Yasa’nın Tekrarı 26

“Tanrınız Rabbin miras olarak size vereceği ülkeye girip orayı mülk edinerek yerleştiğiniz zaman Tanrınız Rabbin size vereceği ülkenin topraklarından topladığınız bütün ürünlerin ilk yetişenlerini toplayıp sepete koyacaksınız. Sonra Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yere gideceksiniz. O dönemde görevli kahine gidip, Rabbin bize ant içerek atalarımıza söz verdiği ülkeye geldiğimi tanrın Rabbe bu gün bildiriyorum diyeceksiniz. Kahin sepeti elinizden alıp Tanrınız Rabbin sunağının önüne koyacak.” Yasanın Tekrarı 26:1-4.

Laodikeia
Laodikeia

Şu anda başlamış olduğumuz bölüm içinde çok ilginç ve pratik öneme sahip bazı ilkeler bulacağımız ilk ürünlerin sepetinin hoş bir düzenlemesini kapsar. Yehova halkını söz vermiş olduğu ülkeye getirdiği zaman o ülkenin ürünlerinin takdim edilmeleri gerekiyor idi. Şurası aşikardır ki Kenan ülkesinin ürünlerinin tapınma sırasında sunulabilmeleri için önce Kenan ülkesine girilmesi gerekiyor idi. Ve tapınan kişi şu sözleri söyleyebilir idi: “Rabbin bize ant içerek atalarımıza söz verdiği ülkeye geldiğimi Tanrın Rabbe bu gün bildiriyorum.”

Meselenin kökü işte bu noktada bulunmakta idi. “Geldim.” Tapınan kişi şöyle demedi: “Geliyorum, gelmeyi umuyorum ya da gelmeyi özlüyorum.” Hayır, tapınan kişi yalnızca “geldim” dedi. Bunun her zaman böyle olması gerekir. Kurtulmuş olduğumuzu bilmemiz gerekir öyle ki, bilinen bir kurtuluşun ürünlerini sunabilelim. Kurtulduktan sonra arzularımızda çok içten olabiliriz, kurtuluşu elde etme çabalarımızda çok gayretli olabiliriz. Ama sonra kurtulma çabalarının ve bilinen ve tadı çıkarılan bir kurtuluşun ürünlerinin tamamen farklı olduklarını anlamamız gerekir. İsrailli ilk ürünler ile dolu sepeti ülkeye girmek için sunmadı ama zaten ülkenin içinde olduğu için sundu. “Bu gün geldiğimi bildiriyorum.” Bu konuda hiç bir hata, hiç bir soru, hiç bir kuşku ve hatta hiç bir umut bile yok idi. Ben gerçekten ülkedeyim ve işte ülkenin ürünü de burada!

“Sonra Tanrınız Rabbin önünde şu açıklamayı yapacaksınız: ‘Atam göçebe bir Aramlı idi. Sayıca az kişi ile Mısır’a gidip orada yaşamaya başladı. Orada büyük, güçlü ve kalabalık bir ulus oldu. Mısırlılar bize kötü davranarak baskı yaptılar. Bizi ağır işlere zorladılar. Atalarımızın Tanrısı Rabbe yakardık ve Rab yakarışımızı duydu. Çektiğimiz sıkıntıyı, verdiğimiz emeği ve bize yapılan baskıyı gördü. Bunun üzerine güçlü el ile kudret ile büyük ve ürkütücü olaylar ile belirtiler ile şaşılası işler ile bizi Mısır’dan çıkardı. Bizi buraya getirdi; bu toprakları, süt ve bal akan ülkeyi bize verdi. Şimdi ya Rab, bize verdiğin toprağın ürününün ilk yetişenini getiriyorum.’ Sonra sepeti Tanrınız Rabbin önüne koyup O’nun önünde yere kapanacaksınız. Sizler, Levililer ve aranızda yaşayan yabancılar Tanrınız Rabbin size ve ailenize verdiği bütün iyi şeyler için sevineceksiniz.” Yasanın Tekrarı 26: 5-11.

Şu ifade tapınma ile ilgili çok güzel bir örnek ortaya koyar: “Göçebe bir Aramlı!” Orijinleri bu idi. Doğaları ile ilgili olarak övünecekleri hiç bir şey yok idi. Ve lütuf onları hangi koşul içindeler iken bulmuş idi? Mısır ülkesindeki ağır esaret koşulu! Firavunun angaryacı başlarının zalim kırbaçları altındaki ağır ve zahmetli kölelikleri! Ama sonra ne yaptılar? “Yehova’ya yakardılar.” Onların emin ve bereketli kaynakları burada idi; yapabilecekleri tek şey Tanrıya yakarmak idi ve bu yeterli idi. Çaresizliğin bu feryadı doğrudan Tanrının tahtına ulaştı ve Tanrının yüreğine gitti ve bu feryat ve yakarışları Tanrıyı Mısır ülkesinin ortasına aşağı indirdi. Yehova’nın Musa’ya söylediği lütuf dolu sözlere kulak verelim: “Rab, ‘Halkımın Mısır’da çektiği sıkıntıyı yakından gördüm’ dedi. ‘Angaryacılar yüzünden ettiği feryadı duydum. Acılarını biliyorum. Bu yüzden onları Mısırlıların elinden kurtarmak için geldim. O ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye götüreceğim. İsraillilerin feryadı bana erişti ve Mısırlıların onlara yapmakta olduğu baskıyı görüyorum.” Mısır’dan Çıkış 3: 7-9.

Yehova’nın halkının feryadına hemen verdiği karşılık şöyle idi: “ Onları kurtarmak için aşağı geldim.” Evet, O’nun adına övgüler olsun ki, aşağı geldi ve koşulsuz ve egemen lütfunu uygulayarak halkını kurtarmak için geldi. Ve insanların ya da şeytanın hiç bir gücü ne yeryüzü ne cehennem onları atanmış olan zamanın ötesinde bir an bile tutamadı. Bu nedenle şimdiki bölümümüzde tapınan kişinin sözleri ve sepetinin içindeki ürünler ile ortaya konduğu gibi şu büyük sonuca sahibiz: “Rabbin bize ant içerek atalarımıza söz verdiği ülkeye geldiğimi Tanrın Rabbe bu gün bildiriyorum.” “Yanımda da Tanrım Rabbin bana verdiği ülkenin topraklarından topladığım bütün ürünlerin ilk yetişenlerinin bulunduğu bir sepet var.” Rab her şeyi yüreğinin sevgisine ve sözünün sadakatine göre yerine getirdi; Vaatlerinden tek bir nokta ya da tek bir harf bile eksik kalmadı. “geldim.” Ve “Ürünü getirdim.” Nerenin ürünü? Mısır ülkesinin mi? Hayır; ama” senin bana verdiğin ülkenin ürünü!” Tapınan kişinin ağzından Yehova’nın işinin bütünlüğü bildirildi. Tapınan kişinin sepetinde Yehova’nın ülkesinin ürünü var idi. Bundan daha basit ve bundan daha gerçek hiç bir şey olamaz idi. Tek bir kuşkuya bile yer yok idi; tek bir soru için bile yer yok idi. Tapınan kişi yalnızca Yehova’nın işini beyan etti ve ürünü gösterdi. Her şeyi, başından sonuna kadar Tanrı yapmış idi. Onları Mısır’dan Tanrı çıkartmış idi ve yine onları Kenan ülkesine getiren de Tanrı idi. Sepetlerini ilk ürünlerin meyvesi ile dolduran ve yüreklerine övgü şarkıları koyan Tanrı idi.

Ve şimdi sevgili okuyucu, size bir soru soralım: “İsraillinin konuşma şekli sizce küstahlık mı idi?” “Geldim” demesi doğru muydu, yeterince alçakgönüllü bir ifade miydi? Yoksa gelecekte bir dönemde gelebileceğine dair sönük bir umut ifadesi daha yerinde kullanılmış bir ifade mi olacak idi? Konumu ve payı hakkındaki kuşkusu ve tereddüdü İsrail’in Tanrısını daha çok mu onurlandıracak ya da O’na daha çok minnet mi sunmuş olacak idi? Ne dersiniz? Belki de bu konudaki iddiamızı beklediğiniz için “hiç bir analoji yok” demeye hazırsınızdır. Neden olmasın? Eğer bir İsrailli Rabbin bize ant içerek atalarımıza söz verdiği ülkeye geldim” diyebiliyor ise o halde imanlı kişi şimdi neden “Ben İsa’ya geldim” diyemiyor? Evet, bir tanesinde “göz ile görünen” ve diğerinde “iman” olduğu doğrudur. Ama iman göz ile görünenden daha az mıdır? Esin ile yazmış olan elçi İbranilere şöyle dememiş midir? “Siz Siyon dağına geldiniz.” Ve yine aynı konuda, “Sarsılmaz bir krallık alan bizler lütfu alalım ki Tanrıya saygı ile tapınıp O’na hizmet edebilelim.” Eğer gelip gelmediğimiz hakkında kuşku duyuyor isek ve krallığı alıp almadığımız konusunda net bir inancımız yok ise o zaman gerçekte tapınmak ya da kabul edilerek hizmet etmek imkansızdır. Mesih’teki konum ve payımıza düşüncemizde ve esenlikte sahip çıktığımız zaman gerçek tapınma yukardaki tahta yükselir ve aşağıdaki üzüm bağında etkin hizmet verilebilir.

Şu soruyu soralım: “Gerçek tapınma ne içindir?” Gerçek tapınma Tanrının huzurunda yüksek ses ile O’nun kim olduğunu ve ne yaptığını söylemektir. Yürek Tanrı ile meşguldür ve Tanrıdan ve O’nun tüm harika işlerinden ve yollarından keyif alır. Şimdi, eğer Tanrı hakkında bilgiye sahip değil isek ve O’nun yaptıklarına iman etmiyor isek o zaman O’na nasıl tapınabiliriz? “Tanrıya iman eden O’nun var olduğundan ve kendisine yaklaşanları ödüllendireceğinden emin olmalıdır.” Ama aynı zamanda Tanrıyı tanımak, sonsuz yaşamdır. Eğer Tanrıyı tanımıyor isem O’na tapınamam. Ve sonsuz yaşama sahip olmadan O’nu tanıyamam. Atinalılar, üzerine “bilinmeyen Tanrıya” sözlerini yazdıkları bir sunak dikmişler idi. Ve Pavlus onlara bilgisizlik içinde tapındıklarını söyledi ve gerçek Tanrının İnsanoğlu Mesih İsa’nın Kişiliğinde ve işinde açıklandığını beyan ederek sözlerine devam etti.

Bu gerçeği anlamış olmak çok büyük önem taşır. Tanrıya tapınabilmem için O’nu tanımam gerekir. O’nun ile ilgili hislere sahip olabilirim ama bulmadığım ve tapınmadığım ve keyif almadığım bir Tanrı hakkında ne hissedebilirim? O’nu tanımak ve O’nun hakkında hislere sahip olmak iki farklı şeydir. Adına övgüler olsun ki Tanrı kendisini açıklamıştır. O bize İsa Mesih’in yüzünde parlayan yüceliğinin bilgisinin ışığını vermiştir. O’nu tanıyabilelim, O’nu sevebilelim, O’na güvenebilelim, O’ndan zevk alabilelim ve O’nu tüm zayıflıklarımız ve tüm ihtiyaçlarımız içinde Kullanabilelim diye Tanrı bize kutsal Olan’ın kişiliğinde yaklaşmıştır. Artık doğanın karanlığının ortasında ve binlerce farklı şekli olan dinin bulutları ve koyu sisleri arasında O’nu el yordamı ile aramamıza gerek yoktur. Hayır, bizim Tanrımız bir açıklama aracılığı ile kendisini insana tanıtmıştır; akılsız bir insan bile bu konuda hata yapamaz. Hristiyan şöyle diyebilir: “Ben kime inandığımı biliyorum.” Tüm gerçek tapınmanın temeli işte budur. Et ve kana dayalı, içinde gerçek ruhsal tapınmanın zerresi olmayan çok büyük miktarda dincilik, mekanik din ve törensel rutinler olabilir. Gerçek tapınma yalnızca Tanrıyı tanıyan kişi için mümkündür.

Ama bizim konumuz okuyucumuza tapınma hakkında doğru olanları yazmak değil yalnızca ilk ürünlerin bulunduğu sepetin eğitici ve güzel düzenlemesini açıklamaktır. Ve kendisini ülkenin sahibi olarak bulan bir İsraillinin yaptığı ilk şeyin tapınma olduğunu gösterdikten sonra ve ayrıca şimdi Babaya ruhta ve gerçekte tapınmadan önce konumumuzu ve ayrıcalığımızı bilmemiz gerektiğini belirttikten sonra bölümümüzde yer alan çok önemli pratik bir sonuca, yani aktif iyilikseverliğe işaret etmek için ilerlemeye devam edeceğiz.

“Üçüncü yıl, ondalığı verme yılı, bütün ürününüzün ondalığını bir yana ayırın. Ayırma işini bitirdiğiniz zaman ondalığı Levililere, yabancılara öksüzlere ve dul kadınlara vereceksiniz. Öyle ki, onlar da kentlerinizde yiyip doysunlar. Sonra Tanrınız Rabbe, ‘bana buyurduğun gibi Rabbe ayırdıklarımı evden çıkarıp Levililere, yabancılara, öksüzlere ve dul kadınlara verdim’ diyeceksiniz’ . Buyruklarından ayrılmadım, hiç birini unutmadım.”  Yasanın Tekrarı 26: 12,13.

Hiç bir şey bu değerlerin manevi düzeninden daha güzel olamaz. Bunlar, İbraniler 13.bölümde okuduklarımıza oldukça benzemektedirler. Bu nedenle Tanrıya, İsa aracılığı ile sürekli övgü kurbanları yani O’nun adını açıkça anan dudakların meyvesini sunalım.” Ayet 15. İşte tapınma budur. “İyilik yapmayı ve sizde olanı başkaları ile paylaşmayı unutmayın. Çünkü tanrı bu tür kurbanlardan hoşlanır.” İşte aktif iyilikseverliği burada görüyoruz. Her ikisini de bir araya koyarak bunu Hristiyan karakterinin özelliği olarak adlandırabiliriz – Tanrıyı övmek ve insanlara iyilik yapmak. Değerli özellikler! Diliyorum ki bu özellikleri daha sadık bir şekilde sergileyebilelim! Kesin olan bir şey vardır ve o da bu ikisinin her zaman bir arada gidecekleridir. Bize yüreği Tanrıya övgüler ile dolu birisini gösterin ve biz de size yüreği insan ihtiyacının her şekline açık olan birisini gösterelim. Bu kişi dünya değerlerine göre zengin biri olmayabilir. Ama eski dönemlerde yaşamış olan bir İsrailli gibi şu sözleri söylemekten utanç duymaz: ”Bende gümüş ve altın yok;” ama onda sempati gözyaşları, sakinleştiren sözler, sevecen bakış vardır ve bu şeyler duyarlı bir yürek için altın ya da gümüşten çok daha fazlasını ifade ederler. Hayran olunacak Efendimiz ve Rabbimiz ve yüce Örneğimiz “her zaman iyilik yaptı” ama O’nun herhangi birine para verdiğini asla okumayız. Aslında kutsal olan rabbimizin hiç bir zaman tek bir kuruşa bile sahip olmadığına inanmakta tereddüt etmiyoruz. Sezar’a vergi ödeme konusunda Herod yanlılarına karşılık vermek istediği zaman onlardan Kendisine bir para göstermelerini istedi. Ve kendisinden vergi ödemesi istendiği zaman ise Petrus’u bu parayı alması için denize gönderdi. O yanında asla para taşımadı ve şurası mutlak kesindir ki hizmetkarları üzerine boca ettiği armağanlar kategorisinde paradan söz edilmez. Ama yine de para vermeden iyilik yapmaya devam etti ve bizlerin de ölçülerimiz ufak da olsa aynı şekilde hareket etmemiz gerekir; böyle davranmak bizim yüce ayrıcalığımız ve bağlı olduğumuz görevdir.

Ve şimdi okuyucunun dikkatini İbraniler 13.bölümde ortaya konan ve Yasanın Tekrarı 26.bölümde resmedilen tanrısal düzene çekmek istiyoruz. Bunu asla unutmayalım. Bizler bilgeliğimiz ya da duygusallığımız ile insanlara iyilik yapmanın en yüce davranış olduğunu düşünebiliriz. Ama böyle değildir. “Beni öven beni yüceltir.” Tanrı, halkının övgülerinde taht kurar. O çevresini O’nun iyiliğini, O’nun yüceliğini ve O’nun görkemini coşku ile hisseden yürekler ile doldurmayı sever. Bu yüzden Tanrıya “sürekli” övgü kurbanları sunmak iyidir. Bu nedenle Mezmur yazarı da şöyle der: “Rabbi her zaman öveceğim ve O’nun övgüsü sürekli ağzımda olacak.” Yalnızca arada bir değil, ya da çevremizde her şey parlak ve neşeli iken değil; her şey yolunda giderken ve mutlu iken değil; hayır, ama “her zaman” – “sürekli.” Şükran sunma akıntısının hiç kesintisiz sürmesi gerekir. Şikayet etmek ya da mırıldanmak için, korkular ya da doyumsuzluk için ve hüzün ile umutsuzluk için şükran sunmaya ara verilmemeli! Övgü ve şükretmenin bizim sürekli meşguliyetimiz olması gerekir. Her zaman tapınma ruhu içinde yaşamalıyız. Almış olduğumuz her soluk ile “hallelulja” dememiz gerekir. Bunun her zaman böyle devam etmesi uygun olandır. Sonsuzluğun altın çağları devam eder iken övgü sunmak bizim mutlu ve kutsal hizmetimiz olacaktır. Kaynaklarımız ve sempatilerimiz için talep olmadan, iletişim için artık çağrı gelmediği zaman, bu üzüntü ve ihtiyaç ve ölüm ve sıkıntı yerine sonsuza kadar veda edeceğimiz zaman, işte o zaman Tanrımızı hiç bir kesinti olmadan sonsuza kadar onun göklerdeki kutsal huzurunda öveceğiz.

“Ama iyilik yapmayı ve elimizde olanı paylaşmayı unutmayalım.” Bu konuda ilginç bir yaklaşım görüyoruz; ayet şöyle demez: “ama övgü kurbanları sunmayı unutmayın.”  ‘Övgü kurbanları sunun’ der. Mesih’teki kendi konumumuz ve payımızın tam ve mutlu sevinci içinde “unutmamız” gereken şudur: bir ihtiyaç, deneme, baskı ve sefalet sahnesinden geçen bizler için elçi, iyilik yapmamızı ve elimizde olanı başkaları ile paylaşmamızı öğütler. Ruhsal İsrailli yalnızca Rab Tanrısının kendisi üzerine boca etmiş olduğu her iyilik için sevinmek ile yetinmemeli ama aynı zamanda Leviliyi, yabancıyı, öksüzü ve dulu da hatırlamalıdır – yani yersel paya sahip olmayan ve Rabbin işine kendisini tamamen adamış olan kişi ve evsiz olan ve kendisini koruyacak bir kişisi olmayan ve yersel bir vatanı olmayan kişi. Bu davranışın her zaman bu şekilde olması gerekir. Lütfun büyük gelgiti, Tanrının bağrından aşağı yuvarlanır ve yuvarlanır iken bizim tüm hareket alanımızı tazeler ve sevindirir. Eğer yalnızca Tanrıda sahip olduklarımızın sevinci içinde yaşıyor olsa idik o zaman her eylemimiz, her hareketimiz, her sözümüz ve evet, her bakışımız yarar sağlar idi. Tanrısal düşünceye göre Hristiyan bir eli Tanrıya uzanmış olarak duran, övgü kurbanları sunan ve diğer elinde insan ihtiyacının her şeklini karşılayacak olan iyilikseverlik ve içten cömertliğin hoş kokulu ürünlerini tutan kişidir.

Sevgili okuyucu, bu konular üzerinde derin düşünelim. Yüreklerimiz bu konular üzerinde gayretli bir şekilde uygulama yapsın. Uygulamalı Hristiyanlığın bu önemli iki dalının tam olarak farkına varalım ve onları daha gerçekçi bir şekilde ifade edebilelim. Ve bundan daha azı ile tatmin olmayalım.

Şimdi önümüzdeki bu değerli bölümde yer alan üçüncü noktaya kısaca göz gezdireceğiz. Okuyucu için bölümden alıntı yapmaktan biraz daha fazlasına yer vereceğiz. Sepetini sunmuş ve ondalıklarını vermiş olan İsrailli bundan sonra şu sözleri söylemeli idi: “Ne yas tutar iken ayırdıklarımdan yedim ne dinsel açıdan kirli iken onlara dokundum ne de ölülere sundum. Tanrım Rabbin sözüne kulak verdim. Bana bütün buyurduklarını yaptım. Kutsal konutundan, göklerden aşağıya bak! Halkın İsrail’i ve atalarımıza içtiğin ant uyarınca bize verdiğin ülkeyi, süt ve bal akan ülkeyi kutsa. Bu gün Tanrınız Rab bu kurallara ve ilkelere uymanızı buyuruyor. Onlara bütün yüreğiniz ve canınız ile uymaya dikkat edin. Bu gün Rabbin Tanrınız olduğunu ve O’nun yollarında yürüyeceğinizi, kurallarına, buyruklarına ve ilklerine uyacağınızı ve O’nun sözünü dinleyeceğinizi açıkladınız. Bu gün Rab size verdiği söz uyarınca öz halkı – yani bu halk O’nun kendi özel mülkü idi –  olduğunuzu açıkladı. Bütün buyruklarına uyacaksınız. Tanrınız Rab sizi övgüde, ünde ve onurda yarattığı bütün uluslardan üstün kılacağını ve verdiği söz uyarınca kendisi için kutsal bir halk olacağınızı açıkladı.” Yasanın Tekrarı 26: 14-19.

Burada, Tanrının egemen lütfu ve merhameti içinde kişisel kutsallığa, uygulamalı kutsanmaya ve içinde bulundukları kutsal yer ve ilişki içinde uyum göstermeyen her şeyden tamamen ayrıldıklarını görmekteyiz. Hiç bir yas, hiç bir murdarlık hiç bir ölü iş olmamalıdır. Bu gibi şeyler için ne zamanımız ne de yerimiz yoktur. Bizim yaşama ve hareket etme ve varlığımızı sürdürme konusunda ayrıcalığa sahip olduğumuz bu kutlu alana bu gibi şeyler dahil değildir. Yapmamız gereken yalnızca üç şey vardır: Tanrıya bakmak ve O’na övgü kurbanları sunmak. Çevremizdeki ihtiyaç içinde bulunan dünyaya bakmak ve iyilik yapmak. Ve aynı zamanda lütfun gücü aracılığı ile kendimizi içsel varlığımızda lekesiz tutmak isteriz. “Baba Tanrının gözünde temiz ve kusursuz dindarlık, kişinin sıkıntı çeken öksüzler ve dullar ile ilgilenmesi ve kendini dünyanın lekelemesinden korumasıdır.” Yakup 1:27

Böylelikle ister Yasanın Tekrarı 26.bölümde Musa’ya ya da ister İbraniler 13.bölümdeki Pavlus’a veya Yakup’a kulak verelim, bize konuşan Ruh aynı Ruh’tur ve bizi etkileyen önemli dersler aynı derslerdir – söz ile anlatılması imkansız değere ve manevi öneme sahip dersler – lütuf öğretişlerinin alınıp yalnızca zihinsel bir şekilde benimsendiği günümüzde tüm dünyasal ve öz ilgi ile bağlantılı davranışlara karşı durulması için bu dersler aracılığı ile uyarıda bulunulur.

Gerçekten de aramızda daha güçlü ve daha pratik bir hizmete acil olarak ihtiyaç duyulmaktadır. Hizmetlerimizde peygamberliğe ve çobanlığa özgü konularda hatırı sayılır bir eksiklik mevcuttur. Peygamberlik unsuru ile kast ettiğimiz hizmet karakterinin vicdan ile ilgilenmesi ve onu hemen Tanrının huzuruna götürmesidir. Buna çok büyük ihtiyaç duyulur. Zekaya hitap eden hizmet davranışı bol sayıda mevcuttur. Ama yürek ve vicdana hitap eden hizmet davranışı ne yazık ki üzücü şekilde azdır. Öğretmenin konuşması anlayışa hitap eder ve peygamberin konuşması ise vicdana hitap eder; 1 çoban ise yüreğe konuşur. Bizler elbette genel olarak konuşuruz. Bu üç unsurun tek bir kişinin hizmet alanında bulunması gibi durumlar da söz konusu olabilir. Ancak bu unsurlar farklıdırlar ve biz peygamberlik ve çobanlık armağanlarının toplulukta nerede eksik olduklarını hissedemeyiz; öğretmenler Rabbin, sevgili halkının yürek ve vicdanları ile ilgilenecekleri ruhsal güçleri için gayretli bir şekilde Rabbi beklemeleri gerekir. O’nun adına övgüler olsun ki, O hizmetkarlarının ihtiyaç duyduğu her armağana, her lütfa ve her güce sahiptir. İhtiyacımız olan tek şey gerçek bir yürek gayreti ve içtenliği ile O’nu beklemektir ve O mutlak bir kesinlik ile bizi kilisesinde yapmaya çağırdığı hizmet her ne ise o hizmet için uygun tüm lütuf ve manevi uygunluk ile destekleyecektir.

Ah! Keşke O’nun kutsal işinin her bölümünde tüm hizmetkarları daha derin bir gayret için harekete geçirilebilseler idi! Duam bu konuda çok daha derin adanmışlığa sahip olmamız için teşvik edilmemiz ve donatılmamızdır.


1. Pek çok kişi bir peygamberin gelecekte olacak olayları önceden bildiren bir kişi olduğu düşüncesine sahip görünür. Ama bu ifadeyi bu şekilde tanımlamak bir hata olacaktır. 1.Korintliler 14:28-32 ayetleri bize “peygamber” ve “peygamberlik etme” sözcüklerinin anlamlarını açıklarlar. Öğretmen ve peygamber yakın ve güzel bir bağlantı içindedirler. Öğretmen Tanrı sözündeki gerçekleri açıklar; peygamber ise bu sözleri vicdana uygular ve ayrıca şunu da ekleyebiliriz: çoban ise her ikisinin de yaptığı hizmetin yürek ve yaşam üzerindeki etkilerine bakar.