Yasa’nın Tekrarı 20

“Düşmanlarınız ile savaşmaya gittiğiniz zaman atlar, savaş arabaları ve sizden daha kalabalık bir ordu görürseniz onlardan korkmayın. Sizi Mısır’dan çıkaran Tanrınız Rab sizinledir. Savaşa başlamadan önce kahin gelip askerlere seslenecek ve onlara şöyle diyecek: ‘Ey İsrailliler, dinleyin! Bu gün düşmanlarınız ile savaşmaya gidiyorsunuz. Cesaretinizi yitirmeyin ve korkmayın. Onlardan yılmayın ve ürkmeyin. Çünkü sizi zafere kavuşturmak üzere sizin ile birlikte düşmanlarınıza karşı savaşmaya gelen Tanrınız Rabdir.” Yasanın Tekrarı 20: 1-4.

Eastern Rock Nuthatch (Sitta tephronota)
Eastern Rock Nuthatch (Sitta tephronota)

Rabbimizi bir savaşçı olarak düşünmek ne kadar harika! O’nun, halkı adına savaştığını düşünün. Bazı kişiler bu düşünceyi hayal etmekte bile zorluk çekerler – bu kadar iyiliksever bir Varlığın nasıl olur da böyle bir karakter ile hareket edebileceğini anlamayı güç bulurlar. Ancak bu zorluğun ortaya çıkmasının temel nedeni farklı huylar arasında ayırım yapmaktan kaynaklanmamaktadır. Nasıl İbrahim, İshak ve Yakup’un tanrısının karakteri onların düşmanlarına karşı savaşmak için uyumlu ise aynı şekilde Rabbimiz İsa Mesih’in Babasının ve Tanrısının karakteri de onları bağışlamak açısından uyumludur. Halkının olması gereken modeli sağlayan Tanrının karakteri bildiğiniz gibi açıklanmıştır – halk bu örneğin ölçüsüne göre hareket edecektir; İsrail düşmanlarını parçalara bölecek idi, ama bizlere söylenen onları sevmemiz, onlar için dua etmemiz ve onlara iyilik etmemizdir.

Eğer bu çok basit ilke zihinlerde tutulmuş olsa idi o zaman büyük bir yanlış anlama ortadan kalkmış olur ve akılsızca yapılan pek çok saçma tartışmadan kendimizi esirgemiş olurduk! Hiç kuşkusuz Tanrının kilisesinin savaşa gitmesi tamamen yanlıştır. Sağduyulu bir şekilde Yeni Antlaşma’yı okuyan herkes bu gerçeğin farkındadır. Bize, kesin olarak düşmanlarımızı sevmemiz, bizden nefret edenlere iyilik etmemiz ve bizi küçümseyen ve kullanan kişiler için dua etmemiz buyrulmuştur. “Kılıcını yerine koy. Çünkü kılıç kullananlar kılıç ile öldürüleceklerdir.” Ve yine bir başka müjdede şunlar yazılıdır: “Ve sonra İsa Petrus’a şöyle dedi: ‘kılıcını kınına koy, Babamın bana vermiş olduğu kaseden içmeyecek miyim?” Ve bu konuda yine Rabbimiz Pilatus’a şöyle der: “Benim krallığım bu dünyadan değildir; eğer krallığım bu dünyadan olsa idi o zaman yandaşlarım benim için savaşırlar idi” – böyle yapmaları da çok yerinde olur idi – …. “Ama benim krallığım bu dünyadan değildir” – ve bu yüzden imanlıların savaşmaları karakterleri açısından onlar ile uyumlu olmaz ve tamamen yanlış olur idi.

Ah, bu konu o kadar basittir ki söylemememiz gereken yalnızca “Yeni Antlaşma’yı nasıl okuyorsun?” sorusudur. Bizim kutlu rabbimiz savaşmadı ya da kavga etmedi; O, her türlü taciz ve kötü davranışa yumuşak huyluluk ve sabır ile boyun eğdi ve böyle yaparak bize O’nun adımlarını izlememiz gereken bir örnek bıraktı. Eğer kendimize yalnızca içtenlikle, “İsa olsa ne yapar idi?” sorusunu soracak olur isek o zaman bu noktada ve diğer başka binlerce noktada karşılaşacağımız tüm tartışmalar son bulur idi. Bu konuyu sorgulamanın gerçekten de ne yararı vardır ne de gereği! Eğer kutsal Rabbimizin sözleri ve yolları ve Kutsal Ruhun farklı öğretişi O’nun kutsal elçileri aracılığı ile bize rehberlik etmek için yeterli olmuyorlar ise o zaman tüm tartışmalar tamamen boştur.

Ve eğer bize, “Kutsal Ruh bu önemli pratik nokta hakkında bize ne öğretir?” sorusu sorulacak olsa O’nun şu değerli ve net sözlerini işitebiliriz: “Sevgili kardeşler, kimseden öç almayın. Bunu Tanrının gazabına bırakın, çünkü şöyle yazılmıştır, ’Rab diyor ki, öç benimdir, ben karşılık vereceğim.’ Ama düşmanın acıkmış ise doyur, susamış ise su ver. Bunu yapmak ile onu utanca boğarsın [onun başı üzerine ateş korları yığarsın]. Kötülüğe yenilme, ama kötülüğü iyilik ile yen.” Romalılar 12: 19-21.

Bunlar Tanrının kilisesinin güzel manevi gerçekleridir: tüm gerçek imanlıların ait oldukları göksel krallığın ilkeleri. Bu ilkeler eski dönemdeki İsrail için uygun muydular? Kesinlikle değiller idi. Yeşu’nun Kenanlılara Romalılar 12.bölümdeki bu ayetlere göre davrandığını düşünecek olur isek neler olacağını bir düşünün! Bizler nasıl bu gün Yasanın tekrarı 20.bölümdeki ayetlere göre davranamıyor isek aynı şekilde Yeşu da o dönemde Romalılar 12.bölümdeki bu ayetlere göre davranamaz idi; Bu neden böyledir? Nedeni basit, çünkü Yeşu’nun zamanında Tanrı adalet ile yargı infaz eder idi; oysa şimdi lütuf ile davranıyor. Tüm farkın nedeni işte budur. Tanrısal eylemin ilkesi Tanrının tüm çağlardaki halkı için önemli bir manevi düzenleyici idi. Eğer bu nokta anlaşılır ise tüm güçlükler yok edilir ve tüm tartışmalar tekrar başlamamak üzere sona erer idi.

Ama sonra biri şöyle sorular sorabilir: “Dünyaya ne olacak? Dünya lütuf ilkesine göre nasıl hareket edebilir? Romalılar 12:20 ayetindeki öğretişe göre davranabilecek bir dünya mevcut mudur?” Dünya bir an için bile böyle davranamaz. Böyle bir olasılığı düşünmek bile saçmalıktır. Lütfun ilkelerini ulusların yasası ile bir araya getirme girişiminde bulunmak ya da Yeni Antlaşma’nın ruhunu politik düzenin çerçevesine yerleştirmeye çalışmak uygarlığa alışmış bir toplumu anında umutsuz bir zihin karışıklığına sokmak olur idi. Ve işte pek çok üstün ve iyi niyetli kişiler bu noktada dağılırlar! Bu kişiler dünya uluslarına onların ulusal varlıklarına zarar verecek olan bir ilkeyi uygulamaları için baskı yapmak isterler. Ancak uluslar için henüz kılıçlarını kınlarına sokup savaşmayı öğrenmekten vazgeçecekleri zaman gelmemiştir. Tanrıya şükürler olsun ki bu bereketli zaman elbette gelecektir; bu inleyen yeryüzü sular denizleri nasıl kaplıyor ise aynı şekilde Rabbin bilgisinin de yeryüzünü kaplayacağı zaman kavuşacaktır. Ama ulusların daha şimdiden esenlik ilkelerine göre davranmalarını beklemek onlardan varlıklarını sona erdirmelerini istemekten farksız olur. Tek bir sözcük ile belirleyecek olur isek böyle bir durum tamamen umutsuzdur ve ahmakça bir çabadan başka bir şey değildir. Böyle bir şey gerçekleşemez. Bizler dünyayı düzenlemeye çağrılmadık ama bu dünyada göçmenler ve yabancılar olarak geçip gitmeye çağrıldık. İsa dünyayı düzene koymak için gelmedi. O, kaybolmuş olanı aramaya ve kurtarmaya geldi ve dünya hakkındaki tanıklığı onun işlerinin kötü olduğuna dair idi. Ama kısa bir süre sonra her şeyi düzene koymak için gelecek. Yüce gücü ile dünya egemenliğini üzerine alacak. Bu dünyanın krallıklarının Rabbimizin ve O’nun Mesihi’nin krallıkları haline gelecekleri mutlak şekilde kesindir. O, kendi krallığından her kötü ve murdar olan şeyi çıkartıp atacak. Tüm bunların hepsi hamdolsun ki gerçektir! Ancak O’nun zamanını beklememiz gerekiyor. Bizlerin bilgisizce çabaları ile bunu sağlamak mümkün olamaz. Sevdiğimiz ve hayran olduğumuz Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in bunu kendi kişisel varlığı ve egemenliği ile sağlayacağı kutsal yazılarda kanıtlanmıştır.

Ama şimdi bölümümüzde ilerlememiz gerekiyor.

İsrail Rabbin savaşlarını savaşmaya çağrıldı. Ülkeye ayak bastıkları andan itibaren çevredeki ulusların sonu kılıç ile gelmiş idi. “Ancak Tanrınız Rabbin size miras olarak vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiç bir canlıyı yaşatmayacaksınız.” Yasanın Tekrarı 20:16. Bu buyruk, farklı ve empatik idi. İbrahim’in tohumunun, yalnızca Kenan diyarına sahip olmak ile kalmayacak ama aynı zamanda günahları göklere kadar yükselmiş olan ve artık hoş görülmeleri kesinlikle imkansız olan suçlu Kenan halkının üzerinde Tanrının adil yargısını infaz etmek için Tanrının araçları olmaları gerekiyor idi.

Kenan ülkesindeki yedi ulusa karşı yapılan tanrısal eylemler için herhangi biri özür dilemeye çağrıldığını hisseder mi? Eğer hisseder ise o zaman bu hissin hiç bir şekilde kendisinden istenmediğinden tam olarak emin olsun. Yeryüzündeki herhangi bir solucan için böyle bir işe girişmeyi düşünmesi bile ne kadar büyük bir ahmaklıktır! Ve yine aynı şekilde bu konuda bir özür ya da açıklama için talepte bulunmak da ne büyük bir akılsızlıktır! Bu suçlu ulusların öldürülmesi İsrail’e verilen yüce bir onur idi – onlar böyle bir onuru hak etmediklerini kesinlikle kanıtlamışlar idi çünkü kendilerine buyrulanı yerine getirmekte başarısız olmuşlar idi. İsrailliler kesinlikle yok etmeleri gereken uluslardan bazılarını hayatta bıraktılar. Ve bu yüzden kendi mahvoluşlarının sefil araçları oldular çünkü hayatta bıraktıkları bazı kişiler İsrail halkını tanrısal yargıya uğratacak aynı günahları işlemeye yönlendirdiler.

Ama şimdi bir an için Rabbin savaşlarını sürdürecek olan bu kişiler için gerekli olan özellikleri inceleyelim. Bölümümüzün ilk paragrafında savaşmaya çağrıldığımız ruhsal savaşta kendimiz için bilmemiz gereken en değerli buyruğu bulacağız.

Okuyucu, savaşa yaklaşmakta olan halka önce kahinler daha sonra görevliler tarafından hitap edilmesi gerektiğini gözlemleyecektir. Bu düzen çok iyidir. Kahin halka, onların yüce ayrıcalıklarını açıklamak için öne çıkar idi ve görevliler de onlara kutsal sorumluluklarını hatırlatmak için gelirler idi. Buradaki tanrısal düzen bu şekilde idi. Ayrıcalıklar önce ve sorumluluklar sonra gelirler idi. “savaşa başlamadan önce kahin gelip askerlere seslenecek ve onlara şöyle diyecek: ‘Ey İsrailliler, dinleyin! Bu gün düşmanlarınız ile savaşmaya gidiyorsunuz. Cesaretinizi yitirmeyin ve korkmayın. Onlardan yılmayın ve ürkmeyin. Çünkü sizi zafere kavuşturmak için sizin ile birlikte düşmanlarınıza karşı savaşmaya gelen Tanrınız Rabdir.” Yasanın Tekrarı 20: 2-4.

Bu sözler ne kadar da bereketli sözlerdir! Nasıl da rahatlık verir ve teşvik ederler! Korkudan bayılmak üzere olan en zayıf yüreğe bile cesaret ve güven vermek ve tüm korku ve depresyonu yok etmek için özellikle seçilmiş sözlerdir! Tanrının lütfunu tam olarak ifade eden kahin idi; onun hizmeti Tanrının sevgi dolu yüreğinden İsrail’in her bireysel savaşçısına akan çok değerli bir teselli kaynağını sağlıyor idi. O’nun sevgi dolu sözleri en güçsüz kolu bile savaşmaya hazırlayacak şekilde tasarlanmış sözler idi. Tanrı, onlara tanrısal varlığının onların yanında olacağını garanti etti. Hiç bir soru, hiç bir koşul, hiç bir ‘eğer’ ya da hiç bir ‘ama’ yok idi. İfade mutlak şekilde kesindi; Yehova Elohim onlar ile birlikte idi. Bunun yeterli olduğu elbette kesin idi. Düşmanlarının ne kadar güçlü ve ne kadar hırslı oldukları hiç bir şekilde önemli değil idi. Ordularının Rabbinin, İsrail’in ordularının Tanrısının önünde tüm düşmanların rüzgarın savurduğu tozdan farksız olacakları kesin idi.

Ama sonra kahinin konuşması bittikten sonra görevlinin sözlerine kulak verilmesi gerekiyor idi: “Görevliler askerlere şöyle diyecekler: ‘Yeni ev yapıp da içinde oturmayan biri var mı? Evine geri dönsün. Yoksa savaşta ölebilir ve evine bir başkası yerleşir. Bağ dikip de üzümünü toplamayan var mı? Evine dönsün. Olur ya, savaşta ölür ve üzümünü bir başkası toplar. Bir kız ile nişanlanıp da evlenmeyen var mı? Evine dönsün. Belki savaşta ölür ve kızı bir başkası alır.’ Görevliler konuşmalarını şöyle sürdürecekler: ‘Aranızda korkan ve cesaretini yitiren var mı? Evine dönsün. Öyle ki, kardeşlerinin yürekleri onunki gibi ürpermesin. Görevliler askerlere seslenmeyi bitirdiği zaman orduya komutanlar atayacaklar.” Yasanın Tekrarı 20: 5-7.

Böylece Rabbin savaşlarını sürdürecek olan kişilerin iki mutlak şeye elzem olarak sahip olmaları gerektiğini öğreniriz. Yani, doğanın ve yeryüzünün değerlerinden tamamen arınmış bir yürek ve Tanrıya duyulan cesur ve kuşkusuz bir güven! “Askerlik yapan kişi günlük yaşam ile ilgili işlere karışmaz; kendisini askerliğe çağıranı hoşnut etmeye çalışır.” 2.Timoteos 2:4. Bu yaşamın günlük işleri ile onlara karışmak arasında çok maddesel bir farklılık mevcuttur. Bir kişinin bir evi, bir bağı ve bir eşi olabilir idi ama yine de savaşmak için uygun olabilir idi. Bu gibi şeyler kendi içlerinde bir engel teşkil etmezler ama bu tür koşullar altında bir erkeğin bir çatışma için uygun olmamasına neden olabilirler.

Bu noktayı akılda tutmak yarar sağlar. Biz imanlılar olarak sürekli bir ruhsal savaş sürdürmeye çağrıldık. Göksel toprağın her adımı için savaşmamız gerekir. Kenanlılar İsrailliler için ne ifade ediyor ise göklerdeki kötü ruhlar da bizler için aynı şeyi ifade etmektedirler. Bizler, sonsuz yaşam için savaşmaya çağrılmadık. Bu konuya başlamadan önce hemen belirtelim ki biz sonsuz yaşamı Tanrının karşılıksız armağanı olarak aldık. Bizler kurtulmak için savaşmaya çağrılmadık; çatışmaya girmeden önce kurtulduk. Ne için savaşmamız gerektiği ve kimin ile savaşmamız gerektiğini bilmek en çok gerekli olandır. Savaşımızın objesi göksel konum ve karakterimizi gün be gün sıradan insan yaşamının olay ve koşullarının ortasında pratik olarak düzeltmek, muhafaza etmek ve sürdürmektir. Ve sonra, ruhsal düşmanlarımız konusuna gelince onlar şimdiki zamanda göksel yerleri meşgul etmelerine izin verilmiş olan kötü ruhlardır. “bizim savaşımız ete ve kana karşı değildir” – İsrail’in Kenan’da yapmış olduğu gibi – “yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine [kosmokratoras] ve kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına karşıdır.” Efesliler 6:12.

Şimdi soru şudur: Böyle bir çatışmayı sürdürmeyi neden isteriz? Yasal yersel çağrılarımızı terk etmemiz mi gerekir? Temeli doğal olan ve Tanrının kutsamış olduğu bu ilişkilerden kendimizi soyutlamamız mı gerekir? Çağrılmış olduğumuz ruhsal savaşı sürdürmemiz için bir asetik, bir mistik ya da bir rahip mi olmamız gerekir? Asla, bunların hiç biri gerekmez. Aslında bir imanlı için bu şeylerden herhangi birini yapması onun kendi içinde çağrısını tamamen yanlış anladığının ya da daha başlangıçta savaşta düşmüş olduğunun kanıtıdır. Bizler iyi olanı ellerimiz ile çalışarak kazanmaya çağrıldık, öyle ki ihtiyacı olan kişiye verebilelim. Ve yalnızca bu kadar da değil, bize Yeni Antlaşma’nın sayfalarında Tanrının kendisinin oluşturmuş ve onayının mührünü vurmuş olduğu çeşitli doğal ilişkiler içinde nasıl davranmamız gerektiği belirtilir. Bu yüzden yersel çağrıların ve doğal ilişkilerin kendi içlerinde bizim başarılı bir ruhsal savaş sürdürmemize engel teşkil etmeyecekleri tamamen aşikardır.

O zaman imanlı bir savaşçının neye ihtiyacı vardır? Yersel ve doğal olan şeylere hiç bir şekilde karışmayan bir yürek ve Tanrıya hiç kuşku duymadan güvenmek. Ama bu şeyler nasıl elde edilebilirler? Tanrısal yanıta kulak verelim: “Bu nedenle, kötü günde dayanabilmek – yani çarmıhtan itibaren Mesih’in ikinci gelişine kadar – gerekli her şeyi yaptıktan sonra yerinizde durabilmek için Tanrının tüm silahlarını kuşanın. Böylece belinizi gerçek kuşağı ile kuşatmış, göğsünüze doğruluk zırhını takmış ve ayaklarınıza esenlik müjdesini yayma ayakkabılarınızı giymiş olarak yerinizde durun. Bunların hepsine ek olarak, şeytanın tüm ateşli oklarını söndürebileceğiniz iman kalkanını alın. Kurtuluş miğferini ve Ruhun kılıcını, yani Tanrı sözünü alın. Her tür dua ve yalvarış ile her zaman Kutsal Ruh’un yönetiminde olarak dua edin. Bu amaç ile tüm kutsallar için yalvarışta bulunarak tam bir adanmışlık ile uyanık durun.” Efesliler 6.

Değerli okuyucu, burada ortaya konan imanlı bir savaşçının özelliğine dikkat et: Kutsal Ruh’un yönetiminde ya da Kutsal Ruh’ta! Konu, bir ev bir bağ ya da bir eş konusu değildir, konu, içsel varlığın “gerçek” tarafından yönetilip yönetilmediğidir; gerçek pratik doğruluk tarafından karakterize edilen dışsal davranış; müjdenin tatlı esenliği aracılığı ile göze çarpan alışkanlıklar ve yollar; hiç bir şeyin işleyemeyeceği iman kalkanı ile tam olarak örtünmüş olan bir kişi; kurtuluşun tam güvencesi tarafından korunan anlayışın yeri ve sürekli dua ve yalvarış ile desteklene ve güçlenen yürek ve tüm kutsallar için aracılık etme ve özellikle Rabbin sevgili işçileri ve onların bereketli işleri için aracı duaları etmek; Tanrının ruhsal İsrail’inin göklerdeki kötü ruhlar ile savaşmaya çağrıldığı savaş için donanımlı olmanın yolu budur. Rab sınırsız iyiliği ile her geçen gün tüm bunları canlarımızın deneyiminde ve pratik kariyerimizde gerçek hale getirsin!

Bölümümüzün sonu savaşlarında İsrail’i yönetmesi gereken ilkeleri içerir. Kendilerinden çok uzakta olan ve yargılanmış kentlerin arasında ayrım yapmak için çok özenli davranmaları gerekiyor idi; Kendilerinden uzakta olan kentler ile esenlik yapmaları ve yargılanmış olan yedi ulus ile bunların aksine hiç bir ilişkileri olmamalı idi. “Bir kente saldırmadan önce kent halkına barış önerin” – harika bir savaşma yöntemi! – barış önerinizi benimser ve kapılarını size açarlar ise kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak ve size hizmet edecekler. Ama barış öneriniz geri çevirir ve sizin ile savaşmak isterler ise kenti kuşatın. Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince orada yaşayan tüm erkekleri– kötünün kesin enerjisini ifade etmek için – kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz – Tanrının ve Tanrı halkının hizmetinde kullanmaya dönüştürülebilecek her şey – Tanrınız Rabbin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız.” Yasanın Tekrarı 20: 10-15.

Gereksiz yere öldürmek ya da herkesi yok etmek İsrail’in işi değil idi; saldıracağı kentler barış önerisini kabul ettikleri takdirde Tanrı halkına hizmet etme aracılığına sahip olma hakkını elde ediyorlar idi ve barış önerisini kabul etmeyip savaşmak isteyen kent halkı ise belirtilen şekilde öldürülmeli idi.

Yeryüzünün doğasında ve değerlerinde var olan bazı şeyler Tanrı sözü ve dua aracılığı ile kutsal kılınarak Tanrı tarafından kullanılabilirler idi. Eğer dünyanın zenginlikleri imanlıların ellerine geçer ise o zaman bunu gayretli ve sadık bir şekilde Mesih’in hizmetinde kullanmalı idiler; imanlı kişi bu zenginliği karşılıksız olarak yoksullara ve Rabbin ihtiyaç sahibi olan tüm işçilerine dağıtmalı idi; kısaca, bu zenginlik doğru ve sağduyulu bir şekilde Rabbin hizmeti için kullanılmalı idi. Bu şekilde bu zenginlikler ellerinde toza dönüşmeyecek ya da canlarında çürümeyecek idi. Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in sonsuza kadar kalıcı krallığında görev yapar iken bolluk içinde hizmet etmek için değerli ürün elde edilmesi bu şekilde sağlanmalı idi.

Bazı kişiler Luka 16:9 ayetini anlamakta oldukça zorluk çeker gibi görünürler ama bu ayetin öğretişi pratikteki önemi kadar net ve güçlüdür. 1.Timoteos 6.bölümde buna benzer ifadeler okuruz:” Şimdiki çağda zengin olanlara gururlanmamalarını ve gelip geçici zenginliğe umut bağlamamalarını buyur. Zevk almamız için bize her şeyi bol bol veren Tanrıya umut bağlasınlar. İyilik yapmalarını, iyilikten yana zengin, eli açık ve paylaşmaya istekli olmalarını buyur. Böylelikle gerçek yaşama kavuşmak üzere gelecek için kendilerine sağlam temel olacak bir hazine biriktirmiş olurlar.”  1   (1.Timoteos 6:17-19.) Bize lütfedilen şeyleri doğrudan Mesih için harcamamız hakkındaki bu düşüncenin her ne kadar bir motif kaynağı olmaması gerekse de bize emanet edilen her şeyi kutsal Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in hizmetinde kullanılması için adamak bizi teşvik edebilir.

Luka 16.bölümün ve 1.Timoteos 6.bölümün basit öğretişi işte budur; şimdi gelin, bunu anlayıp anlamadığımızdan emin olalım. “Sizi sonsuza dek kalıcı konutlara kabul etsinler” ifadesi sade şekli ile şu anlama gelir: Mesih için harcanan her şey gelecek olan günde ödüllendirilecektir. O’nun değerli adı uğruna verilmiş olan bir bardak soğuk suyun bile O’nun sonsuza kadar kalıcı krallığında ödüllendirileceği kesindir. Ah, harcamak ve O’nun için harcanmak!

Ama şimdi bu bölüme bölümümüzün son birkaç satırından alıntı yaparak son vermemiz gerekiyor. Bu satırlarda Tanrımızın en ufak bir konuda bile gösterdiği özeni ve hiç bir şeyin kaybolmaması ve atılmaması ile ilgili düşüncesine dair çok güzel bir örneğe sahibiz. “Bir kent ile savaşır iken kenti ele geçirmek için kuşatma uzun sürer ise ağaçlarına balta vurup yok etmeyeceksiniz. Ağaçların ürünlerini yiyebilirsiniz ama onları kesmeyeceksiniz. Çünkü kırdaki ağaçlar insan değil ki kuşatma altına alasınız. Yalnız ürün vermediğini bildiğiniz ağaçları kesip yok edebilirsiniz. Sizinle savaşan kenti ele geçirene dek kesilen ağaçları kuşatma işinde kullanabilirsiniz.” Yasanın Tekrarı 20: 19,20. “

“Hiç bir şey ziyan edilmesin” ifadesi Efendimizin bize söylediği kendi sözüdür. Bu her zaman aklımızda muhafaza etmemiz gereken bir sözdür. “Tanrının yarattığı her şey iyidir ve hiç bir şey reddedilmemelidir.” İnsanlar için yarar sağlayabilecek olan her tür gereksiz harcamaya karşı çok dikkatli olmamız gerekir. Bir evde çalışan hizmetkarların bu konuya özel olarak dikkat etmeleri gerekir. Bazen insan yiyeceğinin hatalı bir şekilde harcandığına tanıklık etmek insana acı veren bir durumdur. Bazı kişiler tarafından gereksiz görülen yiyecekler ihtiyaç içinde olan bir ailenin çok hoşuna gidecek yemekler olabilirler. Eğer bu satırları imanlı bir hizmetkar okur ise ona bu konuyu tanrısal huzura getirmesi gerektiğini ve insan yararı için kullanılabilecek olan en ufak bir yemek zerresini bile asla harcamamasını öğütlemek isteriz. Tanrının yarattığı herhangi bir şeyi boşa harcamak Tanrının gözünde iyi değildir. Hatırlayalım ki O’nun gözü bizlerin üzerindedir ve bizlerin tüm yollarımızda O’nun tarafından kabul edilebilir olmayı arzu etmemiz için gayret göstermemiz gerekir.


1.  Önde gelen dört otoritenin şu düşünce birliği okuyucunun ilgisini çekebilir: bu dört otorite 1.Timoteos 6:19 ayetindeki ifadede yer alan sözcüğü “aioniou” yerine “ontos” olarak okunmasını kabul ederler. Bu nedenle ifade şöyle olacaktır: “böylelikle gerçeklikteki yaşama kavuşmak üzere.” Tek gerçek yaşam Mesih için yaşamaktır; sonsuzluğun ışığında yaşamak; sahip olduğumuz her şeyi Tanrının yüceliği için kullanmak ve gözlerimizi sonsuza kadar kalıcı evlere dikmektir. İşte bu, yalnızca bu, gerçek yaşamdır.