Yasa’nın Tekrarı 14

“Siz Tanrınız Rabbin çocuklarısınız. Ölülere ağıt yakmak için bedenlerinizi yaralamayacaksınız. İki kaş arasındaki tüyleri almayacaksınız. Tanrınız Rab için kutsal bir halksınız. Rab öz halkı olmanız için sizi yeryüzündeki bütün halkların arasından seçti.” Yasanın Tekrarı 14:1,2.

Büyük Gemi
Büyük Gemi

Bu bölümün ilk cümleleri Tanrının İsrailinin tüm ayrıcalık ve sorumluluklarının temelini önümüze koymaktadır. Aramızda bilinen düşünce şudur: bir ilişkiye ait olan sevgiyi bilemeden ya da o ilişki ile ile ilgili görevleri yerine getirmeden önce bir ilişki içinde olmamız gerekir. Bu durum çok basit ve inkar edilemez bir gerçektir. Bir erkek baba olmadığı takdirde bir baba yüreğinin duygularını yüreğinde tam olarak anlayamaz. Ama çocuğu olduğu zaman babalık ilişkisine girdiği anda bu ilişki hakkındaki her şeyi yüreğinde bilecektir.

Bu durum her ilişki ve konum için geçerlidir. Ve Tanrı ile ilgili konular için de bu durum değişmez; bir Tanrı çocuğu olmadan bir Tanrı çocuğunun duygu ya da görevlerini anlayamayız. Hristiyan görevlerini  yerine getirebilmemiz için önce Hristiyan olmamız gerekir. Hristiyan olduğumuz zaman bile bir Hristiyan olarak yürümemiz yalnızca Kutsal Ruhun lütufkar yardımı sayesinde mümkün olabilir. Ancak şu kesindir ki, eğer yeniden doğmamış ve Işık Krallığı topraklarına geçmemiş isek Hristiyan sevgisi ya da Hristiyan görevleri hakkında hiç bir şey bilemeyiz. Bu gerçek öylesine aşikardır ki, üzerinde konuşmanın gereği dahi yoktur.

Tanrı, çocuklarının davranışlarının nasıl olması gerektiğini beyan eder; Tanrı çocuklarının her konuda Tanrının lütufkar onayının peşinden gitmeleri onların yüce ayrıcalıkları ve kutsal sorumluluklarıdır. “Siz Tanrınız Rabbin çocuklarısınız. Ölülere ağıt yakmak için bedenlerinizi yaralamayacaksınız.” Yasanın Tekrarı 14:1. Tanrının çocukları kendilerine değil Tanrıya aittirler ve bu nedenle ölüler için bedenlerini yaralama ya da yüzlerinin şeklini bozmaya hakları yoktur. Gururlu ve öz iradeye sahip olan benlik şöyle diyebilir: “Neden biz de diğer insanlar gibi yapmayalım? Bedenlerimizi yaralamanın ya da iki kaşımız arasındaki tüyleri almamızın ne gibi bir zararı olabilir ki? Bu davranışlar yalnızca bizden ayrılan sevdiklerimiz için duyduğumuz üzüntüyü ve onlara olan sevgimizi ifade ederler. Duyulan üzüntünün böyle uygun bir şekilde ifade edilmesinin ahlaki açıdan yanlış olabilmesi kesinlikle mümkün değildir!

Tüm bu söylenenlere verilecek basit ve kesin yanıt şudur: “Siz, Tanrınız Rabbin çocuklarısınız.” Bu gerçek her şeyi değiştirmekte idi. Çevrelerinde yaşayan bilgisiz ve sünnetsiz öteki uluslar Tanrıyı tanımadıkları ve O’nun ile bir ilişki içinde olmadıkları için bedenlerini yaralayabilir ve yüz şekillerini değiştirebilirler idi. Ama İsrail Tanrının yakınlığının yüce ve kutsal temeli üzerinde idi ve bu tek gerçek İsrailin tüm alışkanlıklarını etkilemeli idi. Onların Tanrının çocukları olmaları için herhangi belirli bir alışkanlık ya da tutumdan uzaklaşmaya ya da onu edinmeye çağrılmamışlar idi. Bu o zaman, hatalı bir son ile başlamak gibi bir durum olur idi; Ama onlar Tanrının çocukları oldukları için böyle davranmalı idiler.

“Siz Tanrınız Rab için kutsal bir halksınız.” Ayette “kutsal bir halk olmanız gerekir” yazmıyor; “kutsal bir halksınız” yazıyor. Yehova’nın huzurunda kendilerini nasıl kutsal bir halk ya da özel bir halk yapabilirlerdi ki? Bu kesinlikle imkansız idi. Eğer onlar Tanrının halkı olmasalar idi kendilerinin sarf edecekleri hiç bir çaba onları asla kutsal bir halk yapamaz idi. Ama Tanrının Kendisi, egemen lütfu aracılığı ile İsrail’in ataları ile yaptığı antlaşmaya sadık kalarak onları hem çocukları hem de yeryüzünde var olan tüm ulusların üstünde özel bir halk yapmış idi. İsrail’in ahlaki davranışının sağlam temeli işte bu noktada bulunmaktadır. İsrail’in tüm alışkanlıkları ve adetleri, yaptıkları her iş ve yürüdükleri her yol, yedikleri ve giydikleri, yaptıkları ve yapmadıkları – tüm bunların hepsinin tek bir büyük gerçekten kaynaklanması gerekmekte idi; artık fiziksel doğumlarının bir önemi yok idi, yani onlar artık Tanrının çocukları idiler, O’nun seçtiği halk ve O’nun özel olarak sahip olduğu kişiler idiler.

Şimdi Rabbin bize bu kadar yakın olmasının ve tüm alışkanlık ve yollarımız ile ilgilenmesinin ayrıcalıkların en yücesi olduğunu nasıl olur da kabul etmeyiz? Hiç kuşkusuz benlik için, Rabbi tanımayan biri için ve O’nun ile ilişkide olmayan biri için O’nun kutsal varlığının düşüncesi ya da O’na yakın olmak yalnızca tahammül edilmez olur idi. Ama her gerçek imanlı için ve Tanrıyı gerçekten seven herkes için Tanrının yakın olduğunu düşünmek ve O’nun bizim kişisel öykümüzün ve özel hayatımızın en ince ayrıntılarının tümü ile ilgilendiğini bilmek düşüncelerin en keyif verenidir. Ne yediğimiz ve ne giydiğimiz ile ilgilenmesi gece gündüz, uyurken uyanırken, evde ya da dışarda bizi kayırması, kısaca aynı sevecen bir annenin yavrusuna gösterdiği en şefkatli ve dikkatli ilginin benzeri bir ilgi göstermesi söz konusudur.

Tüm bunların hepsi gerçekten harikadır ve eğer yalnızca bunların farkına tam olarak varabilmiş olsa idik kesinlikle çok daha farklı bir yaşam sürer ve anlatacak çok farklı bir öyküye sahip olur idik. Sevecen Rabbimizin her gün yolumuzda ve her gece yatağımızın yanında olduğuna dair değerli gerçeği bilmek ne yüce bir ayrıcalıktır! O’nun, sabahları giyinir iken bize baktığını, yemek yemek için oturduğumuzda işimize gittiğimiz zaman ve tüm ilişkilerimizde –sabahtan akşama akşamdan sabaha kadar gözü üzerimizdedir. Tanrının yeryüzünde yaşayan her çocuğu yüreğinde Babası Tanrının bu diri ve kalıcı sevgisinin gücünü hissedebilsin diye dua ediyorum!

Bu bölümde 3.ayetten 20.ayete kadar temiz ve murdar hayvanlar, balıklar ve kuşlar ile ilgili yasayı okuruz. Bu konu hakkında tüm önde gelen ilkeler daha önce Levililer 11.bölümde de dikkatimize sunulmuş idi. 1 Ama her iki kutsal yazı arasında çok önemli bir farklılık mevcuttur. Levililer kitabında yer alan talimatlar öncelikli olarak Musa ve Harun’a verildi; Yasanın Tekrarında ise bu talimatların doğrudan halka verildiğini görmekteyiz. Bu her iki kitap ile ilgili çok yetkin bir özelliktir. Levililer kitabı genelde kahinin rehber kitabı olarak bilinir. Yasanın Tekrarı kitabında ise kahinler hemen hemen tamamen arka planda yer alırlar ve burada önde gelen halktır. Yasanın Tekrarı kitabında çarpıcı bir şekilde görünen gerçek şudur: Yasanın Tekrarı kitabının Levililer kitabının bir tekrarı olduğuna dair düşünce için en ufak bir temel dahi mevcut değildir. Her kitap kendine özel bir tanrısal takdire, kendi tasarımına ve kendi görevine sahiptir. Adanmış öğrenci bu gerçeği görür ve derin zevk duyarak bu gerçeğe sahip çıkar. İmansız kişiler zaten ruhsal kördürler ve hiç bir şey göremezler.

Bölümümüzün 21.ayetinde İsrail’in Tanrısı ve yabancı arasındaki belirgin farklılık çarpıcı bir şekilde sunulur: “Kendiliğinden ölen hiç bir hayvanın etini yemeyeceksiniz. Ölü hayvanı yemesi için onu kentlerinizde yaşayan bir yabancıya verebilir ya da öteki yabancılara satabilirsiniz. Çünkü siz Tanrınız Rab için kutsal bir halksınız.” Yasanın Tekrarı 14:21.

İsrail’in Yehova ile olan ilişkisine dair önemli gerçek onları güneşin altında yaşayan diğer uluslardan ayırmış ve farklı bir ulus yapmış idi. Ancak bunun nedeni İsrail’in öteki uluslardan biraz daha iyi ya da daha kutsal olduğu anlamına kesinlikle gelmiyor idi. Buradaki önemli gerçek Yehova’nın kutsal olması idi ve İsrail Yehova’nın halkı idi. “Kutsalsınız çünkü Ben kutsalım.”

Dünyasal kişiler genellikle Hristiyanların kendilerini diğer insanlardan ayırmak ve dünyanın zevk ve eğlencelerine katılmayı reddetmek ile bir Ferisi’ye özgü dindarlık sergilediğini düşünürler; ama aslında bu meseleyi tam olarak anlamış değildirler. Aslında bu konu hakkındaki gerçek şudur: bir imanlı için günahlı dünyanın boş değerlerine ve akılsızlıklarına katılmak – benzetme yerinde ise – bir İsraillinin kendiliğinden ölen bir hayvanın etini yemesine benzer. Tanrıya övgüler olsun ki imanlının bu dünyanın zavallı ölülerini yiyerek beslenmekten çok daha iyi ayrıcalıkları vardır. İmanlı gökten inen man’a, gerçek yaşam ekmeğine sahiptir ve yalnızca bu kadar da değil, imanlı aynı zamanda diriltilmiş ve göklerde yüceltilmiş İnsan örneğinin “Kenan ülkesindeki altın ürünlerini yer.” Tövbe etmemiş zavallı dünyasal kişi bu değerli konular hakkında hiç bir şey bilmez ve bu yüzden dünyanın kendisine sunduğu ile beslenmek zorunda kalır. Mesele, kendi içlerinde bakılan değerlerin doğruluğu ya da yanlışlığı değildir. Eğer Tanrının sözü bu konuda bir açıklama yapmamış olsa idi o zaman hiç kimsenin kendiliğinden ölen bir hayvanın etinin yenmemesi gerektiğini bunun yanlış olduğunu bilmesine imkan olmaz idi.

Bizim için en önemli olan nokta budur: doğru ve yanlış olan konular hakkında dünyanın bizi anlamasını ya da bizim ile aynı duygulara sahip olmasını bekleyemeyiz. Bize düşen sorumluluk, değerlere tanrısal bakış açısından bakmaktır. Bir imanlının yalnızca imanlı olduğu için dokunmaktan dahi çekineceği bir şey dünyasal biri için oldukça sıradan bir şey olabilir. Bir imanlının karşısına çıkan her tür konuda yalnızca şu tür sorular sorması yeterlidir: “Bu yapacağım şey Tanrıyı yüceltir mi? Bu yapacağım şey ile Mesih’in adı arasında bağ kurabilir miyim?” Eğer bu soruların yanıtları ‘hayır’ ise o zaman imanlının yapacağı şey bu konulardan uzak durmaktır.

Tek bir sözcük ile açıklayacak olur isek imanlının her konudaki değer ölçümü ve yapacağı test, Mesih’tir. O zaman her şey çok kolay hale gelir. “Böyle bir şey mesleğimiz, işimiz, karakterimiz, ilkelerimiz ya da ünümüz ile uyumlu mudur?” diye sormak yerine sormamız gereken, “Böyle bir şey Mesih ile uyumlu mudur?” sorusudur. Bu soru tüm farklılığı ortaya koyar. Mesih için değersiz olan bir şey imanlı için de değersizdir. Eğer bu gerçek tam olarak anlaşılsa ve bu gerçeğe sımsıkı yapışılsa binlerce ayrıntıya uyarlanabilecek olan önemli bir pratik kural oluşabilir idi. Eğer yürek Mesih’e içtenlikle bağlı ise, eğer tanrısal doğanın içgüdüleri ile uyumlu olarak yürüyor isek, Kutsal Ruh’un hizmeti aracılığı ile güçlendiriliyor isek ve eğer kutsal yazıların yetkinliği bize rehberlik ediyor ise o zaman günlük yaşamımızda ne yanlıştır ne doğrudur şeklinde düşünerek rahatsızlık duymayız.

Bölümümüzün sonunda yer alan güzel paragrafı okuyucumuza alıntı olarak sunmadan önce okuyucumuzun dikkatini hemen kısaca 21.ayetin son cümlesine çekmek isteriz. “Oğlağı annesinin sütünde haşlamayın.” Bu buyruğun çeşitli bağlantılarda üç kez verilmiş olduğu gerçeği bu buyruğun özel durumunu ve pratik önemini belirtmek açısından yeterlidir. Burada önemli olan konu bu ayetin ne anlama geldiğidir? Bu ayetten öğrenmemiz gereken nedir? Bu ayetteki öğretişin şu olduğuna inanıyoruz: “Rabbin halkının doğaya aykırı olan her şeyden özen ile sakınması gerekir.” Ayetten anlaşıldığına göre bir yaratığın beslenmesi için tasarlanmış olanın haşlanarak kullanılmaması gerekir, bunu yapmak doğaya aykırıdır.

Tanrının tüm sözleri boyunca doğa ile uyumlu olana destek verildiğini görürüz. Esin ile yazmış olan elçi Korint’teki topluluğa şöyle der: “Doğanın kendisi size bunu zaten öğretmez mi?” Doğada asla atlanmaması gereken doğaya Yaratıcı tarafından konulmuş olan belirli duygular ve içgüdüler mevcuttur. Bunu sabit bir ilke olarak görmemiz gerekir; bu, bir imanlının ahlak ilkesidir ve doğaya uygun olan duyarlılıklara Tanrının bir vahşet eylemi sunması mümkün olamaz. Tanrının ruhu bizi bazen doğanın ötesine ve yukarısına yönlendirebilir ama asla doğaya karşı yönlendirmez.

Şimdi içinde bazı ince talimatlar gördüğümüz bölümümüzün son ayetlerine geri döneceğiz. “Her yıl tarlalarınızda yetişen ürünlerin ondalığını bir yana ayıracaksınız. Tahılınızın, yeni şarabınızın ve zeytinyağınızın ondalığını, sığırlarınızın ilk doğanlarını Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yerde O’nun önünde yiyeceksiniz. Bunu yapın ki, her zaman O’ndan korkmayı öğrenesiniz. Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yer uzak ise yol, Tanrınız Rabbin size verimli kıldığı ürünlerin ondalığını oraya taşıyamayacak kadar uzun ise ondalığınızı gümüşe çevirin. Gümüşü alıp Tanrınız Rabbin seçeceği yere gidin. Gümüşü dilediğiniz şekilde kullanın: sığır, davar, şarap, içki ya da canınızın istediği başka bir şey alın. Siz ve aileniz orada Tanrınız Rabbin önünde yiyecek ve sevineceksiniz.  Kentlerinizde yaşayan Levilileri yüz üstü bırakmayın. Onların sizin gibi payları ve mülkleri yoktur. Her üç yılın sonunda o yılın ürününün bütün ondalığını getirip kentlerinizde toplayın. Öyle ki, sizin gibi payları ve mülkleri olmayan Levililer, kentlerinizde yaşayan yabancılar, öksüzler ve dul kadınlar gelsinler ve yiyip doysunlar. Bunu yaparsanız Tanrınız Rab el attığınız her işte sizi kutsayacaktır.” Yasanın Tekrarı 14: 22-29.

Şu anda önümüzde bulunan bölüm gerçekten de çok ilginç ve çok önemli bir bölümdür; İsrail’in ulusal ve ailesel inancının temelini ve merkezini özel bir sadelik içinde bize açıklar. İsrail’in tapınmasının ana temeli şu gerçekte gizlidir: hem kendileri hem de ülkeleri Yehova’ya aittir. Ülke Yehova’ya aittir ve İsrail halkı O’nun kiracısı olarak O’nun altındadır. İsrail halkı bu değerli gerçeğe çağrılmış idi ve periyodik olarak sadakat ile ülkeleri için ondalık vererek çağrıldıkları gerçeğe tanıklık etmeli idiler. “Her yıl tarlalarınızda yetişen ürünlerin ondalığını bir yana ayıracaksınız.” Böylece bu pratik yol ile İsrail halkı Yehova’ya ondalık verecek idi; ev sahipleri yalnızca Tanrıları Rab olacak idi. Kendileri ve sahip oldukları her şey O’na ait idi. Bu durum onların ulusal tapınmasının – ulusal inançlarının – sabit temel zemini idi.

Ve sonra eşit bir netlik ile diğer konular da açıklanıyor idi; ayrıca Rabbin Adını kaydetmek için seçtiği yerde toplanacaklar idi. Bu görkemli adı gerçekten seven herkes için çok değerli bir ayrıcalık!

Tanrı sözünün diğer pek çok kısmında olduğu gibi bu bölümde de Tanrının, halkını Kendi çevresinde periyodik bir şekilde toplamaya ne kadar çok önem verdiğini görürüz. O’nun adına övgüler olsun ki, O, sevgili halkının huzurunda toplandığını görmekten büyük keyif alır; Kendisi ile ve birbirleri ile mutlu olduklarını görmekten haz duyar; Yehova’nın ülkesindeki ürünler ile beslenmek ve O’nun ile tatlı bir paydaşlık içinde olmak ve ortak payları ile sevinmek Tanrı halkının ayrıcalığıdır. “Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yerde O’nun önünde yiyeceksiniz. Bunu yapın ki, her zaman O’ndan korkmayı öğrenesiniz.”

Her sadık İsrailli ve her gerçek Yehova aşığı için bundan daha iyi hiç bir yer olamaz idi. Yehova’yı seven herkes Rab Tanrının Adını yerleştirmek için seçeceği yerde saygı duyarak ve severek toplanmaktan zevk duyacak idi. Böyle bir durum İsrail’in Tanrısını tanımayan ve O’nun ile ilgilenmeyen kişilere garip ve önemsiz görünebilir – pek çok insanın evlerinden uzak bir mesafeye yolculuk ederek yanlarında ondalıklarını taşımaları ve bu ondalıkları belirtilen bir noktaya götürmeleri diğer kişilere garip gelebilir ve akıllarından pek çok sorunun geçmesine neden olur ve şöyle diyebilirler: “Yemeklerini neden evlerinde yemiyorlar? Ama bu kişiler elbette ki konu hakkında hiç bir şey bilmemektedirler ve bu konunun ne kadar değerli olduğu hakkında tamamen bilgisizdirler. İsrail’in Tanrısı için halkın belirlenmiş yere yolculuk etmesi için çok önemli bir manevi neden mevcut idi. Ve bu neden şu görkemli adın içinde gizli idi: Yehova Şamma- “Rab orada!” eğer bir İsrailli kendi iradesine göre hareket edip evde kalamaya ya da kendi seçtiği bir yere gitmeye karar verir ise gideceği yerde ne Yehova’ya ne de kardeşlerine rastlamayacak ve bu yüzden tek başına yemek zorunda kalacak idi. Böyle bir durum Tanrı yargısına uymadığı için tiksinti verici olur idi. Seçilmiş tek bir merkez vardı ve bu merkezi insan değil Tanrı seçmiş idi. Tanrısız Yeroboav kendi politik çıkarları uğruna tanrısal düzene müdahale etme küstahlığında bulundu. Ve sunularını Beytel ve Dan’da sundu; Ancak orada sunmuş olduğu bu tapınma Tanrıya değil cinlere sunulmuş idi. Böyle bir kötülük eylemine cüret etmesinin sonucu olarak kendisinin ve ev halkının üzerine Tanrının haklı yargısı indi ve İsrail’in daha sonra kaydedilmiş olan tarihinde şunu görürüz: “Nebat oğlu Yeroboav” tüm diğer kötü kralların suçlarını belirtmek için kullanılan dehşet verici bir örnek oluşturmuştur.

Ama İsrailli tüm sadık kişiler tek bir tanrısal merkezin dışında başka hiç bir yerde bulunmamaları gerektiğinden emindiler. Aralarında evde kalmak için her tür bahane uyduracak ya da kendilerinin veya başka kişilerin seçmiş oldukları şu ya da bu yere koşacak kişiler bulunmuyor idi. Hayır, onları bir arada toplanmış olarak bulacağınız tek yer Yehova Şamma’nın söylediği yer idi ve asla başka bir yer değil idi. Bu tür bir tutum dar kafalılık ya da bağnazlık mıdır? Hayır, bu Tanrıya tapınma arzusu ve O’na duyulan sevgidir. Eğer Yehova halkı ile bir araya geleceği bir yer atadı ise halkının O’nun ile orada buluşması gerektiği kesin idi.

Ama Tanrı bu yeri yalnızca atamak ile kalmamış ancak aynı zamanda bol iyiliği sayesinde bu yeri Kendisine tapınacak olan halkı için mümkün olan en rahat yer haline getirmiş idi. Bu nedenle şunları okuruz: “Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yer uzak ise ondalığınızı gümüşe çevirin. Gümüşü alıp Tanrınız Rabbin seçeceği yere gidin. Ve bu gümüş ile dilediğiniz yiyeceği alın. Siz ve aileniz orada tanrınız rabbin önünde yiyecek ve sevineceksiniz.”

Bu gerçekten de çok hoş ve rahatlatıcı bir durumdur. Rab, nazik ilgisi ve düşünceli sevgisi ile her şeyi düşünmüş ve hesaplamış idi; sevgili halkının Kendi çevresinde toplanır iken hiç bir zorluk ile karşılaşmasını istemiyor idi. Tanrı, kurtardığı halkını Huzurunda mutlu bir şekilde görmekten özel bir sevinç duymakta idi. Ve aynı zamanda O’nun adını seven herkes tanrısal olarak atanmış yerde toplanmak ile O’nun yüreğinin sevecen arzusuna karşılık verdikleri için keyif duyuyorlar idi.

Eğer herhangi bir İsrailli tanrısal olarak seçilmiş olan yer ve zamanda bulunmayı ihmal eder ise Tanrının yüreğine ya da O’nun halkına karşı sevgi duymadığını ya da bundan da kötüsü kendi iradesi ile orada bulunmak istemediğini ifade etmiş olur idi. Evde ya da başka bir yerde mutlu olması birhakkında dilediği mantığı yürütebilir; eğer bu itaatsizlik yolunda ya da tanrısal atamanın bilerek ihmal edilmesinde bulunan bir mutluluk ise bu mutluluğun sahte olduğu kesindir.

Tüm bunlar şimdi Tanrının kilisesi için çok değerli bilgilerdir. Aynı konu şimdi de en az eskiden olduğu kadar Tanrının isteğidir. Tanrı, halkının Kendi Huzurunda tanrısal olarak seçilmiş bir yerde ve yine tanrısal olarak seçilmiş bir merkezde toplanması gerektiğini düşünür ve ister. Düşüncemize göre, bu konu canında tanrısal bir ışık kıvılcımına sahip olan bir kişi tarafından asla sorgulanmaz. Tanrısal doğanın içgüdüleri, Kutsal Ruhun yönlendirmeleri ve kutsal yazıların öğretişleri kesinlikle sorgulanamaz ve bunlar Rabbin halkını bir arada tapınmaya, paylaşmaya ve öğrenmeye katılmaları için yönlendireceklerdir. Özellikler ne kadar farklı olurlar ise olsunlar bir arada olduklarında her zaman uyumlu olan belirli önemli ilkeler ve önde gelen özellikler mevcuttur ve bizim bir arada toplanmamız da kesinlikle bunlardan biridir. Tanrının halkı ister eski yönetim ister yeni yönetim altında olsun tanrısal bir birliktir.

Şimdi, durum böyle olduğu için biz her ne kadar tüm gerçek imanlıların tanrısal olarak atanan yerlerinde bulunmak ile mutlu olacaklarını mükemmel bir kesinlik ile bilebiliyor olsak bile konu şu ya da bu şekilde bizim mutluluğumuz ile ilgili bir mesele değildir. Tanrı halkının topluluğunda her zaman derin bir sevinç ve bereket vardır. Kendimizi Rabbin huzurunda bulduğumuz zaman gerçekten mutlu olmamamız imkansızdır. Rabbin sevgili halkı için – O’nun adını sevenler, Kişiliğini sevenler, birbirlerini sevenler ve O’nun çevresinde ve sofrasında toplanmayı sevenler – O’nun huzurunda mutluluktan uçmak mümkündür. O tekrar gelinceye kadar O’nun ölümünü hatırlamak için yaptığımız Rabbin Sofrası çok sevdiğimiz ve hayran olduğumuz Rabbimizin adıyla ekmek bölme iznimizin bereketinden daha üstün ne olabilir? Kutsal bir konser şeklinde soluklarımız ile Tanrıyı ve Kuzuyu övelim. Birbirimizi teşvik edelim, öğütler verelim ve teşvik edelim. Kilisenin diriltilmiş ve yüceltilmiş Başı aracılığı ile üzerimize boca edilen lütuf ve armağanlar ile uyumlu olarak tatlı bir paydaşlık içinde yüreklerimizdekileri dökelim, dualar edelim, yalvarışlarda bulunalım; dualarımızda tüm insanları, yetki sahibi kişileri, kralları, imanın tüm ev halkını, Tanrının kilisesini, Mesih’in bedenini ve Rabbin işi ile yeryüzündeki tüm işçilerini hatırlayalım.

Şimdi mümkün olan en yetkin güven ile sorumuz şu olacaktır: canı doğru konumda bulunan gerçek bir imanlı nasıl olur da bunlardan zevk almaz ve yüreğinin derinliklerinden şöyle demez? “Bu dünyada Tanrının yüceliği ile kıyaslanacak hiç bir şey yoktur!” ve

Ama bir kez daha söylüyoruz, mesele bizim mutluluğumuz değildir; öncelikli olan mutluluk değildir; bizim bu konuda ve her konuda Tanrının kutsal sözünde açıklandığı gibi Tanrının isteği tarafından yönlendirilmemiz gerekir. Bizim için mesele yalnızca şudur: Tanrı halkının tapınmak ve aynı öğretişi almak için bir arada toplanmalarının gerekmesi Tanrının düşüncesi ile uyumlu mudur? Eğer bu böyle  ise o zaman hangi temelde olur ise olsun kendi iradeleri ile bunu reddedenlere ya da bunu yapmayı ihmal edenlere ne yazık! Böyle kişiler yalnızca kendi canlarında ciddi bir kayba uğramak ile kalmazlar ama aynı zamanda Tanrının onurunu zedelemiş, Kutsal Ruhu kederlendirmiş ve Tanrı halkının topluluğunu yaralamış olurlar.

Bu sözünü ettiklerimiz çok ağır sonuçlardır ve Rabbin halkının tümünün ciddi dikkatini talep ederler. Okuyucunun tam olarak anlaması gereken şudur: Tanrının düşüncesi halkının Kendi Huzurunda birlikte toplanmasının gerektiğidir ve bu, Tanrının açıklamış olduğu isteği ile uyumludur. Esin ile yazmış olan elçi İbraniler’e yazmış olduğu mektubunun onuncu bölümünde bize bir araya gelmekten vazgeçmememiz konusunda öğütte bulunur. Topluluğa özel bir değer, ilgi ve önem verilmiştir. Bu konu ile ilgili gerçeği Yeni Antlaşma’nın ilk sayfalarında fark etmeye başlarız. Ve böylece Matta kitabının 18:20 ayetinde kutsal Rabbimizin şu sözlerini okuruz: “Nerede iki ya da üç kişi bir araya toplanırsa Ben orada aralarındayım.” Tanrısal merkeze işte burada sahibiz. “O’nun adında.” Yasanın Tekrarı adlı kitapta sürekli olarak söz edilen ve üzerinde güçlü bir şekilde ısrar edilen konuya verilen karşılıktır bu :” Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yer!” İsrail’in bu yerde toplanmasının gerekmesi mutlak şekilde elzem idi. Bu konu, insanların kendileri hakkında seçim yapabilecekleri bir konu değil idi. Bu konuda insani seçim mutlak ve kesin bir şekilde geçersiz idi. Bu yer,” Tanrın Rabbin seçeceği bir yer idi.” Bu yeri O’ndan başka kimse seçemez idi. Bu gerçeği net bir şekilde gördük. Konu o kadar açıktır ki, söylenecek tek şey şudur: “ Okumanda bozukluk mu var?”

Durum Tanrının kilisesi için de farklı değildir. Mesele, insan seçimi ya da insan yargısı ya da insan düşüncesi ya da insan mantığı ya da insana özgü hiç bir şeyin söz konusu olamayacağıdır. Her şey mutlak ve tam bir şekilde tanrısaldır. Toplanmamızın temeli tanrısaldır, çünkü kurtuluş tamamlanmıştır. Çevresinde toplandığımız merkez tanrısaldır. Çünkü bu merkezin adı İsa’dır. Aracılığı ile toplandığımız güç tanrısaldır çünkü bu güç Kutsal Ruh’tur. Ve toplanmamızın yetkisi tanrısaldır çünkü bu yetki Tanrının sözüdür.

Tüm bunlar net olduğu kadar değerlidir de ve ihtiyacımız olan tek şey bunu yüreğimize almak ve buna göre hareket etmek için sahip olmamız gereken iman sadeliğidir. Eğer bu konu üzerinde mantık yürütmeye başlayacak olur isek karanlığa düşeceğimizden emin olabiliriz ve eğer insan düşüncelerine kulak verecek olur isek Hristiyanlığın mezhepleri ve bölümlerinin çatışan iddiaları arasında umutsuz bir karmaşaya kapılırız. Bizim tek sığınağımız tek kaynağımız tek gücümüz tek tesellimiz ve tek yetkimiz Tanrının değerli sözüdür. Tanrı sözünün olmadığını düşünelim; o zaman kesinlikle hiç bir şeye sahip değilizdir. Bize Tanrı sözünü verirseniz başka hiç bir şey istemeyiz.

Tanrı sözü her şeyi canlarımız için sağlam ve gerçek hale getirir. Evet, değerli okuyucu, Tanrı sözü aynı zamanda teselli eder ve sakinleştirir de. Toplantılarımız hakkındaki gerçek kurtuluşumuz ile ilgili gerçek kadar açık, basit ve sorgulanamazdır. Tüm imanlıların Tanrının huzurunda, Tanrının merkezinin çevresinde Tanrının yetkisine dayanarak Tanrının gücü aracılığı ile toplanmalarının bir ayrıcalık olduğu Tanrının kurtarışının bereketli merkezinin içinde bulunmaları kadar kesindir.

Ve sonra bize şöyle bir soru sorulabilir: “Tanrının merkezinin çevresinde bulunduğumuzdan nasıl emin olabiliriz?” Bu soruya Tanrının sözü aracılığı ile yanıt vereceğiz. Eski İsrail toplandığı yerin Tanrının istediği merkez olduğundan nasıl emin olabiliyor idi? Tanrının ağzından çıkan buyruk aracılığı ile. Rehberlik alma konusunda herhangi bir kayba sahipler miydi? Kesinlikle hayır; nerede tapınacaklarını belirleyen Tanrı sözü diğer her konuda olduğu gibi bu konuda da açık ve belirleyici idi. Tanrı sözü en ufak bir belirsizliğe dahi fırsat tanımıyor idi. Tanrı sözü önlerine o kadar açık bir şekilde konulmuştu ki herhangi birinin bir soru sorması yalnızca bilerek bilgisizlik etmek ya da kesin itaatsizlik olarak görülecek idi.

Şimdi akla gelen soru şu olacaktır: “İmanlılar, İsrail’in tapınma yeri, toplantılarının merkezi ve zemini ile ilgili tutumundan daha kötü bir tutum içinde midirler? Kuşku ve belirsizlik içinde mi bırakılmışlardır? Bu yeterince açık bir soru mu? Bu konu herkesin kendi gözünde doğru olanı yapmaya terk edildiği bir konu mu? Tanrı bize, böyle yoğun bir ilginçliğe sahip ve böylesine yaşamsal bir önem taşıyan bir konuda kesin ve açık öğretiş vermiş midir? Bir an için şöyle düşünelim: eski dönemlerde halkını böylesine lütufkar bir şekilde yönlendiren Tanrı şimdi kilisesine aynı konularda rehberlik etmeyecek midir? Elbette edecektir! Her ruhsal zihin bu tür herhangi bir düşünceyi kararlılık ile ve hararetli bir şekilde reddetmelidir.

Hayır, sevgili imanlı okuyucu, bizim lütufkar Tanrımızın göksel halkına bu şekilde davranmayacağını siz çok iyi bilirsiniz. Evet, imanlıların tapınmak amacı ile sürekli gitmeleri gereken tek bir belirli yer yoktur. Böyle bir yer Tanrının yersel halkı için mevcut idi ve yenilenmiş İsrail ve tüm uluslar için böyle bir yer ilerde olacaktır. “Rabbin tapınağının kurulduğu dağ, son günlerde dağların en yücesi ve tepelerin en yükseği olacak. Oraya akın edecek ulusların hepsi. Bir çok halk gelecek, ‘Haydi, rabbin dağına, Yakup’un Tanrısının dağına çıkalım’ diyecekler. ‘O, bize kendi yolunu öğretsin biz de O’nun yolundan gidelim’. Çünkü yasa Siyon’dan, Rabbin sözü Yeruşalim’den çıkacak.” Yeşaya 2: 2-3. Ve yine, “Yeruşalim’e saldıran uluslardan sağ kalanların hepsi Her Şeye Egemen Rab olan Kral’a tapınmak ve Çardak Bayramını kutlamak için yıldan yıla Yeruşalim’e gidecekler. Yeryüzü halklarından hangisi Her Şeye Egemen Rab olan Kral’a tapınmak için Yeruşalim’e gitmez ise ülkesine yağmur yağmayacak.” Zekeriya 14:16,17.

Burada alıntısı yapılmış olan iki bölüm tanrısal esin ile yazmış olan peygamberlere aittir. Ve her ikisi de Yeruşalim’in hem İsrail hem de tüm diğer uluslar için Tanrının merkezi olacağı dönemdeki görkemli zamana işaret etmektedirler. Ve biz bu çok ilginç konuda okuyucunun tüm peygamberlerin Yeşaya ve Zekeriya peygamberler ile tam bir uyum içinde olduklarını anlayacağından eminiz. Bu tür bölümlidirmleri kiliseye ya da göğe uyarlamak insan kulağına şimdiye kadar görülmemiş bir vahşet uygulamak olacaktır. Göksel ve yersel değerleri ayırt etmek önemlidir ve peygamberlerin ve elçilerin tanrısal bir uyum içindeki seslerine kulak verilmesi gerekir.

Alıntıları çoğaltmamıza gerek yoktur. Tüm kutsal yazılar Yeruşalem’in, Tanrının halkı ve tüm diğer uluslar için yersel merkezi olduğuna ve hala da olacağına dair kanıtlar içerir. Ama Mesih’in bedeni olan Tanrının kilisesini oluşturmak için Tanrının Kutsal Ruhunun gökten aşağı indiği Pentikost gününden itibaren Rabbimiz İsa Mesih’in halkını bu dünyadan almak için geleceği güne kadar Rabbin halkı için hiç bir yerin, hiç bir kentin, hiç bir kutsal bölgenin ve hiç bir yersel merkezin mevcut olmadığını söylememiz gerekir. İmanlılara onlar için tamamen yabancı olan –en azından öyle olması gerekir -kutsal yerlerden ya da kutsanmış bölgeden söz etmek bir Yahudi’ye tapınacağı yerin gökte olduğunu söylemek ile aynı olur. Böyle bir düşünce tamamen yersiz ve özellikten yoksun bir düşüncedir.

Eğer okuyucu bir an için Yuhanna dördüncü bölüme dönecek olur ise bu konu hakkındaki en bereketli öğretişi Rabbimizin Samiriyeli kadın ile yapmış olduğu harika konuşmada bulacaktır. “Kadın, ‘Efendim anlıyorum sen bir peygambersin’ dedi. ‘Atalarımız bu dağda tapındılar ama siz tapınılması gereken yerin Yeruşalim’de olduğunu söylüyorsunuz. İsa ona şöyle dedi: ‘Kadın, bana inan öyle bir saat geliyor ki, Babaya ne bu dağda ne de Yeruşalim’de tapınacaksınız. Siz bilmediğinize tapıyorsunuz. Biz bildiğimize tapıyoruz. Çünkü kurtuluş Yahudilerdendir. Ama içtenlikle tapınanların Babaya ruhta ve gerçekte tapınacakları saat geliyor. İşte o saat şimdidir! Baba da kendisine böyle tapınanları arıyor. Tanrı Ruh’tur ve O’na tapınanların da ruhta ve gerçekte tapınmaları gerekir.” Yuhanna 4: 19-24.

Bu bölümün içeriği hali hazırda tapınma ile ilgili özel bir yer düşüncesini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Böyle bir şey gerçekten mevcut değildir. “Ne var ki, en Yüce Olan el ile yapılmış konutlarda oturmaz. Peygamberin belirttiği gibi, ‘gök tahtım, yeryüzü ayaklarımın taburesidir. Benim için nasıl bir ev yapacaksınız? Ya da neresi dinleneceğim yer? Tüm bunları yapan benim elim değil mi’ diyor Rab.” Elçilerin İşleri 7: 48-50. Ve yine aynı konuda şunları okuruz: “Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan yerin ve göğün Rabbi olan Tanrı el ile yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve her şeyi veren Kendisi olduğuna göre bir şeye gereksinmesi varmış gibi O’na insan eli ile hizmet edilmez.” Elçilerin İşleri 17: 24,25.

Yeni Antlaşma’nın en başından en sonuna kadar tapınma konusu hakkında verdiği öğretiş net ve kesindir. Ve imanlı okuyucu bu öğretişe kulak asmaya ciddi bir şekilde bağlı olmalı ve tüm manevi varlığı ile bu öğretişin yetkisine boyun eğmeye ve onu anlamaya çalışmalıdır. Kilise tarihinin ilk çağlarından beri her zaman yalnızca doğruluk konusunda değil ama aynı zamanda bu tapınma konusunda da Yahudiliğe dönüş yapmak gibi güçlü ve ölümcül bir eğilim mevcut olmuştur. İmanlılar yalnızca yaşam ve doğruluk yasası altına konmamışlardır, ama aynı zamanda tapınmalarının düzeni ve karakteri için Levililere özgü törenlerden de sorumludurlar. Bu törenlerin ilkleri ile bu “Notlar’ın” 4.ve 5.bölümlerinde ilgilenmiş idik. Ancak sonuncusu imanlı yaşamının ve davranışının tüm vurgusu ve karakteri üzerinde daha az ciddi etki yapar.

Her zaman aklımızda tutmamız gereken şey şudur: şeytanın en büyük işi Tanrının kilisesini onun duruşu, yürüyüşü ve tapınması ile ilgili olarak üstünlüğünden aşağı çekmektir. Kilise ne yazık ki daha kurulduğu gün olan Pentikost gününde bozulma ve çürüme sürecine girmiş ve şeytanın bu konudaki ısrarlı tutumuna on sekiz yüz yıl boyunca katlanmıştır. Yukarda alıntısı yapılan bu sade bölümlerin ışığında Babanın şimdi aramakta olduğu tapınma özellikleri ile ilgili olarak ve Tanrının insan eli ile yapılmış tapınaklarda oturmadığı gerçeği hakkında tüm çağlarda Musa’nın düzeni altındaki değerlerin durumuna geri dönmek için güçlü bir eğilim görürüz. Bu yüzden yüksek binalar inşa etme arzusu, törenlerin vurgulanması, geleneksel düzen ve hizmetlerin tümü Mesih’in düşüncesine ve Yeni Antlaşmanın en basit öğretişlerine doğrudan karşıdırlar. Ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise tüm bu konularda Rabbin ruhundan ve yetkisinden tamamen ayrılmıştır. Ve buna rağmen yine de söylemesi çok garip ve üzücüdür ki bu şeyler aslında sürekli Hristiyanlığın harika sürecinin kanıtları olarak uygulanmaktadırlar. Bize bazı öğretmenler ve rehberler tarafından kutsal elçi Pavlus’un kilise ile ilgili düşüncesinin yetersiz olduğu söylenir. Ama eğer Pavlus karanlık koridorları ve renkli camları ile inşa edilmiş olan katedrallerden birini görebilmiş ve orada çalınan orgların ve koro üyelerinin seslerini duyabilmiş olsa idi Yeruşalim’deki “üst kattaki odadan” sonra her şeyin ne kadar değiştirildiğini görecek idi!

Ah, değerli okuyucu, keşke bunların hepsi bir kuruntu olsa idi! Evet, kilisenin ilerleme yaptığı gerçekten de doğrudur ama bu ilerleme yanlış yönde olmuştur; yukarı çıkmak yerine aşağı inilmiştir. Her şey Mesih’ten, Baba’dan, Kutsal Ruh’tan ve Tanrı sözünden uzaklaşmıştır.

Şimdi okuyucumuza şu soruyu sormamız gerekiyor: eğer elçi Pavlus bir sonraki Rabbin günü için Londra’ya gelecek olsa idi elçilerin İşleri 20:7 ayetinde kayıtlı olduğu gibi on sekiz yüz yıl önce Troas’ta bulduğunu nerede bulabilecek idi? İsa’nın adında Kutsal Ruh aracılığı ile O’nu anmak ve O tekrar gelinceye kadar O’nun ölümünü sergilemek için ekmek bölmek üzere toplanmış bir öğrenci topluluğunu nerede bulabilecek idi. Tanrısal düzen eskiden nasıl ise şimdi de aynı şekilde olması gerekir. Elçinin doğru olan düzenin dışında bir şeyi kabul edeceğine bir an için bile inanamayız. Elçi tanrısal değerin korunup korunmadığına bakacak idi. Şimdi elçi bu tanrısal değeri nerede bulacak idi? Rabbinin ele verildiği gece O’nun tarafından mesh edildiği gibi aynı Rabbin sofrasını bulmak için nereye gidecek idi?

Sevgili okuyucu burada lütfen şuna dikkat et: elçi Pavlus Korintliler’e yazdığı mektubunun onuncu ve on birinci bölümlerinde Rabbin yüceliği içinde doğrudan Kendisinden aldığı ve onlara Kutsal Ruh tarafından verilmiş olan Rabbin sofrası konusunda ettiği ısrarın doğruluğuna inanmaya bağımlıyız. Elçi bu mektubunda, “sizlere ve hepimizin Rabbi İsa Mesih’in adını her yerde anan herkese” hitap etmektedir. Elçi Pavlus’un ilk yüz yılda Tanrının düzenini öğrettikten sonra on dokuzuncu yüz yılda insanın düzensizliğini kabul etmeyeceğini elbette biliriz. İnsanın tanrısal bir kurumu değiştirmeye hakkı yoktur. İsrail’in nasıl Fısıh bayramı düzenine müdahale etmeye hakkı ve yetkisi yok idi ise insanın da Rabbin sofrası ile bağlantılı olan bir konuda en ufak bir değişiklik yapmaya hakkı ve yetkisi yoktur.

Şimdi soruyu tekrar edelim ve aynı zamanda okuyucuyu kutsal yazıların ışığında bu konuyu gayret ile düşünmeye ve bu soruyu tanrısal huzurun önünde yanıtlamaya davet edelim. Elçi üst kattaki odada bulunan topluluğun düzenini ve Rabbin sofrasının örneğini Londra’da ya da başka herhangi bir yerde nasıl bulabilir idi? Kutsal Ruh’un gücü ve Tanrı sözünün yetkisi aracılığı ile İsa’nın adının merkez olduğu bir yerde tek beden olarak bir araya gelmiş bir öğrenci topluluğunun arasında Rabbinin masasındaki yerini almak için nereye gidebilir idi? İnsan yetkisi, ataması ya da düzeni olmaksızın armağanlarını kullanabileceği bir yeri nerede bulabilir idi? Bu soruları sormamızın nedeni okuyucunun yürek ve vicdanının harekete geçmesine yardımcı olmak içindir. Pavlus’un zayıflık ve başarısılık ile de olsa bu tür uygulamaların yerine getirildiği bazı yerleri şurada ya da burada bulabileceğine tamamen kanaatimiz vardır ve imanlı okuyucunun bu yerleri bulma konusunda ciddi bir sorumluluğa sahip olduğuna inanıyoruz. Ama çok yazık! Gerçekten çok yazık! Genelde bu gibi yerler imanlıların toplantıları ile kıyaslandığı zaman çok azdır ve uzaklardadır.

Belki bize şöyle denebilir: eğer kişiler onun elçi Pavlus olduğunu bilseler idi görev yapmasına gönüllü olarak izin verirlerdi. Ama o zaman elçi Pavlus zaten ne onların izinlerini isterdi ne de bunu kabul ederdi! Galatyalılar mektubunun ilk bölümünde elçi Pavlus bize görevi hakkında şunları söyler: “İnsanlarca ya da insan aracılığı ile değil İsa Mesih ve O’nu ölümden dirilten Baba Tanrı aracılığı ile elçi atandım.”

Ve yalnızca bu kadar da değil; emin olduğumuz bir başka şey daha var ve o da elçi Pavlus’un tek bedenin tanrısal temeli üzerine yayılmış olan Rabbin sofrasına sahip olma konusunda ısrarlı olduğundan da eminiz ve elçi Pavlus Rabbin sofrasına yalnızca Yeni Antlaşma’da belirtilen tanrısal düzen ile uyumlu olarak katılmaya razı olabilir idi; o, tanrısal gerçeklikten başka herhangi bir şeyi bir an için bile olsa kabul edemez idi.

Ya tanrısal düzen ile uyumlu Rabbin sofrası ya da hiç! Pavlus tanrısal bir kuruma insani olan hiç bir şeyin müdahale etmesini kabul edemez idi. Aynı şekilde yeni bir toplanma zeminine ya da herhangi bir yeni organizasyon ilkesine razı olmaz idi; esin ile almış olduğu kendi ifadelerini tekrar ederdi, “Tek bir beden ve tek bir Ruh vardır” ve “sayıca çok olsak da tek bir ekmek ve tek bir beden var ve biz hepimiz bu tek ekmeğe paydaş olanlarız.” Bu sözler “sizlere ve hepimizin Rabbi İsa Mesih’in adını her yerde anan herkese” uygulanır ve kilisenin yeryüzündeki varlığının tüm çağlarında geçerlidirler.

likOkuyucu bu konu hakkında çok net ve ayrımcı olmalıdır. Tanrının toplanma ve birlik konusundaki ilkesine mutlak bir teslimiyet olmalıdır. İnsanlar organize etmeye ve topluluklar kiliseler ya da kurumlar oluşturmaya başladıkları anda Tanrının sözüne Mesih’in düşüncesine ve Kutsal Ruhun hali hazırdaki eylemine doğrudan karşı bir şekilde hareket etmiş olurlar. İnsanlar nasıl bir kilise oluşturmaya kalkışırlar ise aynı şekilde bir dünya oluşturmaya da kalkışabilirler. Oysa kilisenin kurulması tamamen tanrısal bir eylemdir. Kutsal Ruh Pentikost gününde Mesih’in bedeni olan Tanrının kilisesini oluşturmak için aşağı indi. Ve var olan tek kilise budur; kutsal yazıların kabul ettiği tek beden budur; bunun dışındaki her şey binlerce gerçek imanlı tarafından kabul edilse ve savunulsa bile Tanrıya karşıdır.

Okuyucumuz bizi yanlış anlamasın. Burada kurtuluştan, sonsuz yaşamdan ya da tanrısal doğruluktan söz etmiyoruz; burada söylemek istediğimiz, toplanmanın gerçek zemini, Rabbin sofrasının uygulanması gereken tanrısal ilkesi ve Rabbin sofrasının kutlanmasıdır. Rabbin sevgili halkından binlerce kişi Roma kilisesinin topluluğu içinde yaşadı ve öldü ama Roma kilisesi Tanrının kilisesi değildir, Roma kilisesi korkunç ve dehşet verici bir sapkınlıktır. Ve Rabbin sofrasında toplanan kişilerin sunusu şeytanın lekelediği, çarpıttığı sefil bir uydurmasıdır. Eğer okuyucunun zihnindeki soru yalnızca canının kurtuluşu hakkında ise o zaman önümüzdeki bu büyük ve önemli konu hakkında ilerlememizin hiç bir yararı yoktur.

Ama Mesih’i seven hangi yürek böyle sefil ve aşağılık bir zemine razı olabilir? Eski dönemde yaşayan bir İsrailli İbrahim’in bir çocuğu olarak kendisinden razı ise o zaman zevk alacağı şey kendisine ait asma bağları ya da incir ağaçları, büyük baş hayvan ya da koyun sürüleri olmayacaktır; onun zevk alacağı şey Yehova’nın Adını yazmış olduğu yerde O’na tapınmak olacaktır. Bu kutsal yeri sevmeyen bir Yahudi sadık bir Yahudi olabilir mi? “Rab, senin evinin ve senin onurunun bulunduğu yeri sevdim.”

Ve İsrail’in günahı yüzünden ulusal birlik bozulduğu ve halk tutsaklık altına girdiği zaman sürgünde bulunan samimi yürekli imanlıların aralarında yaşadıkları kederi ve yası şu dokunaklı ve güzel sözler ile ifade ettiklerini işitiriz: “Babil ırmakları kıyısında oturup Siyon’u andıkça ağlarız. Çevredeki kavaklara lirlerimizi astık. Çünkü orada bizi tutsak edenler bizden ezgiler bize zulmedenler bizden şenlik istiyor. ‘Siyon ezgilerinden birini okuyun bize’ diyorlardı. Nasıl okuyabiliriz Rabbin ezgisini el toprağında. Ey Yeruşalim – Tanrının yersel halkı için belirlediği tapınma merkezi – seni unutur isem sağ elim kurusun. Seni anmaz, Yeruşalim’i en büyük sevincimden üstün tutmaz isem dilim damağıma yapışsın.” Mezmur 137.

Ve yine aynı konu ile ilgili Daniel kitabının 6.bölümünde sürgünde olan bu sevilen Tanrı adamı Daniel’in camını açarak ve Yeruşalim’e doğru dönerek günde üç kez dua ettiğini görüyoruz; Daniel bu davranışının cezasının aslanların inine atılmak olduğunu bilmesine rağmen bunu yapıyor idi. Ama neden Yeruşalim’e dönerek dua etme konusunda ısrarlı idi? Bu davranışının nedeni Yahudi batıl inançlarına bağlı olarak hareket etmesi miydi? Hayır, tanrısal ilkenin görkemli bir uygulamasını sergiliyor idi. İsrail’in akılsızlığı ve günahının bunaltıcı ve alçaltıcı sonuçlarının ortasında tanrısal standarda bağlı kalmakta kararlı idi. Evet, Yeruşalim’in enkaz halinde olduğu doğru idi ama Tanrının Yeruşalim ile ilgili düşünceleri enkaz halinde değil idi. Yeruşalim Tanrının yersel halkı için belirlemiş olduğu merkez idi. “Bitişik nizamda kurulmuş bir kenttir Yeruşalim! Oymaklar çıkar oraya, Rabbin oymakları, İsrail’e verilen öğüt uyarınca Rabbin adına şükretmek için. Çünkü orada yargı tahtları ve Davut soyunun tahtları kurulmuştur. Esenlik dileyin Yeruşalim’e: ‘Huzur bulsun seni sevenler! Surlarına esenlik ve saraylarına huzur egemen olsun!’ Kardeşlerim ve dostlarım adına ‘Esenlik olsun sana’ derim. Tanrımız Rabbin evi için iyilik dilerim sana.” Mezmur 122.

Yeruşalim eski günlerdeki on iki İsrail oymağının merkezi idi ve gelecekte de böyle olacaktır. Yukardaki ve buna benzer bölümleri burada ve buradan sonra yerde ya da gökteki tanrı kilisesine uyarlamak her şeyi alt üst etmekten başka bir şey değildir; bu konuları özde farklı tanımlamaktır ve böylelikle hem kutsal yazılara hem de insanların canlarına hesap edilemez miktarda bir zarar verilmiş olur. Kendimize, Tanrının sözü ile ilgili bu tür tehlikeli özgürlükler tanımamıza izin vermememiz gerekir.

Yeruşalim Tanrının yersel merkezi idi ve öyle kalacaktır. Ama şimdi Tanrının kilisesinin İsa’nın görkemli ve değeri sonsuz adından başka bir merkeze sahip olmaması gerekir. “Nerede iki ya da üç kişi toplanır ise ben orada onların ortasındayım.” Ne kadar değerli bir merkez! Yeni antlaşmanın işaret ettiği merkez İsa’dır ve Kutsal Ruh imanlıları yalnızca bu merkezde toplar. Nerede toplandığımız önemli değildir, Yeruşalim’de ya da Roma’da, Londra’da Paris’te ya da Canton’da! Nerede toplanıldığı değil nasıl toplanıldığıdır.

Ama hatırlanması gereken tek nokta bu yerin gerçekten tanrısal değere sahip olmasıdır. Eğer bu toplanmayı gerçekten yürekten yapmıyor isek toplanmanın ya da İsa Mesih’in kutsal adını ağzımız ile ikrar etmenin yararı olması imkansızdır. Elçinin iman hakkındaki sözleri toplanma merkezimiz ile ilgili konuya eşit bir güç ile uygulanabilir; “bir kişinin İsa’nın adı ile toplandığını söylemesine rağmen eğer bunu yürekten yapmıyor ise bu kendisine ne yarar sağlar? Tanrı manevi gerçeklikler ile ilgilenir ve Mesih için içten olmayı arzu eden bir kişinin Mesih’in adının dışında herhangi bir merkezde ya da yerde toplanılmasına razı olması mümkün değildir. Ancak ne yazık ki yine de bu konuda içten olmayan kişiler vardır ve ruhları ve davranışları, alışkanlıkları ve yolları, yönleri ve karakterleri ağızları ile ikrar ettiklerine göre hareket etmediklerinin kanıtıdırlar.

Elçi Korintteki imanlılara, onlara “söz ile değil güç ile” geleceğini söyledi; hiç kuşkusuz bu ağırlıklı bir söz olacak idi ve bu söze her zaman ihtiyaç duyulacak idi ama özellikle şimdi önümüzde bulunan önemli konu ile ilgili olarak ihtiyaç duyulacak idi. İmanlı okuyucumuzun vicdanını bu konuyu Rabbin huzurunun kutsallığında ve Yeni Antlaşma’nın ışığında gözden geçirmek için sorumluluk hissetmesi amacı ile sevecen bir tavır ile vurguluyoruz. Okuyucu bu konunun elzem olmadığını düşünerek onu bir kenara atıp ihmal etmesin. Bu konu Rabbin yüceliği ve O’nun gerçeğinin korunması ile ilgili olduğu için elzemlik derecesi çok yüksektir. Neyin elzem olduğuna ya da neyin elzem olmadığına inanmak için karar verir iken kullanılması gereken tek standart budur. İsrail için Tanrısal olarak atanmış merkezde toplanması elzem miydi? Bu konu çözülmemiş bir mesele olarak bir kenara mı bırakılmış idi? Her kişi kendisi için bir merkez seçebilir miydi? Bu soruların yanıtlarını Yasanın Tekrarı 14.bölümde arayalım. Tanrının İsrailinin, İsrail’in Tanrısının merkezinde toplanması gerektiği mutlak şekilde elzem idi. Bu sorgulanamaz bir gerçek idi. Yehova’nın yerleştirmiş olduğu yere sırtını dönme cüretinde bulunan kişinin vay haline! Bunu yaptığı takdirde hatası çok kısa sürede kendisine gösterilir ve doğrusu öğretilir idi. Ve eğer bu durum Tanrının yersel halkı için geçerli ise o zaman kilise ve bireysel imanlı için de eşit derecede geçerli değil midir? Elbette geçerlidir. En yüce ve en kutsal zorunluluklar aracılığı ile tek beden dışında bir yerde toplanmayı reddetmeye bağımlıyız. Yalnızca İsa Mesih’in adı ile toplanılacak her merkez; yalnızca Kutsal Ruhun gücü ile toplanılması; yalnızca Tanrı sözünün yetkisi ile toplanılması. Tanrının her yerdeki sevgili halkının hepsinin bu konuları O’nun kutsal adının saygısında ve sevgisinde gözden geçirmeye yönlendirilmeleri için dua ediyorum.

Şimdi bu bölüme son paragraftan alıntılar yaparak son vermek üzereyiz. Bu son paragrafta en değerli uygulamalı öğretişlerin bazılarını göreceğiz.

“Her üç yılın sonunda o yılın ürününün bütün ondalığını getirip kentlerinizde toplayın. Öyle ki, sizin gibi payları ve mülkleri olmayan Levililer, kentlerinizde yaşayan yabancılar, öksüzler ve dul kadınlar gelsinler ve yiyip doysunlar. Bunu yaparsanız Tanrınız Rab el attığınız her işte sizi kutsayacaktır. “ Yasanın Tekrarı 14: 28,29.

Burada İsrail’in Tanrısı ile ilgili O’nun tanrısal karakterinin harika bir dokunuşunu ve lütfunun ve iyiliğinin muhteşem bir parlayışını görmekteyiz. Böyle güzel bir bölümün harika havasını solumak yüreğe çok iyi gelir. Bu bölüm içeriği çevremizdeki soğuk bencillik ortamı ile canlı ve çarpıcı bir zıtlık içinde bulunur. Tanrı, halkına, ihtiyaç içinde olan herkesi düşünmeyi ve onların ihtiyaçları ile ilgilenmeyi öğretmek ister. Ondalık Tanrıya ait idi ancak halkına bunu yürekleri sevindirmesi için adamanın onlara ender ve üstün ayrıcalığını da sunmakta idi.

“Gelecek” – “yiyecek” – ve “doyacak” sözcüklerinde garip bir tatlılık mevcuttur. Her zaman lütufkar olan tanrımız bunun böyle olmasından hoşlanır. O, herkesin ihtiyacını karşılamaktan zevk alır. O, elini açar ve yaşayan her varlığın arzusunu yerine getirir. Ve yalnızca bunu yapmak ile de kalmaz ama aynı zamanda halkını, diğer insanlara lütfu, iyiliği ve sempatisi aracılığı ile Yüreğini açıklayan aracılar yapmaktan keyif alır. Bu ne kadar da değerli bir ayrıcalıktır! Tanrının bolluğunun ve O’nun iyiliğinin kanalları olmak ne büyük bir ayrıcalıktır! Dileğimiz şu ki, herkes bu yüce bereketi daha derin olarak hissedebilsin ve aktarabilsin! Tanrısal huzurun atmosferini ne kadar çok soluyabilir isek tanrısal karakteri de o kadar sadık bir şekilde yansıtabiliriz.

28 ve 29. Ayetlerde sunulan uygulamalı konu çok derin bir ilginçliğe sahiptir ve 26.bölümümüzü inceler iken bir başka bağlantı içinde tekrar karşımıza çıkacaktır, bu nedenle şimdi bu konu üzerinde daha fazla durmayacağız.


1. “Levililer Kitabı hakkında Notlar” ın 11.bölümünde belirtmiş olduklarımızın şu andaki bölümümüzün 4-20 ayetlerinde yer alan ve önemli olduğuna inandığımız kısımlarını daha ayrıntılı olarak okuyucumuza sunmamız gerekir.