Bölüm 8

Pentikost ya da Haftalar Bayramı


(Levililer 23: 15-21)


“Şabattan sonraki gün sallamalık demeti götürdüğünüz günden başlayarak tam yedi hafta sayın. Yedinci Şabattan sonraki güne kadar elli gün sayın. O gün Rabbe yeni tahıl sunusu sunacaksınız. Yaşadığınız yerden Rabbe sallamalık sunu olarak iki ekmek getirin. Ekmekler ilk ürünlerden, onda iki efa ince undan yapılacak. Maya ile pişirilip Rabbe öyle sunulacak.” (Levililer 23:15-17)

“Pentikost günü geldiği zaman bütün imanlılar bir arada bulunuyor idi.” (Elçilerin İşleri 2:1)

“Hepiniz Mesih İsa’da birsiniz.” (Galatyalılar 3:28)


Hagio Sofia
Aya Sofya

Sallamalık Demet biçilip Rabbe takdim edildikten elli gün sonra ve Rab tarafından kabul edildiğinde kurtarılmış olan insanlar Rabbin, adını koymayı seçmiş olduğu yere tekrar birlikte geldiler. Bunun nedeni, Pentikost Bayramını (ya da Haftalar Bayramını) kutlamak idi. Pentikost, Yunanca’da Ellinci anlamına gelir. Bu bayramın “Yedinci Şabat’ın ertesi günü” kutlanması dikkat çekicidir. Yani bu bayram, yeni bir haftanın İlk Gününde kutlanır idi. Bu durum, takdim edilen şeylerin diriliş temeli üzerinde var olan yeni bir düzeninden söz eder. Bu bayram İsrail’in Tanrıya sunmuş olduğu tüm sunuların en gariplerinden birini sunması gerekiyor idi. Ve sözü edilen bu garip sunu ne idi? İlk ürünlerin demeti sallanmadan elli gün önceki aynı tarlaların tahılından yapılmış ince undan hazırlanan iki dilim ekmek idi. Ama bu iki dilim maya ile pişirilmiş idi. Mayasız Ekmek bayramında tüm mayanın atılmasının ne kadar önemli olduğunu hatırlıyorsunuzdur. Dördüncü bayramda sunuda mayanın bulunmasının gerekmesi ne kadar da garip! Maya ile pişirilmiş olan bu iki somun ekmek kahin tarafından Rabbin önünde sallanır idi- O’na sunulur ve O’nun tarafından kabul edilir idi. Tüm bunlara hoş koku kurbanları ve aynı zamanda günah sunusu aracılığı ile de eşlik edilir idi. Günah sunusu maya tarafından sembolize edilen günah için kefaret etmek üzere orada mevcut idi. Sallanan Demet içinde kesinlikle maya yok idi ve bu neden ile hiç bir günah sunusu talep edilmez idi. Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta, sallanan ekmeklerin içindeki mayanın fırınlandığıdır; böylece gücünü kaybetmiştir.

Bu bayram ve ilk ürünlerin bayramı arasında yakın bir bağlantı mevcuttur. 9.ayette şu sözler aracılığı ile takdim edilerek bir birlerine bağlanırlar “ ve Rab Musa’ya konuşarak şöyle dedi”. Bu sözler, Boru Çalma bayramından söz edilen 23.ayete kadar tekrar ortaya çıkmazlar. Ve biz bu neden ile Fısıh bayramının ve mayasız ekmek bayramının bir birleri ile bağlantılı olduklarını görebiliriz. Böylece 22.ayetteki İlk Ürünler bayramı, Pentikost bayramı ve Hasat bayramı da bir birleri ile bağlantılı olurlar.

Mesih’in Fısıh bayramı ile aynı günde öldüğünü görmüştük. Ve aynı Mesih’in İlk Ürünler bayramı ile tam olarak aynı günde dirildiğini gördük. O halde Pentikost gününde ne oldu? Elçilerin İşleri 2:1 ayetinde o gün Kutsal Ruhun gökten aşağı indiğini ve bireysel imanlıları tek bir beden haline- Kilise- oluşturduğunu okuruz.

Yıllar önce, Japonya’da, Kobe’deki iskelede duruyor ve Şangay’a giden bir gemiye binmek için  bekliyordum. Çok değerli bir Japon kardeş beni uğurlamak için gelmişti. İskelenin öbür tarafında San Francisco’ya gitmek üzere hareket etmeye başlamış bir başka büyük gemi daha vardı. Bu g eminin en yukardaki güvertesinde Amerika’ya gitmek için gemide bulunan ve görünüş itibarıyla çok önemli bir kişi olduğu belli olan bir beyefendi ayakta duruyordu. Çok sayıda kişi onu uğurlamaya gelmişti. O zamanlar Japonya’da harika bir gelenek uygulanmakta idi; yolcusunu uğurlamaya gelmiş olan herkesin elinde renkli bir kağıt kurdele rulosu olurdu. Gemide, Japonya’dan ayrılmak üzere olan uğurladıkları kişi, her kurdelenin bir ucunu ve iskelede el sallayan her kişi ise kurdelenin diğer ucunu tutarlardı.

Arkadaşım ve ben bu görüntüyü bir süre izledik. İskelede tahmine yüz kişi vardı ve her biri elinde kağıt kurdele rulosunun ucunu tutmaktaydılar; üst güvertedeki beyefendi de aynı anda tüm bu kurdelelerin diğer uçlarının hepsini elinde tutuyordu. Arkadaşım birden bana döndü ve şu sözleri söyledi:” Mesih ve kilisesi ile ilgili bir örnek vardır. O, göklerdeki Baş’tır, bizler de O’nun yeryüzündeki bedeninin üyeleriyiz. Kurdeleler Kutsal Ruhu temsil ederler. i Ve her üye Kutsal Ruh aracılığı ile Baş’a bağlıdır ve her üye göklerdeki Baş aracılığı ile aşağıdaki her diğer üyeye bağlıdır. Arkadaşımın söyledikleri, hiç bir zaman unutamadığım bir ders olarak aklımda kaldı. Pentikost bayramında, her imanlıyı Baş’a bağlayan ve her bir imanlıyı diğer imanlılara bağlayarak “tek bedeni”-kiliseyi- meydana getiren Kutsal Ruh verildi.

Kilise, iman eden Yahudi ve iman eden diğer uluslardan oluşur. Yahudiler ve diğer uluslardan olanlar, belki de bir sunuyu teşkil eden iki somuna benzetilebilirler. Pentikost gününden önce bu iki halk aralarındaki bir “engel duvarı” ile bir birlerinden ayrı idiler (Efesliler 2:14). Yahudiler seçilmiş olan halk idi. Ama diğer uluslardan olanlar yabancı, umutsuz ve tanrısız idiler. Ancak hem Yahudiler hem de diğer uluslardan olanlar Mesih’e karşı olduklarını gösterdiler ve O’nu çarmıha germek için aralarında anlaştılar. Romalılar 3:22 ve Romalılar 10:12 ayetlerinde Tanrı, bize “hiç bir fark” olmadığını söyler. Şimdi Pentikost gününde bir birlerinden bu kadar farklı olan bu iki halk, tek bir sunu sunmak amacıyla birleştiler.

O zaman şu söz yerine geldi: “İster Yahudi, ister Grek, ister köle ister özgür olalım, hepimiz bir beden olmak üzere aynı Ruhta vaftiz edildik ve hepimizin aynı Ruhtan içmesi sağlandı.” (1.Korintliler 12:13)

Bu çağın kutsallarına verilmiş olan özel yer budur; her ülkedeki tüm kutsallar Pentikost gününden Rabbin, halkını, yeryüzünden göklere çağırmak için geleceği güne kadar bedendeki bu özel yere sahiptirler. Bu, Mesih’in bedeni olan kilisenin özel çağrısı ve özel payıdır. Kilise, göklerdeki Başı olan Mesih ile birleşmiştir ve Kutsal Ruh aracılığı ile de yeryüzündeki tüm kutsallar Mesih ile birleşmişlerdir.

Gerçekten de “Bu Rabbin işidir ve bu iş bizim gözlerimizde harika bir iştir”. Ve lütfen bunun Tanrının işi olduğunu hatırlayın; bu şekilde oluşturulmuş olan bir kilise asla yok edileme< ve sonsuzluk boyunca tektir. İnsanoğlu bu kiliseyi bölemez ya da onu bozamaz; çünkü onu bir yapan Tanrıdır. Mesih göklerde bu kilisenin Başı’dır. Kilise Onun bedenidir ve kim Onun bedenini lekeleyebilir ya da Onun bedenine dokunabilir? Mesih’in kendisi: ”Ölüler diyarının kapıları kiliseme karşı direnemeyecek” demiştir. (Matta 16:18)

Tanrı, kiliseyi bu şekilde görür. Kiilise, Kutsal Ruhun inmesi aracılığı ile Pentikost günü başlamıştır. Ve o günden bu güne kadar dünyadan “çağrılanların” kiliseye eklenmesi ile kilise şekil almaktadır ve Rabbin kendisi göklerden bir boru sesi ile uyumakta ve halen yaşamakta olanları kendisine alacağı güne kadar sayıca artmaya devam edecektir. Sonra da, “kiliseyi üzerinde leke, buruşukluk ya da buna benzer bir şey olmadan, görkemli bir biçimde kendine sunabilsin.” (Efesliler 5:27) Bu kiliseden eksik olan tek bir kişi bile olmayacaktır. Bu gizemli bedende eksik olan hiç bir üye olmayacaktır. O’nun bedeni mükemmel ve tam olacaktır. “Üzerinde leke, buruşukluk ya da buna benzer bir şey olmayacaktır.”

Kiliseden, Tanrının kiliseyi gördüğü şekilde söz ettik. Ama aynı zamanda kiliseden belki de onu bu dünyada gördüğümüz şekli ile de söz etmemiz gerekir. Kilisenin Grekçe’deki karşılığı, “Ekklesia”dır ve bu sözcük “dışarı çağrılmış olanlar” anlamına gelir. Bu sözcük bana kilisenin “dünyadan dışarı çağrılmış” olduğunu söyler. Kilise artık bu dünyanın bir parçası değildir. Kilise bu dünyadır ama bu dünyadan değildir. Yeni Antlaşma’da günümüz dünyasında üç halk sınıfı bulunduğunu okuruz. “Yahudiler, diğer uluslardan olanlar ve Tanrının kilisesi” (1.Korintliler 10:32). Bir Yahudi ya da diğer uluslardan olanlardan biri Rab İsa’ya inandığı zaman kilisenin bir parçası olur. Yeni Antlaşmanın mektuplarında, özellikle elçi Pavlus’un yazmış olduğu mektuplarda Tanrının kilise için hazırlamış olduğu düzen burada bize net bir şekilde yazılmıştır.

Yeni Antlaşma’da, şimdi gördüğümüz gibi insan tarafından oluşturulmuş ve isim verilmiş çok fazla kiliseden söz edilmez. Orada yalnızca tek bir kilise vardır ve her yerde bulunan her kutsal topluluğu o tek kilisenin parçasını oluşturur. Kilisenin başı yalnızca Mesih’tir ve Mesih Kutsal Ruh aracılığı ile dilediği kişiye kilisede konuşma ve görev yapma yetkisini verme hakkına sahiptir. Kutsal ruh bir kadının toplantılarda konuşma yapmasını açıkça yasaklar ve bize her Tanrı çocuğunun bir kahin olduğunu öğretir.

Tüm bunlar Yeni Antlaşma’da çok net bir şekilde öğretilir ama uygulamaya gelince günümüzde insanlar tarafından genelde inkar edilirler. Eğer Rabbin halkı, Rabbin Sözüne itaat etmiş ve, belirli kişileri Tanrının ve O’nun kutsallarının arasına getirmek ya da onları kardeşlerinden üstün görmek yerine O’nun düzenini izlemiş olsa idi, kilise bugün mutlu olurdu.

Ama şimdi gelin, şu iki somun ekmeğe tekrar bakalım. Onlar başka bir anlama sahip olabilirler. Kutsal Yazıların bir tanıklık olarak kabul ettiği en küçük sayı iki idi. Bu iki somun, zayıf bir tanıklık anlamına geliyor olabilir; 16.ayette “Rabbe yeni bir tahıl sunusu” sunmaya çağrılıyorlar. Bu çağrı bize, bu sununun yeni bir tanıklık türünden söz ettiğini söylüyor olabilir. Daha önce yeryüzünde hiç kimsenin görmemiş olduğu bir tanıklık! Biz, Tanrının “Ruhun turfandasını” (Romalılar 8:23) Pentikost gününde verdiğini biliriz. Daha önce o zamana kadar bu dünyada asla konut kurmadı. Bu durum bize, kilisenin burada yeryüzünde Rab için tamamıyla yeni ama zayıf bir tanıklık olduğunu söyler. Ve biz bunun yeni bir haftanın İlk Gününde başladığını görmüştük. Tüm bunların hepsinin bize söylediği şudur: kilise tamamıyla yeni bir değerler düzenidir ve eskimiş ya da geçmiş olan bir şey ile karıştırılamaz. İşte bu nedenden ötürü bir Hristiyan Yahudi Şabatını değil, haftanın ilk gününü kutlar.

İlk ürünler, dirilen Mesih’e işaret ettiler ve O’nun göksel Krallığına girmiş olan halkı tarafından kabul edildiler. Pentikost ekmekleri aynı zamanda “Rabbe sunulan ilk ürünler” (Levililer 23:17) olarak da adlandırılırlar. Bu, onların “İlk Ürünler Demeti” ile bir olduklarını gösterir. O, “ilk ürünlerin ilki” idi. Onlar, ilk ürünlerdir.” Ekmekler, İlk Ürünler Demeti ile aynı tarlalardan alınan buğday unundan yapılırdı. Ama Sallama Demeti her konuda öncelikli idi. Aynı durum Mesih ve halkı için de geçerli idi. O, ilk örnektir (1.Korintliler15:20) ve O’nun kutsalları hakkında şu sözler yazılıdır: ”O, yarattıklarının bir anlamda ilk meyveleri olmamız için bizleri kendi isteği uyarınca gerçeğin bildirisi ile yaşama kavuşturdu.” (Yakup 1:18)

O, “kardeşleri” arasında, “İlk doğandır” (Romalılar 8:29), “hepsi aynı” (İbraniler 2:11), “ilk doğanların topluluğu (kilisesi)” (İbraniler 12:23). Bu ne kadar da yüce bir gerçektir! “O nasıl ise, bizler de bu dünyada öyleyiz” (1.Yuhanna 4:17). Bu gerçeği yüreklerimize, onun tüm sıcak güneş ışığı ve bereketi ile birlikte alalım. Bu gerçek, kulağa, doğru olamayacak kadar iyi gelebilir ve insanın yüreği, bu gerçeğin güzelliğinden ve gücünden etkilenmemek için her zaman bir yol bulmak ister. Ama gelin biz bu gerçeğe inanalım ve onu kabul edip alalım! Bu gerçek, Tanrının doğrusudur. Bizler gerçekten Mesih ile biriz ve O’nun önünde O’nda kabul edilmiş olan Mesih’te, O’nda eksiksiz ve tam olarak duruyoruz. Biz artık, yeryüzünün düşmüş Adem’inde değiliz; biz İkinci İnsan’dayız, son Adem’deyiz –dirilmiş ve göğe alınmış Mesih’teyiz. Her imanlının konumu budur.

Tanrı bu bereketi tüm halkına vermiştir. Ancak ne kadar azı bu berekete inanmaktadır! Ve çoğumuz bunun tadını az çıkartanlardandır. Ama bu gerçek yine de Tanrıdandır ve bize verilme nedeni, ona inanmamız ve her gün onun tadını çıkartmamız içindir. Bu gerçeğin tadının nasıl çıkartmamız gerekir? Her imanlıya verilmiş olan ve içimizde konut kurmuş Kutsal Ruh aracılığı ile. İmanlılar Kutsal Ruhu ne zaman alırlar? – Tanrı yanıt verir, “Gerçeğin bildirisini, kurtuluşunuzun müjdesini duyup O’na iman ettiğinizde, siz de vaat edilen Kutsal Ruh ile O’nda mühürlendiniz.” (Efesliler 1:13) ve “İçinde Mesih’in ruhu olmayan kişi Mesih’ten değildir.” (Romalılar 8:9) Ne yazık ki, pek çok imanlı Tanrının bu kolay anlaşılır basit sözlerine inanmaz ve Kutsal Ruhu alma umudu ile dua eder ve kutsal yazılara uymayan daha başka pek çok şey yapar. Bu kişiler zihinlerini ruhsal değerlere açarlar ve genellikle kötü ruhlar zihinlerine girer ve onların utanç veren bir şekilde davranmalarına neden olurlar. Sevgili kardeşler, bu gibi konularda aldatılmayın. Mesih’e iman ettiğiniz zaman O size Kutsal Ruhunu verir. O’nu kederlendirebilirsiniz ama O sizi terk etmez. Davut, “Kutsal ruhunu benden alma” diye dua ederdi ama bu dua, bizim edeceğimiz bir dua değildir, çünkü Davut’un gününden beri Kutsal Ruh bu dünyaya gönderildi ve bizler, “sonsuza kadar” O’nda mühürlendik. O, bizi şimdiden gerçekten kurtarmıştır – bize şimdiden sahiptir –  bedel ödenmiştir ama hem canlarımız hem de bedenlerimiz satın alınmış olsalar dahi hala burada dünyadadırlar. Bizler, Rabbin satın almış olduğu her şeyi kendisine alacağı o güne kadar Kutsal Ruh ile mühürlendik. Ama Kutsal yazılar aynı zamanda ” Ruh ile dolu” olmaktan söz eder. Ruh ile dolu olmak, Ruh ile mühürlenmiş olmak ile aynı şey değildir. Kutsal Yazılar şöyle der: “Şarap ile sarhoş olmayın. Bu sizi sefahate götürür: Bunun yerine Ruh ile dolun.” (Efesliler 5:18) Bir insan şarap ile sarhoş olduğu zaman şarabın etkisi ya da gücü altına girer ve iradesi şaraba bağımlı olur. Bu durum kötüdür; biz imanlıların böyle bir durum ile karşılaşmamıza asla izin vermememiz gerekir. Aksine, Kutsal Ruhun bizi doldurmasına izin vermeliyiz. Öyle ki, Kutsal Ruh bizi yönlendirebilsin ve iradelerimiz O’na bağımlı olsun. Ama O’nun bizi doldurmasına izin verelim ya da vermeyelim, O’nun her zaman imanlılarda konut kurmuş olduğunu hatırlayalım.

Pek çok imanlı Kutsal Ruhun içlerinde konut kurmuş olup olmadığını bilemezler ve bu konuda zihinleri karışıktır. Gözlerimizi Tanrı’ya kaldırabiliyor ve yüreklerimizden, “Baba! Abba, Babacığım”diyebiliyor muyuz! Eğer Tanrı’ya bu şekilde hitap edebiliyor isek o zaman Kutsal Ruh içimizde konut kurmuştur çünkü yalnızca Kutsal Ruh aracılığı ile Tanrı’ya, “Baba, Babacığım!” diye seslenebiliriz. Bakınız Romalılar 8:15.

Tüm imanlılara verilmiş olan “Ruhun ilk ürünleri (turfandası) (Romalılar 8:23), onların Mesih ile olan birleşmelerinin mührüdür. Bu büyük gerçeğin tadını şimdi çıkarmak için Mesih ile yücelik ve güçte birleşmiş olan imanlılar, O’nun dirilişine de sahiptirler. Eğer Mesih Tanrının sağında yüceltilmiş olmasa idi Kutsal Ruh imanlılarda konut kurmak için aşağı gelmezdi. (Yuhanna 7:39) Kutsal Ruhun yeryüzündeki varlığı, Mesih’in Tanrının sağında yüceltildiğine dair tanıklıktır. (Yuhanna 15:26)

Kutsal Ruhun yeryüzündeki varlığı ve imanlıların Kutsal Ruh aracılığı ile Tanrının sağındaki Mesih ile bir olmaları, şimdiki çağın iki büyük işaretidir.

Sallanan iki ekmek ”maya ile” pişirildi. Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi maya, her yerde ve her zaman bir kötülük simgesidir. Tahıl sunusunda maya yok idi (Levililer 2:11) çünkü bu sunu, Mesih’in mükemmel insan oluşuna dair bir örnek idi. Mesih’in kendisi karakterinin ve yollarının tümünde tamamen saf ve kutsal idi.

Ama ne yazık ki, O’nun halkı böyle değildir. Tövbe ettikten ve Kutsal Ruh içlerinde konut kurduktan sonra bile imanlılar hem bireysel hem de kilise olarak kötüden özgür değildirler. Benlik halen içlerinde konut kurmaktadır. Kutsal Ruhun varlığı benliği dışarı atmaz, onu öldürmez ya da değiştirmez; ama her şeye rağmen Tanrının lütfu aracılığı ile artık benlik gücünün yaşamlarımızda egemen olması gerekmiyor. Ekmekler ve maya pişirildi. Benlik sınırlanmıştır ama “silinmemiştir!”. Bu neden ile imanlı günahsız değildir. İmanlı, Rabbin olduğu gibi Tanrı tarafından kabul edilmek için sunağa yerleştirilecek kadar kusursuz değildir. İki sallanan ekmek ile bir günah sunusu ve aynı zamanda hoş kokulu sunuların sunulması gerekiyor idi.

Bu konuda bir örnek verelim. Diyelim ki, çok kötü bir kiracıya kiralanmış olan bir evim var. Ve ne yazık ki, onu evimden çıkarmak için bir çözüm bulamıyorum. Ama evimde yaşaması için yeni bir kiracı çağırıyorum. Ve yeni kiracıyı eski kiracı ve onun kötü karakteri ile ilgili olarak açıkça uyarıyorum. Ve yeni kiracıya, eski kiracıyı evin bir odasında daima kilitli olarak tutması konusunda öğüt veriyorum. Bir süre için her şey yolunda gidiyor. Yeni kiracı bana inanıyor ve güveniyor ve eski kiracıyı kontrol altında tutuyor. Ama bir süre sonra eski kiracı, yeni kiracı ile arkadaş olmak istiyor ve yeni kiracı da eski kiracının benim ona söylediğim kadar kötü olmadığı hissine kapılıyor. Bunun sonucu olarak bir süre sonra ona biraz özgürlük tanıyor. Ama çok geçmeden üzülerek görüyor ki, eski kiracı evin yönetimini eline geçirmiş! Yeni kiracı anlıyor ki, eğer dışardan birinden yardım istemez ise gerçekten de çok zor durumda kalacak!

Böylece iki ekmek, içlerindeki maya ile Rabbe sunulur ama ekmekler ve maya, pişirilmiştir ve değer verilerek sığınak altında tutulur ve korunurlar. Öyle ki, imanlılar bireysel olarak ve kilise topluluk halinde Rabbin önünde, yeni bir tahıl sunusu olarak Mesih’in kişiliğinin ve kefaret eden, tamamlanmış işinin tüm değeri içinde kabul edilebilsin.

Herhangi bir imanlı ya da imanlılar topluluğu, kişisel adanmanın ya da hizmetin, ya da Söz’e itaatin ya da Mesih’in gelişini gözlemenin ya da kendilerine ait herhangi bir işin Tanrının önünde kendilerine bir unvan verdiğini düşünür düşünmez er ya da geç şeytan tarafından kandırıldıklarının farkına varacaklardır. Bu ünvan gökler ile ilgili ya da Rabbin gelişinde yukarı alınma hakkında bir ünvan veya Krallığa paydaş olmaya dair bir ünvan olabilir. Tüm ünvanlarımızın kaynağı, Mesih’in eşsiz kişiliği ve kefaret eden tamamlanmış işidir.

Ve size tekrar hatırlatmama izin vermenizi rica ediyorum: bu ayet, kötülüğün bireyde ve kilisede kalmış olduğunu açıkça öğretmektedir. Ve bu kötülük, aynı zamanda bizim işimiz ile değil, ancak Mesih’in işi ile alt edilebilir.

İlk kilise her ne kadar çok taze ve güzel idiyse de çok geçmeden kilisenin içinde de, hatta Kudüs’te bile maya bulunduğu ortaya çıktı (Elçilerin İşleri 5:1). Doğru öğretişi terk ettiler (Galatyalılar 5:9), ya da ahlak konusunda çöküntüye uğradılar (1.Korintliler 5:9 ve 13.ayetler). Bu mayanın günümüzde de eskisinden daha fazla bir şekilde her tarafta- cinlerin öğretişi işitildiğinde ve kötü adamlar ve aldatıcı kişiler giderek daha çok kötülük yaptıklarında- ortaya çıktığını görüyoruz.

Bu mayanın görünümünün, bizi kesinlikle alçakgönüllü yapması gerekmesine rağmen yine de şaşırtmaması gerekir ve şöyle davranmamıza neden olmalıdır: hem bireysel bir Hristiyan hem de Tanrının kilisesi olarak huzur ve gücümüzün temelinin yalnızca Mesih’in kendisi olduğunu anlayarak tekrar O’na geri dönmeyi istemeliyiz. O, kilisesinin, üzerine inşa edilmiş olduğu Kaya’dır ve insanların ve kötü ruhların tüm nefretine rağmen hatırlayalım ki, hiç bir şey hiç bir zaman kiliseye karşı duramaz.

Haftalar Bayramı ile bağlantılı olarak dikkat çekici bir başka ifade daha mevcuttur. Yasanın Tekrarı 16:10 ayetinde şunları okuruz:” sonra Tanrınız Rabbin sizi kutsadığı oranda vereceğiniz gönülden sunular ile O’nun için Haftalar Bayramı’nı kutlayacaksınız.”

Bu sözler ne kadar da çarpıcı bir biçimde bize 1.Korintliler 16:2 ayetini hatırlatır. ”Haftanın ilk günü herkes kazancına göre bir miktar para ayırıp biriktirsin.”

Uzun zaman önce İsrail’de haftanın ilk gününde, çok açık bir şekilde kiliseyi işaret eden bu bayramda şu harika görüntüye tanık oluruz: Bir İsrailli Rabbin önüne kanları dökülmüş olan bu kurbanlar ile birlikte gelir; ayrıca Rabbin onu bereketlediği oranda yanında o iki somun ekmeği bir gönüllü sunu ile birlikte getirir. Rabbin ölümünü hatırlamak için O’nun huzurunda bir araya geldiğimiz zaman bu konuda kendimiz hakkında bundan daha yetkin bir resme sahip olabilir miyiz? Masanın üzerinde ekmek ve şarabımız ve “Rabbin bizi bereketlediği oranda” O’na “gönüllü sunumuzu” verme ayrıcalığımız vardır.

Ve bir noktada dikkatinizi daha çok çekmek isterim; bu gönüllü sununun verilişini hemen şu sözler izler: “Ve sevineceksiniz.” Yasanın Tekrarı 16:10,11 ayetlerinin tamamını siz kendiniz okuyun. Bu bayramın sembolü sevinç idi ve biz, Tanrının “söz ile anlatılamaz armağanı” Rab İsa’yı hatırladığımız zaman bu sevinç ve övgünün bayramımızın işareti olması gerekir. Ancak tüm bunlara rağmen gerçek olan bir başka şey daha vardır; “Seni sevinç ve acının karışması sonucu yaşanan duygular ile hatırlamamız gerekir.”

Tanrının Ruhunun bizi sevinç ile vermeye yönlendirme şekli çok çarpıcıdır. 2.Korintliler 8:1-4 ayetlerini – sevgili Makedonyalı kardeşlerin elçi Pavlus’a bol yardımda bulunan cömertliğini – Filipeliler 4:16 ayeti ile – “Selanik’te iken “her zaman olduğu gibi ona yani elçiye yardım edenler – karşılaştırın. Korint kentinde elçiye yardım edenler: 2.Korintliler 11:9 ve sonra yine elçi Roma’da iken ona yardım edenler: Filipeliler 4:10. Elçi, Korint’teki varlıklı kutsallara (kendilerinden hiç bir şey kabul etmeyeceği; 2.Korintliler 11) yazar: “ Kardeşler, sizlere ayrıca Tanrının Makedonya’daki kiliselerine sağladığı lütuftan söz etmek istiyoruz: Büyük sıkıntılar ile denendiklerinde coşkun sevinçleri ve aşırı yoksullukları tam bir cömert zenginliğe dönüştü. Ellerinden geldiği kadarını hatta daha fazlasını kendi istekleri ile verdiklerine tanıklık ederim. Kutsallara yapılan yardıma katkıda bulunma ayrıcalığının kendilerine verilmesi için bize yalvarıp yakardılar.”

Ancak “gönüllü cömert sunu” hakkında bir çift söz daha edelim. Sevgili kardeşler, en sık başarısız olduğumuz nokta burası değil midir? O bayramda, Rabbin gününde biz Rabbe verdiğimiz zaman, armağanımız, her zaman minnettar bir yüreğin şükran ile akışı değil midir? Armağanımızı gerçekten Tanrının bizi bereketlediği ölçüde veriyor muyuz?

“Tanrının bizi bereketlediği oranda” veriyor muyuz? Utanarak itiraf etmemiz gerekiyor ki, genellikle bunu yapmıyoruz. Bazen verebileceğimizin en azını veriyor ve yine de hala beklenti içinde oluyoruz. Bazen yalnızca bir alışkanlık olarak veriyoruz. Her zaman Tanrının bizi nasıl bereketlediği ya da Rabbin bizi bereketlemiş olduğunu hiç düşünmeksizin aynı miktarda para veririz. Bu durum, çoğumuzun yaşamlarında görülen “zenginlik” (gerçek zenginlik) eksikliğini açıklamıyor mu? Rabbin bizi bereketlemesi için dua ederiz ama bizi bereketlediği zaman, verir iken, bu bereketin ölçüsünü genellikle unuturuz.

Şimdi bizim için yasanın geçerli olduğu düşüncesi bizden uzak olsun! Bildiğimiz kadarı ile Yeni Antlaşmanın hiç bir yerinde gelirimizin onda birini vermemiz gerektiğine dair herhangi bir öneri yer almaz. Hayır, bu aslında bir “gönüllü sunudur”; tamamen kendi özgür irademiz ile verilir; Rabbin kendisini, her şeyini bizim için nasıl verdiğini hatırladığımız zaman, verdiğimiz armağan, O’nun verdiği armağanı takdir edişimizin bir işareti olur ve O’na teşekkür etmek için yüreğimizden taşarak verilen cömert bir armağan olur. Bay J. G. Bellett şu ifadede bulunur: “Dünya size ne biriktirdi ise onu verecektir, Rab kendisine her şeye mal olanı vermiştir. Yuhanna 14:27. Verdiğimiz bağış aslında övgü ezgilerimiz ya da şükranlarımız gibi gerçek tapınmadır. Bu konu ile ilgili olarak İbraniler 13:15,16 ayetlerini okuyalım:” Bu neden ile İsa aracılığı ile, Tanrıya sürekli övgü kurbanları yani O’nun adını açıkça anan dudakların meyvesini sunalım. İyilik yapmayı, sizde olanı başkaları ile paylaşmayı unutmayın. Çünkü Tanrı bu tür kurbanlardan hoşnut olur.”

Sonra kutsal yazılar sevincimizi verdiğimiz bağış ile birleştirirler. Rabbimiz İsa’nın, “vermek, almaktan daha büyük mutluluktur” diyen sözlerini hatırlayalım. Tanrımız, veren bir Tanrıdır. Ve şimdi bize O’na vermenin sevincini ve ayrıcalığını tattırmaktadır. Her ne kadar gerçekten de her birimizin eski dönemde yaşayan Davut gibi “biz ancak Senin elinden aldıklarımızı Sana verdik” (1.Tarihler 29:14) dememiz gerekir. “Siz kendinize ait değilsiniz……. Bir bedel karşılığı satın alındınız.” (1.Korintliler6:19,20) O’na sunmamız gereken her şey gerçekten de zaten O’na aittir. Yaratılış ve Kurtarış O’na aittir ama O, sahip olduklarını O’na geri verir iken sevinç duymamızdan keyif alır. Böylesine eşsiz bir lütfun, yasanın talep ettiğinden daha azını vermek ve İsrail’e yapması için izin verilmiş olandan daha fazlasını kendimize harcamak için sefil yüreklerin bahaneler üretmesi mümkün müdür?

Pavlus’un 2.Korintliler 8:5 ayetinde söz ettiği o sevgili Makedonyalı kutsalları örnek almayı tercih edelim. Bu kutsallar “gönüllü sunularını” sundular. Ancak Pavlus, şöyle der:” Umduğumuzdan da öte, kendilerini önce Rabbe sonra Tanrının isteği ile bize adadılar.” Biz de aynı şekilde verelim.

Hatırlayacağınız gibi bizim Çince sözcüğümüzde (Fuh) bile ”Mutlu, Sevinç ya da Bereketlenmiş” ifadelerindeki karakter bir sunaktır, sunakta bir kurban vardır ve onun yanında (kurbanın ne olduğunu belirten) tek ağız (kendim) ve “tarlalar (tüm sahip olduklarım) yer alır. Bu, bize gerçek sevincin bedenimizi diri, kutsal ve kabul edilebilir bir kurban olarak Tanrıya sunduğumuz zaman geleceğini söyler; böyle yapmamız bize düşen görevdir (Romalılar 12:1). Ve kendimiz ile birlikte ondalık değil, sahip olduklarımızın hepsini RAB’BE vermeliyiz. Sevgili okuyucu, gelin bunu gerçekten yapalım!


Doğanın tamamı bize ait olsa idi,
Bu yine de yeterli bir sunu olmazdı.
En büyük güçlerimizden üstün olan sevgi,
Bizden canımızı, yaşamımızı ve her şeyimizi talep eder.