Yasa’nın Tekrarı 19

“Tanrınız Rab ülkelerini size vereceği ulusları yok ettiği zaman ve siz bu ülkeleri mülk edinip kentlerine ve evlerine yerleştiğiniz zaman, Tanrınız Rabbin mülk edinmek için size vereceği ülkenin ortasında kendiniz için üç kent ayıracaksınız. Bu kentlere giden yollar yapacak ve Tanrınız Rabbin mülk olarak size vereceği ülkeyi üç bölgeye ayıracaksınız. Öyle ki, birini öldüren bu kentlerden birine kaçabilsin.” Yasanın Tekrarı 19: 1-3.

Tarsus Çayı
Tarsus Çayı

Bu birkaç satır içinde “iyilik ve ciddiyetin” ne kadar çarpıcı bir bileşimini görebiliyoruz! Kenan ülkesindeki ulusların “kesilip atıldığını” görüyoruz çünkü onların tüketen kötülükleri artık tahammül edilmez hale gelmiştir. Ve öte yandan, planlamadan bir insan öldüren zavallı kişinin kanını döktüğü kişinin ailesinin intikamından yaşamını kurtarmak için kaçmaya çalıştığı zaman içinde bulunduğu derin sıkıntı gününde kendisi için tanrısal iyiliğin sağlamış olduğu en dokunaklı merhametin sergilendiğini görüyoruz. Aslında söylememize gerek yok ama Tanrının hem yönetimi hem de iyiliği, her ikisi de tanrısal mükemmelliğe sahiptir. Öyle durumlar vardır ki, iyilik hiç bir işe yaramaz ama kötülük ve açık isyan karşısında Tanrının yönetimi altında bir hoşgörü mutlak bir şekilde imkansızdır. Eğer insanlar, Tanrı iyi olduğu için isyan ederek günah işlemeye devam edebileceklerini hayal ediyorlar ise er ya da geç bu korkunç hatalarının farkına varacaklardır.

Esin ile yazan elçi, “İşte, Tanrının iyiliği ve adaleti!” der. 1 Tanrının, O’nun iyiliğini ve tahammül eden merhametini küçümseyen bu kötülük yapan kişileri kesinlikle kesip atacaktır. O, öfkelenmekte yavaş davranır ve iyiliği büyüktür; O’nun kutsal adına övgüler olsun. Tanrı yüzlerce yıl boyunca Kenan diyarındaki yedi ulusa kötülükleri tamamlanıncaya dek tahammül etti. Sonunda bu kötülüklere artık ülkenin kendisi bile tahammül edemez hale geldi. O, vadideki suçlu kentlerin muazzam kötülüğüne tahammül etti ve eğer Sodom kentinde on doğru kişi bulmuş olsa idi bu on kişi adına kenti esirgeyecek idi. Ama sonunda dehşet veren öç günü geldi ve onlar “kesilip atıldılar.”

Ve suçlu Hristiyanlık ile de aynı şey olacaktır. “Sen de kesilip atılacaksın.” Sözü edilen gün gelecek ve ah! O zaman ne kadar da dehşetli bir zaman olacak. Yürek o zamanı düşününce bile titrer.

Ama bölümümüzün ilk satırlarında “tanrısal iyiliğin” nasıl dışarı doğru parladığına dikkat edin. İstemeden birini öldüren kişi için sığınak kenti mümkün olduğu kadar kolay bir hale getiren Tanrımızın lütufkar davranışı üzerinde derin düşünün. Üç kentin “ülkenin ortasında” olması gerekiyor idi. Bu kentlerin uzak köşelerde ya da ulaşılması güç yerlerde olmaması gerekli idi. Ve yalnızca bu kadar da değil, ama aynı zamanda bu kentlere giden yolların da yapılması lazımdı. Ve yine şu sözleri okuyoruz: “Tanrınız Rabbin size mülk olarak vereceği ülkeyi üç bölgeye ayıracaksınız.” Yapılan her şey birini öldüren kişinin kaçmasını kolaylaştırmak için idi. Lütufkar Rab “önüne konan umuda ulaşmak için sığınak kente kaçacak olan” sıkıntı içindeki kişinin duygularını da hesaba katmış idi. Sığınak kentin yakına getirilmesi gerekiyor idi, aynı “Tanrının doğruluğunun” yüreği kırık zavallı çaresiz günahkarın yakınına getirildiği gibi – öylesine yakın ki, “ancak çalışmayan ama Tanrısızı aklayana iman eden kişi imanı sayesinde aklanmış sayılır” ayetinde belirtilen gerçek kadar yakın!

“Kendiniz için bir yol hazırlayacaksınız.” Bu ifadede garip bir tatlılık vardır. Bu ifadenin içeriği her zaman lütufkar olan Tanrımıza nasıl da benzer! – Rabbimiz İsa Mesih’in Tanrısı ve Babası! Ama yine de Kenan diyarındaki ulusları adil yargısı ile kesip atan Tanrı aynı lütufkar Tanrı idi. Böylece birini öldüren kişi için lütufkar bir sağlayışta bulunuyor idi. “İşte Tanrının iyiliği ve ciddiyeti!”

“Birini öldürüp de canını kurtarmak için oraya kaçan kişi ile ilgili kural şudur: Biri, önceden kin beslemediği komşusunu istemeden öldürür ise örneğin odun kesmek üzere komşusu ile ormana gidip ağacı kesmek için baltayı vurduğunda balta demiri saptan çıkar, komşusuna çarpar ve komşusu ölür ise ölüme neden olan kişi bu kentlerden birine kaçıp canını kurtarsın. Yoksa ölenin öcünü almak isteyen, öfke ile öldürenin peşine düşebilir ve yol uzun ise yetişip onu öldürebilir. Oysa öldüren kişi, öldürdüğü kişiye karşı önceden bir kini olmadığından ölümü hak etmemiştir. Kendinize üç kent ayırın dememin nedeni budur.” Yasanın Tekrarı 19: 4-7.

Burada kendisine sığınak kent hazırlanan kişi ile ilgili çok ayrıntılı bir tanıma sahibiz. Eğer bu sağlayışa karşılık vermez ise o zaman kent onun için değil idi ama eğer karşılık verir ise mümkün olan en mükemmel güvenceyi hissedebilir idi; lütufkar bir Tanrı onu düşünmüş ve onun için bir sığınak hazırlamış idi; bu sığınak kentte Tanrının elinin güvencesi ile eş değer bir güvence içinde olacak idi. Birini öldüren kişi sığınak kentin sınırlarından içeri girer girmez rahat bir soluk alabilir ve sükunet ve güvenliğin tadını çıkartabilir idi. Bu sığınak kentte öç almak isteyen hiç bir kılıç ona ulaşamaz idi ve aynı zamanda onun saçının tek bir teline dahi hiç kimse dokunamaz idi.

Sığınak kentte güvendir; evet, mükemmel bir güvenlik içindedir. Ve yalnızca mükemmel bir güvenlik içinde olmak ile kalmayıp aynı zamanda bu güvenlikten kesinlikle emindir. Kurtulma umudu içinde değildir, bundan, yani kurtulduğundan emindir. Sığınak kentin içindedir ve orada olması kurtulması için yeterlidir. Birini öldüren kişi bu sığınak kente girmeden önce korku dolu zavallı yüreğinin derinliklerinde pek çok korku, kuşku ve acılar taşıyarak sıkıntı çekiyor olacaktır. Yaşamını kurtarmak için kaçmaktadır ve bu kendisi için çok ciddi ve yaşamsal bir konudur – öylesine önemlidir ki kişi bundan daha başka bir şey asla düşünemez. Onun kaçarken yol kenarındaki çiçekleri toplamak için durup zaman kaybedeceğini aklımızdan bile geçiremeyiz. Yol kenarında göreceği çiçekler için söyleyeceği ancak şu olacaktır: “Şu anda bu çiçeklerden bana ne? Benim yaşamım tehlikede. Yaşamımı kurtarmak için kaçıyorum. Benden öç almak isteyen kişi beni yakalar da çiçek toplarken bulur ise ne olacak? Hayır, şu anda benim için tek önemli olan sığınak kentten içeri girmem. Bunun dışında hiç bir şey bana çekici ya da ilginç gelemez. Ben kurtarılmak istiyorum. Şu anda istediğim tek şey bu!”

Ama kendisini kentin kapıları içinde bulduğu andan itibaren güvendedir ve güvende olduğunu bilir. Bunu nereden bilir? Duyguları aracılığı ile mi? Kanıtları aracılığı ile mi? Tecrübeleri aracılığı ile mi? Hayır, bilir çünkü Tanrı sözü böyle der ve kurtulduğundan emin olmasını yalnızca Tanrı sözü sağlar. Hiç kuşkusuz zorlu kaçışından sonra sığınak kentten içeri girdiği zaman duygusal, kanıtsal ve deneyimsel olarak kurtulduğunu düşünüp rahatlayacaktır. Ancak tüm bunlar hiç bir şekilde kesin kurtuluşunun temeli ya da esenliğinin zeminini oluşturmazlar. Tanrı, ona güvenlikte olduğunu söylediği için güvenlikte olduğunu bilir. Tanrının lütfu onu kurtarmıştır ve Tanrının sözü onu kurtuluşundan emin kılmıştır.

Birini öldüren kişi sığınak kentin duvarları içinde kurtuluş ve kurtuluşun kesinliği ile ilgili konuları Rabbin sevgili halkının çoğunun yaptığı şekilde ifade eder. Kurtuluşunun kesinliği konusundaki soruları küstahlık addedecektir. Eğer biri ona, “kurtulduğundan emin misin?” diye soracak olsa idi yanıtı kesinlikle, “elbette kurtuldum!” olur idi. “Nasıl olur da emin olmam? Ben birini öldürmedim mi? Bu sığınak kentine kaçıp sığınmadım mı? Antlaşma Tanrımız Rab Yehova bu konuda söz vermedi mi? ‘Kaçıp sığınak kentlere girenler yaşayacaklar’ demedi mi? Evet, tanrıya şükürler olsun ki kurtulduğumdan kesinlikle eminim. Dehşet verici bir mücadeleden koşarak kaçtım; öyle anlar oldu ki öç almak isteyen kişinin beni yakalamak üzere olduğunu hissettim. Mahvolduğumu düşünüp vazgeçmiş durumda idim ama sonra Tanrı sınırsız merhameti ile yolu öylesine kolaylaştırdı ki tüm korku ve kuşkulara rağmen sığınak kente saklanmam için gideceğim yol hazırlandı ve şimdi burada güvendeyim ve bu kesindir. Mücadele tamamen sona erdi, zorluklar geride kaldı ve yok oldular. Şimdi burada özgürce nefes alabilirim ve bu bereketli yerin mükemmel güvenliği içinde lütufkar antlaşma Tanrımızı överek korkmadan oturur kalkar ve dolaşırım; benim gibi adam öldüren zavallı biri için böyle hoş bir sığınak sağlayan Tanrıma yüce iyiliği için şükran sunarım.”

Okuyucu Mesih’teki güvenliği hakkında bu sözler ile konuşabilir mi? Kurtulmuş mudur ve kurtulduğunu biliyor mu? Eğer bilmiyor ise o zaman Tanrının Kutsal Ruhu onun yüreğine birini öldüren ve sığınak kentin surları içinde saklanan bu kişinin sahip olduğu güvenceye sahip olsun diye dua ediyorum. “Öyle ki, önümüze konan umuda tutunmak için Tanrıya sığınan bizler Tanrının yalan söylemesi olanaksız olan bu iki değişmez şey aracılığı ile büyük cesaret bulalım.” İbraniler 6:18.

Şimdi bölümümüzde ilerlememiz gerekiyor ve böyle yaparak şunu göreceğiz: bu sığınak kentlerde birini öldüren kişinin güvenliği konusundan çok daha fazlası öğretilir. Daha önce görmüş olduğumuz gibi bu konu mükemmel bir şekilde sağlanmıştır. Ama Tanrının yüceliği, O’nun ülkesinin saflığı ve O’nun yönetiminin saygınlığı muhafaza edilmelidir. Eğer bu konulara dokunulacak olur ise o zaman hiç kimse için güvenlik olamaz. Bu önemli ilke Tanrının insan ile olan yollarının tarihinin her sayfasında parlar. İnsanın gerçek bereketi ve Tanrının yüceliği çözülemez bir şekilde birbirine bağlıdır ve hem biri hem de diğeri aynı bozulmaz temel üzerinde yani Mesih ve O’nun değerli işinin üzerinde bina edilmiştir.

“Tanrınız Rabbi sevmek ve her zaman O’nun yollarında yürümek için bu gün size bildirdiğim bütün bu buyruklara uyarsanız, Tanrınız Rab atalarınıza içtiği ant uyarınca sınırınızı genişletir ve onlara söz verdiği bütün ülkeyi size verir ise kendinize üç kent daha ayırın. Öyle ki, Tanrınız Rabbin mülk olarak size vereceği ülkede suçsuz kanı dökülmesin ve siz de kan dökmekten suçlu olmayasınız. Komşusuna kin besleyen biri pusuya yatar, saldırıp onu öldürür ve sonra da bu kentlerden birine kaçar ise kentinin ileri gelenleri peşinden adam gönderip onu kaçtığı kentten geri getirecekler. Öldürülmesi için ölenin öcünü almak isteyen kişiye teslim edecekler. Ona acımayacaksınız. İsrail’i suçsuz kanı dökme günahından arındırmalısınız ki üzerinize iyilik gelsin.” Yasanın Tekrarı 19: 8-13.

Böylece konu ister birini öldüren kişi için lütuf ya da ister katil için yargı olsun Tanrının yüceliği ve O’nun yönetiminin talepleri mutlaka muhafaza edilmeli idi. İstemeden birini öldüren kişi merhamet sağlayışı alıyor idi; suçlu katil ise esnemez adaletin katı hükmü altına giriyor idi. Tanrısal yönetimin ciddi gerçekliğini asla unutmamamız gerekir. Bu gerçeklik her yerde karşımıza çıkar ve eğer daha tam olarak farkına varılabilse idi o zaman bizi tanrısal karakteri tek bir bakış açısından görmekten etkin bir şekilde kurtarır idi. Örneğin şu tür sözleri ele alalım: “Onu gördüğün zaman ona acımayacaksın.” Bu sözleri kim söylüyor? Yehova. Bu sözleri kaleme alan kimdir? Tanrı Kutsal Ruh. Bu sözler ne anlam ifade ederler? Kötülüğün üzerine gelen ciddi yargı. Kişiler bu tür ağır konular konusunda dikkatli ve ciddi olmalıdırlar. Bırakın Rabbin halkı tamamen sınırların ötesinde olan bu akılsızca muhakemeler karşısında uyanık olsunlar. Ve şunu hatırlasınlar: tanrısal yönetimin ciddi davranışlarını sorgulamaya alır iken olası bir sadakatsizlik sızıntısı karşısında duygusal davranmasınlar! Bu çok ciddi bir gözlemdir. Kötülük yapanlar günahtan nefret eden bir Tanrının yargısının kesin olacağını hesaba katmalıdırlar. İsteyerek birini öldüren bir katil istemeden birini öldüren bir insan ile kendisini kıyaslayamaz; bu nedenle adaletin eli merhamet göstermeden onun üzerinde olacaktır. Eski İsrail’de Tanrının yönetimi böyle idi. Ve hızla yaklaşan bir günde de yine aynı şekilde olacaktır. Şu anda Tanrı, dünyaya merhamet ile tahammül etmektedir. Bu gün kabul edilebilir zaman olan kurtuluş günüdür. Ama öç günü kapıdadır. Ah, bu insan keşke Tanrının kötülük yapanlara karşı olan adil davranışını sorgulamak ya da muhakeme etmek yerine bizi sonsuza kadar kalıcı cehennemin ateşinden kurtarmak için çarmıhta ölen ve dirilen o değerli Kurtarıcıya sığınmak için kaçsa idi! 2

Okuyucu için bölümümüzün son paragrafından alıntı yapmadan önce onun dikkatini on dördüncü ayete çekmek istiyoruz; bu ayette Tanrının halkı için duyduğu sevecen ilgiye dair çok güzel bir kanıt yer alır. Ve O’nun halkını dolaylı ya da doğrudan ilgilendiren lütufkar ilgisinden söz edilir.

“Tanrınız Rabbin mülk edinmeniz için size vereceği ülkede payınıza düşen mirasta komşunuzun önceden belirlenen sınırını değiştirmeyeceksiniz.”

Bu bölüm sade anlatımı ve öncelikli uygulaması ile ele alındığı zaman tatlı bir ifade ile doludur. Bize Tanrının sevgi dolu yüreğini sunar ve O’nun sevgili halkının tüm koşullarına nasıl harika bir şekilde müdahale ettiğini gösterir. Önceden belirlenen sınırlar değiştirilmeyecek idi; her bir kişinin payı önceden nasıl belirlendi ise aynı şekilde bırakılacak idi. Yehova ülkeyi İsrail’e vermiş idi ve yalnızca bu kadar ile de kalmamış ama aynı zamanda her oymak ve her aileye uygun bir pay atamış idi. Ve bu payları öylesine kesin bir şekilde belirtmiş idi ki, bu konuda herhangi bir dava sorunu ya da çatışma  ya da zihin karışıklığı olması imkansız idi. Herkesin payı bir karmaşanın önlenmesi için kesin çizgiler ile net bir şekilde ayrılmış idi. Her biri İsrailin Tanrısının egemenliği altında bir kiracı konumunda idi. Kısaca belirtecek olur isek her kiracı şu rahatlığa sahip idi; Lütufkar ve gücü her şeye yeten Ev Sahibi’nin gözleri kiracının mülkünün üzerinde idi. Ve aynı zamanda Eli de mülkü istila edebilecek olan her kişiye engel olarak kiracısını korumak için hazır bekliyor idi. Böylece kiracı, İbrahim, İshak ve Yakup’un Tanrısı tarafından kendisine tahsis edilmiş olan payının keyfini bağının ve incir ağacının altında oturur iken çıkarabilir idi.

Böylelikle bölümümüzün bu güzel cümlesi hakkında açıklama vermiş olduk. Ama elbette ki bu cümlenin aynı zamanda derin bir ruhsal anlamı da vardır. Tanrının kilisesi ve bu kilisenin her bir üyesi için göksel mirasımızın sınırlarını tanrısal bir titizlik ile belirleyen ruhsal sınırlar vardır – ve bu sınırlar eski zamanda Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in elçileri için dahi konulmuş sınırlardır. Ve bu sınırlar da tanrının gözü ile korunmuştur. Ve Tanrı onlara bu sınırların yok edilmesi için izin vermemiştir. Bu sınırlara dokunma girişiminde bulunacak olan kişinin vay haline! Bunu yaptığı için Tanrıya hesap vermek zorunda kalacaktır. Tanrının kilisesinin yerine, payına ve amacına herhangi bir şekilde müdahale etmek ciddi bir konudur. Ve ne yazık ki pek çok kişinin bunu farkında olmadan yapması korkulacak bir durumdur.

Bu sınırların neler olduklarını sorma konusunda bir girişimde bulunmayacağız. Bu konuya “Yasanın Tekrarı hakkındaki Notlar” adlı ilk kitabımızda değinmiş idik. Aynı zamanda bu dizinin diğer dört kitabında da bu konuya yer verdik ama böyle yapmayı bu konu ile ilgilenen Tanrının kilisesindeki herkesi en ciddi şekilde uyarmamızın görevimiz olduğunu hissettiğimiz için bunu yaptık. Eğer İsrail ülkesinde herhangi biri, oymakların mirası konusunda yeni bir düzenleme önermek için öne çıkar ve bu konuda yeni sınırlar koymaya kalkar ise o zaman sadık İsraillinin bu durumda vereceği karşılık ne olacak idi? Kesinlikle eminiz ki, çok basit bir karşılık! Yasanın Tekrarı 19:14 ayeti ile karşılık verir ve şöyle der idi: “Tanrınız Rabbin mülk edinmek için size vereceği ülkede payınıza düşen mirasta komşunuzun önceden belirlenen sınırını değiştirmeyeceksiniz.” – “Bizim payımız için önceden belirlenmiş olan sınırlardan memnunuz ve Tanrının lütfu aracılığı ile bu kutsal ve zamanı onurlandıran sınırları muhafaza etmeye ve onları değiştirmeye kalkacak olan her tür müdahaleye karşı ısrar ile direneceğiz.”

İnanıyoruz ki, İsrail topluluğundaki her gerçek üyenin vereceği karşılık anında böyle olur idi. Ve Hristiyan sınırları değiştirmeyi isteyen kişilere vereceği yanıtın gücünü sözde bilim ve felsefe kaynaklarından almak yerine Mesih’in değerli öğretişinden ve bunu uygulayan elçilerin itaatlerinden alır idi. Tanrıya şükürler olsun ki, bizim ne bilime ne de felsefeye ihtiyacımız yok. Biz Mesih’e ve O’nun sözüne sahibiz. Ve bunlara eklenecek ne olabilir ki? “Başlangıçtan beri bizimle Olan’a sahip olduğumuza” göre insan gelişimine neden ihtiyaç duyalım? “Tüm gerçeğe” sahip olan bizler için bilimin ya da felsefenin ne değeri olabilir? Evet, Mesih’in bilgisinde ilerlemeyi hiç kuşkusuz istiyoruz; günlük hayatımızda Mesih’in yaşamının daha net ve daha dolu bir şekilde gelişmesini ve görünmesini arzu ediyoruz ama bilim ve felsefe bize bu tür konularda asla yardım edemez; hayır, bunlar bizim için yalnızca ciddi birer engel teşkil ederler.

İmanlı okuyucu, kendimizi Mesih’e ve O’nun sözüne yakın tutmanın peşinden gidelim. Bu karanlık ve kötü gündeki tek güvencemiz budur. O olmadan biz hiç bir şeyiz, hiç bir şeye sahip değiliz ve hiç bir şey yapamayız. Sahip olduğumuz her şey O’ndadır. Yalnızca Mesih kasemizin ve mirasımızın payıdır.

Yalnızca O’nda güvenlikte olanı bilmek ile yetinmeyelim, biz O’nun için ayrıldık ve yalnızca O’nda doyum buluruz; O’nu olduğu gibi göreceğimiz o parlak günde O’nun gibi olacağız ve sonsuza kadar O’nun ile olacağız.

Şimdi bölümümüzün kalan ayetlerinden alıntı yapmaktan daha fazlasını yapacağız. Bu ayetlerin yoruma ihtiyaçları yok; ağzı ile iman ikrarında bulunan Hristiyanların sahip oldukları tüm ışık ve bilgi ile dikkatlerini verebilecekleri gerçeğin tamamını net bir şekilde zaten ortaya koyarlar.

“Herhangi bir suç ya da günah konusunda birini suçlu çıkarmak için bir tanık yetmez. Her sorun iki ya da üç tanığın tanıklığı ile açıklığa kavuşturulacaktır.” Ayet 15.

Bu konu daha önce de önümüze gelmiş idi. Bu konu hakkında ne kadar dursak yeterince vurgulamamız imkansızdır. Ve ne kadar önemli olduğunu şu gerçekten harekete geçerek anlayabiliriz; yalnızca Musa bu konu üzerinde defalarca ısrar ile durmamış ama Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih de iki mektubunda da Kutsal Ruh aracılığı ile bu konuyu yazmış olan elçi Pavlus da ”iki ya da üç tanık” gerekliliği ile ilgili ilke üzerinde her olayda ısrarla durmuşlardır. Tek başına bir tanık, ne kadar güvenilir olur ise olsun bir dava hakkında karar vermek için yeterli değildir. Eğer bu sade gerçek daha özenli bir şekilde değerlendirilip uygulansa idi çok büyük miktardaki bir çelişki ve karışıklığa son verilmiş olacak idi. Biz kendi yersel bilgeliğimiz ile şöyle düşünebiliriz: gerçekten tamamı ile güvenilebilir bir tanığın herhangi bir sorunu çözme konusunda yeterli olması gerekir. Ama hatırlayalım ki Tanrının bilgeliği bizimki ile kıyaslanamaz. Bizim en doğru ya da gerçek bilgeliğimiz O’nun asla hata yapmaz sözüne sımsıkı yapışarak en büyük manevi güvenliğe sahip olmaktır.

“Eğer yalancı bir tanık kötü bir amaç ile birini suçlar ise aralarında sorun olan iki kişi Rabbin önünde kahinlerin ve o dönemde görevli yargıçların önüne çıkarılmalı. Yargıçlar sorunu iyice araştıracaklar. Eğer tanığın kardeşine karşı yalancı tanıklık yaptığı ortaya çıkar ise kardeşine yapmayı tasarladığını kendisine yapacaksınız. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldırmalısınız. Geri kalanlar olup bitenleri duyunca korkacaklar ve bir daha aranızda buna benzer kötü bir şey yapmayacaklar. Acımayacaksınız: cana can, göze göz, dişe diş, ayağa ayak.” Yasanın Tekrarı 19: 16-21.

Burada Tanrının yalancı tanıklıktan ne kadar nefret ettiğini anlayabiliyoruz. Ve ayrıca aklımızda tutmamız gereken bir nokta daha vardır: yasa altında değil lütuf altında olmamıza rağmen Tanrı yalancı tanıklıktan her zaman nefret eder, bu durum değişmez. Ve içinde bulunduğumuz lütufta ne kadar çok ilerler isek yalancı tanıklıktan, karalamaktan ve kötü konuşmaktan o kadar çok tiksiniriz. İyi olan Rabbimiz bizi tüm bu tür kötülüklerden korusun!


1. “ciddiyet” olarak tercüme edilen sözcük “apotomia’dır ve birebir anlamı “kesip atmaktır.”

2. Sığınak kentler konusunda sunulan diğer açıklamalar için okuyucuya işaret edeceğimiz kaynak, “Çölde Sayım Kitabı Hakkındaki Notlar”ın 35.bölümü olacaktır.