Yasa’nın Tekrarı 17

Kutsal Yazıların bölümlere ve ayetlere ayrılmasının tamamen bir insan düzenlemesi olduğunu hatırlamamız gerekir; bu durum hiç kuşkusuz referanslar için çok elverişlidir; ama bağlantıya müdahale eder. Böylece bir bakışta 16.bölümün son ayetlerinin önceki ayetlerden çok sonraki ayetler ile daha fazla bağlantılı olduklarını görebiliriz.

Ayasofya
Ayasofya

“Tanrınız Rabbin size vereceği kentlerde her oymağınız için yargıçlar ve yöneticiler atayacaksınız. Onlar halkı gerçek adalet ile yargılayacaklar. Yargılar iken haksızlık yapmayacak ve kimseyi kayırmayacaksınız. Rüşvet almayacaksınız. Çünkü rüşvet bilge kişinin gözlerini kör eder ve haklıyı haksız çıkarır. Yaşamak ve Tanrınız Rabbin size vereceği ülkeyi miras almak için doğruluğun yalnız doğruluğun ardınca gidin.” Yasanın Tekrarı 16: 18-20.

Bu sözler bize iki yönlü bir ders öğretirler; ilk planda yerine getirilmiş adaleti ve her zaman Tanrının adaletini karakterize eden mükemmel gerçeği ortaya koyarlar. Her dava kendi özelliklerine ve kendi gerçeğinin zemini ile uyumlu olarak görülür. Yargı o kadar sade ve nettir ki tek bir soru için bir sorunun gölgesi bile yoktur. İtiraz yolları mutlak şekilde kapalıdırlar. Ve eğer herhangi bir şikayet yükselecek olur ise şikayet eden hemen şu sözler ile susturulur, “Dostum, sana hata yapmam.” Tanrının kutsal yönetiminde bu durum her yerde ve tüm zamanlar için aynıdır ve bu adalet bize Tanrının yönetimini özletir; O’nun yönetimi geldiği zaman yeryüzünün her köşesindeki suların hepsini tamamen kaplayacaktır.

Ama öte yandan biraz önce alıntı yapılmış satırlardan insanın kendi haline bırakıldığı zaman insan yargısının değerinin ne olduğunu öğreniyoruz. İnsan yargısına bir an için bile tahammül edilemez ve asla güvenilemez. İnsan konumu ve zenginliği nedeni ile bir kişiye önem verip ondan rüşvet alır ise diğer insanlara aynı değeri vermediğini ve onlara haksızlık ettiğini göstermiş olur. Tüm bunları yapacak güce sahip olması ona bunları yapmaması söylendiği gerçeği ile kanıtlanır. Bunu her zaman hatırlamamız gerekir. Eğer Tanrı insana çalmamasını buyuruyor ise insanın doğasında hırsızlık olduğu için bunu buyurduğu aşikardır.

İşte bu yüzden insan yargısı ve insan yönetimine güvenilemez çünkü insan doğası bozulmuştur ve çürümüştür. Eğer yargıç ve yöneticiler kendi hallerine bırakılırlar ise ve eğer tanrısal ilkenin doğrudan rehberliği altında hareket etmezler ise adaleti kendi kirli amaçları için saptıracak yapıdadırlar ve kötülük yapmış birini bu kişi yalnızca zengin olduğu için haklı çıkartabilirler ve doğru bir kişiyi de yalnızca yoksul olduğu için suçlu gösterebilirler; para ya da etki elde etme ya da rağbet görme veya güç elde etmek için haksız birine avantaj tanıyarak adaleti ve gerçeği saptırmış olurlar.

Bunu kanıtlamak için Pilatus, Herod, Feliks ve Festus gibi kişilerin adlarından söz etmek gerekli değildir. İnsanın ne olduğunu görmek için biraz önce alıntısı yapılan bölümün ötesine geçmemize gerek yoktur. Bu kişiler resmi bir saygınlık ve yetkinin giysileri üzerlerinde iken yönetim tahtında oturur iken ya da adalet kürsüsünde iken bile doğaları bozuk olduğu için adil davranmayacaklardır.

Bu satırları okuyan bazı kişiler şimdi Hazael’in dili ile konuşarak şu sözleri söyleme ihtiyacı duyarlar. “Hazael, ‘bir köpekten farksız olan bu kulun bütün bu işleri nasıl yapabilir?’ dedi.” 2.Krallar 8:13. Ancak bu bazı kişiler bir an için insan yüreği hakkındaki şu gerçeği düşünmeliler: İnsan yüreğinde her günahın tohumu vardır ve her bu dünyada şimdiye kadar işlenmiş olan her çirkin ve tiksindirici kötülük insan yüreğinde mevcuttur; esinin kutsal sayfalarında görülen eylem, buyruk ve yasaklamalar bu kötülük tohumunun aşikar kanıtıdır.

Ve biz şimdi burada çok sık tekrar edilen şu soruya verilecek sıra dışı güzellikte bir yanıta sahibiz. “Musa’nın kitaplarında ortaya konan yasaların ve yasakların çoğu bizi neden ilgilendirsin? Kutsal Kitap’ta neden bu tür konulara yer verilmiştir? Bu tür konuların esin ile yazılmış olmaları mümkün müdür?” Evet, bu konular esin ile yazılmışlardır ve bunun nedeni şudur: tanrısal mükemmellikteki bir aynada doğamızın manevi yapısı yansır, düşünme kapasitesine sahip olduğumuz düşünceler, söyleme kapasitesine sahip olduğumuz sözler ve yapma kapasitesine sahip olduğumuz işler bu aynaya hep yansır.

Bunu bilmemiz önemli değil midir? Örneğin, Yasanın Tekrarı adlı bu çok derin ve güzel kitap içinde yer verilen bazı bölümlerde insan doğasının kötülük kapasitesi belirtilir ve bu nedenle bizler bizi bir hayvanın manevi düzeyinin çok altına indiren davranışlarda bulunur iken görebiliriz. Dindar bir Ferisinin kibri ve öz güveni ile yürüyen kendisi hakkındaki yanlış düşünceleri ile gururlanan ve çok ahlak sahibi olduğunu düşünen kişilerin bu alçaltıcı dersi derin bir şekilde öğrenmeleri gerekir.

Oysa İsrail için düşünülen tanrısal eylemler ne kadar güzel, ne kadar saf, ne kadar arıtılmış ve ne kadar yüksektirler! Yargı için mücadele vermemeleri ve yargının tüm insanlardan ilgisiz olarak kendi düz ve adil kanalı içinde akmasına izin vermeleri gerekir. Kötü giysiler içindeki yoksul kişi altın yüzüklü ve zengin giysili kişi ile aynı adalete maruz kalmalıdır. Yargı kürsüsünde verilen karar yan tutmak ya da ön yargı ya da rüşvetin lekesi ile kirletilmiş bir adalet anlayışı ile verilen bir karar olamaz!

Ah! Bu baskı altında olan ve inleyen yeryüzü için doğruluk ile egemenlik süren bir kral ve onun adalet buyuran prenslerinin hayran kalınacak yasaları ile yönetildiği zaman her şey ne kadar güzel olacak! “Ey Tanrı, adaletini krala, doğruluğunu kral oğluna emanet et. O, senin halkını doğruluk ile ve mazlum kullarını adilce yargılasın! “ – o halde mücadele yok, rüşvet yok, taraf tutarak yargıda bulunmak yok – “Dağlar [ ya da daha yüksek saygınlıklar], tepeler [ ya da daha alçak saygınlıklar] halka adilce esenlik getirsin! Mazlumlara hakkını versin. Yoksulların çocuklarını kurtarsın, zalimleri ise ezsin. Güneş ve ay durdukça, kral kuşaklar boyunca yaşasın. Yeni biçilmiş çayıra düşen yağmur gibi, toprağı sulayan bereketli yağmurlar gibi olsun. Onun günlerinde doğruluk serpilip gelişsin, ay ışıdığı sürece esenlik artsın! Egemenlik sürsün denizden denize ve Fırat’tan yeryüzünün ucuna dek! .. Çünkü yardım isteyen yoksulu ve dayanağı olmayan düşkünü o kurtarır. Yoksula ve düşküne acır. Düşkünlerin canını kurtarır. Baskıdan ve zorbalıktan özgür kılar onları, çünkü onun gözünde onların kanı değerlidir.” (Mezmur 72)

Yüreğin bu parlak ve bereketli zamanı özlemesi çok normaldir – suların denizleri kapladığı gibi Rabbin bilgisinin de yeryüzünü kapladığı zaman, Rab İsa yüce gücü ile egemenliği kendi eline aldığı zaman, gökteki kilise O’nun yüceliğinin ışınlarını yeryüzünün üzerine yansıttığı zaman, İsrail’in on iki oymağı kendilerine vaat edilen ülkedeki bağın ve incir ağacının altında oturduğu zaman ve yeryüzünün tüm ulusları Davut Oğlu’nun esenlik ve cömertlik dolu egemenliği altında sevindikleri zaman için tüm yürekler özlem duymaktadır. Tanrımıza hamtlar ve övgüler olsun ki bu yazılmış olanların gerçekleşeceği O’nun göklerdeki tahtının kalıcılığı ne kadar kesin ise o kadar kesindir! Kısa bir süre daha ve sonra her şey Tanrının sonsuz öğütleri ve kesin vaatleri ile uyumlu olarak düzene girecektir! Sevgili imanlı okuyucu, o zaman gelene kadar bu bereketli ve parlak zamanı inanarak umut içinde beklemek yaşamlarımız boyunca süren amacımız olsun ve şimdi bu tanrısaymaz dünyadan yabancılar ve göçmenler olarak geçer iken burada yeryüzünde kalıcı bir konuma ve paya sahip olmadan tüm nefeslerin duası, “Gel, Rab İsa!” olsun.

İsrail, 16.bölümün son satırlarında çevresindeki ulusların dini geleneklerinden uzak olması ve bunlara yaklaşmaması için uyarılır. “Tanrınız Rab için yapacağınız sunağın yanına ağaçtan bir Aşera putu dikmeyeceksiniz. Tanrınız Rabbin nefret ettiği dikili taş dikmeyeceksiniz.”  İsrail, kendisini çevresindeki putperest ulusların karanlık ve iğrenç putlarının önünde yönlendirebilecek her şeyden özenli bir dikkat ile sakınmalı idi. Tanrının sunağı sahte tanrılara tapınılan ve ağza bile alınmayacak şeylerin yapıldığı bu kötü yerlerin çok uzağında ve onlardan tamamen ayrı bir yerde dikilmeli idi. 1 Tek bir sözcük ile özetleyecek olur isek her şekilde yüreği tek gerçek ve diri Tanrıdan uzaklaştırabilecek olan her şeyin çok özenli bir şekilde uzak tutulması gerekiyor idi.

Yalnızca bu kadar da değil; doğru bir dışsal biçimin muhafaza edilmesi yeterli değil idi. Halk putlardan tiksinebilir idi ve ulus Tanrının birliği öğretişini ağzı ile ikrar edebilir idi ve tüm bunların sürecinde sunulan tapınma yüreğin nihai bir isteği ve içten bağlılığı olabilir idi. Bu nedenle şu sözleri okuyabiliriz: “Tanrınız Rabbe herhangi bir özürü ve kusuru olan sığır ya da koyun kurban etmeyeceksiniz. Tanrınız Rab bundan tiksinir.” Yasanın Tekrarı 17:1.

Yalnızca mutlak bir şekilde mükemmel olan sunağa yaraşabilir ve Tanrının yüreğini yanıtlayabilir idi. Tanrıya kusurlu bir kurban sunmak Tanrının kusursuzluğuna leke sürmektir, aynı zamanda O’na yaraşanı samimiyetsiz bir yürek ile O’ndan esirgemektir. Kusurlu bir kurban sunma girişiminde bulunmak Tanrı için herhangi bir şeyin yeterince iyi olabileceğini söylemeye benzer ve bu dehşet verici bir küfür yerine geçmiş olacaktır.

Peygamber Malaki’nin ağzı aracılığı ile Tanrı Ruhunun kırgın ricalarına kulak verelim: “’Hem sunağıma murdar yiyecek getiriyor hem de ‘yiyeceği nasıl murdar ettik?’ diye soruyorsunuz. ‘Rabbin sofrası ya da Rabbin sunağı küçümsenir’ demeniz ile. Kör hayvan kurban etmek kötü değil mi? Topal ya da hasta hayvan kurban etmek kötü değil mi? Böyle bir hayvanı kendi valine sun bakalım! Senden hoşnut kalır mı ya da seni kabul eder mi?’” böyle diyor her şeye egemen Rab. “Şimdi bize lütfetmesi için Tanrıya yalvarın. Siz böyle sunular sunar iken hiç sizi kabul eder mi?” Böyle diyor her şeye egemen Rab. “Ne olur idi sunağımda boşuna ateş yakmayasınız diye aranızda tapınağın kapılarını kapatan biri olsa idi! ‘Ben sizden hoşnut değilim. Getireceğiniz sunuları da kabul etmeyeceğim.’ Diyor her şeye egemen Rab. Doğudan batıya kadar uluslar arasında adım büyük olacak! Her yerde adıma buhur yakılacak ve temiz sunular sunulacak çünkü uluslar arasında adım büyük olacak’ diyor her şeye egemen Rab. ‘Rabbin sofrası murdardır ve yemeği de küçümsenir’ diyerek adımı da bayağılaştırıyorsunuz. Üstelik ‘ne yorucu’ diyerek bana burun kıvırıyorsunuz. Böyle diyor her şeye egemen Rab. ‘Kurban olarak çalıntıyı, hastayı ya da topalı getirdiğiniz zaman elinizden kabul mü edeyim?’ diye soruyor Rab.

Sürüsünden adadığı erkek hayvan yerine Rabbe kusurlu hayvan kurban eden aldatıcıya lanet olsun! Çünkü ben büyük bir Kralım’ diyor her şeye egemen Rab. ‘Ve uluslar adımdan korku duyacak.’” Malaki 1: 7-14.

Tüm bu sözlerin ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise için hiç bir anlamı yok mudur? Aynı şekilde bu satırları yazan ve okuyan için de bir anlamı yok mudur? Bir anlamı olduğu kesindir. Kişisel ve topluluk içindeki tapınmamızda yüreğimizde gerçek bir adanmışlığın, derin bir gayretin, kutsal enerjinin ve amaç saygınlığının eksikliği yok mudur? Topal, hasta, kusurlu ve kötü kokulu sununun anlamı hakkında verilecek yanıt çok fazla değil midir? Kendi odamızda ve topluluk içinde tapındığımız dönemlerde soğuk bir resmilik ve ölü bir tekdüzelik miktarı çok değil midir? Kendimizi, Rabbimizin sofrasında verimsizlik dikkat dağılması ve tam adanmamışlık ile yargılamamız gerekmez mi? Kaygılı yüreklerimiz ve dağılmış zihinlerimiz yeryüzünün dört bir bucağında dolanır iken bedenlerimiz ile ne kadar sık Rabbin sofrasındayızdır! Tam manevi varlığımızın gerçek ifadesi olmayan sözler dudaklarımızdan ne kadar da sık çıkarlar! Hissettiğimizden çok daha fazlasını ifade ederiz. Tecrübemizin çok ötesinde şarkı söyleriz.

Ve sonra, sunularımızı Rabbin hazinesine atmak gibi bereketli bir fırsat verilerek bize iyilik edildiği zaman bunu nasıl da samimiyetsiz ya da gönülsüz bir yürek ile yaparız. Sevecen, gayretli ve yürekten bir adanmışlık nasıl da eksiktir! “Tanrının bizi kutsadığı oranda” ifadesinde yer alan elçinin buyruğu ile uyumsuz bir tutum sergileriz. Ne kadar tiksindirici bir cimrilik! Yoksul dul kadının hiç bir varlığı yok iken nasıl da gönülden ve nasıl da içten bir yürek ile elinde olanın hepsini para kutusuna atmış idi. Hafta içinde kendimiz için para harcayabiliriz ama Rabbin işinin talepleri söz konusu olduğu zaman önümüze konmuş olan bu fırsata verdiğimiz karşılık ne kadar da zayıf olur!

Değerli imanlı okuyucu, bu konular üzerinde düşünelim. Tanrısal huzurdaki tapınma ve adanmışlığın tam konusuna ve bizi sonsuza kadar sürecek olan ateşten kurtarmış olan lütfun huzurunda bakalım. Mesih’in üzerimizde sahip olduğu değerli ve güçlü taleplerini sakin bir şekilde yansıtalım. Bizler kendimize ait değiliz; bizler bir bedel karşılığı satın alındık. Bizim uğrumuza Kendisini adayan o kutsal Olan’a yalnızca elimizdekinin en iyisini değil ama sahip olduğumuzun hepsini vermemiz doğru değil midir? Sahip olduğumuz her şeyin gerçek sahibi O değil midir? O, yüreklerimizin sahibi değil midir? O zaman yaşamlarımız bunu ifade etmelidir. Kime ait olduğumuzu ve kime hizmet ettiğimizi daha belirgin bir şekilde beyan etmemizi diliyorum. Kutsal Ruhun gücü ile ve kutsal yazıların doğrudan öğretişi ile uyumlu olarak yürek, baş, eller, ayaklar ve insanın tamamı esirgenmemiş bir adanmışlık ile O’na adansın; Tanrı bunun, bizim için ve tüm sevgili halkı için böyle olmasını ihsan etsin!

Şimdi çok ciddi ve pratik bir konu dikkatimizi talep eder. Bu konuyu okuyucu için mümkün olduğu kadar çok bölümden alıntı olarak sunmamızın doğru olacağını hissediyoruz; Bu konudan alıntı yapıp söz eder iken Tanrının doğrudan sözlerini kullanmanın yararlı olacağına inanıyoruz. Ve ayrıca buna ek olarak okuyucuların büyük çoğunluğunun da rahatlığı için bölümleri kendilerinin bulmaları amacı ile okudukları bu kitabı bir kenara koyarak Kutsal Kitap’ı araştırıp yorulmasınlar diye biz ilgili bölümleri bu kitapta yazacağız.

“Tanrınız Rabbin size vereceği kentlerin birinde aranızdan O’nun antlaşmasını çiğneyip gözünde kötü olanı yapan bir erkek ya da kadın çıkar ve buyruklarıma aykırı olarak gidip başka ilahlara tapar ya da onların, güneşin, ayın ya da gök cisimlerinin eğilir ise ve bu olay size bildirilir ise duyduklarınızı iyice araştırın. Eğer duyduklarınız doğru ise ve bu iğrenç olayın İsrail’de yapıldığı kanıtlanır ise bu kötülüğü yapan erkeği ya da kadını kentinizin kapısına çıkarın ve taşa tutarak öldürün. Ölmesi gereken iki ya da üç kişinin tanıklığı ile öldürülecek ve bir kişinin tanıklığı ile öldürülmeyecek. O kişiyi önce tanıklar sonra da tüm halk taşa tutsun. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldırmalısınız.” Yasanın Tekrarı 17: 2-7.

Bir önceki kısımda yer alan önemli ilkeye işaret etme fırsatımız daha önce olmuş idi. Ve bu ilke yoğun bir öneme sahip idi, yani, herhangi bir davada yalnızca bir yargı oluşturmak için tam bir tanıklığa sahip olmak mutlak bir şekilde gerekli idi. Bu ilke kutsal yazılarda sürekli karşımıza çıkar, tanrısal bir yönetimde gerçekten de değişmeyen bir kuraldır ve bu yüzden dikkatimizi talep eder. Bu ilkenin güvenilir ve tam bir kural olduğundan emin olabiliriz; bu kural ihmal edildiği takdirde yolumuzdan saparız. Kendimize hiç bir zaman iki ya da üç kişinin tanıklığı olmadan bir yargı ifade etme ya da yargıda bulunma için izin vermemeliyiz. Her bir tanık ne kadar güvenilir ve ahlaki açıdan ne kadar emin olur ise olsun güvenilir bir sonuç için bir temel teşkil etmez. Güvendiğimiz kişi tarafından onaylandığı için zihinlerimizde olayın gerçek olduğuna ikna olduğumuzu hissedebiliriz. Ama elbette tanrı bizden çok daha fazla bilgedir. Tek bir tanık bile aslında tamamen dürüst ve inanılır olabilir; herhangi biri hakkında asla yalan söylemeyecek ya da herhangi birine karşı sahte tanıklıkta bulunmayacaktır; tüm bunların hepsi doğru olabilir ama bizim yine de tanrısal buyruğa sıkı sıkıya bağlı kalmamız gerekir, “İki ya da üç kişinin tanıklığı ile karar verilecektir.”

Keşke bu kurala Tanrının kilisesinde daha gayretli bir şekilde uyulabilse idi! Bu kuralın disiplinin her alanındaki değerini ve herhangi birinin karakterini ve ününü her durumda etkilemesi hesaba dahi katılamaz. Eğer bir topluluk bir yargı konusunda bir sonuca ulaşacak ya da harekete geçecek ise her durumda yeterli kanıta sahip olmak için ısrar etmesi gerekir. Eğer bu kesin bir karara varılmasını sağlayamıyor ise o zaman herkes Tanrıyı beklemelidir, sabırla ve güvenerek Tanrıyı beklemelidir ve Tanrı kesinlikle ihtiyaç duyulan konuda sağlayışta bulunacaktır.

Örneğin, eğer bir imanlılar topluluğunda manevi kötülük ya da öğretiş hatası mevcut ise ve bu durum yalnızca bir kişi tarafından biliniyor ise bildiklerinden tamamen emindir ve gerçek konusunda tamamen ikna olmuştur. O zaman yapılması gereken nedir? Daha fazla tanıklık için Tanrıyı bekleyin. Tanrıyı beklemeden hareket etmek Tanrının sözünde mümkün olan en çok netlik ile ve defalarca belirtilmiş olan tanrısal ilkeyi hiçe saymaktır. Tek bir tanığın, verdiği tanıklığa göre hareket edilmediği için gücenmiş ya da kendisini hakarete uğramış hissetmesi gerekir mi? Kesinlikle hayır; böyle bir hisse kapılması doğru değildir; aslında onun kendisinden başka bir ya da iki kişinin aynı konuda tanıklığı olmadan tek bir tanık olarak öne çıkmaması doğru olandır. Topluluk tek bir tanığın tanıklığı ile hareket etmeyi reddettiği için kayıtsız ya da ilgisiz olarak mı görülmelidir? Hayır, böyle olması gerekse idi, o zaman böyle bir tanrısal buyruk verilmez idi.

Ve hatırlanması gereken bir diğer nokta da şudur: bu önemli pratik ilke yalnızca disiplin konularında ya da Rabbin halkının bir topluluğu ile bağlantılı sorular hakkında uygulanmak için tanımlanmamıştır; amaç evrensel uygulamadır. Kendimize kanıtın tanrısal bir şekilde atanmış ölçüsü olmadan bir yargı oluşturmak ya da bir sonuca varmak için hiç bir zaman izin vermememiz gerekir. Eğer ortada net bir sonuç yok ise o zaman bize düşen görev sadece beklemektir ve eğer bizim durum ile ilgili yargıya varmamız gerekiyor ise Tanrı uygun zamanda gerekli olan kanıtı sağlayacaktır. Suçlamada bulunan kişi duyularından birini temel alarak karar verdiği için bir kişinin yalan ya da yanlış yere suçlandığı bir olay biliyoruz. Eğer bu suçlayan kişi bir ya da iki daha fazla duyusunu kanıt olarak görme zahmetine girmiş olsa idi o zaman bu yanlış suçlamada bulunmayacak idi. Bu nedenle okuyucunun konumu ne olur ise olsun kanıt ile ilgili konunun tamamı okuyucunun dikkatini talep eder. Her birimiz acele sonuçlara varmaya, yanlış izlenimler edinmeye, temelsiz ifadeler ile tatmin olmaya ve zihinlerimizin ön yargılar tarafından sürüklenmesine izin vermeye eğilimliyizdir. Zihinlerimizi tüm bu koşullara karşı özen ile korumamız gerekir. İnsanlar ve olaylar hakkında yargımızı oluşturur ve ifade eder iken daha fazla sakin olmaya, daha ciddi davranmaya ve daha yavaş karar almaya ihtiyaç duyarız. Ama özellikle insanlar hakkında örneğin, bir arkadaşımız, bir kardeşimiz ya da bir komşumuz yanlış bir izlenime ya da temelsiz bir suçlamaya neden olacak şekilde konuşur isek bu kişileri çok ciddi bir şekilde olumsuz etkilemiş oluruz. Bir başka kişinin karakterine ya da ününe çok ciddi şekilde zarar veren temelsiz suçlamalarda bulunmak ile kendimize kötü bir davranışta bulunmak için izin vermiş olabiliriz. Bu davranış Tanrının gözünde çok kötü bir davranıştır ve bu yüzden kendimizi bu konuda çok sıkı bir gözlem altında tutmamız gerekir ve aynı davranış başka kişiler tarafından her önümüze getirildiğinde sert bir şekilde azarlanmalıdır. Biri bir başka kişinin arkasından bir suçlamada bulunduğu zaman bu kişiden söylediğini kanıtlamasını ve eğer kanıtlayamıyor ise sözünü geri almasını istemek için ısrarlı olmamız gerekir. Eğer bu plana göre hareket edilse idi o zaman pek çok kötü konuşmadan kurtulmuş olur ve yararsız ve zararlı pek çok şeye göz yummamış olur idik.

Kanıt konusundan başka bir konuya geçmeden önce, Yasanın Tekrarı 17: 6,7 ayetlerinde suçlanan bir kişinin olayı bize bu konuda bir örnek teşkil ettiği için bu olayı incelemek istiyoruz. 1.Krallar 21.bölümdeki Navot’un olayına ve Elçilerin İşleri 6. Ve 7.bölümlerdeki Stefan’ın olayına dikkat edin ve hepsinden önce yeryüzüne ayak basmış olan tek mükemmel Kişinin olayı dikkatinizi çekmelidir. Ama ne yazık ki insanlar bazen kendi tanrısaymaz düşüncelerine uygun düştüğü zaman kutsal yazılardaki harika sözleri kaale almazlar. Hatta en büyük kötülük ve şoke edici ölümsüzlüğü savunmak için kutsal yazıların kutsal sözlerini alıntı alarak kullanabilirler bile! İki tanık Navot’u hem tanrıya hem de krala küfür etmek ile suçladılar. Ve bu sadık İsrailli tanrısaymaz zalim bir kadın tarafından kiralanan ve yönlendirilen iki yalancı kişinin tanıklığı yüzünden hem mirasından hem de yaşamından oldu! Kutsal Ruh ile dolu bir adam olan Stefan, Yasanın Tekrarı 17.bölümü hiç kuşkusuz yetkilerinin temeli olarak kullanan o zamanın önemli dini liderleri tarafından yalancı tanıkların şahitliği yüzünden küfretmek ile suçlandı ve taşlanarak öldürüldü.

Ama tüm bunlar insanın aslında ne olduğunu çok üzücü ve çok güçlü bir şekilde resmeder iken vicdan olmadan yalnızca insani dindarlığın hiç bir şey ifade etmediğini ortaya koymaktadır ve bölümümüzün ilk satırlarında bize rehberlik etmesi için yer alan ahlak kuralının hiçe sayıldığını göstermektedir. İçinde vicdan ve Tanrı korkusu olmadan din, göğün altında var olan en alçaltıcı, en moral bozucu ve en katı olgudur. Ve dinin en dehşet verici özelliklerinden biri şu noktada ortaya çıkar; dinin etkisi altında olan insanlar kutsal yazıları en korkunç kötülükleri örtmek için bir giysi olarak kullanmaktan ne utanç duyarlar ne de bu yaptıkları nedeni ile Tanrı korkusu duyarlar!

Ama Tanrımıza şükürler ve övgüler olsun ki O’nun sözü tüm göksel saflığı, tanrısal değeri ve kutsal ahlakı ile canlarımızın gözlerinin önünde durur ve kutsal yazıların sayfalarını gerçek, adil, saf, iyi ve güzel haberlerin aksine kullanmak isteyen düşmanın her girişimine engel teşkil eder.

Şimdi okuyucumuz için bölümümüzün ikinci paragrafını alıntı olarak vereceğiz ve bu paragrafta yer alanların öz irade ve bağımsızlığın hüküm sürdüğü bu günlerde çok ihtiyaç duyulan ve büyük ahlaki değere sahip konular olduğuna dikkatinizi çekeceğiz.

“Eğer kentlerinizde adam öldürme, dava ve saldırı konusunda yargılamada sizi aşan sorunlar ile karşılaşır iseniz Tanrınız Rabbin seçeceği yere gidin. Sorunlarınızı Levili kahinlere ve o dönemde görevli yargıca götürüp soruşturun. Yargı kararını onlar size bildirecekler. Rabbin seçeceği yerden size bildirilen karara uymalı ve size verilen öğüdü tutmaya dikkat etmelisiniz. Size öğretilen yasa ve verilen karar uyarınca davranın. Size bildirilenin dışına çıkmayın. Orada Tanrınız Rabbin önünde görev yapan kahini ya da yargıcı kim dinlemeyip saygısızlık eder ise öldürülmeli. İsrail’den kötülüğü atmalısınız. Bütün halk bunu duyup korkacak ve bir daha saygısızlık etmeye kalkışmayacaktır.” Yasanın Tekrarı 17:8-13.

Burada tüm İsrail topluluğunda ortaya çıkabilecek olan tüm sorunlar için mükemmel çözüm getiren tanrısal sağlayışa sahibiz. Sorunlar tanrının huzurunda, tanrı tarafından atanmış olan yerde ve Tanrı tarafından atanmış yetki aracılığı ile çözümlenmeli idiler. Böylece öz irade ve küstahlık karşısında etkili bir koruma sağlanmış olacak idi. Zıtlığa neden olan tüm konular kahin tarafından ifade edilen Tanrı yargısı aracılığı ile ya da Tanrı tarafından konu ile ilgili olarak atanmış yargıç aracılığı ile kesin bir çözüme ulaştırılacaklar idi.

Kısaca söyleyecek olur isek söz konusu olan, kesin ve tam bir tanrısal yetki idi. Kişilerin bir birlerine karşı öz irade ve küstahlık ile davranma yetkileri yok idi. Böyle bir tutuma Tanrı topluluğu içinde asla yer yok idi. Her bir birey davasını tanrısal bir yetkiye devretmek zorunda idi ve bu yetkinin kararına kesin olarak boyun eğmeli idi. Bunun dışında daha yüce bir mahkeme mevcut değil idi. Tanrı tarafından atanmış olan kahin ya da yargıç Tanrının temsilcisi olarak konuşurlar idi ve her ikisi de Tanrının kararlarına tereddüt etmeden boyun eğmek zorunda idiler.

Şimdi okuyucunun mutlaka fark etmiş olduğu nokta şudur: İsrail topluluğunun hiç bir üyesi davasını insani bir mahkeme önüne getirmeyi ve orada yargı görmeyi aklından bile geçirmemeli idi. Bu konuda kesin olarak hissettiğimiz şudur ki, davası için insani bir mahkemeye gitme düşüncesi her gerçek İsrailli için çok garip ve yabancı bir düşüncedir. Aralarında ortaya çıkabilecek olan her davada insani yargı aramak  yargıda bulunacak olan tek Kişi olan Yehova’nın Kendisine yapılan kesin bir hakaret olacak idi. Elbette ki Yehova yeterli idi. O, mevcut her sorunun ya da davanın her türlü ayrıntısını en iyi şekilde bilen tek Kişidir. Hepsinin O’na bakması ve davalarını O’nun seçmiş olduğu yere getirmesi ve bu yerden başka hiç bir yere götürmemesi gerekiyor idi. Tanrı topluluğunun iki üyesi ile ilgili bir davanın insani bir mahkemeye götürülmesi düşüncesi bir an için bile hoş görülmesi imkansız bir düşünce idi ve Tanrının topluluk için kurmuş olduğu yüce düzende bir kusur olduğunu düşünmek küstahlıktan başka bir şey olamaz idi.

Bu bize ne anlam ifade etmektedir? İmanlıların sorunlarını ve davalarını nerede çözümlemeleri gerekir? Davalarının görülmesi için dünya sistemine mi başvursunlar? Tanrının topluluğunda ortaya çıkabilecek olan davaların çözümü için tanrısal bir sağlayış yok mudur? Burada, esin ile yazan elçinin Korint’teki topluluğa neler yazdığına kulak verelim: elçinin hitap şeklinden şimdiki tüm imanlılara seslendiğini anlamak kolaydır.

“Sizlere ve Rabbimiz İsa Mesih’in adını her yerde anan herkese Babamız Tanrıdan ve Rab İsa Mesih’ten lütuf ve esenlik olsun!”

“Sizden birinin öbürüne karşı bir davası var ise kutsallar önünde değil de imansızlar önünde yargılanmaya cesaret eder mi? Kutsalların dünyayı yargılayacağını bilmiyor musunuz? Madem dünyayı yargılayacaksınız böyle önemsiz davaları görmeye yeterli değil misiniz? Bu yaşam ile ilgili davalar bir yana, melekleri bile yargılayacağımızı bilmiyor musunuz? Bu yaşam ile ilgili davalarınız olduğu zaman imansızlar topluluğunda en önemsiz sayılanları mı yargıç atıyorsunuz? Sizi utandırmak için söylüyorum bunu. Kardeşler arasındaki davalarda yargıçlık edecek kadar bilge biri yok mu aranızda? Kardeş kardeşe karşı dava açıyor, üstelik imansızlar önünde! Aslında bir birinizden davacı  olmanız bile sizin için düpe düz yenilgidir. Haksızlığa uğrasanız daha iyi olmaz mı? Dolandırılsanız daha iyi olmaz mı? Bunun yerine siz kendiniz haksızlık edip başkasını dolandırıyorsunuz. Üstelik bunu kardeşlerinize yapıyorsunuz. Günahkarların Tanrının Egemenliğini miras almayacağını bilmiyor musunuz? Kandırılmayın!” 1.Korintliler 6:1-9.

O zaman burada Tanrının kilisesi için tüm çağlarda geçerli olan tanrısal yapısını görmekteyiz. Kutsal Kitap’ın yersel kariyerinin her aşaması için uygun Kitap olduğu gerçeğini asla bir an için bile göz ardı etmememiz gerekir. Bu gerçeğe rağmen kilise ne yazık ki yukarda esin ile yazan elçinin kaleminden çıkan satırlar gibi davranmadı ve kilisenin pratik koşullarında çok büyük bir değişiklik yer aldı. Kilisenin ilk günlerinde kilise ve dünya, “kutsallar” ve “imansızlar” ve “içerde” olanlar ve “dışarda” olanlar arasında ayırım yapmak hiç de zor değil idi. O günlerde Kitap’ta yer alanlar kilise için önemli, farklı ve hatasız idi. Topluluğa inanç açısından bakan herhangi biri üç şeyi, yani Putperestliği, Yahudiliği ve Hristiyanlığı görebilir idi – Öteki uluslardan olanlar, Yahudiler ve Tanrının kilisesi – tapınak, havra ve Tanrı topluluğu. Bunları birbirinden ayırmak zor değil idi. Diğerlerinin arasında en canlı görünüme sahip olarak duran ise Hristiyan topluluğu idi. Hristiyanlık bu ilkel zamanların döneminde güçlü ve net bir şekilde duyuruluyor idi. Ve ulusal ya da bölgesel bir ilişki değil, ama kişisel, pratik ve canlı bir gerçeklik idi. Hristiyanlık yalnızca ismen, ulusal ya da ağız ile ikrar edilen bir inanç değil, ama yürekten yaşama akan canlı bir güce sahip tanrısal bir iman idi.

Ama şimdi tüm bunlar tamamen değişmiştir. Kilise ve dünya bir birlerine öylesine karışmışlardır ki ağızları ile iman ikrarında bulunan kişilerin çoğunluğu yukarda biraz önce alıntısını yapmış olduğumuz bölümün gerçek gücünü ve uygun uyarlamasını çok zor anlayabilirler idi. Onlara “kutsalların” “imansızların önünde” yasaya geri döndüklerini söyleyecek olsa idik, bu onların kulakları tarafından yabancı bir dilde söylenmiş sözler olarak algılanacak idi. Ağzı ile iman ikrarında bulunan bir toplulukta “kutsal” sözü işitildiği zaman gerçekten de bu sözün batıl bir inanç ifadesi olarak kabul edilmesi söz konusu idi.

Ancak Tanrının sözü ile ilgili herhangi bir değişiklik mi olmuştur? Ya da bu sözün canlarımıza açıklamış olduğu önemli gerçekler farklı hale mi gelmişlerdir? Tanrının düşünceleri kilisesinin ya da dünyanın ne olduğuna ya da bir kişinin diğer bir kişi ile uygun olan ilişkisine dair değişikliğe mi uğramışlardır? Tanrı kimin “kutsal” kimin “imansız” olduğunu bilmez mi? Bir kardeşin diğer bir kardeşi ile arasındaki davayı imansızların mahkemesine götürmesi artık bir “hata” sayılmamakta mıdır? Kısaca özetleyecek olur isek kutsal yazılar düşüncelerini, güçlerini ve tanrısal uygulamalarını yitirmişler midir? Kutsal yazılar artık bizim rehberimiz, tek mükemmel kuralımız ve hatasız ölçütümüz değil midirler? Söz edilen değişik tutum Tanrının sözünün tüm güç ile bize uyarlanmasının değerinden kilisenin ahlaki koşullarından bizi yoksun mu bırakacaktır? “Her yerde Rab İsa Mesih’in adı ile çağrılan herkese?” Babamızın en değerli açıklaması bir anlamda ölü bir mektup ya da anlamsız bir yazı haline mi dönüşmüştür? Yoksa zamanı çoktan geçmiş ve hükmünü kaybeden bir belge haline mi gelmiştir? Değişen koşullar Tanrının sözünün manevi yüceliklerinden tek bir tanesini bile çalabilmişler midir?

Sevgili okuyucu, yüreğinizin bu sorulara verdiği yanıt nedir? Gelin, Rabbin huzurunda çok gayretli bir şekilde bu konuları içtenlikle, alçakgönüllülük ile ve dua ederek tartıp biçelim. Yanıtınızın gerçek konumunuz ve ahlak tutumunuzun yetkin doğrulukta bir içeriği kapsayacağına inanıyoruz. Kutsal yazıların güçlerini asla kaybedemeyeceklerini net bir şekilde görmüyor ve bu gerçeği tamamıyla kabul etmiyor musunuz? 1. Korintliler 6.bölümündeki ilkelerin kiliseyi bağlayan ilkeler olmaktan çıkmaları nasıl mümkün olabilir? Olamaz. Ancak yine de kim bazı gerçeklerin üzücü bir şekilde değiştirilmiş olduklarını inkar edebilir? Ama kutsal yazılar “değiştirilemez” ve bu nedenle ilk yüz yılda bir hata olan on dokuzuncu yüz yılda bir “doğru” olamaz. Tanrısal ilkeleri uygulama konusunda daha büyük bir güçlük söz konusu olabilir. Ama bu tür durumlara boyun eğmeye ya da daha düşük seviyede bir davranış ile hareket etmeye asla razı olmamamız gerekir. Eğer bir kez ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise hata yapmış olduğu için bu düşünceyi kabul etmeye kalkar isek o zaman bizim için doğruyu yapmak imkansız hale gelir; Hristiyan itaat ilkesinin tamamından vazgeçilmiş olur. Elçi, Korint’teki topluluğa 2 mektubunu yazdığı zaman “imanlı kardeşlerin davalarını nasıl imansız kişilerin mahkemesi önüne götürmeleri yanlış” ise bu tutum bu gün de aynı şekilde yanlıştır. Evet, kilisenin göz ile görülen birliğinin kaybolduğu doğrudur ama Mesih’in kanı nasıl değerini kaybedemez ise ya da Mesih’in Başkahinliği nasıl etkinliğini kaybedemez ise aynı şekilde Tanrı sözünün ilkeleri de güçlerini kaybedemezler; bu mümkün değildir!

Ve ayrıca aklımızda tutmamız gereken bir başka nokta da şudur: Kilisenin Başı olan Mesih’te bulunan hazineleri kullanmak için her zaman elde edilebilecek bilgelik, lütuf, güç ve ruhsal armağan kaynakları mevcuttur. Bereketli, kutsal ve hayran olup tapındığımız Başımız’a övgüler olsun! Bedenin yeryüzündeki normal durumuna yenilendiğini görmeyi beklemeye asla ihtiyacımız yoktur. Ama tüm bunların yanı sıra bedenin gerçek temelinin ne olduğunu görmek ve bu temelden başka hiç bir temel ile meşgul olmamak bizim bir ayrıcalığımızdır.

Şimdi tüm durumumuzda, değerlere bakışımızda, kendimiz ve çevremiz hakkındaki düşüncelerimizde ayağımızı tanrı kilisesinin üzerine diktiğimiz zaman ortaya kusursuz harikalıkta bir değişim çıkar. Her şey değişmiş gibi görünür. Kutsal Kitap yepyeni bir kitap gibi görünür. Her şeyi yeni bir ışık altında görürüz; yıllarca ilgi duymadan ya da yararlanmadan okumakta olduğumuz kutsal yazılardaki ayetler şimdi tanrısal bir ışık ile parlarlar ve bizi mutlu bir şaşkınlık, sevgi ve övgü ile doldururlar. Her şeyi yeni bir bakış açısından görürüz; vizyonumuzun tüm görüşü değişir; ağzı ile iman ikrarında bulunan tüm kiliseyi çevreleyen tatsız atmosferden uzaklaşmış olur ve artık çevremize bakabilir ve her şeyi kutsal yazıların göksel ışığı içinde görebiliriz. Aslında tüm bunlar bir düşünce yenilenmesi gibi görünürler ve biz şimdi kutsal yazıları zihnimiz ile doğru bir şekilde okuyup anlarız çünkü tanrısal anahtara sahibizdir. Mesih’i, tüm Tanrı düşüncelerinin, amaçlarının ve öğütlerinin öncesizlikten sonsuzluğa kadar merkezi ve objesi olduğunu anlarız. Ve bu yüzden Kutsal Ruh’un Tanrının değerli sözlerindeki anlamı açıklamaktan zevk aldığı o harikulade alana girmiş oluruz.

Diliyoruz ki değerli okuyucumuz Kutsal Ruh’un değerli ve güçlü hizmeti aracılığı ile tüm bunları tam olarak anlamaya yönlendirilsin. Kendisine kutsal yazıları inceleyebilecek güç verilsin ve o da kutsal yazıların öğretişine ve yetkisine kendisini teslim edebilsin! Et ve kanın düşünceleri ile uğraşmasın ama kendisini küçük bir çocuk gibi Rabbe teslim etsin ve Mesih’in zihni tarafından ruhsal zeka ve pratik uyumluluk içinde yönlendirilmenin ardından gitsin.

Şimdi kısa bir an için bölümümüzün son ayetlerine bakmamız gerekiyor; bu son ayetlerde İsrail’in geleceğine dair dikkat çekici bir içerik görürüz; bu ayetlerde, üzerlerinde egemenlik sürmesi için bir kral aramaları gerektiği an beklenmektedir.

“Tanrınız Rabbin size vereceği ülkeye girip orayı mülk edinerek yerleştirdiğinizde ve ‘çevremizdeki ulusların tümü gibi biz de başımıza bir kral atayalım’ dediğiniz zaman atayacağınız kral Tanrınız Rabbin seçtiği kişi olmalıdır. Atayacağınız kral kendi kardeşlerinizden bir olmalı. Soydaşlarınızdan olmayan birini, bir yabancıyı kral seçmeyeceksiniz. Kral çok sayıda at edinmemeli ve daha çok at satın almak için halkı Mısır’a göndermemeli. Çünkü Rab size, ‘bir daha o yoldan dönmeyeceksiniz’ dedi. Atayacağınız kral yüreğinin Rabden sapmaması için çok kadın edinmemeli ve büyük ölçüde altın ve gümüş biriktirmemeli.” Yasanın Tekrarı 17: 14-17.

Burada çok dikkat çekici bir nokta vardır; kralın yapmaması gereken üç şey tam olarak da yapmış olduğu şeyler idi ve hem de İsrail’in en büyük ve en bilge kralı tarafından yapılmışlar idi. “Kral Süleyman Edomluların ülkesinde Kamış denizi kıyısında Eylat yakınlarındaki Esyon  Gever’de gemiler yaptırdı. Hiram, denizi bilen gemicilerini Süleymanın adamları ile birlikte Ofir’e gönderdi. Ofir’e giden bu gemiciler kral Süleyman’a dört yüz yirmi talant (14.5 ton) altın getirdiler.” Bu arada Hiram’ın gemileri krala altın, değerli ağaçtan keresteler ve kıymetli taşlar getirdiler. Ve Süleyman’a bir yıl içinde gelen altının ağırlığı yaklaşık yirmi üç tonu buldu. Alım satım ile uğraşanlar ve tüccarların kazançlarından ve Arabistan’ın bütün kralları ve İsrail valilerinden gelenler bunun dışında idi. Ve yine şu ayetleri okuruz: “Mısır’dan bir at arabası yaklaşık yedi kilo gümüşe ve bir at yaklaşık iki kilo gümüşe getirilir idi. Ve Süleyman Mısır’dan atlar getirdi ve pek çok yabancı kadın sevdi… ve kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi var idi. Karıları onu yolundan saptırdılar.” 1.Krallar 10,11.

Burada yazılanlar nasıl da garip bir öykü dile getirirler! En iyi ve en yüce bir konumda olan bir insanoğlu için nasıl da şaşırtıcı bir yorum! Süleyman’a tüm diğer insanlardan çok daha fazla bilgelik ihsan edildiğini biliyoruz ve bu kral örneği olmayan bereketler, saygınlık, onur ve ayrıcalıklar ile kuşatılmış idi; yersel kasesi ağzına kadar dolmuş taşmakta idi. Bu dünyanın insan mutluluğuna hizmet etmek için tedarik edeceği her şey fazlası ile mevcut idi. Ve yalnızca bu kadar da değil; tapınağın adanması sırasında Süleyman’ın ettiği dikkat çekici duası bizi onunla ilgili hem kişisel hem resmi olarak en parlak umutları beslemeye yönlendirebilecek yeterlilikte idi.

Ama ne kadar üzücüdür ki, Tanrının yasasının mutlak netlikte ve kesin olarak belirtmiş olduğu üç konunun üçünde de Süleyman başarısız olmuş idi. Ona gümüş ve altın biriktirmemesi söylenmiş idi ama o yine de gümüş ve altın biriktirdi. Ona Mısır’dan çok sayıda at almaması söylenmiş idi, ama o yine de aksini yaptı. Yine çok sayıda karısı olmaması söylenmiş idi ama o buna rağmen yine de yüzlerce eş ve cariye aldı ve bu kadınlar onun yüreğini Rabden saptırdılar! İşte insanoğlu böyledir! Ah, insanoğlu ne kadar da güvenilmezdir! “İnsan soyu ota benzer. Bütün yüceliği kır çiçeği gibidir. Ot kurur ve çiçek solar.” 1.Petrus 1:24. “ Ölümlü insana güvenmekten vazgeçin. Onun ne değeri var ki?” Yeşaya 2:22.

Ama burada aklımıza şu soru gelebilir? Süleyman’ın bu dikkat çekici, üzücü ve alçaltıcı başarısızlığı karşısında ne düşüneceğiz? Bu üzücü durumunun gerçek nedeni ne idi? Bu sorunun yanıtını vermek için okuyucumuza bölümümüzün son ayetlerinden alıntı yapmamız gerekiyor.

“Kral tahtına oturunca Levili kahinlerin koruması altındaki kutsal yasanın bir örneğini kendisi bir kitaba yazacak. Bu yasa örneğini yanında bulunduracak ve yaşamı boyunca her gün onu okuyacak. Öyle ki, Tanrısı rabden korkmayı, bu yasanın tüm sözlerine ve kurallarına uymayı öğrensin ve kendini kardeşlerinden üstün saymasın, yasanın dışına çıkmasın; kendinin ve soyunun krallığı İsrail’de uzun yıllar sürsün.”  Yasanın Tekrarı 17: 18-20.

Eğer Süleyman bu çok değerli ve ciddi sözlere katılmış olsa idi o zaman onun tarihçisinin yapacağı görev çok farklı olacak idi. Ama Süleyman bu sözleri uygulamadı. Onun yasanın bir örneğini bir kitaba yazdığına dair hiçbir şey okumadık ve şurası kesin ki, eğer Süleyman yasanın bir örneğini yapmış olsa bile onu uygulamadı; evet, ona sırtını çevirdi ve kendisine yapmaması söylenen her şeyi yaptı. Özetleyecek olur isek, Süleyman’ın egemenliğinin görkemini harabiyet ve mahvolmanın bu kadar çabuk izlemesinin nedeni Tanrının anlaşılır sözünü ihmal etmiş olması idi.

Günümüzde bu konuyu bizim için ciddi hale getiren işte budur ve biz de bunu gayretli bir özen ile okuyucuya iletmeye yönlendiriliyoruz. Ve bu önemli konuyu Tanrının kilisesinin tüm dikkatine sunmanın bir gereklilik olduğunu yürekten hissediyoruz. Tanrı sözünü ihmal etmek tüm başarısızlığın, tüm günahın, tüm hatanın, tüm yanlışın ve zihin karışıklığının ve bu dünyada var olan ve her zaman var olacak tüm sapkınlıkların, sektlerin ve mezheplerin kaynağı olduğu kesindir. Ve tüm bunlara aynı kesinlikle ekleyeceğimiz şey hali hazırdaki kederli durumumuz için tek gerçek ve geçerli egemen çarenin herkesin kendisi için basit ama üzücü bir şekilde ihmal edilen tanrı sözünün yetkisi o0lduğunu ekleyebiliriz. Herkes kendi sapkınlığını ve ağzı ile iman ikrarında bulunan tüm bedenin sapkınlığını Yeni Antlaşmanın sade ve olumlu öğretişinden – kutlu Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in buyrukları – ayrılması olduğunu görsün! Ortak günahımız nedeni ile kendimizi Tanrımızın kudretli eli altında alçaltalım ve gerçek öz yargı ile O’n dönelim ve o zaman O bizi lütufkar bir şekilde yenileyecek, bize şifa verecek, bereketleyecek ve bizi her gerçek alçakgönüllü canın önünde açık duran o çok bereketli itaat yolunda yönlendirecektir.

Tanrı Kutsal Ruh Kendi karşı konulamaz gücü ile Tanrı sözünün yetkisine ani ve kayıtsız teslimiyetin yeryüzünde duyulan acil ihtiyacını Mesih’in bedeninin her üyesinin yüreğine ve vicdanına getirsin diye dua ediyorum!


1.  Okuyucu Tanrının sunağından söz edilir iken Yeni Antlaşma’daki Kutsal Ruhun bu sunağa bir putperest sunak ifade etmek için kullanılan sözü uygulamadığı ama bunun yerine dünya klasiklerinde bulunmayan bir sözcüğü, yepyeni bir sözcüğü uyguladığını öğrenmek okuyucunun ilgisini çekebilir. Putperest sunak “bomon” olarak adlandırılır. Elçilerin İşleri 17:23. Tanrının sunağının adı ise “thusiasterion” dur. İlk sunak olan putperest sunak yalnızca bir kez ortaya çıkar; tanrının sunağından ise yirmi üç kez söz edilir. Tek gerçek Tanrıya tapınmak putperest tapınmanın kirleten dokunuşundan böylesine gayretli bir şekilde korunur. İnsanlar bunun neden böyle olması gerektiğini araştırma isteği duyabilirler ya da Tanrının sunağı nasıl olur da tek bir söz aracılığı ile etkilenebilir? Yanıtımız, Kutsal Ruhun bizlerden daha bilge olduğudur ve putperest söz Tanrının önünde olmasına rağmen – kısa ama aynı zamanda yerinde bir söz – Kutsal Ruh bu sözü tek gerçek ve diri Tanrının sunağına uygulamayı reddeder. Trench’in “ Synonyms of the New Testament -Yeni Antlaşma’daki Eş anlamlı sözcükler” kitabına bakınız.

2. Şu noktayı aklımızda tutmak bizim için yararlı olacaktır. Ne tür zayıflık içinde olurlar ise olsunlar gerçekten alçakgönüllü ve adanmış bir şekilde nerede “iki ya da üç kişi” Rabbin adı ile bir araya gelirler ise o zaman kardeşler arasında ortaya çıkabilecek davaları yargılamak için ruhsal güce sahip olabileceklerdir. İmanlılar her sorunun, her ricanın ya da her çelişkinin çözümü için tedarik edilen tanrısal bilgeliğe güvenebilirler. Öyle ki, herhangi bir dünyasal başvuruya gerek duymasınlar.

Hiç kuşkusuz dünyasal kişiler böyle bir düşünceyi ciddiye almayıp ona güleceklerdir, ama bizlerin kutsal bir kararlılık ile kutsal yazıların rehberliğine sımsıkı yapışmamız gerekir. Kardeşin bir başka kardeş ile davasının görülmesi için imansızların önüne gitmemesi gerekir. Bu ilke çok kesin ve nettir. Topluluk arasındaki her olası sorunun çözümlenmesi Bedenin Başı olan Rab Mesih’te kaynak olarak mevcuttur. Rabbin halkı bu konu üzerinde ciddi bir şekilde düşünmek için yüreklerini ciddi bir şekilde bu konuya yönlendirmelidir. Ve Rabbin halkı Tanrının kilisesinin gerçek temeli üzerinde toplanmış olduğunu anlamalıdır. Ve sonra değerlerin bir zamanlar olduğundan farklı olduğunu anlamış olsalar bile kilise içindeki en büyük zayıflığın, hatanın ve başarısızlığın karşısında duyarlı olmalarına rağmen yine de Mesih’in kendileri için her zaman değerli ve yeterli olan lütfunu ve ihtiyaç duydukları rehberliğin ve yetkinin tamamı ile dolu olan Tanrının sözünü bulacaklardır, öyle ki yardıma, öğüde ya da yargıda bulunmaya gerek duydukları zaman asla dünyaya başvurmasınlar. “Nerede iki ya da üç kişi benim adım ile bir araya gelir ise ben orada ortalarında olacağım.”

Rabbimizin bu sözlerinin her durum için kesinlikle yeterli olduğu mutlaktır. Rabbimiz İsa Mesih’in çözümleyemeyeceği herhangi bir sorun var mıdır? Eğer O’na sahip isek hala doğal akıl, dünyasal bilgelik, azim ve ciddi çabalarda bulunmayı ister miyiz? Elbette istemeyiz. Aslında tüm bu konular Kral Saul’ün Davut’a vermek istediği zırhı ile ilgili pek çok şeye benzer kanıtlar gösterir. Bizim tüm istediğimiz yalnızca Mesih’te sahip olduğumuz kaynakları kullanmaktır. O’nun adının kayıtlı olduğu yerde kardeşler arasında ortaya çıkabilecek her davayı yargılamak için kahinsel bilgeliği bulacağımız kesindir.

Ve ayrıca Rabbin sevgili halkının şunu hatırlaması gerekir: yersel zorluklar ile ilgili tüm davalarda yardıma ihtiyaç duyulduğu zaman uzaktaki bazı bilge kişilere gelmeleri ve onlara yardım etmeleri için mektup yazmaya ihtiyaçları yoktur. Ama yine de hiç kuşkusuz eğer Rab sevgili hizmetkarlarından birini o anda kendilerine gönderir ise onların sempatisi, yardımı, öğüdü ve paydaşlığı çok makbule geçecektir. Biz birbirimizden bağımsızlığı teşvik etmiyoruz aksine Başımız ve Rabbimiz Mesih’e mutlak ve tam bir bağımlılığı teşvik ediyoruz.