Yaratılış 11

Bu bölüm ruhsal zihinlerde çok derin ilgi uyandıracak bir bölümdür. Bu bölümde iki büyük gerçek kayıtlıdır, yani Babil kulesinin inşa edilmesi ve İbrahim’in çağrılması. Ya da başka bir deyiş ile, insanın kendisi için sağlama çabaları ve Tanrının imana bildirmiş olduğu sağlayış; insanın kendisini “yeryüzüne” yerleştirme girişimi ve Tanrının, insanın payını ve yuvasını göklerde bulması için onu “yeryüzünden dışarı” çağırması.

“Ve başlangıçta dünyadaki tüm insanlar aynı dili konuşur ve aynı sözleri kullanırlar idi. Doğuya göçerler iken Şinar bölgesinde bir ova bulup orya yerleştiler. ‘Kendimize bir kent kuralım ve göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” Yaratılış 11: 1,2,4. İnsan yüreği her zaman yeryüzünde bir isim, bir pay ve bir merkez arar. Göklerin ihtişamı, Tanrının göğü ya da göğün görkemi hakkında bir şey bilmez. İnsan kendi başına bırakıldığı zaman, objelerini her zaman bu alçak dünyanın içinde arayacaktır. Kuracağı her şey her zaman göklerin altında olacaktır. İnsanın Tanrının çağrısına, açıklamasına ve gücüne ihtiyacı vardır, öyle ki, yüreği hali hazırdaki dünyanın üzerine yükselebilsin. Çünkü insan gökyüzüne yabancılaşmış yersel bir insandır. Şimdi inceleyeceğimiz önümüzdeki olayda ne yukarı bakacak ne de O’nu yukardan bekleyecek bir bilgiye sahip değildir. Aynı zamanda insan yüreği, Tanrının konut kurabileceği bir yer bina etmek gibi bir düşünceye de sahip değildir; yine insan yüreğinin Tanrı için bir konut bina etmek amacı ile malzeme toplamak gibi bir niyeti de yoktur. Ne yazık ki, hayır! Tanrının adından bir kez bile söz edilmez. Şinar ovasındaki insanın amacı bir kent ve bir kule bina etmek idi. Ve o günden bu güne insanın amacı her zaman aynı kalmıştır. İster Şinar ovasındaki insan ister Tiber kıyılarındaki insan üzerinde düşünelim, insanı her zaman aynı kendi çıkarını arayan, kendini yüceltmek isteyen ve Tanrıyı dışarda bırakan insan olarak görürüz. İnsanın tüm amaçlarında, ilkelerinde ve yollarında devam edip giden bir melankolizm mevcuttur. İnsan her zaman Tanrıyı dışarda bırakıp kendini yüceltmek ister.

Şimdi bu Babil kulesi federasyonuna hangi ışığın açısından bakar isek bakalım onda Tanrıyı hiçe sayan insanın zeka ve enerjisinin kendisini gösterdiğinin farkına varmak çok eğiticidir. İnsan tarihinin akışından aşağı doğru baktığımız zaman onun konfederasyon ya da birleşme eğilimine sahip olduğunu kolayca algılayabiliriz. İnsan kendi büyük amaçlarına ulaşmak için genellikle bu yolda ilerler. Bu yol hayır severlik, din ya da politika olabilir, her ne yol olur ise olsun insanın düzenli bir organize birliği olmaksızın teşkil edilemez. Bu ilkenin –aynı zamanda onun nasıl işlediğinden de haberdar olmak – farkına varmak yararlıdır; bir insan birliğinin ortak çabalarını anlatan bu ilk örneği Şinar ovasındaki amacın tasarısını, objesini, girişimini ve bu girişimin nasıl bozulduğunu yazan sayfada okuruz. İçinde bulunduğumuz anda eğer çevremize bakacak olur isek, tüm sahnenin birleşmeler ile dolu olduğunu görürüz. Onları adlandırmak bir işe yaramaz, çünkü onlar insan yüreğinin amaçları kadar çokturlar, saymak ile bitmezler. Ama burada işaret etmek istediğimiz önemli nokta tüm bunların başlangıcının Şinar’da başlamış olmasıdır; insan amaçlarının bina edilmesi ve insan adının yüceltilmesi, içinde bulunduğumuz aydınlanmış ve uygar çağ ile kıyaslanacak olur ise ondan daha farklı değildir. Ve iman düşüncesi uyarınca her zaman mevcut olan tek kusur Tanrının dışarda bırakılmasıdır. Ve insanı Tanrı olmadan yüceltme çabalarıdır; insan başını döndürecek bir yüksekliğe ulaşmak ister ama bunun sonucunda karşılaşacağı tek şey umutsuz bir zihin karışıklığına düşmesi ve geri dönülmesi imkansız bir mahva sürüklenmesidir. Bir Hristiyanın bilmesi gereken tek bir birleşme vardır, o da Mesih’in yüceltilmesi için tanık olarak göklerden aşağı gelmiş olan Kutsal Ruh aracılığı ile bir araya getirilen diri Tanrının kilisesidir; Kutsal Ruh imanlıları tek bir bedende vaftiz eder ve onları Tanrının konutuna yerleştirir. Babil ise her şekilde bunun tam karşıtıdır. Ve bildiğimiz gibi sonunda Babil “şeytanların konutu” haline gelir. (Bakınız Vahiy 18.bölüm)

“Rab insanların yaptığı kent ile kuleyi görmek için aşağıya indi. ‘Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek hiç bir engel tanımayacaklar’ dedi, ‘gelin aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.’ Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.” Yaratılış 11: 5-8. Böylece, insanın ilk birleşme denemesinin sonu gelmiş oldu. Ve bu son gelinceye dek böyle olacaktır. “Ey halklar, yıkıma ve bozguna uğrayacaksınız. Yeryüzünün en uç köşeleri, kulak verin. Savaşmaya ve bozguna hazırlanın. Evet, savaşa ve bozguna hazır olun.” Yeşaya 8:9. Tanrı, insanları birleştirdiği zaman durum ne kadar da farklıdır! Elçilerin İşleri ikinci bölümde Kutsal Olan’ın sonsuz lütfu içinde insan ile günahın onu yerleştirmiş olduğu koşullarda karşılaşmak için aşağı indiğini görürüz. Kutsal Ruh lütfun elçilerini mesajlarını iletir iken her bir kişinin ana dilinde iletmek için muktedir kıldı. Bu durum, Tanrının insan yüreğine lütfun tatlı öyküsü ile ulaşmayı arzu ettiğine dair çok değerli bir kanıttır. Ateşler saçan dağın yasası böylelikle geçerliliğini yitirdi. Tanrı insanın ne olması gerektiğini söylediği zaman tek bir dil ile konuştu ama Kendisinin ne olduğunu söylediği zaman pek çok dilde konuştu. Kentin kurulmasına ve kule dikme amacına insanın gururu ve ahmaklığı neden olmuş idi ve lütuf ise bu engelleri ortadan kaldırdı. Öyle ki, her insan kurtuluşun iyi haberlerini işitebilsin ve Tanrının harika işlerini anlayabilsin. Ve bu tutum ile ulaşılmak istenen sonuç ne idi? Yalnızca insanı Tanrının zemini üzerinde, Tanrının merkezi çevresinde ve Tanrının ilklerine uygun olarak birleştirmek idi. Aslında arzu edilen, insana tek bir dil, tek bir merkez, tek bir obje, tek bir umut ve tek bir yaşam vermek idi. Amaç, insanları öyle bir şekilde bir araya getirmek idi ki, bir daha asla dağılmasınlar ya da kendi başlarına birleşmeyi planlamasınlar. Amaç onlara sonsuza kadar kalıcı olarak devam etmesi gereken bir isim ve bir yer vermek idi. Ucu yalnızca göklere erişmesi gereken bir kent ve bir kule kurmak değil, ama onlara Tanrının her şeye gücü yeten Eli aracılığı ile çürümesi imkansız bir temel hazırlamak idi; Amaç, onları diri ve yüceltilmiş Mesih’in Kişiliğinin çevresinde bir araya getirmek ve hepsini O’na hayran olan ve O’na tapınan bir topluluk olarak tek bir amaç içinde bir araya getirmek idi.

Eğer değerli okuyucum Vahiy kitabının 7.bölümüne dönecek olur ise bu bölümün sonunda şu sözleri okuyacaktır: “ Bundan sonra gördüm ki, her ulustan her oymaktan her dilden oluşan ve kimsenin sayamayacağı kadar büyük bir kalabalık tahtın ve Kuzu’nun önünde duruyorlar idi.” Vahiy 7:9. Ve yüksek ses ile Tanrıyı övüyorlardı. Böylece buradaki ayetler çok ilginç ve yararlı bir bağlantı içinde okunabilirler. Yaratılış 11.bölümde Tanrı “yargısının” bir ifadesi olarak çeşitli diller verir. Elçilerin İşleri 2.bölümde “lütfunun “bir ifadesi olarak çeşitli diller verir ve Vahiy 7.bölümde tüm bu dillerin Kuzu’nun tahtının çevresinde toplanmış olduklarını görürüz. Bu nedenle, insan ile birleşmiş olduğumuz yer yerine Tanrı ile birleştiğimiz yerimizi bulmak ne kadar daha iyidir! İnsan ile birleşilen yer karmaşa ile biter ama tanrı ile birleşilen yer yücelik ile son bulur. Tanrı ile birleştiğimiz yerde Kutsal Ruh’un enerjisi ile ileriye doğru taşınırız; düşmüş insanın enerjisi ise insanı hep geriye taşıyacaktır. Tanrı ile birleştiğimiz yerdeki obje Mesih’in yüceltilmesidir. İnsan ile birleşilen yerde ise ya şu ya da bu şekilde obje insanın yüceltilmesidir.

Son olarak bu konuda söylemek istediğim şey şudur: insan birleşmelerinin gerçek karakterini, objesini ve konusunu bilmeyi gerçekten arzu eden herkesin Yaratılış 11.bölümün başlangıç ayetlerini okuması gereklidir. Ve diğer yandan tanrısal birleşmenin üstünlüğünü, güzelliğini, gücünü ve dayanan karakterini bilmeyi arzu eden herkesin Yeni Antlaşma’da diri Tanrının kilisesi, Mesih’in bedeni ve Kuzu’nun gelini olarak adlandırılan o kutsal, diri ve göksel birleşmeye bakması gerekir.

Dileğim odur ki, Rab bizi tüm bu şeylere bakmak ve onları anlamak için imanın gücü ile güçlü kılsın. Çünkü bu şeyler ancak bu şekilde canımıza yarar sağlarlar. Ama yine de gerçek ile noktalar ilginçtirler; ne kadar engin ve yoğun olsalar dahi kutsal yazıları bilmek, ne kadar titiz, ayrıntılı ve değerli de olsa Kutsal Kitap’a özgü eleştiriler, tüm bunların hepsi yine de yüreği kısır halde ve sevgiyi soğuk halde bırakabilirler. Söz’de Mesih’in Kendisini bulmak istiyoruz ve O’nu bulduktan sonra iman aracılığı ile O’ndan beslenmek istiyoruz. Günümüzün donduran şekilciliğinde bu tazeliğe, güce, canlılığa, enerjiye ve yoğunluğa duyduğumuz ihtiyaç çok derindir. Diri bir Mesih olmadan, O’nun tüm güçlü ve kişisel çekiciliklerini bilmeden yalnızca din değerleri içinde yaşamak ne kadar tüyler ürperticidir! Hiç kuşkusuz, sağduyulu öğretiş her zaman çok önemlidir. Mesih’in her sadık hizmetkarın kendisini bu sağduyu içeren sözlere sımsıkı sarılmaya çağrılmış olarak hisseder. Ama yine de her şeye rağmen diri bir Mesih candır, yaşamdır, iliktir, eklemdir, kirişlerdir ve damarlardır; sağduyulu öğretişin varlığı ve özüdürler. Diliyorum ki Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile Mesih’teki güzelliği ve değerliliği daha çok görebilelim ve böylece Babil’in ruhundan ve ilkelerinden uzak kalabilelim.

Yaratılış 11.bölümden geri kalanları Tanrının isteği ile bir sonraki kısımda gözden geçireceğiz.