YASA’NIN TEKRARI

Kitabı hakkında

NOTLAR

Yazan

C. H. Mackintosh.

Scarborough, İngiltere
Mayıs 1, 1879

“Ya Rab, Sözün göklerde sonsuza dek duruyor.”
Mezmur 119: 89

“Aklımdan çıkarmam sözünü, sana karşı günah işlememek için.”
Mezmur 119: 11

Galata Kulesi
Galata Kulesi

Önsöz

Tanrı sözünün önemi ve değeri ne kadar takdir edilir ise edilsin asla yeterince takdir edilemez. Tanrı sözünün saygınlığı ve yetkisi bulunduğumuz dönemde her taraftan ve her şekilde saldırıya uğramaktadır. “Temeller yıkılır ise ne yapabilir doğru insan?” Mezmur 11:3.

Günümüzde sadakatsiz düşünceler ve ilkeler, elli yıl önce olduğu gibi yalnızca birkaç edebi ve spekülatif zihnin saldırısı ile sınırlı kalmayıp, Hristiyanların gerçek koruyucuları ve Kutsal Kitap’ın Tanrı’nın bir açıklaması olduğunu savunan pek çok sayıda kişi tarafından saldırıya uğramaktadırlar.

Bu yol ile sade ve kuşku duymayan çok kişi aldatılmaktadır. Eğer hitap biçimimiz hoş görülür ise, çok az kişi işittiklerini kutsal yazılar ile kıyaslamak için özen gösteriyor diyebilirim. Vicdanları uyarılmadığı için daha fazla zahmete girme gereği duymuyorlar.

Ama böyle bir hizmet sorumluluğu taşıyanların ölümsüz canlarının durumu sonsuzluğun bakış açısına göre nasıldır? Bu konudaki sorumluluğun ağırlığı kimin üzerinde bulunmaktadır? Günah içinde uykuda olan bir canı, yalnızca hoş teoriler asla uyandırmayacaktır. Kaybolmuş günahkarın Tanrının çıplak sözü ve sonsuzluğun ciddi gerçekleri ile yüz yüze getirilmesi gerekir. O’nun sesinin işitilmesi gerekir. Sadakatsizlik ne söyler ise söylesin, Tanrının sözündeki her şey mutlak, doğru ve kesindir. “Rabbin Sözü sonsuza dek sürer.”

Günümüzdeki Tanrı sözü ile ilgili öğretişin gevşekliğine ve bu konudaki sadakatsiz tutumlara karşı koymak amacı ile Notlar’daki bilginin çok iyi hesaplanmış olarak yazıldığını gördüğüm için minnettarım; biraz sonra okuyacağınız sayfaların bu sorumluluğun yükünü üstlenmiş olduklarını anlayacaksınız.

Ve aynı zamanda bunun Yasa’nın tekrarı kitabının yükü olduğunu da söyleyebilirim. Yahudi yasa verici Yehova’nın sözünü büyük bir gayret ile İsrail’in yüreğinin üzerine bastırır. Yasanın Tekrarı törenler ile ilgili bir kitap değildir. Ama insanlara Rabbin buyruklarını, statülerini ve yargılarını yerine getirmek zorunda olduklarını hatırlatır.

Bu insanın her çağda yerine getirmesi gereken ilk ahlaki görevidir – Tanrının açıklamış olduğu isteğine kesin itaat etmek ve boyun eğmek. Musa, İsrail oğullarına bir baba gibi konuşur ve onlara çok yumuşak ve çok sevecen bir şekilde yaklaşır. Ve şu sözleri söyler: “Şimdi ey İsrail, size öğrettiğim kurallara ve ilkelere kulak verin. Yaşamak, ülkeye girmek ve atalarınızın Tanrısı Rabbin size vereceği toprakları mülk dinmek için bunlara uyun. Size verdiğim buyruklara hiç bir şey eklemeyin ve hiç bir şey çıkarmayın. Ama size bildirdiğim Tanrınız Rabbin buyruklarına uyun.” Yasa’nın Tekrarı 4:1,2. Ve daha sonra tekrar şöyle der: “Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın ve alın sargısı olarak takın. Evlerinizin kapı sövelerine ve kentlerinizin kapılarına yazın.” Yasa’nın Tekrarı 6:8,9.

İnsanların bireysel ve ulusal olarak refahları bu sık sık tekrar edilen yasalara sadık bir şekilde dikkat etmelerine bağlı idi. Bu yasaları ihmal etmeleri üzerlerine İsrail’in Tanrısının hoşnutsuzluğunu ve azarlamasını getirecek idi.

Ancak bu konular hakkında söylenmesi gerekli olan daha pek çok şey vardır. Okuyucu ilerdeki sayfalarda bu tanrısal öğüt ve uyarıların en ayrıntılı açıklamasını ve uygulamalı uyarlamasını bulacaktır. Ama yazar Yasanın tekrarı kitabının öğrettikleri ile ilgili olarak kendisini sınırlamamıştır; yazar yazılanları daha geniş halde incelemiştir. Bu şekilde önümüze Hristiyanlığın büyük ve önemli gerçeklerini getirmiş bulunuyoruz. Gerçeğin geniş bir çemberine kucak açılır ve bireysel olarak imanlı, aile, ev halkı ve Tanrının kilisesi ile ilgili olan pek çok şeyi okuyacağınız bu kitapta bulacaksınız.

En büyük dileğim, Rabbin bu kitabı Kendi adının yüceliği için, Halkına yardım etmek için ve pek çok değerli canın sonsuz bereketi için lütufkar bir şekilde kullanmaktan hoşnut olmasıdır.

Andrew Miller
Londra, İngiltere
Kasım,1880.

Giriş

Şimdi okumaya başlamak üzere bulunduğumuz bu kitabın karakteri, Eski Antlaşma’nın ilk beş kitabının önceki dört tanesinin her birinden oldukça bağımsızdır. Eğer bu kitabın adına bakarak bir kanaate varacak olsa idik, bu kitabın daha önceki kitaplarda yer alanın yalnızca bir tekrarı olduğunu sanabilirdik. Ve o zaman bu çok ciddi bir hata olur idi. Tanrının sözünde yalnızca tekrar bulunduğu gibi bir durum mevcut değildir. Aslında Tanrı Kendisini ne Sözünde ne de İşlerinde asla tekrar etmez. Tanrıyı nerede izler isek izleyelim, ya kutsal yazıların sayfalarında ya da yaratılışın engin alanlarında, göreceğimiz tek şey tanrısal doluluk, sınırsız çeşitlilik, belirtilmiş tasarı olacaktır. Ve biz zihnimizin ruhsallık orantısına göre bu şeyleri ayırt edebilecek ve takdir edebileceğiz. Burada her şeyden önce gözün, göksel göz merhemi ile mesh edilmiş olması gereklidir. Musa’nın beşinci kitabı olan bu kitabın, Mısır’dan Çıkış, Levililer ve Çölde Sayım kitaplarında yer alan bölümlerin kısır bir tekrarı olduğunu bir an için bile olsa düşünebilen kişi, zihninde ne kadar da zavallı bir düşünceye yer vermektedir! Böyle göze batan çirkin bir kusurun var olabileceğini beklemememiz gerekir, çünkü Tanrı bize kutsal sözünde her şeyi öylesine lütufkar bir şekilde vermiştir ki, O’nun açıklamaları sadece mükemmel olabilirler. Gerçek şudur: Esin ile yazılmış olan kitabın başından sonuna kadar hiç bir yerinde tek bir gereksiz cümle ya da gerekenden fazla söz ile yazılmış tek bir cümle, kesin bir anlam taşımayan tek bir ifade ya da doğrudan olmayan tek bir uygulama yer almaz. Eğer bunu anlamıyor isek o zaman şu sözlerin derinliğini, gücünü ve anlamını henüz öğrenmemişiz demektir:” Tüm Kutsal Yazılar Tanrı esinidir.”

Çok değerli sözler! Bu sözler günümüzde keşke daha derin bir şekilde anlaşılmış olsalar idi! Rabbin halkının, kutsal yazıların mutlak esin ile yazıldıkları hakkındaki önemli gerçeğin içinde kök salması, temel atması ve yerleşmesinin gerektiği mümkün olan en nihai öneme sahiptir. Bu çok önemli konu ile ilgili olarak gösterilen gevşekliğin, ağzı ile iman ikrarında bulunan kiliseye dehşete düşürecek bir şekilde yayılıyor olmasından korkulması gerekir. Pek çok çevrede mutlak esin düşüncesini küçümsemek ne yazık ki adeta bir moda haline gelmiştir. Hatta mutlak esin konusu çocukluk ve bilgisizlik olarak dahi görülür. Tanrının değerli kitabında kusurlar bulmak pek çok kişi tarafından özgür bir eleştiri anlayışı aracılığı ile engin bilimin büyük bir kanıtı, zihin genişliği ve orijinal düşünce olarak görülür. İnsanlar Kutsal Kitap hakkında karar verirler iken Kutsal Kitap’ın yalnızca bir insan kompozisyonu olduğunu zannederler. Tanrıdan olanın ne olduğunu ve Tanrıdan olmayanın ne olduğunu beyan etmek için taahhütlerde bulunurlar. Aslında bu davranışları ile yaptıkları Tanrının Kendisini yargılamak olmaktadır. Beklenileceği gibi bu davranışın sonucu, hem bu bilgili doktorların kendileri hem de onların söylediklerini dinleyecek kadar akılsız olan herkes için koyu karanlık ve zihin karışıklığı olacaktır. Ve gelecek hakkında düşünecek olur isek Tanrının sözüne küfretmek günahı ile ve sahte öğretişleri nedeni ile yüzlerce kişiyi yollarından saptırmaya yönlendiren tüm bu kişilerin Mesih’in yargı kürsüsünün önünde yanıt vermeleri gereken zaman geldiğinde sahip olacakları sonsuz yazgıyı kim algılayabilir?

Ama yine de her şeye rağmen sadakatsiz ve kuşkucu kişilerin – bu kişiler her ne kadar Hristiyan olarak adlandırılsalar da – günahlı akılsızlıkları hakkında yorum yaparak zaman harcamayacağız ya da lütufkar Tanrımızın bizim öğrenmemiz için yazılmasını sağlamış olduğu bu eşsiz kitap hakkında saygısız ve saçma çabalarının bu eşsiz kitaba saygısızlık etmelerine ilgi göstermeyeceğiz. Onlar er ya da geç bir gün bu ölümcül hatalarının farkına varacaklar. Tanrım, lütfen onlara bu hatalarını çok geç olmadan fark etmeleri için lütuf ihsan et! Ve bize gelince, bizim de derin sevincimiz ve tesellimiz Tanrı sözünün üzerinde derin düşünmek olsun. Öyle ki, o tükenmez madendeki bazı yeni hazinelerin ve o göksel açıklamadaki bazı yeni ahlaki görkemleri her zaman keşfedebilelim!

Yasa’nın Tekrarı kitabı esin ile yazılmış olan Kutsal Kitap’ta çok farklı bir yere sahiptir. Kitabın başlangıç satırları bu gerçeği kanıtlamak için yeterlidir. “Şeria ırmağının doğu yakasındaki çölde, Suf’un karşısında Arava’da, Paran ile Tofel, Lavan, Haserot ve Di-Zahav arasında Musa İsrailliler’e şunları anlattı.” Yasanın Tekrarı 1:1.

Yasayı verenin bu harika kitabın içeriğini bildirdiği yer hakkında söylenenler bunlardır. Halk, Şeria ırmağının doğu yakasına gelmiş idi ve vaat edilen ülkeye girmek üzere idi. Üçüncü ayette kesin bir dil ile belirtilen zaman noktasından ve birinci ayetteki coğrafi konumdan öğrendiğimize göre halkın çöl yolculuğu nerede ise sona ermiş idi. “Mısır’dan çıktıktan sonra kırkıncı yılın on birinci ayının birinci günü, Musa Rabbin, kendisi aracılığı ile İsrailliler’e neler buyurduğunu anlattı.” Yasa’nın Tekrarı 1:3.

Böylece yalnızca hem zaman hem de yer açısından tanrısal bir titizlik ve dakiklik ile bilgi sahibi olmak ile kalmıyoruz ama aynı zamanda biraz önce alıntısı yapılan sözcüklerden şunu öğreniyoruz: Halka, Moav ovalarında anlatılanlar Mısır’dan Çıkış, Levililer ve Çölde Sayım kitaplarında önümüze gelen bilgilerin bir tekrarı olmadığını da öğreniyoruz. Bu konu ile ilgili olarak yasanın tekrarı kitabının 29. Bölümünde daha ayrıntılı ve daha kesin bir kanıta sahibiz. “Rabbin İsrailliler ile Horev dağında yaptığı antlaşmaya ek olarak, Moav’da Musa’ya onlar ile yapmasını buyurduğu antlaşmanın sözleri bunlardır.” Yasa’nın Tekrarı 29:1.

Okuyucu bu sözlere lütfen özellikle dikkat etsin. Burada iki antlaşmadan söz edilmektedir; biri Horev dağında ve diğeri Moav ovasındadır. Ve Moav ovasında yapılan antlaşma Horev dağında yapılan antlaşmanın bir tekrarı olmaktan o kadar uzaktır ki, herhangi hiç bir şey birbirinden bu kadar farklı olamaz. Şimdi önümüzde açık duran bu engin kitabın çalışmasında bu konu hakkındaki en tam ve en net kanıta sahip olacağız.

Kitabın Grekçe adının yasayı ikinci bir kez tekrarlamak anlamına geldiği doğrudur. Ve bu kitabın yalnızca daha önceden olmuş olanların yine tekrar edildiği düşüncesinin ortaya çıkmasına neden oluyor gibi görülebilir ama biz bunun böyle olmadığından emin olarak huzurlu olabiliriz. Bunun aksini düşünmek gerçekten de büyük bir hataya düşülmesine neden olur. Yasanın Tekrarı kitabı, kendisine özgü özel bir yere sahiptir. Kitabın alanı ve konusu mümkün olabilecek en çok şekilde farklıdır. Kitabın baştan sona verdiği en büyük ders, itaattir ve söz konusu olan itaat de kuru bir itaat değildir, sevgi ve huşu ruhu içinde bir itaat – bilinen ve zevk alınan bir ilişkinin üzerinde temele sahip olan bir itaat – en ağır ve en etkili karakterin ahlaki zorunluklarının duygusu aracılığı ile canlandırılmış bir itaat.

Rabbin yasasını veren yaşlı, sadık, sevilen ve onurlandırılmış hizmetkar, topluluktan ayrılmak üzere idi. Musa cennete gidiyor idi ve halk da Şeria ırmağını geçmek üzere idi. Ve bu yüzden onun söylediği bu son sözleri çok ciddi ve etkisi çok yüksek olması gereken sözler idi. Musa, halkın çölde geçirdiği zamanın öyküsünün tamamını tekrar eder. Ve bunu çok dokunaklı ve etkileyici bir şekilde yapar. Yüreğin en derindeki ahlak kaynaklarına dokunmak için özen ile seçilmiş bir tarz ile konuşur ve halkın çöl yaşamında geçirdiği kırk olaylı yıla ait olayları ve koşulları tekrar anlatır. Bu çok değerli, harika ve zevk veren sözler üzerinde duracağız. Bu sözler hem tanrısal güce sahip içerikleri açısından hem de halkın hangi koşullar altında kurtarıldığını anlatan kıyas kabul etmez bir çekiciliğe sahiptirler. Bu sözler bize aynı bu sözleri özellikle duyması niyet edilen kişilere konuştukları kadar etkili konuşurlar. Uygulama ve öğütlerin çoğu bize sanki şimdi söylenmiş kadar güçlü ve etkili bir şekilde konuşurlar.

Ve bu gerçek tüm kutsal yazılar için aynı şekilde geçerli değil midir? Kutsal yazıların nasibimize düşen günlerde harika bir güç ile tam bizim durumumuza uyarlanabilmeleri bizi sürekli olarak hayrete düşürmez mi? Kutsal yazılar sanki özellikle bu gün bizim için yazılmış gibi bizi düşündürür ve tazelerler. Kutsal yazıların eşi benzeri yoktur. Yasanın Tekrarı kitabı ile aynı tarihi taşıyan ve insan tarafından yazılmış herhangi bir yazıyı ele alalım. Eğer üç bin yıl önce yazılmış olan bir kitabı elinize alabilecek olsa idiniz, o kitapta bulacağınız ne olur idi? Britanya Müzesindeki Mısırlı bir mumyanın yanına yerleştirilebilecek ne bize ne de zamanımıza uyarlanabilecek hiç bir özelliği olmayan antika bir emanet, küf kokulu köhne bir belge, kullanılmayan eski bir yazı parçası, uygulamada bize hiç bir yarar sağlamayacak olan unutulmuş ve kayıtsızlığa gömülmüş bir kitap; çok uzun bir süre önce geçip gitmiş bir toplumun durumuna ve bazı şeylerin koşullarına işaret eden işimize yaramayacak olan bir kitap!

Kutsal Kitap ise bunun tam aksine bu günün Kitabı’dır. Kutsal Kitap Tanrının Kendi kitabı, O’nun mükemmel açıklamasıdır. Kutsal Kitap, Tanrının her birimize konuşan Kendi sesidir. Kutsal Kitap her çağ için, her ülke için, her sınıf için, her koşul için, yüksek ya da alçak, zengin ya da fakir, bilgili ya da cahil ve yaşlı ya da genç için yazılmış olan bir Kitap’tır; öyle sade bir dil ile konuşabilir ki, söylediğini bir çocuk bile anlayabilir. Ve buna rağmen yine de öylesine derindir ki en üstün insan zekası bile onu tüketemez. Ayrıca yüreğin tam merkezine konuşur; ahlaki varlığımızın en derin kaynaklarına dokunur; candaki düşünce ve duygunun en gizli köklerine kadar iner ve onlara ulaşır; eksiksiz bir şekilde yargılar. Tek bir sözcük ile açıklayacak olur isek esin ile yazmış olan elçinin şu sözlerinde yer alan Tanrı sözünün tanımını okumamız yeterlidir: “Tanrının sözü diri ve etkilidir; iki ağızlı kılıçtan daha keskindir. Can ile ruhu, ilik ile eklemleri birbirinden ayıracak kadar derinlere işler; yüreğin düşünce ve amaçlarını yargılar.” (İbraniler 4:12.) Ve aynı zamanda Tanrı sözünün ulaştığı alanın harika genişliğine dikkat edin; insanın var oluşunun ilk çağlarından başlayarak on dokuzuncu yüzyıldaki Hristiyanlık döneminden günümüze ve çağların sonuna kadar insanların alışkanlık ve gelenekleri ile davranışları ve kuralları ile aynı titizlik ve aynı güç ile ilgilenir. İnsanlık çağının her döneminde insanı ne kadar mükemmel bir şekilde tanıdığını gösterir. Kutsal sayfa üzerinde bu günün Londra’sı ve üç bin yıl öncesinin Sur kenti titizlik ve sadakat ile yansıtılırlar. İnsan yaşamı, gelişiminin her aşamasında Tanrımızın öğrenmemiz için lütufkar bir şekilde kaleme aldırmış olduğu bu harika Kitap’ta harika bir biçimde çizilmiştir.

Böyle bir kitaba sahip olmak ne kadar büyük bir ayrıcalık! Tanrısal bir Açıklama’ya ellerimizde sahip olmak! Her satırı Tanrı tarafından verilmiş olan esin ile yazdırılmış olan bir Kitap’a sahip olmak ve onu okuyabilmek! Geçmiş, şimdi ve geleceğin tanrısal bir biçimde verilmiş olan tarihine ya da öyküsüne sahip olmak! Böylesine harika bir ayrıcalığın değerini tam olarak kim tahmin edebilir?

Ama bu Kitap aynı zamanda insanı yargılar – insanın yollarını yargılar – insanın yüreğini yargılar. İnsana kendisi hakkındaki gerçeği bildirir. İnsan bu yüzden Tanrının kitabından hoşlanmaz. Yeniden doğmamış bir kişi Kutsal Kitap yerine bir gazete ya da tutkulu bir roman okumayı daha çok tercih edecektir. Böyle bir kişi Yeni Antlaşma’dan bir bölüm okumak yerine ceza mahkemelerindeki bir dava haberini okumayı seçecektir.

Bu yüzden Tanrının kutsanmış Kitabında kusur bulmak için sürekli çaba gösterecektir. Her çağdaki ve her sınıftaki sadakatsiz kişiler kutsal yazılarda hatalar ve zıtlıklar bulmak için çok emek harcamışlardır. Tanrı sözünün kararlı düşmanları yalnızca kaba, terbiyesiz ve morali bozuk kişiler arasında bulunmazlar, ama aynı zamanda bu kararlı düşmanlar arasında eğitimli, kibar ve aydın kişiler de yer almaktadırlar. Aynı durum ile Elçilerin günlerinde de karşılaşılmıştır. “Çarşıdan pazardan topladıkları bazı kötü insanlardan oluşan bir kalabalık” ve “Tanrıya tapan saygın kadınlar ile kentin ileri gelen erkekleri” – sosyal ve ahlak açısından birbirlerinden tamamen farklı iki sınıf – içtenlikle hemfikir olabildikleri bir nokta buldular; bu nokta, Tanrı sözünün ve bu sözü sadık bir şekilde duyuranların nihai reddedilişi idi. (Elçilerin İşleri 17:5 ayeti ile yine Elçilerin İşleri 13:50 ayetlerini karşılaştırınız.) Böylece, hemen hemen her konuda farklı düşüncelere sahip bu kişilerin Kutsal Kitap’a olan kararlı tutumları nedeni ile bu noktada anlaşabildiklerini görüyoruz. Diğer kitaplar kendi hallerine bırakılmışlardır. İnsanlar, Virgil, Horace, Homer ya da Herodotus gibi kitaplardaki kusurlara işaret etmek ile ilgilenmezler. Ama Kutsal Kitap’a tahammül edemezler çünkü Kutsal Kitap onlara kendileri ve ait oldukları dünya ile ilgili gerçek hakkında açıklamada bulunur ve gerçeği söyler.

Ve aynı durum diri söz – Tanrı Oğlu Rab İsa Mesih – yeryüzünde insanlar arasında iken de tam olarak aynı değil miydi? İnsanlar O’ndan nefret ettiler çünkü O onlara gerçeği söyledi. O’nun hizmeti, O’nun sözleri, O’nun yolları ve O’nun yaşamının tamamı dünyaya karşı duran bir tanıklık idi. Bu yüzden gücendiler ve acı ve sürekli olan bir düşmanlık gösterdiler: diğer insanların ileri gitmelerine izin verildi, ama O, yürüdüğü yolun her kıvrımında gözetlendi ve yolu kesildi, O’na pusu kurdular. Halkın büyük önderleri ve ileri gelenleri “O’nun yaptığı konuşmalar aracılığı ile O’nu tuzağa düşürmeye çalıştılar.” O’nu valinin güç ve yetkisine teslim edebilmek için O’na karşı olan fırsatlar yaratmaya çalıştılar. O’nun eşsiz yaşamı boyunca bu böyle devam etti ve yaşamının sonunda kutsanmış Olan iki haydut arasında çarmıha çivilendiği zaman o iki haydut ile hiç kimse ilgilenmedi; onlara hiç bir hakaret savrulmadı; baş kahinler ve ileri gelenler haydutlara bakıp başlarını sallamadılar. Hayır; tüm hakaretler, tüm alay etmeler, tüm kaba ve zalim bayağılıklar – hepsi, ama hepsi yalnızca ortadaki çarmıhta çivilenmiş olan tanrısal Kişi üzerine yağdırıldı.

Şimdi burada Tanrı sözüne – diri Söz’e ya da yazılı söze – karşı olan tüm düşmanlığın gerçek kaynağını tam olarak anlamamız gerekir. Bu, bizim Tanrı sözünün gerçek değerini takdir etmemize yardımcı olacaktır. Şeytan Tanrının sözünden nefret eder; bu nefreti kusursuz bir nefrettir ve bu yüzden eğitimli sadakatsizlere Kutsal Kitap’ın Tanrı sözü olmadığını kanıtlamak için kitaplar yazmaları gibi bir iş verir. Onlar da madem ki Kutsal Kitap Tanrının Kitap’ı, o halde içinde hatalar ve zıtlıklar yer alamaz fikrini göz önünde tutarak Kitap’ta kusurlar bulup kanıtlamak için uğraşırlar. Yalnız bu kadar da değil; ama Eski Antlaşma’da lütufkar ve cömert bir Varlığa yaraşmayan yasalar ve gelenekler, alışkanlıklar ve uygulamalar bulunduğunu da söylerler.

Tartışmanın tüm bu tarzına vereceğimiz kısa ve belirgin bir karşılık vardır; tüm bu eğitimli sadakatsizler hakkında söyleyeceğimiz şey yalnızca şu olacaktır: onlar konu ne olur ise olsun konu hakkında hiç bir şey bilmezler. Çok eğitimli ve çok akıllı olabilirler, düşünceleri derin ve orijinal olabilir, genel olarak edebiyat dalında iyi yetişmiş olabilirler, doğal ve ahlaki felsefe alanındaki uzmanlık dalında yer alan herhangi bir konuda bir düşünce ileri sürme gücüne sahip olabilirler ve bilim ile ilgili herhangi bir konuda tartışmak için yetenekli sayılabilirler. Ayrıca kendi özel yaşamlarında çok sevimli ve tatlı kişiler olabilirler, karakterleri gerçekten takdire şayan olabilir, nazik, cömert ve insancıl olabilirler ve özel yaşamlarında sevilen ve toplumda sayılan kişiler olabilirler. Tüm bunların hepsi bu kişiler için mümkündür ama yeniden doğmamış oldukları ve Tanrının Ruhuna sahip olmadıkları için kutsal yazıların konusu hakkında bir yargı oluşturmak için hiç bir şekilde yeterli değildirler. Eğer astronomi konusunda tamamen cahil olan biri Kopernik sistemi ile ilgili prensipler hakkında yargıda bulunma küstahlığında bulunsa yukarda sözünü ettiğimiz bu kişilerin hepsi hemen bu kişinin Kopernik sistemi hakkında konuşabilmesi için yeterli bilgiye sahip olmadığını beyan eder ve bu kişinin bu konudaki sözlerinin işitilmeye değmez olduğunu söylerler. Kısaca belirtecek olur isek ne olur ise olsun hiç kimsenin bilmediği bir konu hakkında fikir ileri sürmeye hakkı yoktur. Bu prensip, herkes tarafından kabul edilen bir prensiptir. Ve bu yüzden bu prensibi konumuz ile ilgili olarak da kullanma hakkına adil olarak sahibiz.

Şimdi esin ile yazmış olan elçi bize Korintlilere yazdığı ilk mektubunda şunları belirtir: “Doğal kişi, Tanrının Ruhu ile ilgili gerçekleri kabul etmez, çünkü bunlar ona saçma gelir ve ruhça değerlendirildikleri için de bunları anlayamaz.” 1.Korintliler 2:14. Bu sözler kesin ve ikna edicidir. Elçi burada insanın doğal halinden söz eder, kişi ne kadar eğitimli ve kibar da olsa yine de ‘doğaldır’. Elçi burada özel bir insan sınıfından söz etmemektedir; burada anlattığı yalnızca yeniden doğmamış, yani, Tanrının Ruhundan yoksun olan bir insan hakkındadır. Bazı kişiler elçinin bu ayetlerde barbarlık konumundaki bir kişiden ya da vahşi bir cahilden söz ettiğini düşünebilirler. Hayır, elçi asla böyle bir şeyden söz etmez. Söz ettiği yalnızca – ister eğitimli bir filozof ya da ister cahil bir palyaço olsun – doğal insandır. “Bu kişi, Tanrının Ruhu ile ilgili gerçekleri bilemez.” O zaman nasıl olur da Tanrının sözü ile ilgili bir düşünce oluşturabilir ya da yargıda bulunabilir? Tanrının yazdıklarında neyin değerli olmadığını ve neyin değerli olduğunu söyleme sorumluluğunu nasıl üzerine alabilir? Ve eğer bunu yapacak kadar küstah ve arsız ise o zaman ne yazık! Kim onu dinleyecek kadar akılsız olabilir? Tartışmalarında temel yoktur; teorileri değersizdir. Yazdığı kitapların gitmesi gereken yer yalnızca çöp kutusudur, çünkü sadece oraya yakışırlar. Yukarda belirtilmiş ve evrensel olarak kabul edilmiş olan ilke düşünüldüğü zaman, hiç kimse tamamen bilgisiz olduğu bir konu hakkında kendisinin işitilmesini sağlayacak bir ünvana sahip değildir.

Bu şekilde sadakatsiz yazarların yer aldığı tüm grupları ifşa etmiş oluyoruz. Işık ve gölgeler hakkındaki bir konuda kim gözleri görmeyen bir kişinin düşüncelerini dinlemek ister? Ve yine de her şeye rağmen böyle bir kişi, yeniden doğmamış bir kişinin esin konusu hakkında söylediklerinden daha fazlasını söylemek için iddiaya sahiptir. Ne kadar yoğun ve çeşitli olsa da insan öğrenimi ve ne kadar derin olsa da insan bilgeliği bir kişiyi Tanrının sözü hakkında bir yargı oluşturması için yeterli kılamaz. Bir bilgin hiç kuşkusuz, bir eleştiri konusu olarak incelemede bulunabilir ve okuduklarını karşılaştırabilir. Bir bölümün herhangi bir özel okunuşu için yetkinin sorgulanması hakkında bir kanaat oluşturabilecek güce sahip olabilir. Ama bu imansız bir yazarın durumundan tamamen farklı bir konudur; imansız yazar Tanrının sınırsız iyiliği ile bize vermiş olduğu Açıklama hakkında yargı belirtme sorumluluğunu üstlenir. Biz hiç kimsenin bunu yapamayacağını iddia ediyoruz. Bu kutsal yazıların anlaşılması ve takdir edilmesi yalnızca kutsal yazıları esinleyen Kutsal Ruhun Kendisi tarafından sağlanabilir. Tanrının sözünün, onun kendi yetkisi ile birlikte kabul edilmesi gerekir. Eğer insan Tanrı sözünü yargılayabiliyor ya da onun hakkında insan mantığı yürütebiliyor ise o zaman o söz, hiç bir şekilde Tanrının sözü değildir. Tanrı bize bir Açıklama vermiş midir, vermemiş midir? Eğer vermiş ise o zaman bu Açıklamanın her konuda mutlak bir mükemmelliğe sahip olması gerekir. Ve böyle olduğu için de bu Açıklamanın insan yargısının sınırının tamamen ötesinde olması gereklidir. İnsan nasıl Tanrı hakkında yargıda bulunamaz ise aynı şekilde kutsal yazıları da yargılama yetkisine sahip olamaz. Kutsal yazılar insanı yargılar, ama insan kutsal yazıları yargılayamaz.

İşte tüm farklılığı yaratan budur. İmansızların Kutsal Kitap’a karşı tavır alarak yazdıkları ı-kitaplardan daha sefil bir şey asla olamaz; yazdıkları her sayfa, her paragraf ve her cümle yalnızca elçinin şu ifadesindeki gerçeğe bir örnek teşkil etmektedir. “Doğal kişi Tanrının Ruhu ile ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir ve ruhça değerlendirildikleri için bunları anlayamaz.” İncelemeye kalkıştıkları konu ile ilgili büyük cehaletleri yalnızca kendilerine olan öz güvenlerinden kaynaklanır. Saygısızlıkları konusunda ise bir şey söylemeyeceğiz, çünkü imansızların yazdıkları yazılarda saygının yer alacağını kim düşünür? Tüm bu yazıların kökeninde yatan acı kötü niyetin tam olarak farkında olmasa idik belki biraz alçakgönüllülük arayabilir idik. Diğer kitaplar tarafsız bir incelemeye sahip olabilirler, ama Tanrının değerli Kitabına onun tanrısal bir açıklama olmadığı sonucuna varılmış olarak yaklaşılır, çünkü imansızlar bize gerçekten Tanrının Kendi Zihninin yazılı bir açıklamasını veremeyeceğini söylemektedirler.

Ne kadar garip! İnsanlar bize kendi düşüncelerinin bir açıklamasını verebilirler ve imansızlar da aynen bu şekilde hareket ederler, ama onlara göre Tanrı bunu yapamaz. Ne büyük bir akılsızlık! Ne büyük bir küstahlık! Adil bir şekilde sorabiliriz: Tanrı neden Kendi Zihnini Kendi yarattıklarına açıklayamasın? Böyle mükemmel bir düşüncenin öğretilmesi neden gerekmesin? Bunun için aksi hiç bir neden yoktur. Ama bunun mümkün olamayacağını söyleyen kişiler, imansız kişilerdir. Bu durumda gerekli olan, isteğin düşüncede vücuda getirilmesidir. Yaklaşık altı bin yıl önce Aden bahçesinde o eski yılan tarafından sorulan soru çağlar boyunca her tür kuşkucu, akılcı ve imansız tarafından sorulmaya devam etmiştir, yani, şu soru: “Tanrı gerçekten dedi mi?” Bu soruya büyük bir zevk ile karşılık veriyoruz: “Evet; Tanrıya övgüler olsun ki, Tanrı konuşmuştur – bize konuşmuştur. Tanrı Kendi zihnini bize açıklamıştır; bize kutsal yazıları vermiştir. “Kutsal Yazıların tümü Tanrı esinlemesidir ve öğretmek, azarlamak, yola getirmek ve doğruluk konusunda eğitmek için yararlıdır. Bunlar sayesinde Tanrı adamı her iyi iş için donatılmış olarak yetkin (artios) olur.” (2.Timoteos 3:16,17) “Önceden ne yazıldı ise, bize öğretmek için sabır ile ve kutsal yazıların verdiği cesaret ile umudumuz olsun diye yazıldı.” (Romalılar 15:4)

Bu sözler için Rabbe övgüler olsun! Bu sözler tüm kutsal yazıların Tanrı tarafından verildiğini garanti ederler. Ve tüm bu kutsal yazılar bizim için yazılmış ve bize verilmişlerdir. Can ve Tanrı arasındaki değerli bağ! Hangi dil böyle değerli bir bağı takdir edecek sözler söyleyebilir? Tanrı konuşmuştur – bize konuşmuştur. O’nun sözü bir kayadır; imansızların zavallı güçsüz düşünce ve sözlerinin dalgaları bu kayanın tanrısal gücüne ve sonsuz dengesine çarpıp kendi kendilerine zarar vermiş olurlar. Tanrının sözüne hiç bir şey dokunamaz. Yeryüzünün ve cehennemin, insanların ve şeytanın ve kötü ruhların tüm güçleri bir araya gelseler bile Tanrının sözünü asla yerinden kıpırdatamazlar. Tanrının sözü düşmanın çağlar boyunca yaptığı saldırılara rağmen kendi ahlak görkemi içinde dimdik ayakta durur. “Ya Rab, sözün göklerde sonsuza kadar duruyor.” “Sözünü adından üstün tuttun.” Bu durumda bize düşen nedir? Yalnızca şudur:” aklımdan çıkarmam sözünü, sana karşı günah işlememek için.” Mezmur 119:89 ve 11. Ayetler. İşte esenliğin derin sırrı burada yatmaktadır. Yürek tahta bağlıdır, evet, O’nun çok değerli sözü aracılığı ile tam olarak Tanrının yüreğine bağlıdır. Ve bu durum, dünyanın ne verebileceği ne de alabileceği bir esenliğe sahip olmamızı sağlar. İmansızların tüm teorileri, tüm mantıkları ve ileri sürdükleri kanıtlar neyi etkileyebilirler? Hiç bir şeyi! İmansızların ileri sürdükleri her şey yaz dönemindeki harman yerinin tozundan farksızdırlar. Lütuf aracılığı ile Tanrının sözüne güvenmeyi gerçekten öğrenmiş biri için kutsal yazıların yetkisine güvenerek dinlenmek zor değildir; şimdiye kadar yazılmış olan tüm imansız kitapların hepsi tamamen değersiz, amaçsız ve güçsüzdürler. Bu kitaplar yazarların cahilliğini ve korkunç küstahlıklarını ortaya koyarlar. Ama göklerde yerleşmiş olan Tanrının tahtı nasıl hareket ettirilemez ise Tanrının sözü de aynı şekilde her zaman sabittir; değişmez. 1 İmansızların saldırıları Tanrının tahtına dokunamazlar; aynı şekilde O’nun sözüne de dokunamazlar ve O’nun adına övgüler olsun ki, o çürümez temel üzerinde dinlenen yürekte akan esenliğe de dokunamazlar. “Senin sözünü sevenler büyük esenliğe sahiptirler ve hiç bir şey onları gücendiremez.” “Tanrımızın sözü sonsuza kadar duracaktır.” “Nitekim, insan soyu ota benzer, bütün yüceliği kır çiçeği gibidir. Ot kurur, çiçek ise solar. Ama Rabbin sözü sonsuza dek kalır.” (1.Petrus 1:24,25.)

Burada aynı değerli altın bağa tekrar sahip olduğumuzu görürüz. Bize sevinçli haberler olarak ulaşmış olan söz, Rabbin sonsuza dek kalan sözüdür. Ve işte bu yüzden bizim kurtuluşumuz ve esenliğimiz bu iyi haberlerin üzerinde temel kurmuş söz kadar sarsılmaz ve sabittir. Eğer tüm insan soyu ota benziyor ise ve insanın tüm yüceliği kır çiçeği gibi ise o zaman bu imansız kişilerin ileri sürdükleri kanıtların ya da düşüncelerin ne değerleri vardır? Bunlar, kuruyan ot ya da solan çiçek kadar değersizdirler ve onları ileri süren kişiler ve bu kişilerin sözlerine göre hareket edenler er ya da geç bu gerçeğin farkına varacaklardır. Ah, Tanrının sözüne karşı gelen şu günahlı akılsızlık! Bu dünyada zavallı bezmiş insan yüreğine tek huzuru ve teselliyi verebilecek olan şeye karşı gelmek – zavallı kaybolmuş günahkarlara kurtuluş ile ilgili iyi haberler veren şeye karşı gelmek; oysa Tanrı sözü bu zavallı kaybolmuş günahkarlara bu iyi haberleri taze bir şekilde Tanrının yüreğinden alıp getirmektedirler!

Ama bu noktada belki çok sık sorulan bir soru ile karşılaşabiliriz; bu soru pek çok kişiyi rahatsız etmiş ve “kilisenin yetkisi” olarak adlandırılan bir sığınağa kaçmaları için yönlendirmiştir. Bu soru şudur: “Kutsal Kitap olarak adlandırılan Kitabın Tanrının sözü olduğunu nereden bileceğiz?” Bu soruya vereceğimiz karşılık çok basit bir yanıt olacaktır ve bu yanıt şöyledir: Bize lütfederek Kutsal Kitap’ı vermiş Olan aynı zamanda bize bu Kitabın O’ndan geldiği konusundaki kesinliği de sağlayabilir. Kutsal yazıların çeşitli yazarlarına esin vermiş olan aynı Ruh bize bu kutsal yazıların, bize konuşan Tanrının sesi olduğunu bilmemizi de sağlayabilir. Kişi, bu ayrımı yalnızca Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile yapabilir. Daha önce de okumuz olduğumuz gibi, “Doğal kişi Tanrının Ruhu ile ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir ve ruhça değerlendirildikleri için bunları anlayamaz.” 1.Korintliler 2:14. Eğer Kutsal Ruh bize bildirmez ve Kutsal Kitap’ın Tanrı sözü olduğuna dair kesinlik vermez ise bu bilgiyi ve kesinliği hiç bir insan kendi gücü ile sağlayamaz. Ve öte yandan eğer Kutsal Ruh bize bu kutsal kesinliği verir ise o zaman insan tanıklığına zaten ihtiyaç bile duymayız.

İçtenlik ile kabul ediyoruz ki eğer bu önemli konu hakkında bir belirsizlik gölgesi dahi var ise o zaman insan işkence ve sefalete uğrayacaktır. Ama bize bu konuda kim kesinlik verebilir? Yalnızca Tanrının Kendisi! Eğer yeryüzündeki tüm insanlar kutsal yazıların yetkisi konusundaki tanıklıklarında anlaşmış olsalar, eğer şimdiye kadar toplanmış olan tüm konseyler, eğer şimdiye kadar öğretmiş olan tüm teoloji doktorları, eğer mutlak esin öğretişi lehinde şimdiye kadar yazmış olan tüm kilise babaları, eğer evrensel kilise ve eğer Hristiyanlık’taki her mezhep Kutsal Kitap’ın gerçekten Tanrının sözü olduğuna dair gerçeği teyit etse; kısaca eğer tüm insani yetkinin Tanrının sözünün saygın ve doğru olduğuna ilişkin onayına dahi sahip olsa idik, bu onay yine de bir kesinlik temeli olarak tamamen yetersiz olacak idi. Ve eğer bizim imanımız bu insani yetki temeli üzerine bina edilmiş olsa idi yine de kesinlikle değersiz olacak idi. Sözünde Kendisinin konuşmuş olduğuna dair kesinliği bize verebilecek olan yalnızca Tanrıdır ve O’na övgüler olsun ki Tanrı bu kesinliği verdiği zaman eski ya da yeni imansızların tüm iddiaları ve tüm çift anlamlı sözleri ve tüm sorgulamaları su üzerindeki köpükten, bacadan çıkan dumandan ya da yerdeki tozdan farksız hale gelirler. Gerçek imanlı bunları bir süprüntü kadar değersiz addeder ve Tanrımızın bize lütufkar bir şekilde vermiş olduğu bu eşsiz açıklama sayesinde kutsal bir sükunet içinde dinlenir.

Okuyucu eğer bir yandan imansızlığın etkisi diğer yandan da batıl inançların etkisinin üzerine yükselebilir ise o zaman bu çok önemli sorunun yanıtına net ve yerleşmiş olarak sahip olacaktır. İmansızlık bize şu sözleri söylemeyi taahhüt eder: Tanrı bize Düşüncesinin açıklaması olan bir kitap vermemiştir- böyle bir kitap veremez. Batıl inanç ise şu sözleri söylemeyi üstlenir: Evet, Tanrı bize bir Açıklama vermiştir, ama buna rağmen biz yine de bu açıklamadan insan yetkisi olmaksızın emin olamayız, ya da bu açıklamayı insanın yorumu olmaksızın anlayamayız. Şimdi her iki durum için de aynı olarak görüyoruz ki, bizler kutsal yazıların değerli lütfundan yoksun kalmaktayız. Ve bu durum da tam olarak şeytanın hedeflemiş olduğu amacıdır. Şeytan bizden Tanrının sözünü çalmak ister ve bunu çifte etki yaratacak bir şekilde yapmak ister; yetkinin, bilge ve eğitimli insanlara alçakgönüllü ve saygın görünen sözde öz güvenini kullanır; küstah bir imansızlık aracılığı ile insani ya da tanrısal tüm yetkiyi cüretkarca reddeder.

Konu ile ilgili bir olaya bakalım. Bir baba Canton bölgesindeki oğluna bir mektup yazar; bu mektup bir babanın yüreğinin tüm sevgisi ve şefkati ile doludur. Baba bu mektupta oğluna planlarını ve düzenlemelerini anlatır, ona bir oğulun yüreğini ilgilendirebileceğini düşündüğü her şeyi söyler. Bir baba yüreğinin sevgisinin önerebileceği her şeyi yazar. Oğul babasından bir mektup gelip gelmediğini anlamak için Canton’daki postaneye telefon eder ve oradaki bir memur ona babasının yazmadığı ve yazamayacağı bir mektup olmadığını ve babasının düşüncesini böyle bir mektup kanalı ile iletemeyeceğini söyler. Bu memurun söylediği böyle bir şeyi akıldan geçirmek bile tamamen ahmaklıktır. Sonra bir başka memur gelir ve o da şöyle der: “Evet, burada senin için bir mektup var, ama muhtemelen sen bu mektubu anlayamazsın; bu mektup sana hiç bir yarar sağlamaz. Sen zaten onu okuyabilecek güçte değilsin, bu yüzden bu mektup sana yalnızca zarar verir. Sen bu mektubu bizim ellerimize bırak ve biz de sana senin için uygun olduğunu düşündüğümüz bölümleri açıklayalım.” Bu iki posta memurundan ilki imansızlığı, ikincisi ise batıl inançları temsil eder. Oğul her iki durumda da özlediği bu mektuptan –babasının yüreği ile değerli paydaşlıktan – yoksun kalacaktır. Ama eğer araştıracak olur isek bu iki değersiz memura vereceği yanıt ne olacaktır? Eminiz ki yanıtı çok kısa ve kesin olacaktır. İlk memura şunları söyleyecektir: “Ben benim babamın mektup aracılığı ile bana düşüncesini iletebileceğini biliyorum ve babam da böyle yaptı.” İkincisine söyleyeceği sözler ise şunlar olacaktır: “Ben babamın bana senin anlatabileceğinden çok daha iyi bir şekilde düşüncesini anlatabileceğini biliyorum.” Ve son olarak her iki memura da cesur ve kesin bir kararlılık ile şöyle diyecektir: “Bana hemen babamın mektubunu gönderin, onun mektubu bana yazıldı ve hiç kimsenin bu mektubu benden uzak tutmaya hakkı yoktur.”

Böylece, çocuk yüreğine sahip bir imanlının, imansızlığın küstahlığına ve batıl inançların cehaletine vereceği karşılığın bu olması gerektiğini görüyoruz. İmansızlık ve batıl inançlar! Günümüzde şeytanın, Tanrının değerli sözünü etkisiz kılmak için kullandığı iki özel aracı! “Benim Babam düşüncesini iletmiştir ve O, benim O’nun düşüncesini anlamamı sağlayabilir.” Tüm kutsal yazılar Tanrı esinidir ve bize öğretmek için yazılmışlardır. Tanrının değerli ve eşsiz Açıklamasına düşman olan herkese, akılcıya ya da törene göre tapınma taraftarı olan her düşmana verilmesi gereken harika bir yanıt!

Yasanın Tekrarı adlı kitabın bu uzun “giriş” bölümü için okuyucudan herhangi bir özür dileme girişiminde bulunmayacağız. Aslında, kutsal yazıların tanrısal esin olduklarına ilişkin büyük gerçeğe yaptığımız bu küçük tanıklık fırsatı nedeni ile yalnızca müteşekkiriz. Bu tanıklığın bizim kutsal görevimiz olduğunu hissediyoruz; bu aynı zamanda bizim için yüce bir ayrıcalıktır. Bu noktada ödün vermeden mutlak gerekenleri yoğun bir şekilde önemseyerek vurgulamak bizim sorumluluğumuzdur. Bedeli ne olur ise olsun, tanrısal yetkiyi sadık bir şekilde korumamız gerekir, çünkü Tanrı sözü tüm zamanlarda, tüm yerlerde ve tüm amaçlar için mutlak üstünlüğe ve tam yeterliliğe sahiptir. Tanrının vermiş olduğu kutsal yazıların kelimenin en yüce ve en tam anlamı ile eksiksiz oldukları gerçeğine sımsıkı sarılmamız gerekir. Tanrının sözü kendisine güvenilmesi için hiç bir insan yetkisine ihtiyaç duymaz ya da geçerli kılınması için hiç bir insanın sesine ihtiyacı yoktur. Tanrının sözü kendi adına konuşur ve kendi itimat nedenini ya da kanıtını beraberinde taşır. Yapmamız gereken tek şey inanmak ve itaat etmektir, mantık yürütmek ya da tartışmak değil. Sözü Tanrı konuşmuştur: bize düşen ise ona kulak vermek ve eksiksiz ve saygılı bir itaat ile O’nun sözüne boyun eğmektir.

Düşüncelerimizin devamında göreceğimiz gibi, Yasanın Tekrarı kitabının tamamında önde giden önemli nokta budur ve Tanrının kilisesinin tarihinde Tanrının sözü ile ilgili olarak insan vicdanına ve yüreğine tam bir itaatin gerekliliği konusunda zorlama yapılan hiç bir an asla olmamıştır. Ama ne yazık ki, ağızları ile iman ikrarında bulunan Hristiyanların çoğu kendileri için düşünme hakkına sahip olduklarını, kendi mantıklarını izleyebileceklerini, kendi vicdanları ya da kendi yargılarının ardından gidebileceklerini zannederler. Kutsal Kitap’ın tanrısal ve evrensel bir rehber kitap olduğuna inanmazlar. Kendimiz için kendimizin seçmesi gerektiği pek çok şey mevcut olduğunu düşünürler. İşte bu yüzden nerede ise sayılamayacak kadar çok mezhepler, gruplar, akideler ve düşünce okulları ortaya çıkmıştır. Eğer yalnızca insan düşüncesine izin verilmiş olsa idi o zaman gayet tabii olarak bir kişi diğeri gibi düşünme hakkına sahip olur idi ve böylece görüyoruz ki, ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise bir özdeyiş haline gelmiştir ve bölünmeler de çok kullanılan deyimlere dönüşmüştür.

O halde bu her tarafa yayılmış olan hastalığın üstün ve kesin çözümü nedir? Şudur: kutsal yazıların yetkisine mutlak ve tam bir şekilde boyun eğmek. İnsanlar kutsal yazıları kendi düşüncelerini görmek ve kendi düşüncelerini onaylamak için okumazlar; ama Tanrının her konudaki düşüncesini öğrenmek ve tüm ahlaki varlıklarını tanrısal yetkiye boyun eğdirmek için okurlar. Payımıza düşen çağda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur; Tanrı sözünün üstün yetkisine her konuda saygı ile boyun eğmek! Hiç kuşkusuz zihin ölçümüzde ve kutsal yazıları kavrama ve takdir etme ölçümüzde çeşitlilik var olacaktır. Ama tüm imanlılar için özellikle istediğimiz mezmur yazarının şu değerli sözlerinde ifade edilen bir can durumu ve bir yürek tutumudur: “Sözünü yüreğimde sakladım, öyle ki sana karşı günah işlemeyeyim.” Tanrının yüreğinin hoşnut olduğu şeyin ne olduğundan kesinlikle emin olabiliriz: “Ancak ben alçakgönüllüye ve ruhu ezik olana, sözümden titreyen kişiye değer veririm.” (Yeşaya 66:2). Ahlaki güvencenin gerçek sırrı işte burada yatar. Kutsal yazılar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı olabilir, ama eğer onlara olan saygımız büyük ise binlerce hatadan ve binlerce tuzaktan korunmuş olacağız. Ve sonra düzenli bir büyüme olacak. Tanrı, Mesih ve yazılı söz ile ilgili bilgide büyüyeceğiz. Kutsal yazıların o diri ve derin kaynaklarından çekmekten zevk alacağız. Ve sınırsız lütfun Mesih’in sürüsü için bol ve karşılıksız verdiği o yeşil otlaklarda bulunacağız. Böylelikle tanrısal yaşam beslenecek ve güçlenecek. Tanrının sözü canlarımız için giderek daha değerli hale gelecek ve Kutsal Ruhun güçlü işleyişi aracılığı ile kutsal yazıların derinliğine, doluluğuna, görkemine ve ahlak yüceliğine yönlendirilecek. Teoloji sistemlerinin her düzeydeki etkisinden tamamen kurtarılmış olacağız. Ne kadar bereketli bir kurtuluş! Güneşin altındaki tüm teoloji okullarını savunan kişilere verecek karşılığımız olacak; onların sistemlerindeki gerçeğin unsurları ne olur ise olsun biz Tanrının sözünde tanrısal mükemmelliğe sahibiz. Tanrı sözü bir sisteme uyması için çarpıtılamaz; tanrısal açıklamanın doğru yeri Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in kutsal Kişiliğinin sonsuz merkezidir.

Kutsal elçi Pavlus’a bakın. Onun bu ciddi konuda kendisini nasıl ifade ettiğini işitelim. “Kardeşler, Tanrı ile ilgili bildiriyi duyurmak için size geldiği zaman, söz ustalığı ile ya da üstün bilgelik ile gelmedim. Aranızda iken, İsa Mesih’ten ve O’nun çarmıha gerilişinden başka hiç bir şey bilmemeye kararlı idim. Size zayıflık ve korku içinde geldim, tir tir titriyor idim. Sözüm ve bildirim insanın bilgeliğinin ikna edici sözlerine değil, Ruhun kanıtlayıcı gücüne dayanıyor idi. Öyle ki, imanınız insan bilgeliğine değil, Tanrının gücüne dayansın.” (1.Korintliler 2:1-5)Mesih’in gerçekten samimi bir sadakate sahip olan bu hizmetkarı kendisini işitenlerin canlarını yalnızca Tanrının Kendisi ile doğrudan bir iletişime geçirmek istiyor idi. Onların kendilerini Pavlus’a bağlamalarını istemiyor idi. “Apollos kim? Pavlus kim? İman etmenize aracı olmuş hizmetkarlardır.” (1.Korintliler 3:5) Sahte hizmet her zaman canları kendisine bağlamak ister. Ve bu yüzden hizmet eden kişi yücelir ve Tanrı dışarda bırakılır ve can üzerinde dinlenebileceği tanrısal bir temele sahip olamaz. Tüm bunların aksine Pavlus ve Musa’da görülen gerçek hizmet canı yalnızca Tanrıya bağlamak ister. Böylece hizmet eden kişi kendi gerçek yerini alır- hizmet eden kişi yalnızca bir aracıdır; Tanrı yüceltilir ve can asla hareket ettirilemez sağlam bir temel üzerine bina edilmiş olur. Ama şimdi gelin, elçimizin bu önemli konuda söylemiş olduğu diğer sözlere de kulak verelim: “Şimdi kardeşler, size bildirdiğim, sizin de kabul edip bağlı kaldığınız Müjde’yi anımsatmak istiyorum. Size müjdelediğim söze sımsıkı sarılırsanız, onun aracılığı ile kurtulursunuz. Yoksa boşuna iman etmiş olursunuz. Aldığım bilgiyi öncelikle size ilettim: Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve kutsal yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.” (1.Korintliler 15: 1-4).


1.  İmansız yazarlardan söz eder iken hatırımızda tutmamız gereken şey şudur: Bu imansız yazarların en tehlikelileri Hristiyan olduklarını söyleyen kişilerdir. Bizler eskiden “imansız” sözcüğünü ne zaman duysak, aklımıza ilk gelen isimler arasında bir Tom Paine ya da bir Voltaire bulunur idi, ama şimdi ne yazık ki, ağzı ile iman ikrarında bulunan kilisenin sözde piskoposları ve teoloji dalında doktora yapmış olan kişiler aklımıza gelmektedir. Korkunç bir gerçek!