve bu kötülüğü rab tarafından bağışlanamaz bir kötülük idi.” (2.Krallar 24:4) “Ancak Manaşşe Yahudalılar ile Yeruşalim’de yaşayanları öylesine yoldan çıkardı ki, Rabbin İsrail halkının önünde yok ettiği uluslardan daha çok kötülük yaptılar. Rab Manaşşe ile halkını uyardı ise de onlar aldırış etmediler. Bunun üzerine Rab Asur krallarının ordu komutanlarını onların üzerine gönderdi. Manaşşe’yi tutsak alıp burnuna çengel taktılar ve tunç zincirler ile bağlayıp Babil’e götürdüler. Ne var ki, Manaşşe sıkıntısında Tanrısı Rabbe yakardı ve atalarının Tanrısı önünde son derece alçakgönüllü davrandı. Rabbe yalvarınca Rab onun yakarışını ve duasını duydu ve onu yine Yeruşalim’e krallığına getirdi. İşte o zaman Manaşşe Rabbin Tanrı olduğunu anladı.” 2.Tarihler 33: 9-13. “İŞTE O ZAMAN Manaşşe Rabbin Tanrı olduğunu anladı!

Ve yine de bir anlamda günahı bağışlanmamış olmasına rağmen ve onun günahı nedeni ile Yeruşalim yer ile bir edildiği halde (Yeremya 15:4) Manaşşe gibi bir günahkar yine de kişisel olarak Tanrının İsrailinden özgür ve tam bir bağışlama alabilir. Ve Babil zindanında bağışlanmak için edilen bu duayı Tanrı öylesine önemseyerek bu duaya öylesine çok değer verdi ki bu olayın kitabında kaydedilmesini istedi çünkü diğer pişman olan günahkarların Kendisine geri dönebileceklerini bilmelerini ve teşvik almalarını arzu etti; “Tanrınız Rabbe dönün çünkü Tanrı lütfeder ve acır, tez öfkelenmez ve sevgisi engindir; cezalandırmaktan vazgeçer.” Yoel 2:13. Ve benim sevgili ve çok değerli kardeşlerim: eğer aranızdan biri herhangi bir neden ile dar yoldan ayrıldı ise geri dönüş yolunun sonuna kadar açık olduğunu asla unutmasın! Baba’nın bağışlayan öpücüğü o dönüş yolunda sizi bekler ve döndüğünüz zaman size tek bir azarlayıcı sözcük söylemez. Bizler neyi hak ettiğimizi çok iyi biliriz ve bu hak ettiğimizi neden almadığımızı anlayamayız. Gerçekten de Tanrının böyle bir Tanrı olduğuna inanmak zordur ama yine de gerçektir! Manaşşe O’nun sözünün gerçek olduğunu gördü ve hatta bundan daha fazlasını da gördü; her zaman bildiğimiz gibi Tanrı, kendini önünde alçaltan bu kötü krala Yoşiya adlı küçük bir torun verdi ve bu torun Yahuda kralları arasında en iyi krallardan biri olduğunu kanıtladı; işte Tanrının lütfu böyle bol bir lütuftur!

Manaşşe’nin bu küçük torunu büyükbabası vefat ettiği zaman yalnızca altı yaşında idi. Ama kesinlikle inanabiliriz ki eski kralın bu derin ve yürekten alçak gönüllü tutumu ve tövbe etmesi ona büyük bir güç sağladı ve böylece Rabbin tapınağından diktiği putu ve yabancı ilahları çıkardı ve tapınağın bulunduğu tepede ve Yeruşalim’de yaptırdığı tüm sunakları kaldırıp kentin dışına attı ve Rabbin sunağını yeniden kurup üzerinde esenlik ve şükran kurbanları kesti. Yahuda halkına İsrail’in tanrısına kulluk etmeleri için buyruk verdi. (2.Tarihler 33:12-16) Tüm bunlar küçük Yoşiya üzerinde çok derin bir izlenim bıraktı ve Tanrının onu yönlendiren eli sayesinde yüzünü büyük bir cesaret ile aynı yöne çevirdi ve büyükbabasını örnek aldı. Gerçekten üzücü olan bir şey vardır: Manaşşe’nin kendi oğlu Amon babası vefat ettiği zaman yalnızca yirmi iki yaşında olmasına rağmen onun tövbesi ve Rabbe sonradan gösterdiği bağlılık ve tövbeden hiç mi hiç etkilenmedi ve ne yazık ki yalnızca daha önceki yıllarda işlediği günahlarına aynen devam etti: “Amon, Rabbin önünde alçakgönüllülüğü takınan babası Manaşşe’nin aksine, giderek suçunu artırdı.” (2.Tarihler 33:23) Bu olay yüreklerimiz için çok ciddi ve acil bir çağrıdır; çocuklarımıza bebeklik dönemlerinden itibaren doğru yolda yön verdiğimizden emin olmamız gerekir. Ve her zaman hatırlayalım ki onlar bizim onları yönlendirdiğimiz yolu izlemeye devam edeceklerdir.

Yoşiya

Yoşiya tahta çıktığı zaman yalnızca sekiz yaşında bir çocuk idi ama on beş ya da on altı yaşlarına gelip bir delikanlı olduğu zaman “babası Davut’un Tanrısını aramaya başladı.” Burada Kutsal Ruhun üzerinde durmaktan hoşlandığı başka bir öykü ile karşılaşırız. Kutsal Kitapta Yehoşafat, Hizkiya ve Yoşiya’ya ne kadar çok yer verildiğine dikkat eder iseniz eğer o zaman Tanrının yüreğinin Kendisini gerçekten arayan bir insandan ne kadar çok hoşlandığını kolayca anlarız. Baş kahin Hilkiya Rabbin tapınağı temizlenir ve onarılır iken kaybolmuş ve uzun yıllar unutulmuş olan kutsal kitabı bulduğu vakit genç kral Yoşiya’nın hissettiklerini anlamak yüreklerimizi gerçekten de sevindirir. Yoşiya bu kitabı daha önce hiç görmemiş ve ondan söz edildiğini dahi işitmemiş idi. Yahuda’nın içinde bulunduğu o kötü durumu bu olay aracılığı ile anlayabiliriz ve bu bizler için ne büyük bir derstir! Rab çok uzun zaman önce şunları söylemiş idi: “Bu sözleri aklınızda ve yüreğinizde tutun. Bir belirti olarak ellerinize bağlayın ve alın sargısı olarak takın. Onları çocuklarınıza öğretin. Evlerinizde oturur iken yolda yürür iken yatar ve kalkar iken onlardan söz edin. Evlerinizin kapı sövelerine ve kentlerinizin kapılarına yazın öyle ki Rabbin atalarınıza vermeye söz verdiği topraklar üzerinde sizin de çocuklarınızın da ömrü uzun olsun ve yeryüzünün üstünde gökler olduğu sürece orada yaşayasınız.” Yasanın Tekrarı 11: 18-21. Ama Yoşiya’nın döneminde ve onun babasının döneminde bu bereketli ve kutsal kitap öylesine ihmal edilmişti ki baş kahinin ve kralın dahi onun varlığından haberleri yok idi. Ulusun yoldan sapmış olmasına hiç şaşırmamak gerek. Bir ulus kutsal kitaba sahip olmadan hiç bir şey yapamaz ve aynı şekilde bir aile de kutsal kitap olmadan hiç bir şey yapamaz. Çocuklarım, bu sizlere yapılan acil bir çağrıdır. Bu çağrı beni büyük ölçüde mahkum etmektedir ama siz, siz sevgililer, sizler bu fırsata hala sahipsiniz. Benim çocuklarım kutsal kitap ile haşır neşir oldular, Rab size de çocuklarınıza kutsal kitabı tanıtıp sevdirmeniz için güç ve yardım olsun! Evet, çocuklarınız bu sevgili kitabı sevmeyi öğrensinler ve onu yüreklerinde saklasınlar; Yeruşalim halkının yaptığı gibi toz ve harabeler içinde değil ama yüreklerinin içinde saklı tutsunlar! Ama çocuklarınızı, bu bereketli kitabı tanımaya, bilmeye, sevmeye ve onurlandırmaya yönlendirecek olan (zorlayacak olan değil) siz anne ve babalarsınız!

Baş kahin Hilkiya kutsal kitabı yazman Şafan’a verdi ve o da kitabı alıp krala götürdü ve onu kralın önünde yüksek ses ile okudu (aynı benim anne ve babamın bizler kitabın içindeki öyküleri gözlerimizin önünde canlandırıncaya kadar bize okumuş oldukları gibi); kral elbette daha önce böyle bir yazıyı hayatında asla dinlememiş idi, çünkü daha önce bir kutsal kitap asla görmemiş idi. Ve bunun sonucunda ne oldu? Yoşiya Rabbin önünde kendini alçalttı ve giysilerini yırtıp O’nun huzurunda ağladı. (2.Tarihler 34:27) Ama Yoşiya bundan fazlasını da yaptı; baş kahin Hilkiya ve yazman Şafan’ı  ve bazı başka kişileri danışmak için Şallum’un karısı peygamber Hulda’ya gönderdi. Belki Hulda’da bir kutsal kitap vardı, ben bu konuyu bilmiyorum ama peygamber Hulda’nın iyi kalpli genç kral için üzücü ve ciddi bir mesajı var idi. Hulda onlara şöyle dedi: “İsrailin Tanrısı Rab, ‘Sizi bana gönderen adama şunları söyleyin’ diyor: Yahuda kralının önünde okunan kitapta yazılı tüm lanetleri ve felaketleri buraya da yani burada yaşayan halkın başına da getireceğim. Beni terk ettikleri ve elleri ile yaptıkları başka ilahlara buhur yakıp beni kızdırdıkları için buraya karşı öfkem alevlenecek ve sönmeyecek. Rabbe danışmak için sizi gönderen Yahuda kralına şöyle deyin: ‘İsrailin Tanrısı Rab duyduğun sözlere ilişkin diyor ki, ‘Madem burası ve burada yaşayanlar ile ilgili sözlerimi duyduğun zaman yüreğin yumuşadı ve kendini alçalttın ve giysilerini yırtıp huzurumda ağladın, ben de yalvarışını işittim. Böyle diyor Rab. Buraya ve burada yaşayanlara getireceğim büyük felaketi görmeyeceksin.’”  Hilkiya ve yanındakiler bu sözleri kral Yoşiya’ya ilettiler.”(2.Tarihler 34: 22-38).

İşte o üzücü hatta çok üzücü mesaj böyle idi; Yoşiya gibi bir kral bile korkun cezadan esirgenecek olmasına rağmen bu cezaya engel olamıyor idi. Ninova kralının ve halkının tövbesi de kenti, uzun yıllar boyunca gelecek olan yargıdan korumuş idi ama sonunda yargı kaçınılmaz bir şekilde gelmiş idi. Ve böylece kral Yoşiya gelecek olan bu yargıdan esirgendi ve o dönemde yalnızca 39 yaşında genç bir adam idi. Tanrının Hizkiya’ya ölmesi gerektiğini söylediği aynı yaşta! Eğer Hizkiya tanrısına güvenmiş olsa idi o zaman İsrail için her şey ne kadar iyi olacak idi! O zaman Manaşşe’nin doğması söz konusu olmayacak idi. Çünkü Manaşşe İsrail’in nihai yıkımının gerçek nedeni idi. Yoşiya’nın ölüm nedeni öz iradesi idi. Yoşiya Mısır kralı Neko ile savaş yapma konusunda kararlı idi. Tanrı böyle yapmaması için onu uyardı ama Yoşiya kendisinden önceki Hizkiya gibi i yolundan yürüdü ve “onun ile savaşmaktan vazgeçmediği gibi Tanrının Neko aracılığı ile söylediği sözlere de aldırış etmedi ve kılık değiştirip Megiddo ovasında Neko ile savaşmak üzere yola çıktı. Okçular kral Yoşiya’yı vurdular ve o zaman kral görevlilerine, ‘beni buradan götürün, ağır yaralıyım’ dedi.” (2.Tarihler 35:22,23) Yoşiya öldü ve tüm Yahuda ve tüm Yeruşalim onun için ağladı ve yas tuttu. Ve Yeremya da Yoşiya için yas tuttu.

Ağlamakta ve yas tutmakta haklı idiler çünkü Yoşiya’nın ölümü ile birlikte Yahuda’nın öyküsü nerede ise son bulacak idi. Bize onun öyküsünden geriye kalan yalnızca oenun oğullarının ve torunlarının üzücü hem de çok üzücü kayıtlarıdır. Ve burada yine her zamanki aynı soru gündeme gelir: Neden böyle iyi bir kralın böyle kötü kötü evlatlarının olması gerekiyor idi? Sanırım bu soruya verilecek ilk yanıt daha önceden de olduğu gibi yine öz iradedir. Yoksa kralın ölümüne neden olabilecek başka güçlü herhangi bir neden yoktur. Ve öz irade çok gizli ve sinsi bir şeydir: Tanrının çok ama pek çok kutsalı kendi kutsallıkları ile gururlandıkları zaman aslında kendi istekleri uyarınca yürüyorlar demektir. İnsanın kendi yolundan hoşlanması ya da onu istemesine hangimiz “bu bir mahkumiyet değildir” diyebiliriz? Gururdan ve öz iradeden vazgeçmek bizi alçakgönüllü yapar ve yine hepimiz biliriz ki pek çok kişinin düşme nedeni gururdur. Gerçekten ve yürekten, “Benim değil, senin istediğin olsun” diyebilmek kolay öğrenilen bir ders değildir.

Ama belki de bize kutsal yazılarda verilen kutsalların günahları ile ilgili gözlerden saklanmış olan bir başka neden olabilir. Ve bunun ifşa edilmesi oldukça utandırıcı olabilir. Peygamber Sefanya Yoşiya’nın krallığı sırasında peygamberlikte bulundu: ve hem önderler hem de kralın çocukları (kısa bir süre sonra kral olacak bu genç adamlar ve aynı zamanda onların kız kardeşleri) ile ilgili söyleyeceği bazı özel sözler var idi. “Önderleri, kral oğullarını ve yabancıların geleneklerine uyanları cezalandıracağım.” Sefanya 1:8. O dönemde gençlerin yabancıların geleneklerine uygun hareket etmeleri, örneğin, onların garip giysilerine bürünmeleri gibi çok görülen bir ayartma mevcut idi. Ancak hem onların hem de onların anne ve babalarının bu yabancılara ait giysilerin giyilmeleri nedeni ile Yahuda krallığının korkunç düşüşünün ortaya çıktığı gerçeğini hatırlamaları kendileri için çok yararlı olacaktır. Yeni çeviride de aynı sözcükleri görürüz ve şunu anlarız: belki yüz elli yıl önce de Yeşaya İsrail’i gelecek olan yargı ile ilgili aynı sözler ile ciddi bir şekilde uyarmış idi: “yürekleri doğu kökenli inançlar ile dolu.” Yeşaya 2:6, Yeni Çeviri. Eğer Hezekiel 23:14-15 ayetlerine dönecek olur isek bu referansları daha iyi anlarız. “Oholiva fahişeliklerini giderek artırdı. Duvara oyulmuş insan resimlerini – bellerine kuşak, başlarına geniş sarık bağlamış kırmızı renkli Kildani resimlerini – gördü. Hepsi kökeni Kildan ülkesine dayanan Babil subaylarına benziyor idi; Oholiva görür görmez onlara gönül verdi ve Kildan ülkesine ulaklar gönderdi. Bunun üzerine Babilliler ona geldiler…”

İsrailin kendi ülkesindeki öyküsünün başlangıcının bir Babil giysisi ile (Yeşu 7:21) lekelendiğini gördük. Ne gariptir ki bu öyküyü sonuna getiren şey ne yazık ki yine bir Babil giysisi olmuştur. Babil, dünyayı simgeler. Karışıklık anlamına gelen Babil kulesi ile aynı yerdedir. Ve eğer biz bu dünyanın değerlerini Tanrının değerleri ile karıştırır isek ortaya çıkacak sonuç karışıklıktan başka bir şey olmayacaktır.  İsrail tarihinin ilk zamanlarında kötüyü göndermek için ruhsal bir enerji mevcut idi. Ama ne yazık ki Yoşiya’nın günlerinde bile onun kendi ailesinin içinde bile böyle bir enerji mevcut değil idi; ve kralın çocukları bu yabancı ve garip giysiyi herkesin gözü önünde giyiyorlar idi; (İsrail tarihinin ilk günlerinde bu giysi çadırın içinde gizlenirdi) Ancak şimdi bu garip yabancı giysi artık herkesin gözü önünde hiç çekinmeden giyiliyor ve insanların yüreklerinin nereye ait olduklarına kanıt teşkil ediyorlar idi. Ve çocuklarımızın giydikleri giysiler işte bu nedenle önemlidirler çünkü yüreklerinin nereye ait olduğunu diğer kişilere belirtirler idi; göklere mi, yoksa bu dünyaya ve onun modasına ve yollarına mı? Ancak ne yazık ki, Yahuda’nın iyi kralının sarayında dünya rağbet görmüş, orayı kendine yuva edinmiş ve oraya yerleşmiş idi ve bu neden ile üzerine yargı gelmesi gerekiyor idi. Dünya ile dostluk Tanrı ile düşmanlıktır. Dünyanın dostu olan biri bu yüzden Tanrının düşmanı olacaktır. (Yakup 4:4) Tanrı bu tür kişileri “zina edenler ya da zina ediciler” olarak adlandırır. Burada sözü geçen bu ifadeden daha ciddi bir ifade olabilir mi? Ah, sevgili çocuklarım, küçük çocuklarınızı nasıl seviyor iseniz bu ciddi gerçeklerin de aynı şekilde yüreklerinize yerleşmesine izin verin.

Yoşiya’nın evinin enkazından söz etmeyi denemeyeceğim bile çünkü bu haddinden fazla üzücü bir durumdur ve sizler de bu durumu benim kadar iyi bilirsiniz ya da bu konuyu kendinize okuyabilirsiniz; bu durum neredeyse İsrail ve Yahuda’nın tarihlerini sona erdiren bir durumdur. Ama Eski Antlaşma’da yer alan bu öykülere son vermeden önce hala bakabilecek olan iki ya da üç kişinin öyküsü mevcuttur.

Daniel

Aslına bakacak olur isek Daniel bu konuda üzerinde inceleme yapacağımız kişilerden biri değildir çünkü onun anne ve babası hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Ama Daniel’in biraz önce gözden geçirdiğimiz bu genç önderler ile aynı dönemde yaşadığını ve onlar ile aynı yaşlarda olduğunu biliyoruz. Daniel hem kendi ülkesi Yahuda’da hem de daha sonra Babil’de bu kişilerin üzerine gelen ve onları düşüren aynı ayartmalar ile karşılaşmıştır; peygamber Sefanya’nın bu genç önderlerden nasıl ciddi bir şekilde söz ettiğini anımsayalım. Daniel ve arkadaşlarının Babil’in yiyeceklerinden yemeyi bile nasıl reddettiklerini hatırlarsınız; ve onların yemeklerinden yemediler ve içkilerinden içmediler. Daniel yüreğinde kendisini kirletmemeye karar vermiş idi. Daniel 1:8. Daniel bu isteğe yüreğinde sahip idi ve aynı istek ilk kilise döneminde de yüreklerde idi (Elçilerin İşleri 11:23). Bu aynı isteğe sizler ve ben bu gün de sahibiz. Tanrıdan dileğim, çocuklarımızın bizim yüreklerimizdeki Mesih’e olan mutlak bağlılığı görebilmeleri ve orada dünya ve onun tarzı ve yolları ile olan ilişkimizi tamamen kesmiş olduğumuzu anlayabilmeleridir. Bu ilişki giysiler ya da yiyecek ya da içecek ya da başka herhangi bir şey ile ilgili olabilir. Önceden Pavlus’un da söylediği gibi her birimizin şu sözleri söyleyebilmesi için dua ediyorum:

“Bana gelince, Rabbimiz İsa Mesih’in çarmıhından başka herhangi bir şey ile övünmem. O’nun çarmıhı aracılığı ile dünya benim için ölüdür (çarmıha gerilmiştir) ben de dünya için.” Galatyalılar 6:14.

Pavlus ve dünya birbirleri için ölümüne düşman idiler. Birbirlerine söyleyecekleri hiç bir şeyleri yok idi.  Sevgili çocuklarım, Yahuda’nın bu önderleri üzerinde düşünün ve Rab size çocuklarınızı Yoşiya’nın evlatlarının yollarını değil Daniel’in yolunu izlemeleri için yetiştirmeniz amacı ile bol lütuf versin.

Mordekay

Amcaların yüreklerini sevindirmek amacı ile Mordekay hakkında kısa bir söz edelim. Otniyel’in amcası Kalev’e nasıl bir teselli olduğunu görmüş idik ve incelediğimiz bölümler arasında bu konu ile ilgili birkaç başka örnek daha olabilir. 2.Samuel 21:21 ayetinde, Davut’un kardeşi Şima’nın oğlu genç Yonatan’ın amcası Davut için nasıl büyük bir sevinç olduğunu gördük; “Gat’ta bir kez daha savaş çıktı. Orada dev gibi bir adam var idi. Elleri ve ayakları altışar parmaklı idi. Bu dev gibi adam İsrailliler’e meydan okuyunca Yonatan onu öldürdü.” Yonatan’a bunu yapması için cesareti veren belki de amcası Davut’un ona bu konuda örnek olması idi. Ve siz sevgili anne ve babalar, aynı zamanda aranızda amca ve teyze olanlarınız da mevcuttur.

Ancak Elam ilindeki Sus Kalesi paylarına düşen yer olduğu dönemin o karanlık günlerinde Ester amcası Mordekay için ne büyük bir sevinç olmuş idi. Ve Mordekay genç yetim yeğeni Ester’i İsrail’in Tanrısına tapınması için yetiştirmiş idi. Ve Ester büyüdüğü zaman ve hatta daha sonra kralın sarayında bile amcasının ona çocuk iken vermiş olduğu bu eğitimden ayrılmadı. Öyküyü anlatmaya devam etmeyeceğim çünkü hepiniz biliyorsunuz ama size yalnızca bir ayette yer alan şu parlak örneği vereceğim: “Çocuğu gitmesi gereken yola göre yetiştir, yaşlandığı zaman da o yoldan ayrılmaz.” Süleyman’ın Özdeyişleri 22:6.

Öyle görünüyor ki, Ester ve Mordekay Yeruşalim’deki tapınak inşa edildikten sonra yaşamış olmalılar. Ve bu iki kişi karakterindeki insanların Babalarının Ülkesine dönmemiş olmaları garip gibi görünebiliyor. Belki de bu durum Tanrının izin vermiş olduğu bazı konular ile ilgili bir durumdur. Belki bizim iman ya da adanmışlık eksikliğimiz en iyi yolu seçmemize engel olur ama Tanrı elimizde olanı kabul eder ve bizi kendimizin seçmiş olduğu yerde kullanır, bu yer O’nun seçmiş olduğu yer olmasa bile! Bu gerçek, başarısız olan yüreklerimizi teselli eden ve teşvik sağlayan bir gerçektir – bizler ne kadar başarısız olur isek olalım Tanrının, Kendisini sevenler için her durumu iyilik için işlediğini biliriz. Ester kitabı bu bereketli gerçek için ne kadar da parlak bir örnek teşkil eder. Ester kitabında bir kez bile tanrının adı ya da “Tanrı” sözcüğü geçmez, ancak bu durum bu kitabın harika örnek teşkil etmesine engel değildir.

Şallum ve Kızları

Eski Antlaşma’da yer alan anne ve babalar ve çocukları ile ilgili bu düşüncelere Şallum’un öyküsüne kısa da olsa bir göz atmadan son veremem. Mordekay ve Esterin yaşadığı zaman büyük olasılıkla kralın sakisi Nehemya’nın duvarı inşa etmek için Yeruşalim’e gitmesinden yaklaşık otuz kadar sonra idi. Tapınak bundan yaklaşık birkaç yıl önce tamamlanmış idi. Ama duvar hala harabe halinde idi ve Nehemya’nın yüreği bu durum yüzünden acı içinde kıvranıyor idi. Çünkü bu yüzden kendisinin yaşamı da tehlike altında idi. Ama Nehemya bir dua adamı idi ve Tanrı onu yalnızca bu durumdan kurtarmak ile kalmadı aynı zamanda onun  yüreğindeki isteği de yerine getirdi öyle ki Yeruşalim’e gidip duvarı inşa edebilsin. Hepinizin bildiğinden emin olduğum ve aynı zamana sevdiğinizi de ümit ettiğim bu öyküyü anlatmaya devam edeceğim. Nehemya’nın soylu ruhu halkın yüreğini harekete geçirdi ve hepsi de kalkıp bir araya geldiler ve Nehemya’ya yardım etmek için çalışmaya başladılar. Kutsal Ruh bu çalışmayı anlık ayrıntılar ile kaydettirmiştir: “Kirişleri yerleştirdiler, kapı kanatlarını yerine koydular, sürgüler ile kapı kollarını taktılar. Birbirlerine bitişik bölümler onarıldı, ama soylular efendilerinin buyurduğu işlere el atmadılar.” Nehemya 3:5. Onarım anında herkes yakın ilgi gösterdi. Ama benim burada üzerinde durup düşünmek istediğim kişiler Şallum, Yeruşalim kentinin yarısının önderi ve onun kızlarıdır. Bu kızlar büyük olasılıkla işlerini hizmetkarların gördüğü güzel ve konforlu bir evde yetiştirilmişler idi. Ellerinin beyaz ve yumuşak oldukları kesin idi ve ağır iş yapmaya alışkın değiller idi. Ama Yeruşalim duvarının inşa edilmesi için çağrı geldiği zaman hizmetkarları ile ve deneyimli kiralık ustaları ile değil kızları (belki de oğulları yok idi)ile duvarı onarmaya gitti. Ve ben kesinlikle hiç bir kuşku duymadan eminim ki bu kızlar üzerlerine gönüllü olarak eski püskü giysiler giydiler ve süprüntüleri taşıdılar, taşları topladılar ve alçıyı karıştırdılar. Ve Rab onların bu yaptıklarını gördü ve aslında erkeklerin yapması gereken bir işi Şallum’un kızları yaptılar! Bu kızlar babalarına yaptığı işte yardım etmeye hazır idiler. Aferin bu iyi kızlara! Şallum’un kızlarını seviyorum. Dilerim sizin kızlarınız da aynı Şallum’un kızları gibi olsunlar. Ve yine kesinlikle eminim ki bu kızların elleri kirlendi, kesildi, yaralandı ve su topladı. Ama onlar yine de binayı inşa etmeye devam ettiler. Aferin bu iyi kızlara! Tanıdığım bir genç adam hakkında çok üstün övgüler duyardım ve bu genç adamın hakkında söylenen övgüler arasında en çok sevdiği övgü çok kısa olarak ifade edeceğim, şu idi: “ O çalışırken ellerinin kirlenmesinden korkmaz. Şallum’un kızları için de aynı övgüyü söylemek istiyorum. Bildiğim kadarı ile bu kızlar Eski antlaşma tarihinde yer alan anne ve babaların son çocukları idiler (anneleri putperest olan ve Kenan dilini düzgün bir şekilde konuşamayan çocuklar olduklarını düşünebiliriz). Ve benim onlardan söz edecek cesaretim yok ve bana öyle geliyor ki babaları ile birlikte Rabbin işinde çalışan bu kızların örneği incelediğimiz diğer örneklere son verir iken verilebilecek olan en güzel ve en uygun örnekler idi. Ben yalnızca böyle kızlarımın değil ama aynı zamanda bu kızlar gibi oğullarım da olmasını isterdim ve böylece Müjde imanı için tek ruh ve tek düşünce ile birlikte mücadele edebilir idik. (Filipeliler 1:27) diliyorum ki Tanrı bunu bana ve sizlere ihsan etsin!

“Ama onun (Timoteos) babasının yanında hizmet eden çocuk gibi Müjdenin yayılması için benim yanımda hizmet ettiğini bilirsiniz.” Filipeliler 2:22


1. Metuşelah’ın anlamı: “Öldüğü zaman (yargı) gönderilecek.”

2. Septuaginta’dan alıntı.

3. Yaratılış 31: 47-48

4. Hezekiel 47:4 “Water of Forgiveness” LXX

5. Yuhanna 13:10

6. Yeşaya 42:3  ; sayfa kenarına bakınız.