Yasa’nın Tekrarı 6

“Tanrınız Rabbin size öğretmek için bana verdiği buyruklar, kurallar ve ilkeler bunlardır. Mülk edinmek için gideceğiniz ülkede onlara uyun. Yaşamınız boyunca siz, çocuklarınız ve torunlarınız size verdiğim bütün kurallara ve buyruklara uyarak Tanrınız Rabden korkun ki, ömrünüz uzun olsun. Kulak ver, ey İsrail! Söz dinleyin ki, üzerinize iyilik gelsin ve atalarınızın Tanrısı Rabbin size verdiği söz uyarınca süt ve bal akan ülkede bol bol çoğalasınız. Dinle ey İsrail, Tanrımız Rab tek Rabdir!” Yasanın Tekrarı 6: 1-4.

Deniz kalesi
Deniz kalesi

Burada bize büyük ana gerçeğin sunulduğunu görürüz; İsrail ulusu Tanrılığın birliğine sımsıkı tutunmak ve bunu ikrar etmekten özellikle sorumlu idi ve bu gerçek Yahudi yönetim tarzının tam temelinde bulunmakta idi. Tanrılığın birliği insanların ileri geri şakalar yaptıkları ana sorumluluk merkezleri idi. Tanrılığın birliğine ilişkin sorumluluğu muhafaza ettikleri sürece mutlu, zengin ve verimli bir halk idiler. Ama bu sorumluluğu yerine getirmedikleri zaman, ellerindeki her iyi bereketi kaybediyorlar idi. Tanrılığın birliği onların büyük ulusal siperleri idi ve onların doğunun tüm uluslarından farklı olduklarının işareti idi. Ve bu görkemli gerçeği “pek çok tanrıları ve pek çok efendileri” olan bir putperest dünyanın gözü önünde itiraf etmeye çağrılmışlar idi. “Tanrımız Rab tek Rabdir” ifadesinin içeriği olan bu tek ve büyük ağırlığa sahip cümlenin içinde yer alan gerçek için düzenli bir tanıklık yapmak İsrail ulusunun yüce ayrıcalığı ve kutsal sorumluluğu idi. Ve bu tek cümledeki ifade, İsrail’in çevresindeki putperest ulusların sayılamayacak kadar çok sayıda olan sahte tanrıları ile aşikar bir zıtlık içindedir. İsrail ulusunun babası İbrahim putperestlerin tam ortasından dışarı çağrılmıştır. Ve bu çağrının nedeni, İbrahim’in tek ve yaşayan Tanrıya O’na güvenerek tanıklık etmesi idi. O’nun ile yürümesi, O’na dayanması ve O’na itaat etmesi idi.

Eğer okuyucu Yeşu’nun son bölümüne dönecek olur ise bu gerçek ile ilgili çarpıcı bir örnek görecek ve insanlara yapacağı yakın hitaplarda bundan çok önemli bir şekilde yararlanacaktır. “Yeşu İsrail oymaklarının tümünü Şekem’de topladıktan sonra İsrail’in ileri gelenlerini, boy başlarını, hakimlerini ve görevlilerini yanına çağırdı. Hepsi gelip Tanrının önünde durdular. Yeşu, tüm halka, ‘İsrail’in Tanrısı Rab şöyle diyor’ diye söze başladı. ‘İbrahim’in ve Nahor’un babası Terah ve öbür atalarınız eski çağlarda Fırat ırmağının ötesinde yaşar ve başka ilahlara kulluk ederler idi. Ama ben atanız İbrahim’i ırmağın öte yakasından alıp bütün Kenan topraklarında dolaştırdım; soyunu çoğalttım ve ona İshak’ı verdim.” Yeşu 24:1-3.

Yeşu burada halka atalarının başka tanrılara hizmet ettiğini hatırlatır – bunun çok ciddi ve ağır bir gerçek olduğu kesinlikle aşikardır. Ve halkın asla unutmaması gereken bir şey var idi; kendileri konusunda uyanık olmak gibi bir ihtiyaçları olduğunu, bunu hatırlayarak öğrenecekler idi.  Öyle ki, Tanrının egemen lütfu ve seçen sevgisi ile babaları İbrahim’i nasıl kötü bir ortamdan dışarı çağırdığını hatırlayarak putperestlikten geri çekilebilsinler! Eski dönemlerde atalarının içinde yaşamış olduğu aynı kötülüğü düşünmek için bilgece davransınlar ve kendilerini aynı ağır hatadan uzak tutabilsinler.

Yeşu, halka bu gerçeği sunduktan sonra onların önüne sıra dışı bir güç ve canlılık ile tarihlerinin tüm önde gelen olaylarını; babaları İshak’ın doğumundan başlayarak onun kendilerine hitap ettiği ana kadar gelen ve sonra şu sözleri ile konuyu özetleyen Yeşu’nun şöyle bir ricada bulunur: “Şimdi, bunun için Rabden korkun, içtenlik ve bağlılık ile O’na kulluk edin. ‘Atalarınızın Fırat ırmağının ötesinde ve Mısır’da kulluk ettikleri ilahları atın. Rabbe kulluk edin. İçinizden Rabbe kulluk etmek gelmiyor ise atalarınızın Fırat ırmağının ötesinde kulluk ettikleri ilahlara mı yoksa topraklarında yaşadığınız Amorluların ilahlarına mı kulluk edeceksiniz? Bu gün karar verin. Ben ve ev halkım Rabbe kulluk edeceğiz.” Yeşu 24:14,15.

Atalarının sahte tanrılara ya da ilahlara kulluk ettiğine dair gerçeğin tekrar edilişine dikkat edin. Ve ayrıca Yehova’nın onları getirmiş olduğu ülke bir kenarından diğer kenarına kadar düşman putperestliğin karanlık iğrençlikleri tarafından kirletilmiş idi.

Kutsal Ruhun esini aracılığı ile Rabbin bu sadık hizmetkarı karşı karşıya kalacakları şu tehlikeyi göstermek istemektedir; tek gerçek ve yaşayan Tanrının gerçeğinin ana merkezinde yaşadıktan sonra tekrar ilahlara tapınma seviyesine geri düşmek. Yeşu, onlara mutlaka tam bir adanmış yürek ile karar vermeleri gerektiği konusunda ısrar eder. “Kime kulluk edeceğinize bu gün karar verin.” Tanrıya kulluk etme konusunda karar vermek kadar basit ve sade hiç bir şey yoktur. Her şeye layık olan her zaman yalnızca O’dur. Tanrı, onları Mısır’daki tutsaklıklarından kurtararak, çöle götürüp çölden geçirerek ve Kenan ülkesine yerleştirerek şüphe götürmez bir şekilde kanıtlamış idi. İşte bu yüzden halkın yalnızca O’na kulluk etmesinden başka mantıklı bir hizmetlerinin olmaması gerekir idi.

Yeşu tüm bunları ne kadar da derinden hissetmiş idi. Konu ve vereceği karar şu çok iyi bilinen sözcükleri ile net olarak beyan edilmiştir: “Ben ve ev halkım Rabbe kulluk edeceğiz.” Ne güzel sözler ve ne kadar değerli bir karar! Ulusal inanç ne yazık ki, mahvoldu ama kişisel ve ailenin inancı her yerde ve her zaman Tanrının lütfu aracılığı ile muhafaza edildi.

Tanrıya bunun için şükürler olsun! Ve biz bu sözleri asla unutmayalım! “Ben ve ev halkım” Tanrının “Sen ve ev halkın” sözlerine imanın vermiş olduğu net ve hoş bir karşılıktır. Ağızları ile iman ikrarında bulunan Tanrı halkının hangi zaman olur ise olsun verilmiş olan herhangi bir zamanda bu ölümsüz karar hakkında doğru karar almaları Tanrının yüreği her adanmış çocuğunun bir ayrıcalık koşuludur. “Ben ve ev halkım Rabbe kulluk edeceğiz.”

Evet, bu kutsal karar alındıktan sonra aynı karar ile devam edilebilmesi için gerekli olan sürekli tedarik ya da sağlayış yalnızca Tanrının lütfu aracılığı ile mümkün olabileceği bir gerçektir. Ama yüreğin eğiliminin Rabbi tam olarak izlemek olduğu bir yerde güvenlik içinde dinlenebiliriz çünkü ihtiyaç duyduğumuz lütuf bize ger gün hizmet verecektir; çünkü şu teşvik edici sözlerin her zaman hatırlanması gerekir. “Lütfum sana yeter çünkü gücüm senin güçsüzlüğünde yetkin kılınır.”

Şimdi bir an için Yeşu’nun topluluğa söylediği canı harekete geçiren etkili sözlerini okuyalım. Bu sözler çok vaatkar görünmektedir. “Halk, ‘Rabbi bırakıp başka ilahlara kulluk etmek bizden uzak olsun!” diye karşılık verdi. ‘Çünkü bizi ve atalarımızı Mısır’da kölelikten kurtarıp oradan çıkaran, gözümüzün önünde o büyük mucizeleri yaratan, tüm yolculuğumuz ve uluslardan arası geçişimiz boyunca bizi koruyan Tanrımız Rabdir. Rab bu ülkede yaşayan bütün ulusları, yani, Amorluları önümüzden kovdu ve biz de O’na kulluk edeceğiz. Çünkü Tanrımız O’dur.” Yeşu 24: 16-18.

Tüm bu söz ve tutumları çok iyi idi ve gayet umutlu görünüyor idi. Yehova’nın kendilerinden istediği itaat talebinin manevi temeli üzerinde net bir görüşe sahip gibi görünüyorlar idi. Tanrının kendileri için yapmış olduğu tüm kudretli işleri tam bir titizlik ile hatırlayabiliyorlar idi. Ve hiç kuşkusuz, putperestliğe karşı gayretli ve içten bir şekilde karşı çıktılar ve Tanrıları Yehova’ya itaat etmek için söz verdiler.

Ama Yeşu’nun tüm bu ikrarlar ile ilgili olarak tatmin olmadığı ortada idi. Çünkü, Yeşu onlara, ‘ama sizler Rab için kulluk edemeyeceksiniz, çünkü O kutsal bir Tanrıdır ve kıskanç bir Tanrıdır. Günahlarınızı ve suçlarınızı bağışlamayacak. Rabbi bırakıp yabancı ilahlara kulluk eder iseniz Rab daha önce size iyilik etmiş iken, bu kez size karşı döner ve sizi felakete uğratıp yok eder’ dedi. Halk, ‘Hayır,, Rabbe kulluk edeceğiz’ diye karşılık verdi. O zaman Yeşu halka, ‘Kulluk etmek üzere Rabbi seçtiğinize siz kendiniz tanıksınız’ dedi. ‘Evet, biz tanığız’ dediler. Yeşu, ‘ Öyle ise şimdi aranızdaki yabancı ilahları atın ve yüreğinizi Rabbe verin’ dedi. Halk, ‘Tanrımız Rabbe kulluk edip O’nun sözünü dinleyeceğiz’ diye karşılık verdi.” Yeşu 24: 19-24.

Yeşu’nun İsrail topluluğuna Tanrıyı sunduğu bu konunun üzerinde şimdilik durmayacağız. Bu bölümde, Yeşu’nun Tanrılığın tek olduğu gerçeğine en önemli yeri verdiğini göstermek amacı ile işaret ettik. İsrail’in yeryüzünün tüm ulusları önünde tanıklık etmeye çağrıldığı gerçek bu idi. Ve onlar bu gerçekte putperestliğin sinsi tuzaklarına karşı manevi güvenliklerine sahip olacaklar idi.

Ama ah, ne yazık! Güvenlikleri olması gereken bu gerçek onları hızlı ve belirgin bir şekilde başarısızlığa düşürdü. Yeşu’nun sözlerinin güçlü etkisi altında halkın vermiş olduğu vaatler, sözler ve aldıkları kararlar çok geçmeden, sabahın erken saatlerindeki çiyin ve sabah bulutunun geçip gittiği gibi kaybolup gittiler. “Yeşu yaşadıkça ve Rabbin İsrail için yapmış olduğu büyük işleri görmüş olup Yeşu’dan sonra sağ kalan ileri gelenler durdukça halk Rabbe kulluk etti. Rabbin kulu Nun oğlu Yeşu yüz on yaşında öldü. Onu Efrayim’in dağlık bölgesindeki Gaaş dağının kuzeyine, kendi mülkünün sınırları içinde kalan Timnat-Heres’e gömdüler. Bu kuşaktan olan herkes ölüp atalarına kavuştuktan sonra Rabbi tanımayan ve O’nun İsrail için yaptıklarını bilmeyen yeni bir kuşak yetişti. İsrailliler Rabbin gözünde kötü olanı yaptılar. Baallar’a taptılar. Kendilerini Mısır’dan çıkaran atalarının Tanrısı Rabbi terk ettiler. Çevrelerinde yaşayan ulusların değişik ilahlarına bağlanıp onlara taparak Rabbi öfkelendirdiler. Çünkü Rabbi terk edip Baal’e ve Aştoret’lere taptılar.” Hakimler 2:7-13.

Sevgili okuyucu, tüm bu yazılanlar ne kadar çok nasihat içeriyor! Hepimize yapılan tam ve ciddi bir uyarı! Çok kısa sürede terk edilen büyük, çok önemli, özel ve karakteristik gerçek! Tek gerçek ve yaşayan Tanrıdan Baal ve Aştoret için vazgeçilir. Yeşu ve ileri gelenler yaşadıkları sürece onların varlıkları ve yaptıkları etki İsrail’i açıkça sapmaktan korudu. Ama bu manevi koruyucular dünyadan ayrıldıktan sonra putperestliğin karanlık gelgiti devreye girdi ve ulusal imanın temellerini kökünsen sürükleyip götürdü. İsrail’in Yehova’sının yerine Baal ve Aştoret geçtiler. İnsanın etkisi çok zavallı, güçsüz bir destek ve çok zayıf bir korucudur. Tanrının gücü tarafından destek almamız gerekir, aksi takdirde er ya da geç dağılırız. İnsanların Tanrının gücüne değil de yalnızca insanın bilgeliğine dayanan iman, zavallı, dayanaksız ve değersiz imandır. Bu tür bir iman deneme gününe dayanamayacaktır; kızgın fırına tahammül edemeyecektir; mutlaka çökeceği kesindir.

Bunu hatırlamakta yarar var. İkinci el bir iman asla başarılı olmayacaktır. Mutlaka canı Tanrıya bağlayan diri bir hattın mevcut olması gerekir. Tanrı ile bireysel olarak ilişkide olmamız gerekir, aksi takdirde deneme zamanı geldiğinde dayanamayız. İnsan örneği ve insan etkisi, bunların hepsi kendi yerlerinde iyi olabilirler. Yeşu’ya ve ileri gelenlere bakmak ve onların Tanrıyı nasıl izlediklerini görmek halk için çok yararlı idi, onları örnek alıyor ve onların tutumlarından etkileniyorlar idi. Şu atasözü oldukça doğrudur: “Demir, nasıl başka demiri keskin hale getirir ise bir insanın yüzü de dostu için aynı işi yapar.” Çevremizde bulunan birkaç gerçekten adanmış yürek çok teşvik edicidir; Mesih’e sadık kalan kişilerin gelgitinin kucağında taşınmak çok keyif vericidir – Tanrının kişiliği ve Tanrının amacı için keyif vericidir. Ama her şey bu kadarı ile kalsa idi ve eğer kişisel imanın ve kişisel bilginin derin kaynağı olmasa idi; eğer bireysel ilişki ve paydaşlık tanrısal bir şekilde oluşturulmasa ve aralarında tanrısal destekli bir hat bulunmasa idi o zaman insan desteği uzaklaştırıldığında; insan etkisinin gelgiti başladığında; genel çökme ortaya çıktığında bizler de prensip olarak Yeşu ve ileri gelenlerin günlerinde İsrail gibi Rabbi izler ve sonra O’nun adını anmaktan vazgeçer ve şimdiki dünyanın akılsızlıklarına ve boşluklarına geri döner idik – aslında durum şimdi de Baal ve Aştoret örneğinden daha iyi değildir.

Ama öte yandan yürek Tanrının gerçeğinde ve lütfunda tam olarak temellendiği zaman; her gerçek imanlının söyleme ayrıcalığına sahip olduğu “Kime inandığımı biliyorum ve O’nun beni o güne kadar koruyacak güce sahip olduğundan eminim.” O zaman herkes insanların önünde Mesih’i kabul etmekten kaçınsa da, kendimizi bir insan gücünün yardımı ile ya da insan kolunun desteğinin yardımı olmadan terk edilmiş bir halde bulsak da “Tanrının temelini” her zaman kesin olarak bulabiliriz. Ve itaat yolu kutsal karar ve enerji ile yürünmek üzere önümüzde açık olarak görünecektir.

Hiç bir zaman ağzı ile iman ikrarında bulunan kilisenin İsrail’in tarihinden derin ve kutsal dersler öğrenmesi gerektiğine ilişkin tanrısal amacın gerçeğini asla gözden kaybetmemeliyiz. “Önceden her ne yazıldı ise bizim öğrenmemiz için yazılmıştır; öyle ki, biz kutsal yazıların verdiği sabır ve teselli ile umuda sahip olabilelim.” Tüm bu dersleri Eski Antlaşma’daki kutsal yazılardan öğrenmek için kendimizi çekici bazı analogları araştırarak, mera uyandıran teoriler ya da uyumsuz örnekler ile meşgul etmemiz gerekmez. Ama pek çok kişi ne yazık ki bunu yapmaktadır! Tüm bunları denemişlerdir ve kutsal yazılarda “teselli” bulmak yerine ölümcül hatalar olmasalar dahi boş ve akılsız aldatmacalara kapılıp sürüklenmişlerdir.

Ama bizim işimiz esin ile yazılmış olan tarih sayfasına kaydedilmiş olan diri gerçekler iledir! Bizim bu diri gerçekleri incelememiz gerekir. Önemli pratik gerçeklerimizi bunlardan çekmemiz gerekir. Örneğin şimdi önümüzde bulunan ağır ve öğüt veren gerçeği ele alalım- İsrail’in tarih sayfasında Yeşu’dan Yeşaya’ya kadar derin ve engin karakterlerde önde gelen bir gerçek – İsrail’in tutmaya ve kabul etmeye özellikle çağrılmış olduğu o gerçekten yas verecek şekilde ayrıldığı gerçeği – Tanrılığın bir ya da tek olduğu gerçeği! İsrail halkının yaptığı ilk şey bu çok büyük ve çok önemli gerçeği bu köşe taşını, tüm yaradılışın temelini, ulusal varlığın yüreğini ya da merkezini terk etmek oldu. İsrail bu gerçekten vazgeçti ve tufandan önceki atalarının putperestliğine ve çevrelerindeki ulusların tanrısaymazlığına geri döndü. Bir ulus olarak bağımlı oldukları varlıklarını muhafaza ederek o görkemli ve eşsiz gerçeği terk ettiler. Eğer bu gerçeğe sımsıkı tutunmuş olsalar idi yenilmez olacaklar idi ama bu gerçeğe teslim olmamak ile diğer başka her şeye teslim oldular ve çevrelerindeki ulusların durumundan da daha kötü bir duruma geldiler; ışığa ve bilgiye karşı günah işlediler. Gözleri açık bir halde günah işlediler – çok ciddi ve gayretli uyarılara rağmen yine de günah işlediler. Ve bu konuda bir ek yapacak olur isek itaatsizlikleri ve karşı çıkmaları çok akılsızca ve sık tekrar edildi.

Evet, sevgili okuyucu, İsrail, tek gerçek ve diri tanrı olan antlaşmalarının tanrısı Yehova Elohim’e tapınmaktan vazgeçti. YEhova Elohim onların yalnızca Yaratıcısı değil, ama aynı zamanda onlar için Kefaret eden Kurtarıcıları idi; onları Mısır ülkesinden dışarı çıkarmış idi. Kızıl Deniz’den geçmelerini sağlamış idi. Çölde dolaştırır iken onlara rehberlik etmiş idi. Şeria ırmağından karşıya O’nun sayesinde geçmiş ve zaferli bir şekilde O’nun ataları İbrahim’e vaat etmiş olduğu mirasa yerleşmişler idi. Tüm diğer ülkelerin yüceliği olan ve içinden süt ve bal akan bir ülke! Ama halk O’na sırtını döndü ve kendisini sahte tanrılara tapınmaya verdi. “Puta taptıkları yerde O’nu kızdırdılar. Putları ile O’nu kıskandırdılar.” Mezmur 78:58.

Tanrının iyiliğini ve sevecen ilgisini bu kadar çok görmüş olan ve iyi bilen, O’nun kudretli işlerini, sadakatini görkemini ve yüceliğini çok iyi tanıyan bir halkın bir ağaçtan yapılmış bir puta boyun eğebilmesi gibi bir akılsızlık gerçekten de çok şaşırtıcı görünüyor. Ama durum ne yazık ki böyle idi. Sina dağının eteklerindeki altın buzağı günlerinden bu yana tüm tarihleri Nebukadnezar yüzünden Kudüs’ün harabe haline geldiği güne kadar yenilemez bir putperestlik ruhu tarafından yönetildiğini görmekteyiz. Yehova, tahammülü, sabrı ve bol iyiliği nedeni ile onları günahlarının ve akılsızlıklarının korkunç sonuçlarından kurtarmak ve düştükleri yerden kaldırmak amacı ile aralarına peygamberler, kurtarıcılar gönderdi. Ve tükenmez merhameti ve sabrı ile defalarca onları düşmanlarının elinden kurtardı. Halkın arasına gönderdiği bu kurtarıcılardan bazıları şunlardır: Otniel, Ehud, Barak, Gideon ve Yeptah ve Şimşon O’nun merhametinin ve gücünün aracıları oldular ve O’nun derin ve yumuşak sevgisine ve zavallı aldatılmış halkına duyduğu şefkate tanıklık ettiler. Gönderilen bu kurtarıcı ve hakimler birer birer aralarından ayrıldıkça ulus tekrar putperestlik günahının içinde düştü.

Krallar döneminde de bu durum değişmedi. Ve yine aynı melankolik ve yürek parçalayan öykü tekrar yaşandı. Evet, arada sırada ulusun tarihinin derin hüznünün belli dönemlerinde bazı parlak yıldızlar da parladıkları doğrudur; örneğin, bir Davut, bir Asa, bir Yehoşafat, bir Hezekiya ve bir Hoşea – bu karanlık ve kötü dönemin tazeleyen, yenileyen ve bereketleyen istisnaları oldular. Ama yine de bu tür kişiler bile halkın yüreğinden o iğrenç putperestliğin zehirli kökünü çıkarıp atma konusunda başarısız oldular.  Süleyman’ın krallığı döneminde eşi benzeri bulunmayan görkemlerin ortasında bile bu zehirli kök acı dallarının gelişmesini sürdürdü ve Aşterot’un yüksek yerlerinde ve Zidonyalıların tanrıçasında ; Ammonluların tiksindirici Milkom’unda ve Moavlıların iğrenç Kemoş’unda canavarca bir şekilde kendilerini gösterdiler.

Sevgili okuyucu, yalnızca bu konu hakkında düşün: Bir an dur ve Molek’in kefeninin önünde yere eğilen, Süleyman’ın Özdeyişleri ve Vaiz yazarının ifade ettiği şaşırtıcı gerçek üzerinde düşün! Ve İsrail’in krallarının en zengin, en bilge ve en görkemli olanlarının buhur yaktıkları ve Kemoş’un sunağı üzerinde sunular sunduklarını yalnızca gözünün önüne getirmeye çalış!

Evet, burada gerçekten de üzerinde düşünmemiz gereken bir şey vardır. Ve bu şey bizim öğrenmemiz için yazılmıştır. Süleyman’ın krallığı şu anda dikkatimizi vermiş olduğumuz gerçeğin en çarpıcı ve en etkili kanıtlarını yani, İsrail’in Tanrılığın tekliği ile ilgili büyük gerçekten tam ve umutsuzu bir şekilde kopmuş olmasıdır – İsrail’de var olan yenilemez putperestlik ruhu. Özellikle bu gerçeğe sımsıkı yapışmaları ve onu itiraf edip kabullenmeleri gerekir iken ve çağrıları bu konuda iken ısrar ile tam aksini yaptılar ve bu gerçeği terk ettiler.

Konunun karanlık çizgisinin ardından daha fazla gitmeyeceğiz. Putperestlikleri sonucunda ulusun üzerine gelen yargının şaşırtıcı örneği üzerinde de durmayacağız. Halk şimdi peygamber Hoşea’nın sözünü ettiği şu durum içindedir: “İsrailliler uzun süre kral, önder, kurban, dikili taş, efod ve aile putu olmadan yaşayacak.” Hoşea 3: 4. Putperestliğin kirli ruhu onlardan dışarı çıkmıştır; bu “pek çok gün” boyunca “kendisinden daha kötü başka yedi ruh ile geri dönmek için! – ruhsal kötülüğün en yetkin şekli! Ve sonra uzun süredir yanlış yönlendirilen ve yoldan sapmış halkın üzerine sıkıntı günleri gelecektir. “Yakup’un sıkıntı zamanı.”

Ama Tanrıya şükürler olsun ki, kurtarış gelecektir! Yenilenmiş ulus için parlak günler hazırdır – yeryüzünde cennet günleri – aynı peygamber Hoşea da bize yine şu sözleri söyler: “Sonra dönüp Tanrıları Rabbi ve kralları Davut’u arayacaklar. Son günlerde korkarak Rabbe ve O’nun iyiliğine yönelecekler.” Hoşea 3: 5. Tanrının İbrahim’, İshaka’a, Yakup’a ve Davut’a vermiş olduğu tüm vaatler bereketli bir şekilde yerine gelecek ve Yeşaya’dan Malaki’ye kadar olan peygamberlerin tüm parlak ön görüleri görkemli bir şekilde gerçekleşecektir. Evet, hem vaatler hem de peygamberlikler Kenan diyarında İsrail için birebir ve görkemli bir şekilde yerine gelecektir. Çünkü “kutsal yazılar ihlal edilemez.”  Uzun, karanlık ve dehşetli geceyi bu yeryüzünde şimdiye kadar parlamış olan en parlak gün izleyecektir. Siyon kızı “Doğruluk Güneşinin” parlak ve bereketli ışınlarında güneşlenecek ve bu zevk verici durumun tadını çıkartacaktır. Ve “suların denizleri kapladığı gibi yeryüzü de Rabbin bilgisi ile dolacaktır.”

İsrail’in geleceği hakkında konuşan bu peygamberlerin bu bölümün sayfalarında yazdıkları parlak kısımların yeniden üretilmesi gerçekten de çok zevk veren bir uygulama olacaktır. Ama biz bu konuda bir girişimde bulunamayız; buna gerek yoktur ve bizim hoşumuza gitmese de ve okuyucuyu tazelemese de yerine getirmemiz gereken bir görev vardır. Ve bu görevin yararlı olmasını gayretli bir şekilde umut ediyoruz.

Görev şudur- okuyucunun dikkatini çekme konusunda ısrarlı olmak – ve Tanrının tüm kilisesinin dikkatini çekmek için ısrarlı olmak – üzerinde çok uzun durduğumuz İsrail’in öyküsünde yer alan o ciddi gerçeğin pratik uygulaması – Yasanın Tekrarı 6:4 ayetindeki, “Dinle ey İsrail, Tanrımız tek Rabdir!” ifadesinde yer alan büyük gerçekten çok hızlı ve tamamen vazgeçilmesi.

Belki bize şöyle bir soru sorulabilir: “Bu gerçek, Tanrının kilisesi için nasıl verimli olabilir?” Biz, bu gerçeğin çok ciddi bir ürüne sahip olduğuna inanıyoruz. Ve ayrıca eğer bu konuya işaret etmekte başarısız olur isek Mesih’e ve O’nun kilisesine karşı olan görevimiz konusunda duyarsız davranmaktan suçlu olacağımıza inanıyoruz. Biz, İsrail’in tarihindeki tüm büyük olayların bizim için eğitim, öğüt ve uyarı ile dolu olduğuna inanıyoruz. Bu olaylardan bize yarar sağladığımızı görmek bizim işimiz ve sımsıkı bağlı olduğumuz görevimiz – bu öğütleri doğru bir şekilde incelemeye önem verelim ve onlara kulak asalım!

Şimdi, insanların önünde Mesih’in bir tanığı olarak Tanrının kilisesinin tarihini gözden geçirir iken gördüğümüz şudur: Tanrının kilisesi, kariyerinin başlangıcını belirlemiş olan bereket ve ayrıcalığın tüm doluluğu içinde iken koruma ve itiraf etme konusunda özellikle sorumlu olduğu bu gerçeklerden kaymaya başlamıştır. Aden bahçesindeki Adem gibi; yenilenmiş yeryüzündeki Nuh gibi ve Kenan diyarındaki İsrail gibi. Ve Tanrının gizemlerinin sorumlu kahyası olarak kilise de yerine yerleştirildikten kısa bir süre sonra sendelemeye ve düşmeye başladı. Kendi varlığının özelliği olan ve Hristiyanlığı daha önce olanlardan tamamen ayıran bu büyük gerçeklerden nerede ise hemen vazgeçmeye başladı. Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in gözlerinin önünde bile kilisenin tanıklığının temellerini kazıp yıkan hatalar ve kötülükler çalışmaya başlamışlar idi.

Bizden bu konuda kanıtlar mı isteniyor? İstensin, çünkü ne yazık ki, bu tür kanıtlara bol miktarda sahibiz. Kilisenin enkazı için şimdiye kadar yaşamış olan herhangi birinin döktüğünden ve inlediğinden çok daha fazla göz yaşı dökmüş ve inlemiş o kutsal elçinin sözlerine kulak verin. Şöyle demektedir: “Sizi Mesih’in lütfu ile çağırıp değişik bir Müjde’ye böylesine çarçabuk dönmenize şaşıyorum, gerçekten başka bir Müjde yoktur.” Galatyalılar 1:6,7. “Ey akılsız Galatyalılar, sizi kim büyüledi? İsa Mesih çarmıha gerilmiş olarak gözlerinizin önünde tasvir edilmedi mi?” Galatyalılar 3:1,2. “Ne var ki, eskiden Tanrıyı tanımadığınız zamanlarda gerçek olmayan tanrılara kölelik ettiniz. Ama şimdi ise Tanrıyı tanıdınız, daha doğrusu Tanrı tarafından tanındınız. Öyle ise nasıl oluyor de bu değersiz ve etkisiz ilkelere dönüyorsunuz? Yeniden onların kölesi mi olmak istiyorsunuz? Özel günler, aylar, mevsimler ve yıllar kutluyorsunuz.” Galatyalılar 4:8-10. Dindar doğaya Hristiyan kutlamaları çok etkili ve hoş görünür ama elçinin yargısına göre bu, Kutsal Ruhun yargısı açısından Hristiyanlıktan vazgeçmek ve putlara tapınmak anlamına geliyor idi. “Sizin için korkuyorum, yoksa uğrunuza boşuna mı emek verdim?” Galatyalılar 4:11. “İyi koşuyordunuz. Siz gerçeğe uymaktan kim alıkoydu? Buna kanmanız sizi çağıranın isteği değildir. Azıcık maya bütün hamuru kabartır.” Galatyalılar 5:7-9.

Ve tüm bunlar elçinin yaşadığı dönemde olmaktadır. Başlangıç, kilisede İsrail’de olduğundan bile daha hızlı oldu. Çünkü İsrail Yeşu’nun tüm günleri sırasında ve Yeşu’dan sonra hayatta kalan ileri gelenlerin döneminde Rabbe hizmet etti. Ama kilisenin üzücü ve aşağılayıcı tarihinde şeytan, yiyeceklere mayayı ve buğdayın arasına da deliceyi sokarak hemen hemen derhal başarı elde etti. Elçilerin dönemi sona ermeden sinsi meyvesini taşıyan tohum ekilmiş idi ve melekler tarlaları delicelerden temizleyinceye dek ürün vermeye devam edecekler idi.

Ancak bu konu ile ilgili olarak kutsal yazılardan daha fazla kanıt vermemiz gerekiyor. Esin ile yazan aynı elçiden, hizmetinin sonuna yaklaştığı dönemde yüreğindekileri sevgili oğlu Timoteos’a döker iken neler söylediğine kulak verelim: “Biliyorsun; Asya ilindekilerin hepsi beni terk edip gittiler.” 2.Timoteos 1:15. “Tanrı sözünü duyur. Zaman uygun olsun olmasın, bu görevi sürdür. İnsanları tam bir sabır ile eğiterek ikna et, uyar ve isteklendir. Çünkü öyle bir zaman gelecek ki, sağlam öğretiye katlanamayacaklar. Kulaklarını okşayan sözler duymak için çevrelerine kendi arzularına uygun öğretmenler toplayacaklar. Kulaklarını gerçeğe tıkayacak ve masallara sapacaklardır. “ 2.Timoteos 4:2-4.

Burada bilge bir usta olarak kilisenin temelini atmış olan bir kişinin tanıklığı söz konusudur. Ve bu kişinin kendi kişisel deneyimi ne idi? Bu kişi, aynı kutsal Efendisi gibi tek başına bırakılmış, daha önceki zamanların tazeliği, tomurcuğu ve gayret ile ateşi ile kendisinin etrafında toplanmış diğer kişiler tarafından terk edilmiş idi; Hristiyanlığın temellerini alt üst etmeyi ve Tanrının seçtiği kişilerin imanını zayıf düşürmeyi amaçlayan Yahudi öğretmenler tarafından geniş ve sevgi ile dolu yüreği kırılmış idi. Ve ağızları ile iman ikrarında bulunmuş olan kişilerin yolları nedeni ile ağlamış idi, çünkü onlar “Mesih’in çarmıhının düşmanları idiler.”

Tek bir sözcük ile elçi Pavlus Roma’da hapiste tutuklu iken durumdan haberdar olduğu zaman ağzı ile iman ikrarında bulunan bedenin umutsuz enkazını gördü. Pavlus, bir zamanlar son yolculuğunu yaptığı gemide olup biten şeylerin aynısının bedenin de başına geleceğini anladı – bu yolculuk kilisenin bu dünyadaki üzücü öyküsüne çarpıcı ve önemli bir örnek teşkil eder. Ama bu noktada okuyucumuza hatırlatmak istediğimiz bir şey var: o da şu anda Mesih’in yeryüzündeki sorumlu bir tanığı olarak kilise meselesi ile ilgilendiğimiz. Bu durumun net olarak anlaşılması gerekir. Aksi takdirde konu ile ilgili düşüncelerimizde büyük bir hata yapmış oluruz. Kilise hakkında Mesih’in bedeni ve aynı zamanda O’nun dünyadaki ışığını taşıyan ya da tanığı olarak titiz bir ayırt etme yapmamız zorunludur. Bir önceki özelliği ile yani Mesih’in bedeni olarak başarısızlık imkansızdır; diğer ikinci özellikte ise mahvoluş tam ve umutsuzdur.

Mesih’in bedeni olarak kilise göklerdeki diri ve yüceltilmiş Başı ile birleşmiş olarak Kutsal Ruhun varlığı ve içinde konut kurmuş olması nedeni ile hiçbir şekilde asla başarısızlığa düşemez – Pavlus’un yolculuk ettiği gemi gibi düşman dünyanın fırtınaları ve kaba dalgaları tarafından asla paramparça edilemez. Kilise Mesih’in Kendisi kadar sağlamdır. Baş ve Beden birbirinden ayrılamaz şekilde birdir. Bu kutsal Beden’in en önemsiz ve en zayıf üyesine bile hiç bir şekilde ne yeryüzü ne de cehennem, ne insanlar ne de kötü ruhlar asla dokunamazlar. Tüm üyeler Tanrının önünde, O’nun lütufkar bakışları altında Mesih’in Kendisinin tüm doluluğu, güzelliği ve kabul edilebilirliğine sahip olarak dururlar. Baş nasıl ise üyeler de öyledirler – tüm üyeler birliktedir – her üye tek başına özeldir. Hepsi de Mesih’in çarmıhta tamamlamış olduğu işin tam sonsuz sonuçları içinde dururlar. Buradaki sorumluluk ile ilgili hiç bir sorun yoktur ve olamaz. Baş Kendisini Beden’in tüm üyelerinden sorumlu kılmıştır. Ve O, her talebi mükemmel bir şekilde karşılar ve her sorumluluktan sorumludur. Geriye sevgiden başka hiç bir şey kalmaz – Mesih’in yüreği kadar derin sevgi, tamamladığı işi kadar mükemmellik ve Tahtı gibi değişmezlik. Herhangi birine ya da Tanrının kilisesinin tüm üyelerine karşı çıkabilecek olan olası her sorun Tanrı ve O’nun Mesihi arasında çarmıhta sonsuza kadar çözüm bulmuştur. Her bir üyenin tek başına ve tüm üyelerin birlikte tüm günahları, tüm suçları, tüm zayıflıkları, tüm acıları, tüm hastalıkları ve tüm yoksullukları – evet, tam ve en kesin şekilde Mesih’in üzerine kondu ve O’nun tarafından taşındı. Esnemez adaleti, sınırsız kutsallığı ve sonsuz doğruluğu ile Tanrı Mesih’in bedeninin üyelerinin her birinin tam kurtuluşu, mükemmel bereketi ve sonsuza kadar kalıcı yüceliğinin yolunda durup herhangi bir şekilde engel teşkil edebilecek her şey ile ilgilendi – Tanrının topluluğu. Bedenin her üyesi Baş’ın yaşamı aracılığı ile beslenir. Binadaki her taş köşe taşının yaşamı aracılığı ile yaşam bulur. Hepsi asla ve hiç bir zaman asla birbirinden çözülemeyecek olan bir bağın gücü ile birbirlerine bağlıdırlar.

Ve ayrıca, Mesih’in bedeninin mutlak bir çözülmezlik ile birbiri ile birleşmiş olduğu gerçeğinin kesin bir şekilde anlaşılması gerekir. Bu bağ, sımsıkı tutunulması gereken bir doruk noktasıdır. Ve sadık bir şekilde itiraf edilmesi gerekir. Ama öyle görülüyor ki, bu gerçeğe tutunulamıyor ve bu gerçek itiraf edilip kabul edilemiyor. Ve bu gerçek anlaşılmadıkça, ona inanılmadıkça ve bir kişinin konu hakkında bazen işittiği ifadeler yargılandıkça şu konuda gerçekten de kuşku duyulacaktır; insanlar kendilerini bu şekilde ifade ettikleri takdirde Mesih’in bedeninin birliği ile ilgili görkemli gerçek tanrısal bir şekilde hiç bir zaman kavranmayacaktır – Kutsal Ruhun konut kurması aracılığı ile yeryüzünde muhafaza edilen bir birlik.

Bu nedenle, örneğin, bazen kişilerin “Mesih’in bedeninin parçalandığından” söz ettiklerini duyarız. Bu tam bir hatadır. Böyle bir şey kesinlikle mümkün değildir. Reformcular sırtlarını Roma sistemine döndükleri zaman Mesih’in bedenini parçalamak ile suçlandılar. Ne kadar büyük bir yanlış anlaşılma! Reformcuların karşı çıktıkları konular manevi kötülük, öğretiş hatası ve batıl inançlar gibi konular hakkında idi. Elinde Yeni Antlaşma olan herhangi biri sayısız iğrençlikleri olan roma kilisesini Mesih’in bedeni olarak görebilir? Tanrının gerçek kilisesi hakkında en ufak bir fikre dahi sahip olan biri nasıl olur da dünyanın şimdiye kadar görmüş olduğu şeytanın en büyük baş yapıtı ve kötülüğün en karanlık kütlesi olan Roma kilisesine Tanrının kilisesi ünvanını verebilir?

Hayır, değerli okuyucu, bu dünyanın sistemlerine bizler asla yüz vermeyiz; eski çağ, orta çağ, modern çağ, Grek, Latin, Anglikan, Ulusal ya da Popüler, kurulu ya da dağınık – Tanrının tek gerçek kilisesi vardır ve o da Mesih’in bedenidir. Bu güne kadar ve hiç bir zaman gök kubbenin altında adını ne koyarsanız koyun “Tanrının Kilisesi” ya da “Mesih’in bedeni” olarak söz edilmesi için en ufak bir hakka sahip olan hiç bir din sistemi mevcut değildir. Ve bunun bir sonucu olarak Mesih’in bedeni asla tek ve gerçek olma özelliğini kaybetmeyecektir. Hayır! Aksine, bedenin birliğine ilişkin gerçeği sadık bir şekilde muhafaza ve itiraf eden herkesin Mesih’in bedenini bu saçma sistemlerden ayrı tutması bir görevdir.

Bedendeki Hristiyanların hiç biri Mesih’in bedeninin ya da Tanrının kilisesinin ünvanına ters düşen bir söz edemezler. Mesih’in bedeninin üyeleri her yerdedirler. Onların, Rabbimiz İsa Mesih’in Tanrılığını inkar eden ortamların dışında olmak üzere günümüzün tüm çeşitli inanç organizasyonlarında bulunmaları gerekir. Herhangi bir gerçek imanlının Rabbine küfür edildiği bir yere devam edebileceği düşüncesini kabul edemeyiz. Ama Tanrının topluluğu üzerinde hak iddia edebilen bir imanlılar bedeni olmasa da tüm imanlılar Tanrının topluluğu temelinde toplanmaktan sorumludurlar ve bundan başka hiçbir topluluğun temelinde bir araya gelmemeleri gerekir.

Ve eğer bize “Bunu nasıl bileceğiz- bu temeli nerede bulmamız gerekir?” şeklinde sorular sorarlar ise o zaman onlara vereceğimiz karşılık şu olacaktır: “Gözünüz sağlam ise, o zaman tüm bedeniniz aydınlık olur.” Matta 6:22. “Eğer bir kimse Tanrının isteğini yerine getirmek istiyor ise bu öğretinin tanrıdan mı olduğunu yoksa kendiliğimden mi konuştuğumu bilecektir.” Yuhanna 7:17. Tanrıya şükürler olsun ki, bunun için “bir yol vardır” ve yine de “yırtıcı kuş yolu bilmez ve doğanın gözü onu görmemiştir. Güçlü hayvanlar oraya ayak basmamış ve aslan oradan geçmemiştir.” Eyüp 28:7. Doğadaki en keskin göz bile bu yolu göremez ve ne kadar güçlü de olsa bu yolda yürüyemez. O zaman bu yol nerededir? İnsan, okuyucu ve yazar, her biri için yol şuradadır: “Bilgelik Rab korkusudur ve kötülükten kaçınmak akıllılıktır.” Eyüp 28:28. Ama kendilerinden daha fazla zeka bekleyebileceğimiz kişilerden işitmediğimiz bir başka ifade daha vardır: “Mesih’in bedeninden kesilip atılmak!” 1

Tanrıya övgüler olsun ki, bu da imkansızdır. Mesih’in bedeninin tek bir üyesi bile Baş’tan hiç bir zaman ayrılamaz ya da Kutsal Ruh tarafından yerleştirilmiş olduğu konumundan atılamaz; Tanrının sonsuz amacını izler iken ve Rabbimiz İsa Mesih’in tamamladığı kefaret nedeni ile üyelerin Baş’tan ayrılmaları imkansızdır. “Bir’de tanrısal Üç” bedenin en zayıf üyesinin sonsuza kadar güvencesini ve bütünün çözülemez birliğinin korumasını sağlamıştır.

O zaman tek bir sözcük ile vahiyle yazan elçinin Efesliler’e yazdığı mektubun dördüncü bölümünde kaleme alındığı gibi, “tek bir beden olduğu”, bu bedenin başının Mesih olduğu ve bedene şekil veren gücün Kutsal Ruh olduğu ve tüm gerçek imanlıların bunların üyesi olması o gün olduğu gibi bu gün için de doğru ve geçerlidir. Bu beden Pentikost gününden beri yeryüzünde olmuştur ve şimdi de yeryüzündedir ve Mesih gelinceye- o gün hızla yaklaşmaktadır – ve bedeni Babasının evine alacağı ana kadar yeryüzünde olmaya devam edecektir. Bu beden, zaman içinde üyelerinin sürekli ardıllıklarını devam ettirdikleri aynı bedendir. Bu aynı şu örnekteki duruma benzer: Kraliyet ordusunun belirli bir alayının Waterloo’da olduğundan ve şimdi o alayın Aldershot’ta karargah kurmuş olan söz eder iken bu günün alayında bulunan hiç bir kişi 1815’deki o hafızalardan silinmeyen savaşta bulunmamış olmasına rağmen yine de o alayın üyelerinden oldukları düşünülür.

Okuyucu tüm bu yazılanlar konusunda bir zorluk hissediyor mu? Belki üyelerin hali hazırdaki kırık ve dağılmış konumu nedeni ile bütünün kırılamaz birliğine inanmayı ve bunu kabul etmeyi zor bulabilir. Belki Efesliler 4:4 ayetinin uygulamasını elçinin bu sözleri kaleme aldığı günde imanlılar hep bir arada bulundukları için günümüze uyarlama konusunda kendisini sınırlı hissedebilir. Çünkü o dönemde bu kilisenin üyesi olmak ya da şu kilisenin üyesi olmak gibi bir düşünce ya da uygulama mevcut değil idi. Çünkü tüm imanlılar tek bir kilisenin ya da topluluğun üyesi idiler.    2

Karşılık olarak Tanrının sözünü sınırlama düşüncesine itiraz etmemiz gerekir. Efesliler 4:4-6 ayetlerinden tek bir cümleyi dışarı alıp onun yalnızca elçilerin günlerinde uygulandığını söylemek için hangi olası hakka sahibiz? Eğer tek bir cümle bu şekilde sınırlandırılmalı ise o zaman neden tüm cümleler tek başlarına sınırlandırılmasınlar! Hala, ”Tek Ruh, tek Rab, tek iman, tek vaftiz, tek Tanrı ve Baba” yok mudur? Bunu sorgulayacak biri çıkacak mıdır? Kesinlikle hayır! O halde tek Ruh, tek Rab ve tek Tanrı olduğu gibi tek beden olduğu kesindir. Hepsi de mahrem bir şekilde bir birlerine bağlıdırlar. Ve birine dokunduğunuz zaman hepsine dokunmuş olursunuz.

Tanrının varlığını nasıl inkar edemez isek aynı şekilde tek bedenin varlığını inkar etmeye de hakkımız yoktur.

Ama bazı kişiler hiç kuşkusuz soru sormaya devam edecektir: “Bu tek beden nerede görülür? Hristiyanlığın bunca sayısız mezhepleri var iken böyle bir şeyden söz etmek saçmalık değil midir? Yanıtımız şudur: “Tanrının gerçeğini yalana teslim etmeyeceğiz. Çünkü insan bunu yerine getirme konusunda çok belirgin bir şekilde başarısız olmuştur. İsrail, Tanrılığın birliğine ilişkin gerçeği muhafaza etme, itiraf etme ve yerine getirme konusunda tamamen başarısız olmadı mı? Ama bu görkemli gerçek, onların bu başarısızlıkları yüzünden en ufak bir şekilde etkilendi mi? Yeruşalim’in sokaklarında pek çok putperest sunak olmasına rağmen Tanrının tek Tanrı olduğu gerçeği değişti mi? Musa tüm topluluğun kulaklarına şu şekilde seslendi: “Dinle ey İsrail, Tanrımız Rab tek Rabdir.”Tanrıya övgüler olsun ki O’nun gerçeği insanların nankör ve akılsız yollarına bağlı değildir. Tanrının sözü kendi tanrısal saygınlığı içinde durur. İnsan başarısızlığına rağmen Tanrının gerçeği kendi göksel ve gölgesiz ışığı ile parlar. Eğer böyle olmasa idi, o zaman ne yapmamız gerekir idi? Hangi yöne dönmemiz gerekir idi ya da bize ne olur idi? Aslında konu şu noktaya gelir: Eğer yalnızca insanların yollarında yerine getirdikleri uygulamalarında gördüğümüz gerçeğin ölçüsüne inanacak olur isek o zaman umutsuzluğa düşer ve insanların en sefili haline geliriz.

Ama tek bedenin gerçeğinin pratikte nasıl uygulanması gerekmektedir? Hristiyan paydaşlığının herhangi başka bir ilkesine sahip olmayı reddederek –bir araya gelmenin herhangi başka bir temeli. Tüm gerçek imanlılar Mesih’in bedeninin üyeliğinin sade temeli üzerinde bir araya gelmeleri gerekir. Ve asla başka bir temel üzerinde değil. Haftanın ilk gününde Rabbin Sofrasında bir araya gelmeleri ve tek bir bedenin üyeleri olarak 1.Korintliler 10.bölümde okuduğumuz gibi ekmek bölmeleri gerekmektedir. “Bölüp yediğimiz ekmek ile Mesih’in bedenine paydaş olmuyor muyuz? Ekmek bir olduğu gibi, biz de çok olduğumuz halde bir bedeniz. Çünkü hepimiz bir ekmeği paylaşıyoruz. (ayet 16) Bu gerçek, elçinin Korint’teki topluluğa hitap eder iken belirttiği şekilde aynen bu gün için de gerçektir ve uygulanmaktadır. Evet, Hristiyanlıkta olduğu gibi Korint topluluğunda da bölünmeler var idi. Ancak bu durum hiç bir şekilde Tanrının gerçeğini değiştirmedi. Elçi bu bölünmeleri azarladı ve onların dünyasal olduklarını ilan etti. Elçi bu konuda hiç bir şekilde hoşgörüye sahip değil idi. Ve bu bölünmelerin çok kötü olduklarına inanıyor idi. Bu bölünmeler benliğin, ve şeytanın işlerinin ürünü idiler.

Emin olduğumuz bir başka konu daha var ki, o da şudur: elçi kilisedeki bölünmelerin farklı yüzler ile aynı önderin egemenliği altında mücadele verdikleri güç saflarına dahil oldukları gibi rağbet gören bir örneği asla kabul etmemiş idi. Bölünmeler bir an için bile yarar sağlamazlar ve “tek bir beden vardır” ifadesine doğrudan karşıtlık teşkil ederler.

Sevgili okuyucu, bu durum, çok görkemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Bu konu üzerinde derin bir şekilde düşünelim. Ve Hristiyanlığa bu konunun ışığında bakalım. Kendi konumumuzu ve yollarımızı bu ışık aracılığı ile yargılayalım. Bu gerçeğe göre hareket ediyor muyuz? Her Rabbin Gününde Rabbin sofrasında bu gerçeği ifade ediyor muyuz? Bunu yapmamızın kutsal görevimiz ve yüce ayrıcalığımız olduğundan emin olun. Yolumuzda her tür zorluğun ve pek çok engelin bulunduğunu söylemeye gerek yok. Ve hepsinin de amacı bizim doğru yolda yürümemiz konusunda cesaretimizi kırmaktır.

Tüm bunlar için çok yazık, ama maalesef hepsi de gerçektir! Bu konuda oldukça hazırlıklı olmamız gerekir. Tanrının biz halkı için hazırlamış olduğu bereketli yolu görmemesi için şeytan elinden geleni yapacak ve önümüze her engeli koyarak gözlerimizi gerçeğe kapatmaya çalışacaktır. Ama bizim onun bu önerilerine kulak asmamamız ve onun tuzaklarına düşmememiz gerekir. Tanrının değerli gerçeğini yerine getirmek için yürünecek yolda her zaman zorluklar olacaktır. Ve belki de bu zorlukların en büyüğü ağızları ile bu yolda yürüdüklerini ikrar eden kişilerin dengesiz tutumlarında bulunmaktadır.

Ama sonra biz gerçek ve gerçeği ağızları ile ikrar edenler arasında ayırım yapmalıyız; temel ve bu temeli işgal eden kişilerin tutumları arasındaki ayrımı görebilmeliyiz. Elbette ki, onların uyum içinde olmaları gerekir, ama uyum içinde değildirler. Ve bu yüzden yargımızı tutum aracılığı ile temele göre değil, temel aracılığı ile tutuma göre buyruk aracılığı ile yargılamaya çağrıldık. Eğer bir adamın bizim tamamı ile doğru olduğuna inandığımız bir ilke ile çiftçilik yaptığını görür ama aynı zamanda bu adamın kötü bir çiftçi olduğunu da bilir isek o zaman ne yapmamız gerekir? Elbette çalışma şeklini reddetmemiz ama ilkeyi olduğu gibi kabul etmemiz gerekir.

Şimdi önümüzde bulunan gerçek ile ilgili başka hiç bir şekil yoktur. Korint’te her tür kötülük ve hata mevcut idi. O zaman, ne olacak idi? Tanrının gerçeğine uygulanması tamamen imkansız bir mit olarak mı bakılması gerekecek idi? Tanrının gerçeğinden tamamen vaz mı geçilecek idi? Korintlilerin bu durumda diğer ilkelere mi uymaları gerekecek idi? Kendilerini uygun bir temel üzerinde mi organize etmeleri şart olacak idi? Ya da bazı başka taze fikirler çevresinde mi toplanmaları gerekecek idi? Tanrıya şükürler olsun ki, hayır! Korint on bin mezhebe ayrılmış olsa bile ve ufku on bin sapkınlık tarafından karartılmış olsa dahi Tanrının gerçeğinden vazgeçilemez idi. Mesih’in bedeni bir idi ve elçi onların yanlış görüşlerine karşı şu bereketli gerçek sancağı ile karşılık veriyor idi: “Sizler Mesih’in bedenisiniz ve O’nun bedeninin üyelerisiniz.”

Şimdi bu sözler yalnızca “Korint kilisesine” söylenmiş sözler değil idi, aynı zamanda hem onların hem bizim Rabbimiz İsa Mesih’in adını her yerde çağıran herkese hitap eden sözler idi. Bu yüzden tek beden gerçeği kalıcı ve evrenseldir. Her gerçek imanlı bu gerçeği kabul etmeye ve bu gerçeğe göre hareket etmeye bağımlıdır ve nerede olur ise olsun her imanlı topluluğunun bu büyük ve çok önemli gerçeğin yerel ifadesine sahip çıkmalıdır.

Belki bazı kişiler topluluktaki herhangi birine “sen Mesih’in bedeni misin?” şeklinde bir soru sorma gereği hissedebilirler. Bu kişiler Efes, Kolose ve Filipe’deki kutsallar değil miydiler? Hiç kuşkusuz öyle idiler! Ve eğer elçi onlara aynı konuda hitap etmiş ise yine aynı şekilde onlara, “Siz Mesih’in bedenisiniz” de diyebilir idi; onlar bedenin yerel ifadesi idiler. Ve yalnızca bu kadar da değil, ama onlara hitap etmek ile elçinin zihninde kilisenin yersel kariyerinin sonuna kadar tüm kutsallar yer almakta idi.

Ama bizler elçinin bu sözleri herhangi bir eski ya da yeni insan organizasyonuna hitap etme olasılığı bulunduğunu da aklımızda tutmalıyız. Hayır; elçi, aklımıza gelebilecek bu tür organizasyonların hiç birinden “Mesih’in bedeni” olarak söz edemez idi. Şunu tam olarak anlayalım ki bu beden yeryüzündeki tüm gerçek imanlıları kapsar. Onların tek tanrısal temel üzerinde toplanmamış olmaları kendileri için ciddi bir kayıptır ve rablerine karşı saygısızlıktır. Değerli gerçek tektir ve esastır – “Tek bir beden vardır” ve güneşin altındaki her tanrısal topluluk ve her inanç sisteminin ölçülmesi gereken tek tanrısal standart bu gerçektir.

Tanrının gerçeğini yanlış anlama gibi sonuçlardan korumak için kilise ile ilgili konunun tanrısal yönünü biraz daha fazla araştırmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Ve aynı zamanda kilisenin nihai başarısızlığı ve mahvoluşundan söz eder iken okuyucunun, konunun insani yönüne baktığımız net olarak anlayabilmesi için de bunu yapmamız doğru olacaktır. Kısa bir süre için konunun bu insani yanına bakmamız gerekecek.

Yeni Antlaşmayı sakin ve ön yargısız bir zihin ile okumak ve kiliseyi, Mesih’in yeryüzündeki sorumlu bir tanığı olarak çok belirgin ve utanç verici bir şekilde başarısızlığa uğradığını görmemek imkansız bir şeydir. Bu ifadeyi kanıtlamak için ilgili tüm bölümlerin alıntısını yapmak tek başına küçük bir cilt kitap oluşturacaktır. Ama önce kiliseni yargı altında bulunduğunun görüldüğü Vahiy kitabının ikinci ve üçüncü bölümlerine kısaca bir göz atalım. Bu çok ciddi bölümlerde tanrısal bir kilise öyküsü olarak adlandırabileceğimiz bilgilere sahibiz. Kilise tarihinin çeşitli kısımlarından örnek olarak yedi topluluk ele alınmıştır; bu kısımların dönemi kilisenin yeryüzünde kurulmasından ve sorumluluk üstlenmesinden başlayarak tahammül edilmesi imkansız hale geldiği için Rabbin ağzından kusulduğu döneme kadar sürer. Eğer bu iki bölümün tarihi olduğu kadar peygamberlik de içerdiğini göremiyor isek o zaman kendimizi çok engin ve çok değerli bir bilgiden yoksun bırakmış oluruz. Bize düşen görev, okuyucuya yalnızca şu konuda güvence verebilmektir; peygamberlik görünümleri açısından Vahiy kitabının ikinci ve üçüncü bölümlerinden bir araya topladıklarımızı hiç bir insan dilinin yeterli olarak ortaya koyamayacağıdır.

Ama yine de şimdi onlara, yalnızca hali hazırdaki tezimizin kutsal yazılar ile ilgili son dizisi olarak işaret edeceğiz. Örneğin, Efesliler mektubundaki harika hitap şeklini ele alalım: Elçi Pavlus bu kiliseye Mesih’te kabul edilmiş olan kilisenin konumu ve payı, değerlerin göksel yönleri ve Tanrının kilise ile ilgili sonsuz amacını ve onu göklerde Mesih ile birlikte her türlü ruhsal bereket ile bereketlemiş olduğunu yazarak mektubuna başlar. Burada bir başarısızlık yoktur. Böyle bir şeyin düşüncesi bile yoktur. Böyle bir şey mümkün değildir. Burada her şey Tanrının ellerindedir. Öğüt O’nundur, iş O’nundur; lütuf O’nun lütfudur; yücelik O’nun yüceliğidir. Her Şeye Gücü Yeten O’dur, amaç O’nun iyi amacıdır ve tüm bunların hepsi Mesih’in kanı üzerinde bina edilmiştir. Burada bir insan sorumluluğu meselesi mevcut değildir. Kilise, “suç ve günahları nedeni ile ölü durumdadır” ama Mesih onun yerine geçerek onun için öldü. Mesih Kendisini yasal açıdan, kilisenin bulunduğu ahlaki yere koydu ve Tanrı egemen lütfu aracılığı ile sahneye girdi ve Mesih’i ölümden diriltti ve bu görkemli gerçek ile kilise O’nun bedeni oldu. Bu noktada her şey kesindir ve yerine oturmuştur. Söz konusu olan Mesih ile birlikte göklerde oturan kilisedir ve Mesih için yeryüzünde bulunan kilise değildir. Kilise, bir kandillik değil, “kabul edilmiş” olan bedendir; yargılanması gerekmez. Bu önemli konunun her iki yanını da göremediğimiz takdirde demek ki öğrenmemiz gereken çok şey vardır.

Ama işin göksel yanı ile birlikte bir de yersel yanı vardır. Durum böyle olduğu için Vahiy kitabının ikinci bölümünde yer alan yasal hitapta yer alan şu ciddi ve ağır sözleri okuruz: “Ne var ki, bir konuda sana karşıyım: Başlangıçtaki sevginden uzaklaştın!”

Ne kadar da farklı bir ifade! Efesliler mektubunda buna benzer bir ifade yer almaz. Ne bedene ne geline karşı böyle bir ifade ile konuşulmaz; ancak kandilliğe karşı olan bazı sözler vardır. Hatta ışık çoktan sönmüştür; mum fitillerine ihtiyaç duyulduğu için kandillik hemen hemen hiç ışık vermemektedir.

Bu neden ile bozulma belirtileri kendilerini hemen başlangıçta gösterdiler; yedi altın kandilliğin ortasında yürüyen O’nun gözünden hiç bir şey kaçmaz çünkü O hatasız ve mükemmeldir; ve biraz daha konuya yaklaştığımız ve kilisenin durumunun son dönemini karşılaştırdığımız zaman, kilisenin yeryüzü tarihindeki son aşaması Laodikya topluluğu aracılığı ile resmedildiği gibi tek bir kurtuluş özelliğine yer vermez. Durum nerede ise umutsuzdur. Rab dışarda kapının önünde durmaktadır. “İşte kapıda durmuş kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açar ise onun yanına gireceğim.” Buradaki ifade “bir konuda sana karşıyım” ifadesinden farklıdır; Durumun tamamı kötüdür. Ağzı ile iman ikrarında bulunan bedenin tümü vazgeçmek üzeredir. “Bu yüzden seni ağzımdan kusacağım.” Adına övgüler olsun ki, O, hala beklemektedir. Çünkü O her zaman merhamet yerinden uzaklaşmakta ya da yargı yerine geçmekte ağır ve sabırlı davranır. Bu durum bize Hezekiel kitabının başlangıcındaki yüceliğin başlamasını hatırlatır. “Rabbin görkemi Keruvların üzerinden ayrılıp tapınağın eşiğine gitti. Tapınak bulut ile doldu. Avlu Rabbin görkeminin parıltısı ile dolu idi.” “sonra Rabbin görkemi tapınağın eşiğinden ayrılıp Keruvların üzerinde durdu.” Ve son olarak, “Rabbin görkemi kentin ortasından yükselip kentin doğusundaki dağa kondu.” (Hezekiel 10:4; 18; 11:23.)

Bu çok derinden etkileyici bir durumdur. Yüceliğin bu yavaş görünümü ve hızla bulunduğu yeri doldurması ile 2.Tarihler 7:1 ayetindeki Süleyman’ın tapınağı Rabbe adama duasından sonraki hızla gelişi arasındaki zıtlık çok çarpıcıdır. Yehova halkının arasında konut kurduğu yeri doldurmakta çok çabuk davranır ve bu yerden ayrılır iken de çok yavaş ayrılır. O’nu buna zorlayan halkının günahları ve ümit vermeyen pişmanlığıdır.

Aynı durum kilise için de geçerlidir. Elçilerin İşleri ikinci bölümde ruhsal evine girişinin hızlı olduğunu görürüz. Yehova tapınağı yüceliği ile doldurmak için hızla esen güçlü bir rüzgar gibi gelir. Ancak Vahiy kitabının üçüncü bölümündeki davranışına baktığımız zaman O’nun dışarda durduğunu görürüz. Evet dışarda durmaktadır ama kapıyı çalmaktadır. Ve beklemektedir. Biri Sesini işitir ve kapıyı açar ise içeri girecektir. Dışarda beklemesi ile ilgili gerçek, kilisenin ne durumda olduğunu gösterir; kapıyı çalması ile ilgili gerçek ise O’nun nasıl olduğunu gösterir.

İmanlı okuyucu, tüm bu konunun tamamını anlamaya çalışın. Bu, yapmanız gereken en önemli şeydir. Ağzı ile iman ikrarında bulunan kilisenin hali hazırdaki durumu ve gelecekteki yazgısı ile ilgili yanlış düşünceler her yönden bizi kuşatmış durumdadırlar. Kutsal bir karar, sünnet edilmiş bir kulak ve sağduyulu bir zihin ile tüm bu yanlış düşünceleri geri atmalı ve kutsal yazıların öğretişine geri dönmeliyiz. Bu öğretiş öğlen güneşi kadar net ve parlaktır. Ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise ümitsiz bir enkaz halindedir ve yargı kapıdadır. Yahuda mektubunu okuyun; 2.Petrus 2 ve 3. Ayetleri okuyun; 2.Timoteos’u okuyun. Şimdi bu kitabı bir kenara bırakın ve bu ciddi ayetleri yakından inceleyin ve o zaman eminiz ki bu incelemenizden sonra şu konuda tam ve derin bir kanaate sahip olacaksınız; Her Şeye Gücü Yeten Tanrının haklı gazabı gelecektir. Bu konu Romalılar 11.bölümdeki şu kısa ama çok ciddi bölümde görürüz; “Yoksa sen de kesilip atılırsın.” (ayet 22.)

Evet, kutsal yazılarda kullanılan dil işte böyledir. “Kesilip atılmak” –“ ağızdan kusmak.” Ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise Mesih’in yeryüzündeki tanığı olarak kesinlikle başarısızlığa uğramıştır. İsrail gibi kilise de kabul etmek ve korumaktan sorumlu olduğu bu gerçeğe sadık davranmayarak sorumluluğunu yerine getirememiştir. Yeni Antlaşma’nın ayetleri zorluk ile sona erer, işçilerin ilk grubu hizmet alanından zorluk ile ayrılmıştır; koyu bir karanlık içeri girer ve ağzı ile iman ikrarında bulunan tüm bedenin üstüne yerleşir. “Babalar” olarak adlandırılan kişilerin can sıkıcı ve çok ağır ciltleri dahil olmak üzere nereye bakarsanız bakın Görkemli Hristiyanlığımızın bu önemli karakteristik gerçekleri ile ilgili tek bir iz bile bulamazsınız. Hepsi, evet, hepsi de utanç verici bir şekilde terk edilmişlerdir. İsrail, Yehova’yı nasıl Kenan diyarında Baal ve Aştarot için terk etti ise, kilise de aynı şekilde Tanrının saf ve değerli gerçeğini sahte sözler ve ölümcül hatalar için terk etmiştir. Hızlı ayrılış çok şaşırtıcıdır ama bu aynı elçi Pavlus’un Efesli ihtiyarları önceden uyarması gibidir. “Kendinize ve Kutsal Ruhun siz gözetmen olarak görevlendirdiği tüm sürüye göz kulak olun. Rabbin kendi kanı pahasına sahip olduğu kiliseyi gütmek üzere atandınız. Ben gittikten sonra sürüyü esirgemeyen yırtıcı kurtların aranıza gireceğini biliyorum. Hatta öğrencileri kendi peşlerinden sürüklemek için sizin aranızdan da sapık sözler söyleyen kişiler çıkacak..” (Elçilerin İşleri 20: 28-30)

Ne kadar da acıklı bir durum gerçekten! Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in kutsal elçileri yırtıcı kurtların ve sapık öğretişler veren öğretmenlerin yüzünden nerede ise başarısızlığa uğrayacaklar idi. Kilisenin tamamı koyu bir karanlığın içine gömüldü. Tanrısal açıklamanın lambası nerede ise görünmez durumda idi. Her şekilde kutsal yazıların çarpıtılması; korkunç refakatçıları ile birlikte kahinlerin baskısı! Kısaca kilise tarihi – Hristiyanlığın tarihi şimdiye dek kaleme alınmış olan en dehşete düşürücü kayıttır.

Tanrıya övgüler olsun ki, O’nun Kendisini tanıksız bırakmadığı bir gerçektir. Şurada burada, zaman zaman aynı eski İsrail’de olduğu gibi Tanrı Kendisi adına konuşacak birini ya da diğerini ortaya çıkartmıştır. Orta çağların en derin hüznünün ortasında bile ufukta her zaman bir yıldız belirmiştir. Waldenses – eski bir Protestan akımı – ve diğerleri Tanrının lütfu aracılığı ile Roma’nın korkun ve karanlık baskısına ve şeytani zulmüne rağmen İsa’nın adına ve sözüne sadık kalmışlardır.

Sonra, on altıncı yüzyıldaki lütufkar dönem gelir ve Tanrı Luther’i ve onun sevgili ve onurlu iş arkadaşlarını yalnızca iman yolu ile aklanma konusundaki büyük gerçeği vaaz etmeleri ve Tanrının değerli kitabını kendi ana dillerinde okuyabilmeleri için halka versinler diye görevlendirir. Bu unutulmaz dönemin bereketini insan dili ile anlatmak mümkün değildir. Bu dönemde binlerce kişi kurtuluşun sevinçli haberini duydu – işitti, iman etti ve kurtuldu. Romalıların batıl inançlarının taşınılamaz ağırlığı altında uzun bir süre inlemiş olan binlerce kişi göksel mesajı büyük bir minnettarlık ile kabul etti. Katolik kilisesinin papalığı tarafından çağlar boyunca bilgisizlik ve hoşgörüsüzlük tarafından durdurulmuş olan bu esin kuyularından binlerce kişi yoğun bir zevk ile su çekti. Düşmanın eli tarafından çok uzun zamandır gizlenmiş olan tanrısal açıklamanın bereketli ışığına, ışınlarını hüznü delip geçmesi için izin verildi ve binlerce kişi tanrısal açıklamanın göksel ışığı ile sevindi.

Ama on altıncı yüzyılda genelde Reform olarak adlandırılan bu dönemin tüm görkemli sonuçları için Tanrıyı yürekten över iken çok ciddi bir hata yapabilir ve şöyle de düşünebiliriz: bu reform kilisenin orijinal durumunu değiştiren bir yenileme değil idi. Bu tür bir düşünce bizden uzak olsun. Eğer Luther’in ve arkadaşlarının pek çoğu çok değerli olan yazdıklarına göre bir yargıda bulunacak olur isek o zaman kilisenin Mesih’in bedeni olduğuna dair tanrısal düşünceyi asla kavramamışız demektir. Onlar, bedenin birliğini anlamadılar; Kutsal Ruhun bireysel imanlıda konut kurmuş olduğu gibi, toplulukta da konut kurmuş olan varlığını anlayamadılar. Onlar, kilisedeki görev ile ilgili büyük gerçeğin “doğasını, kaynağını, gücünü ve sorumluluğunu” anlamadılar ve bunlara asla ulaşamadılar. Ve görevin temeli olarak insan yetkisi düşüncesinin ötesine asla geçmediler. Kilisenin özel ümidi ile ilgili olarak sessiz kaldılar, yani, parlak sabah yıldızı Mesih’in halkını almak için geri geleceği konusunda suskun kaldılar. Peygamberliklerin uygun anlamlarını kavrama konusunda başarısız oldular ve gerçeğin sözünü doğru bir biçimde bölme konusunda güçsüz olduklarını kanıtladılar.

Yanlış anlaşılmayalım. Reformcuları anmaktan çok hoşlanıyoruz. Onların adları bizim aramızda ev halkımızdan sayılan kişilerin adları gibidir. Onlar, Mesih’in sevgili, adanmış, gayretli ve bereketli hizmetkarları idiler. Günümüzde yenilenmiş olan papalık sisteminde aramızda yaşamış olsalar idi, Luther, Melanchton, Farel, Latimer ve Fox aynı sevgiyi duyacak ve aynı değeri verecek idik. Onlar kendi dönemlerinde gerçekten parlayan ışıklar idiler ve binlerce – evet milyonlarca kişi sonsuzluk boyunca onlar yaşadıkları, vaaz ettikleri ve yazdıkları için Tanrıya teşekkür edeceklerdir. Ve yalnızca bu kadar da değil, ama onların özel yaşamlarına ve halk önündeki hizmetlerine bakıldığı zaman gerçeği saklamış olan pek çok kişiyi utanca boğacaklardır.

Ama, özgür ve müteşekkir bir şekilde tüm bunları kabul eder iken yine de her şeye rağmen, Mesih’in bu sevgili ve onurlu hizmetkarlarının Hristiyanlığın özel ve karakteristik gerçeklerinin pek çoğunu vaaz etme ve öğretme konusunda başarısız oldukları kanaatine sahibiz; bu gerçekleri en azından onların yazdıklarında göremedik. İman ile aklanma konusundaki değerli gerçeği vaaz ettiler; kutsal yazıları halka verdiler ve okunmasını sağladılar; Romalıların batıl inançlarının süprüntülerini ayaklarının altında ezdiler.

Ve tüm bunları elbette tanrının lütfu aracılığı ile yaptılar. Ve biz de tüm bunlar için merhametler Babasının önünde derin bir şükran ve övgü ile eğiliriz. Ama Protestanlık, Hristiyanlık değildir; reform dönemindeki Ulusal ya da Muhalif gibi sözde kiliselerin hiç biri Tanrının kilisesi değildirler. Tanrının kilisesi ile uzaktan yakından hiç bir ilgileri yoktur. Geri dönüp on sekizinci yüz yılların dönemine bakalım; arada bir ortaya çıkan uyanışlara rağmen ve çeşitli zamanlarda kilisenin ufku üzerinde parlamış olan parlak ışıklara – kendilerini çevreleyen derin bir hüzün ile tam bir karşıtlık içinde çok daha fazla parlayarak görünmüş olan ışıklar – rağmen, hem Avrupa hem de Amerika’da geçmiş ve hali hazırdaki çağ sırasında Tanrının lütfunun pek çok lütufkar ziyaretine rağmen ve tüm bu şeylerin hepsi için Tanrıyı yürekten övüyoruz ama daha önce de belirtmiş olduğu ifadeye tam bir kararlılık ile geri dönerek ağzı ile iman ikrarında bulunan kilisenin umudu olmayan bir enkaz olduğunu yine söylüyoruz. Yani, Hristiyanlık karanlığın koyuluğundan aşağıya sonsuza kadar hızla ilerlediğini bildiriyoruz. Müjde gerçeğinin çok yoğun vaaz edilmiş olduğu o çok sevilen ülkeler, milyonlarca Kutsal Kitap’ın dağıtılması ve milyarlarca müjde broşürü bir yalana inanmak gibi güçlü bir hayale teslim edilmiş olarak koyu karanlık ile örtülecektir!

Ve sonra? Ah, peki ya sonra ne olacak? Olacağı şudur: yargı görmüş bir kilise. Hristiyanlık dönemi boyunca dağılmış olan Tanrının gerçek kutsalları ve Mesih’in bedeninin tüm gerçek üyeleri gelmekte olan Rablerini karşılamak üzere yukarı alınacaklardır – ölmüş olan kutsallar dirilecek, yaşayan kutsallar ise göz açıp kapatana kadar geçecek olan çok kısa bir an içinde değiştirilecekler ve hepsi sonsuza kadar Rab ile birlikte olabilmek için hep birlikte göğe alınacaklardır. Sonra gizem, günah adamının kişiliğinde – yasa tanımaz adam olan Mesih karşıtı – doruğa varacaktır. Sonra Rab İsa Mesih gelecek ve O’nunla birlikte tüm kutsalları da gelecekler ve canavara ya da yeniden canlanan Roma İmparatorluğuna ve sahte peygambere yani Mesih karşıtına yargı infaz edeceklerdir.

Bu durum, herhangi bir yasal süreç olmaksızın doğrudan yapılmış bir savaşçı yargısının özet bir eylemi olacaktır. Hem canavar hem de sahte peygamber Tanrıya ve Kuzuya karşı açık bir isyan ve küfürbaz bir muhalefet sergilerler. Sonra da Matta 25:31-46 ayetlerinde kayıtlı olduğu gibi yargı zamanı gelir.

Böylece, her türlü kötülük ortadan kaldırıldıktan sonra Mesih adalet, doğruluk ve esenlik ile bin yıl boyunca egemenlik sürecektir; İsrail ve tüm yeryüzü için parlak ve bereketli bir zaman ve gerçek Şabat! Şeytan bağlıdır ve Mesih egemenlik sürmektedir. Görkemli gerçekler! Bu gerçeklerden yalnızca söz edilmesi bile yürekte övgü ve teşekküre neden olur. Söz edilmesi bu etkiyi sağlıyor ise o zaman gerçekleştiği zaman ne kadar harika olacaktır!

Ama şeytan bin yıllık esaretten sonra tekrar çözülecek ve Tanrıya ve O’nun Mesih’ine karşı harekete geçmesine yine izin verilecektir. “Ve bin yıl tamamlanınca şeytan atıldığı zindandan serbest bırakılacak. Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları – Gog ile Magog’u – saptırmak ve savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur. 3 “Yeryüzünün dört bir yanından gelerek kutsalların ordugahını ve sevilen kenti kuşattılar. Ve onları saptıran iblis ise canavar ile sahte peygamberin de içinde bulunduğu ateş ve kükürt gölüne atıldı ve gece gündüz, sonsuzlara dek işkence çekeceklerdir.” Vahiy 20: 7,10.

Bu şeytanın son çabası olacaktır ve bunun sonunda sonsuz yargısına mahkum olacaktır. Sonra, Kayin’in günlerinden bin yıllık egemenliğin son imansızına kadar “küçük ve büyük” günahları içinde ölmüş olan tüm ölüler her biri yaptıklarına göre yargılanacaklardır. Ne kadar dehşet verici bir sahne! Bu sahnenin korkunç ciddiyetini hiç bir yürek algılayamaz, hiç bir dil anlatama ve hiç bir kalem yazamaz.

Sonunda canlarımızın vizyonuna sonsuza kadar sürecek olan durumu, sonsuzluğun altın çağları boyunca doğruluğun konut kurmuş olduğu yeni göğü ve yeni yeryüzünü açıklamış olduk.

Vahiy kitabının esin ile yazılmış sayfalarında mümkün olan en büyük netlik ile ortaya konmuş olan olayların sıralaması işte böyledir. Üzerinde durduğumuz gerçeğin çizgisi ile bağlantılı olarak kısa bir özet bilgi sunduk- hepimizin çok iyi bildiği gibi hiç rağbet görmeyen bir çizgi. Ama biz konunun bu yanı ile ilgilenme cüretini göstermiyoruz. Bizim işimiz rağbet görmenin peşinden gitmek değil, ama Tanrının tüm tasarısını beyan etmektir. Biz, Hristiyanlıkta Tanrının gerçeğinin rağbet görmesini beklemiyoruz. Bu düşünce bizden uzak olsun; bizim kanıtlamak istediğimiz nokta şudur: İsrail, nasıl muhafaza etmek ile sorumlu olduğu gerçeği terk etti ise aynı şekilde ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise de Yeni Antlaşma Hristiyanlığını karakterize eden tüm bu büyük gerçeklerin elinden kayıp gitmesine izin vermiştir. Ve biz bu konuda okuyucumuza şunu garanti edebiliriz: bu tartışma çizgisini izlemekteki tek amacımız, tüm gerçek Hristiyanların yüreklerini bu gerçeklerin değerinin anlamını ve yalnızca onları kabul etmek ile üstlendikleri sorumlulukları harekete geçirmek değil ama aynı zamanda onları bu gerçekler ile ilgili daha tam bir farkındalık ve daha cesur bir itiraf ardından gitmeleridir. Kilisenin yersel tarihinin bu sona ermekte olan saatlerinde bu konuda uyandırılmış insanlar görmeye özlem duyuyoruz. Bu kişilerin gerçek ruhsal güç ve beyan ile aşırı tatlı dillilik ve enerji ile Tanrının müjdesinin uzun zamandır unutulmuş olan gerçeklerini duyurmalarını diliyoruz. Tanrı, Halkına olan yüce merhameti ile bu tür kişileri görevlendirsin ve göndersin. Kapıda durmuş bekleyen Rab İsa kapıyı giderek daha yüksek şekilde çalsın öyle ki, pek çok kişi işitebilsin ve O’na kapıyı açabilsin. Çünkü O’nun sevecen yüreğinin arzusu budur; O, iman edenlerin O’nun gelişini bekler iken, Kendisi ile derin kişisel paydaşlıklarının bereketini tatmalarını ister.

Tanrıya övgüler olsun ki, Mesih’in sesini işiten ve kapıyı açan kişisel canın bereketi ne olur ise olsun bu bereketin sınırı yoktur. Ve bir kişi için doğru olan aynı zamanda yüzlerce ya da binlerce kişi için doğrudur. Biz yalnızca gerçekçi, basit ve doğru olalım ve kendi zayıflık ve hiçliğimizi hissedelim ve bu zayıflık ve hiçliğimize sahip çıkalım.; tüm küstah ve boş ön yargıları bir kenara bırakalım ve ne bir şey olmanın peşinden gidelim ne de herhangi bir şey başlatalım; ama sadece Mesih’in sözüne sımsıkı sarılalım ve O’nun adını inkar etmeyelim; mutluluğumuzun yerini O’nun ayaklarının dibinde bulalım, bizi tatmin eden pay O’nun Kendisi olsun ve ufak görevler ile bile olsa O’na hizmet etmekten gerçekten zevk alalım. Bu şekilde uyum içinde, sevecenlik ile ve birlik olmaktan mutluluk duyarak ortak merkezimiz olan Mesih’te buluşalım ve ortak amacımız O’nun davasının peşinden gitmek ve O’nun yüceliğini ilan etmek olsun! Ah! Keşke Rabbin sevgili halkının durumu böyle olsa idi! O zaman anlatacak çok farklı bir öyküye sahip olur ve çevremizdeki dünyaya çok farklı bir görünüm sunabilir idik. Rabbin İşini canlandırmasını diliyoruz.

Belki okuyucu Yasanın tekrarı 6.bölümden çok uzaklara gittiğimizi düşünebilir ama ona her şeyden önce hatırlatmamız gereken şudur: önemli olan, yalnızca her bölümün ne içerdiği değil, ama aynı zamanda ne önerdiğidir. Ve ayrıca, eklemek istediğimiz bir şey daha var: zaman zaman yazmak için oturduğumuzda tek arzumuz Tanrının Ruhu tarafından tüm okuyucularımızın ihtiyaçlarına uyum gösterebilecek gerçeğin tam çizgisine doğru yönlendirilmektir. Tek amaç yalnızca Mesih’in sevgili sürüsünün beslenmesidir, eğitilmesi ve rahat ettirilmesidir; bunun bir birleri ile iyi bağlantılara sahip notlar ile mi yoksa parçalanmış kısımlar ile mi yapıldığı bizi ilgilendirmemektedir.

Şimdi bölümümüzde ilerlemeye devam edelim.

Musa, dördüncü ayette yer alan büyük temel gerçeği belirttikten sonra: ”Kulak ver, ey İsrail! Rabbimiz Tanrı tek Rabdir!” der ve topluluğa bu kutlu Tanrıya olan kutsal görevlerini yerine getirmeleri konusunda ısrar etmeye devam eder. Konu, yalnızca, bir Tanrının var olması değil idi; ama bu Tanrının onların Tanrısı olması idi. Tanrı, antlaşma ilişkisi seviyesinde Kendisini onlar ile bağlamaya tenezzül etmiş ve lütfetmiş idi. Onları esaretten kurtarmış, kartal kanatları üzerinde taşımış ve Kendisine getirmiş idi, öyle ki, onlar Kendisine bir halk olabilsinler ve O da onların Tanrısı olabilsin.

Kutlu gerçek! Kutlu ilişki! Ancak İsrail’e bu tür bir ilişkiye yakışan bir tutum içinde bulunmasının gerektiği hatırlatılmalı idi. Ve böyle bir tutum kaynağını ancak seven bir yürekten alabilir idi. “Rabbin olan Tanrını tüm yüreğin ile ve tüm canın ile ve tüm gücün ile seveceksin.” Burada tüm gerçek inanç uygulamasının sırrı yatmaktadır. Tanrının gözünde tek değer taşıyan şey bu idi. “Oğlum, yüreğini bana ver.” Yüreğin verildiği yerde her şey doğrudur. Yürek, bir saatin düzenleyicisine benzetilebilir ve bu düzenleyici saatin içinde bulunan kıl kadar ince bir yay ile hareket eder ve bu yay ana yay üzerinde hareket eder ve ana yay saat minesi çevresinde dönen parmakların üzerinde hareket eder. Eğer saatiniz doğru işlemiyor ise parmaklarınızı değiştirmeniz işe yaramayacaktır, düzenleyiciye dokunmanız gerekir. Adına övgüler olsun ki, Tanrı içten yüreğin işine bakar. Ve bize söylediği söz şudur: “Sevgili çocuklarım, söz ya da dil ile değil, ama eylem ile ve gerçekte sevelim.”

Böyle güzel ve içe işleyen dokunaklı sözleri için Tanrıyı ne kadar çok övmemiz gerekir! Bu tür sözler Tanrının, yüreğinde bize duyduğu sevgiyi açıklar. O, bizi kesinlikle eylem ile ve gerçekte sevdi. Ve Tanrı O’nunla olan yollarımızda ya da bir birimiz ile olan yollarımızda sevgiden başka hiç bir şey ile tatmin edilemez. Her şeyin doğrudan yürekten akması gerekir.

“Ve bu gün size verdiğim bu buyrukları yüreğinizde tutun.”  – yaşamın tüm konularının kaynağı olan yer olan yerde, yani yüreğinizde! Bu konu çok özel bir şekilde değerlidir. Yürekte ve yaşamda bulunan her şey içerden dışarı sözler aracılığı ile ağızdan çıkar. O zaman yüreği Tanrının sözü ile dolu bulundurmak ne kadar çok önemlidir; yüreği Tanrının sözü ile öylesine dolu tutmalıyız ki, orada hali hazırdaki bu kötü dünyanın hiçlikleri ve ahmaklıkları için boş yer kalmasın. Bu nedenle konuşmalarımız her zaman lütuf ile dolu olsun ve tuz ile tatlandırılsın. “Ağız yüreğin doluluğundan konuşur.” Bu yüzden ağızdan çıkan söz aracılığı ile yürekte ne olduğunu yargılayabiliriz. Dil, yüreğin organıdır- insanın organlarından biridir. “İyi insan yüreğindeki iyilik hazinesinden iyilik, kötü insan ise yüreğindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkartır. İnsanın ağzı, yüreğinden taşanı söyler.” Yürek, Tanrının sözü tarafından gerçekten yönetildiği zaman tüm karakter bu bereketli sonucu ortaya koyar ve gösterir. Yürek tüm manevi durumumuzun temel kaynağı olduğu için böyle olması gerekir; yürek kişisel öykümüzü yöneten ve pratikteki kariyerimizi biçimlendiren tüm bu manevi etkilerin merkezidir.

Tanrısal kitabın her kısmında Tanrının, Kendisi ya da sözü – bu ikisi tek ve aynı şeydir – ile ilgili yüreğin tutumuna ve durumuna ne kadar büyük önem verdiğini görürüz. Eğer yürek Tanrının önünde doğru ise o zaman her şeyin doğru sonuç alacağı kesindir. Ama diğer yandan şunu görürüz: yürek Tanrıya ve O’nun gerçeğine karşı soğuduğu ve duyarsız kaldığı zaman orada er ya da geç gerçeğin ve doğruluğun yolundan bir ayrılış olacaktır. Bu yüzden Pavlus’un Antakya’daki tövbe etmiş kişilere hitaben yazılmış olan şu sözleri büyük bir güç ve değer içerir: “Herkesi candan ve yürekten Rabbe bağlı kalmaya özendirdi.” Elçilerin İşleri 11:23.

Böyle bir teşvik o zaman olduğu kadar şimdi de ve her zaman ne kadar önemlidir! Tanrı için en değerli olan şey yüreğin niyetidir. Bunu, büyük manevi düzenleyici olarak adlandırmaya cesaret edebiliriz. Hepimiz tarafından önem ile imrenilmesi gereken Hristiyan karakterine bu manevi düzenleyici hoş bir gayretlilik ve ciddiyet katar ve aynı zamanda hepsi de Tanrı tarafından nefret edilen soğukluk, cansızlık ve formaliteye karşı tanrısal bir panzehirdir. Dışardan görülen yaşam çok düzgün olabilir ve iman ikrarı çok doğru olabilir ama eğer yüreğin en içten niyeti eksik ise – tüm manevi varlığın Tanrıya ve O’nun Mesih’ine sevgi ile sarılması – o zaman her şey tamamen yararsızdır.

Kutsal Ruh bizi yürek aracılığı ile eğitir. Bu yüzden elçi, Efes’teki kutsallar için şöyle dua etmiştir: “Yüreklerinizin gözleri – [kardias – καρδίας, dianoias, – διανοίας değil] – aydınlansın diye dua ediyorum.” Efesliler 1:18. Ve tekrar “Mesih’in iman yolu ile yüreklerinizde yaşamasını dilerim.” Efesliler 3: 17.

Böylece tüm kutsal yazıların bölümümüzde yazılı olan öğüt ile ne kadar mükemmel bir uyum içinde olduklarını görürüz. “Ve bu gün size verdiğim bu buyrukları yüreğinizde tutun.” Bu sözler onları antlaşma Tanrılarına ne kadar da yakın tutacak idi! Tüm kötülükten ve özellikle iğrenç putperestlik – ulusal günahları, yakalarını bırakmayan dehşet –  kötülüğünden korunmuş olacaklar idi. Eğer Yehova’nın değerli sözleri onların yüreklerinde doğru yeri bulmuş olsa idi o zaman Baal, Kemoş ya da Aşterot’tan daha az korkacaklar idi. Tek bir sözcük ile özetleyecek olur isek imansızların tüm putları doğru yerlerini bulmuş olacaklar ve onların gerçek değeri olarak takdir edilecekler idi. Ama tüm bunların gerçekleşmesi ancak Yehova’nın sözünün İsrail’in yüreğinde konut kurmasına izin verildiği takdirde olacak idi.

Ve burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şudur: tüm bunlar Yasanın Tekrarı kitabının ne kadar hoş özellikleridirler. Bazı dini gözlemlerin belirli bir düzende devam ettirilmesi kurbanların sunumu ya da gelenek ve törenlere dikkat edilmesi fazla önemli bir mesele değildir. Hiç kuşkusuz bunların hepsi de kendilerine özgü bir yere sahip idiler ama Yasanın Tekrarı kitabında önde gelen ya da doruk noktadaki konular değiller idi. Hayır; burada her şeyden çok önem taşıyan konu SÖZ’dür. İsrail’in yüreğindeki Yehova’nın sözüdür.

Okuyucunun bu gerçeğin farkına varması gerekir; eğer Yasanın Tekrarı adlı bu güzel kitabın anahtarına gerçekten sahip olmak istiyor ise bu gerçeği de kavraması gerekir. Bu kitapta törenlere yer verilmez; manevi itaat ve sevgi nedeni ile itaatten söz eden bir kitaptır. Ve hemen hemen her kısmında şu paha biçilmez dersi öğretir. Tanrı sözünü seven, ona değer veren ve onurlandıran yürek her tür itaat eylemi için – bu eylem bir kurban sunumu ya da bir günün gözlemi olabilir – hazır bir yürektir. Şöyle bir durum olabilir: bir İsrailli kendisini bir yerde bulabilir ve tören ve seremonilerin uygulanmasının imkansız olduğu koşullar içinde bulunabilir. Ancak bir İsrailli hiç bir zaman Tanrının sözünü sevemeyeceği, ona saygı duyamayacağı ve itaat edemeyeceği bir yerde ya da koşullarda asla bulunamaz. Bu İsrailli nereye gider ise gitsin, ister ise dünyanın bir bucağına tutsak bir sürgün olarak götürülsün hiç bir şey onu şu bereketli sözler ile ilgili yüce ayrıcalığını söylemekten ve bunlara uygun hareket etmekten alıkoyamaz ve bunları ondan çalamaz.

“Sana karşı günah işlemeyeyim diye sözünü yüreğimin içinde sakladım.

Ne kadar değerli sözler! İçeriklerinde Yasanın Tekrarı adlı kitabın önemli ve büyük ilkesine yer verirler ve tanrısal yaşamın bu büyük ilkesinin her zaman ve her yerde ortaya koyduklarını da sözlerimize eklememiz gerekir. Tanrısal yaşamın bu büyük ilkesi manevi gücünü ve değerini asla kaybedemez. Her zaman işlevini yerine getirir. Bu gerçek, ataların döneminde de geçerli idi; bir bütün olarak kilise için de geçerlidir ve kilisenin umutsuz enkazlarının orta yerinde her bireysel imanlı için de geçerlidir. Tek bir sözcük ile ifade edecek olur isek itaat, her zaman yaratığın kutsal görevi ve yüce ayrıcalığıdır; Tanrı sözüne basit, tereddütsüz ve eksiksiz itaat! Bu durum gece ve gündüz hiç durmadan Rabbimize övgüler sunabilecek olan söz ile anlatılamaz bir merhametin olgusudur. O, adına övgüler olsun ki bize Kendi sözünü, Kendi adını vermiştir ve bize bu sözün tüm zenginliği ile yüreklerimizde konut kurmasını öğütler ve onun kutsal salınışını tüm yaşamımız ve karakterimizde görünmesini arzu eder.

“Bu gün size verdiğim bu buyrukları aklınızda tutun. Onları çocuklarınıza belletin. Evinizde oturur iken, yolda yürür iken, yatar iken ve kalkar iken onlardan söz edin. Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın. Ve alın sargısı olarak takın. Onları evlerinizin kapı sövelerine ve kentlerinizin kapılarına yazın. ” Yasanın Tekrarı 6:6-9.

Tüm bunlar kusursuz bir güzelliktedirler. Tanrının sözü yürekte saklanmıştır. Ve ailenin kucağındaki çocuklara sevecen bir şekilde ve kutsal sözler ile akan Tanrı sözü günlük yaşamın tüm aktivitelerinde öyle bir parlar ki, kapılardan içeri giren ve eve gelen herkes Tanrı sözünün her imanlı için ve her şeyde tek ölçü olduğunu görebilsinler.

Eski dönemdeki İsrail için durum bu idi. Ve hiç kuşkusuz şimdi aynı durumun biz Hristiyanlar için de geçerli olması gerekir. Ama böyle midir? Yani geçerli midir? Çocuklarımıza bunlar öğretilir mi? Tanrı sözünü tüm göksel çekiciliği içinde çocuklarımızın genç yüreklerine sunmak bizim sürekli hedefimiz midir? Çocuklarımız bu hedefin günlük hayatta parladığını görürler mi? Çocuklarımız Tanrı sözünün etkisini alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda, aile içindeki ilişkilerimizde ve iş hayatımızdaki tutumumuzda görürler mi? Tanrı sözünü ellerimize bir belirti olarak bağlamaktan ve alın sargısı olarak takmaktan, onu evlerimizin kapı sövelerine ve kentlerimizin kapılarına yazmaktan anladığımız işte budur.

Değerli okuyucu, bizlerin durumu böyle midir? Eğer yaşamlarımız Tanrı sözü tarafından yönetilmiyor ise Tanrı sözünü çocuklarımıza öğretmeye kalkmak yararlı olacak mıdır? Tanrının kutsal sözünü çocuklarımız için yalnızca bir okul kitabı yapılmasına inanmıyoruz; böyle yapmak keyifli bir ayrıcalığı bezdirici bir yük haline dönüştürmektir. Çocuklarımızın kutsal yazıların atmosferi içinde yaşadığımız görmeleri gerekir. Dinlenme anlarımızda ailemizin kucağında oturduğumuz zaman konuşmalarımızın içeriğini Tanrı sözü teşkil etmelidir.

Ama ne yazık ki bu tür bir duruma ne kadar da az rastlanır! Aile çevresinde masada konuşur iken konuşmamızın genel karakteri ve tonunda yansıttıklarımız Tanrının huzurunda gerçekten alçalmış olduğumuzu göstermelidir. Yasanın Tekrarı 6:7 ayetinde yazılanların – “Onları çocuklarınıza belletin. Evinizde oturur iken, yolda yürür iken, yatar ve kalkar iken onlardan söz edin” – ne kadar da azını yerine getiririz! Kardeşlerimizden, komşularımızdan ve iş arkadaşlarımızdan söz eder iken ne kadar da kötü şeyler söyleriz! Ne kadar boş sözler ederiz! Ne kadar değersiz sözcükler kullanırız!

Ve tüm bunların hepsi nereden kaynaklanır? Çok basit, sadece yüreğin bulunduğu durumdan! Tanrının sözü, Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in sözü yüreklerimizde konut kurmamıştır. Ve bu yüzden lütfun ve doğru eğitimin kaynakları yüreklerimizde diri su kaynakları olarak akmazlar.

Herhangi biri Hristiyanların bu gibi konular üzerinde düşünmeye ihtiyaçları olmadığını söyleyecek midir? Eğer söyler ise şu kusursuz sözler üzerinde düşünsün: “ağzınızdan hiç kötü söz çıkmasın. İşitenler yararlansınlar diye, ihtiyaca göre, başkasının gelişmesine yarayacak olanı söyleyin.” Ve tekrar başka bir ayeti okuyalım: “Ruh ile dolun, birbirinize mezmurlar, ilahiler ve ruhsal ezgiler söyleyin ve yürekten Rabbe ezgiler ve mezmurlar okuyun. Durmadan her şey için Rabbimiz İsa Mesih’in adı ile Baba Tanrıya şükredin.” (Efesliler 4:29; 5:18-20)

Bu sözcükler Efes’teki kutsallara hitap ediyor idi ve bu sözleri yüreklerimize kesinlikle uygulamamız gerekir. Belki de bizler ruhsal konuşma alışkanlığını muhafaza etme konusunda çok derin ve sürekli başarısızlıklara uğradığımızın pek farkında değilizdir. Bu başarısızlığın kendisini en çok gösterdiği yer özellikle aile yuvası içinde ve bizlerin sıradan ilişkilerindedir. Bu yüzden biraz önce kaleme aldığımız bu öğüt sözlerine ihtiyaç duyarız. Kutsal Ruhun bu ihtiyacı önceden görmüş olduğu ve karşılamak için lütufkar bir şekilde beklediği aşikardır. Kutsal Ruhun Kolose’de bulunan “Mesih’teki kutsallara ve sadık kardeşlere” neler söylediğine kulak verelim. “Mesih’in esenliği yüreklerinizde hakem olsun. Tek bir bedenin üyeleri olarak bu esenliğe çağrıldınız. Şükredici olun! Mesih’in sözü bütün zenginliği ile içinizde yaşasın. Tam bir bilgelik ile bir birinize öğretin ve öğüt verin. Mezmurlar ilahiler ve ruhsal ezgiler söyleyerek yüreklerinizde şükran ile Tanrıya nağmeler yükseltin.” Kolseliler 3.

Sıradan bir Hristiyan yaşamına ilişkin ne kadar hoş bir örnek! Bölümümüzde bulunan daha tam ve daha yüksek bir gelişme ile ilgili bir örnektir bu; İsrail aile yuvasında yüreğinden akan Tanrı sözü ile çocuklarına sevecen bir eğitim verir iken görülmektedir; evdeki ve evin dışındaki tüm ilişkilerinde Yehova’nın sözlerinin kutsal etkisi altındadır.

Sevgili imanlı okuyucu, aramızda bunun gibi örneklerden daha çoğunu görmeyi özlemiyor muyuz? Aile yuvalarımızın içinde kendini gösteren konuşma tarzlarına işaret etmek bazen çok üzücü ve alçaltıcı oluyor, öyle değil mi? Eğer yaptığımız bu tür konuşmalar yazıya dökülse idi ve bizler bunu okusa idik bazen yüzümüzün kızarması gerekmez miydi? Bu durumun çözümü nedir? Çözüm şuradadır: Mesih’in esenliği, Mesih’in sözü ve Mesih’in Kendisi ile dolu bir yürek. Mesih’ten başka hiç bir şey çözüm sağlamayacaktır. Önce yürek ile başlamamız gerekir. Ve eğer göksel değerler ile tam olarak meşgul olur isek o zaman kötü sözler, ahmakça davranışlar ve mimiklerden kolayca kurtulabiliriz. Tanrınız Rab atalarınıza, İbrahim’e, İshak’a ve Yakup’a içtiği ant uyarınca sizi vereceği ülkeye – inşa etmediğiniz büyük ve güzel kentleri, biriktirmediğiniz iyi eşyalar ile dolu evleri siz emek vermeden kazılmış sarnıçları dikmediğiniz bağları ve zeytinlikleri olan ülkeye – götürecek, orada yiyip doyacaksınız.” Yasanın Tekrarı 6:10-12.

Kenan ülkesinin tüm bereket, merhamet ve ayrıcalıklarının tam ortasında onları tutsak oldukları ülkeden dışarı çıkartıp kurtaran o lütufkar ve sadık Olan’ı hatırlamaları gerekiyor idi. Ve aynı zamanda tüm bunların O’nun karşılıksız armağanı olduğunu da hatırlamaları gerekiyor idi. Vaat edilen ülke içinde bulunan her şey ile İbrahim, İshak ve Yakup’a verilen vaatlerden dolayı onların üzerine bereket olarak boca edilmiş idi. İnşa edilmiş evler, eşya dolu evler, su sarnıçları, verimli bağları ve zeytinlikleri ile hepsi de ellerinin altında idi; egemen lütfun ve esenlik antlaşmasının karşılıksız armağanı. Yapmaları gereken tek şey sadece iman ederek ülkeye sahip çıkmaları idi. Ve cömert Verici’yi yüreklerinin düşüncelerinde her zaman hatırlamaları gerekiyor idi. Halkı yalnız O’nu düşünmeli idi ve sevgi dolu bir itaat yaşamının gerçek motifinin kaynağı O’nun kurtaran sevgisi olmalı idi. Gözlerini ne yana çevirseler O’nun büyük iyiliği ve harika lütfunun zengin meyvesi ile karşılaşıyorlar idi; Her kent, her ev her su sarnıcı her bağ her zeytin ağacı ve incir ağacı onların yüreklerine Yehova’nın bol lütfunu anlatıyor ve O’nun verdiği vaatlerine olan şaşmaz sadakatinin özel bir kanıtını oluşturuyor idi; “Tanrınız Rabden korkacaksınız; O’na kulluk edecek ve O’nun adı ile ant içeceksiniz. Başka ilahların ve çevrenizdeki ulusların taptığı hiç bir ilahın ardınca gitmeyeceksiniz. Çünkü aranızda olan Tanrınız Rab kıskanç bir Tanrıdır. Öfkelenir ise sizi yeryüzünden yok eder.” Yasanın Tekrarı 6:13-15.

Bu bölümümüzde topluluğun önüne iki önemli motif konmuştur, yani 5.ayetteki “sevgi” ve 13.ayetteki “korku”. Bu ikisi tüm kutsal yazılarda yer alırlar ve yaşam rehberliği ve karakter oluşumu açısından sahip oldukları öneme bundan daha fazla kıymet biçilemez. “Rab korkusu, bilgeliğin başlangıcıdır.” Bize her gün Rab korkusu içinde yaşamamız gerektiğine dair öğüt verilir. Bu, tüm kötülüğe karşı en büyük manevi güvencedir. Tanrı insana şöyle der: “İşte Rab korkusu, bu, bilgeliktir ve kötülükten ayrılan kişi anlayışlıdır.”

Kutsal Kitap Tanrı korkusunun yoğun önemini olası her şekilde ortaya koyan pek çok bölüm ile doludur. Yusuf şöyle der: “Bu büyük kötülüğü nasıl yapar ve Tanrıya karşı günah işlerim?” Tanrı korkusu ile yürümeyi alışkanlık haline getirmiş olan kişi her tür manevi bozukluktan korunur. Tanrısal varlığın kalıcı farkındalığının her ayartma karşısında etkili bir sığınak olduğunu kanıtlaması gerekir. Bazı çok ruhsal ve kutsal kişilerin hafiflik ve ahlaksızlığı kontrol etme güçleri olmadığı için ve ölümlü kişiler oldukları için kötü manevi etkiler altında kaldıklarını düşünecek olur isek Tanrının farkına varılmış olan Varlığının çok daha güçlü olduğu mutlak kesinliktedir.

İmanlı okuyucu, bu önemli konuya ciddi bir şekilde dikkatimizi verelim. Mesih’te her an Tanrının huzurunda olduğumuzun bilincinde olarak yaşayalım. Çünkü ancak bu şekilde her gün karşımıza çıkan kötülüğün binlerce şeklinden korunabiliriz çünkü ne yazık ki bu kötülüklere bu dünyada yaşadığımız için her gün maruz kalmaktayız. Tanrının gözünün üzerimizde olduğunu hatırlamamız, yaşantımız ve yaptığımız konuşmalar üzerinde yeryüzündeki tüm kutsalların ve gökyüzündeki tüm meleklerin bir araya gelip yapabileceklerinden çok daha fazla güçte etki yapacaktır. O zaman yanlış konuşamayız; yüreğimizde hissetmediğimiz şeyleri ağzımız ile söyleyemeyiz. Ve ahmakça konuşmalar yapamayız. Komşumuz ya da kardeşimiz hakkında kötü konuşamayız; hiç kimse hakkında kaba sözler sarf edemeyiz; eğer kendimizi Tanrının huzurunda hisseder isek tüm bu kötü davranışlardan uzak dururuz. Tek bir sözcük ile söyleyecek olur isek kutsal yazılarda çok söz edilen Rabbe duyulan kutsal korku (tapınma) kötü düşünceler, kötü sözcükler, kötü yollar ve her tür ve şekildeki kötülüğü en bereketli biçimde engelleyecektir.

Ayrıca bunun da ötesinde Tanrı korkusu bizi tüm sözlerimizde ve eylemlerimizde çok gerçekçi ve içten olmaya yönlendirecektir. Ne yazık ki, çok utanç verici ve ahmakça düşüncelerimiz vardır. Genellikle hissettiğimizden çok daha fazlasını konuşuruz. İçten değiliz. Komşumuz ile ya da diğer kişiler ile konuştuğumuz her şey tam gerçek değildir. Yüreğin içten sözleri olmayan pek çok duygu ifadesinde bulunuruz. Bir birimize karşı iki yüzlü davranırız.

Ve tüm bu şeyler Tanrının huzurunda ne kadar az yaşadığımızın, ne kadar az hareket ettiğimizin ve ne kadar az bulunduğumuzun melankolik kanıtını teşkil ederler. Eğer yalnızca Tanrının bizi gördüğünü ve işittiğini – her sözümüzü işitir ve her düşüncemizi bilir, her yolumuzdan haberdardır – aklımızda tutacak olsa idik, o zaman ne kadar farklı şekilde davranmamız gerekir idi. O zaman düşüncelerimiz, huylarımız ve dillerimiz üzerinde nasıl da kutsal bir uyanıklık ile egemenlik sürerdik! Yürek ve zihinlerimiz nasıl da saf olur idi. Diğer kişiler ile yaptığımız konuşmalar gerçekçi ve dürüst içerikli olurlar idi. Ön yargı küstahlık ve kabalıktan özgür kalır ve mutlu olur idik. Sadece kendimiz ile ilgilenmenin her şeklinden uzak olmuş olur idik. Ah, her zaman Tanrısal huzurun derin duygusu içinde yaşamak! Tüm gün boyunca Rab korkusu ile yürümek!

Ve sonra da O’nun sevgisinin “engin bir şekilde sınırlayan etkisini” kanıtlamak! Bu sevginin her zaman sunduğu kutsal aktivitelerin tümü içinde hareket etmek! İyilik yapmaktan zevk almak! Yüreklerimizi sevindirmenin ruhsal lüksünün tadını yaşamak! Sürekli yararlı olma planları üzerinde derin düşünmek! Tanrısal sevginin kaynağına öylesine yakın yaşamak ki, bizler bu susamış sahnenin ortasında tazeleyici kaynaklar olabilelim.  – çevremizdeki manevi hüznün ortasında ışık ışınları! Kutsal elçi şöyle der: “Bizi zorlayan Mesih’in bize olan sevgisidir. Çünkü yargımız şu: Biri herkes için öldü; öyle ise hepsi öldü. Evet, Mesih herkes için öldü öyle ki yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölüp dirilen Mesih için yaşasınlar.” 2.Korintliler 5:14,15.

Tüm bunlar manevi açıdan ne kadar da hoşturlar! Keşke aramızda, tam olarak fark edilmeleri ve sadakat ile sergilenmeleri mümkün olsa idi! Diliyoruz ki, Tanrı korkusu ve sevgisi tüm bereketli güçleri ve şekil veren etkileri ile sürekli yüreklerimizde olsunlar, öyle ki, günlük yaşamımız O’na yükselen övgüler ile parlasın ve bizim ile özel ya da topluluk içinde temas kuran herkes gerçek verimi, rahatlığı ve refahı yaşamlarımızda görebilsinler! Tanrım, Mesih’in adı uğruna sınırsız merhametin ile bize bunu ihsan et!

Bölümün on altıncı ayeti özel dikkatimizi talep eder. “Massa’da olduğu gibi Tanrınız Rabbi denemeyeceksiniz.” Bu sözler, Rabbimiz tarafından şeytan kendisini tapınağın tepesinden aşağı atmasını söylediği zaman verdiği karşılıktan bir alıntıdır. “İblis O’nu kutsal kent Yeruşalim’e götürüp tapınağın tepesine çıkardı ve eğer “Tanrının Oğlu isen kendini buradan aşağı at. Çünkü şöyle yazılmıştır: ‘ Tanrı seni korumaları için meleklerine buyruk verecek ve ayağın bir taşa çarpmasın diye seni elleri üzerinde taşıyacaklar’ dedi.” Luka 4:9-11.

Bu çok dikkat çekici bir bölümdür. Ve şeytanın, amacına uygun geldiği zaman kutsal yazıları nasıl alıntı olarak kullanabildiğini kanıtlar. Ama şeytan burada çok önemli bir cümleyi atlar: “Tüm yollarında seni korumak için.” Şimdi, tapınağın tepesinden kendisini aşağı atmak Mesih’in yollarından hiç birini oluşturmuyor idi. Böyle bir durum O’na verilen görevin yolunda bulunmuyor idi. Tanrıdan böyle bir şey yapmak için buyruk almamış idi; ve bu yüzden bunu yapmayı reddetti. O’nun Tanrıyı ayartmak ya da O’nu denemeye tabi tutmak gibi bir şeye ihtiyacı yoktu. O, İnsanoğlu olarak ve bir insan olarak Tanrıya en mükemmel güveni duyuyor idi ve O’nun koruması konusunda tam güvenceye sahip idi.

Arıca bunun da ötesinde O, tanrının Kendisine olan ilgisini kanıtlamak için görevine ait yoldan ayrılmıyor idi ve Rab İsa burada bize çok değerli bir ders öğretir. Görev yolunda yürüdüğümüzde Tanrının koruyucu elini her zaman hesaba katabiliriz. Ama eğer kendimizin seçtiği bir yolda yürüyor isek eğer kendi zevkimizin kendi ilgi alanımızın kendi hedef ya da amaçlarımızın peşinden gidiyor isek işte o zaman Tanrıya güvenmekten söz etmek yalnızca kötü bir küstahlık olur.

Hiç kuşkusuz Tanrımız çok merhametlidir, çok lütufkardır ve O’nun yumuşak merhameti üzerimizdedir, görev yolundan ayrıldığımız zaman bile bizi gözetmeye devam eder ama buradaki durum tamamen farklıdır ve ayaklarımız yalnızca görev yolunda olduğu zaman tanrısal korumaya güvenebileceğimiz ifadesini tamamen dışarıda bırakır. Eğer bir imanlı kendi eğlencesi adına tekneden ayrılır ise ya da yalnızca çevreyi görmek adına Alpler’e tırmanmaya kalkar ise o zaman Tanrının O’nunla ilgileneceğine inanmak için herhangi bir hakka sahip olur mu? Bu sorunun yanıtını vicdanınız versin. Eğer Tanrı bizi fırtınalı bir göl üzerinde müjdeyi vaaz etmeye çağırı ise; eğer Tanrı bizi Alp dağları üzerinde özel bir hizmete çağırır ise o zaman elbette kesinlikle kendimizi O’nun bizi tüm kötülüklerden koruyacak olan kudretli ellerine teslim edebiliriz. Her birimiz için en önemli nokta görevin kutsal yolunda bulunuyor olmamızdır. Bu yol dar ve çetin olabilir ve bu yolda tek başımıza olabiliriz ama bu yol Gücü Her Şeye Yeten’in kanatları altında korunan bir yoldur. Ve O’nun onaylayan yüzünün ışığı ile aydınlatılmaktadır.

On altıncı ayet tarafından önerilen konudan geriye dönmeden önce şu çok ilginç ve eğitici gerçeğe değinmek isteriz: Rabbimiz şeytana karşılık verirken Mezmur 91:11 ayetindeki yanlış alıntıya aldırış etmiyor. Bu gerçeğe özellikle dikkat edelim ve onu zihnimizde muhafaza etmeye çalışalım. Şeytana “alıntı yaptığın bölümün en önemli cümlesini söylemedin” demek yerine Kendi tutumunun bir yetkisi olarak sadece başka bir bölümden alıntı yapıyor. Böylece ayartıcıyı çaresiz halde bırakıyor ve bize de bereketli bir örnek sunmuş oluyor.

Burada özellikle dikkat etmemiz gereken nokta Rab İsa Mesih’in, şeytanı tanrısal gücü aracılığı ile yenilgiye uğratmadığıdır. Eğer böyle yapmış olsa idi, o zaman bu bizim için bir örnek olamayacak idi. Ama bir İnsan olan O’nun tek silahı olarak sözü kullanmış olması ve böylelikle görkemli bir zafer kazanması yüreklerimizi teşvik eder ve rahatlatır ve yalnızca bu kadar da değil, ama aynı zamanda çok değerli bir ders de öğrenmiş oluruz; kendi alanımız ve kendi ölçümüz içinde çatışmalara karşı nasıl durmamız gerektiğini öğreniriz. İnsanoğlu Mesih İsa sadece Tanrıya bağlı kalarak ve O’nun sözüne itaat ederek galip geldi.

Bereketli gerçek! Bizler için tam bir huzur ve teselli ile dolu bir gerçek! Şeytan yalnızca tanrısal yetki aracılığı ile ve Ruhun gücü ile hareket eden biri karşısında hiç bir şey yapamadı. İsa hiç bir zaman kendi isteğini yerine getirmedi. O’nun kutsal adına övgüler olsun ki O’nun isteği mutlak mükemmelliktedir, ama buna rağmen Tanrının sözünden çıkmadı. O, Yuhanna altıncı bölümde bize söylediği gibi gökyüzünden yeryüzüne kendi isteğini değil, ama O’nu gönderen Babasının isteğini yerine getirmek için indi. O, en başından en sonuna kadar mükemmel bir hizmetkar idi. O’nun hareket kuralı Tanrının sözü idi; eylemlerinin gücü Kutsal ruhun gücü idi; eylemleri için tek motifi ise Tanrının isteği idi. Bu yüzden bu dünyanın prensi O’nda hiç bir şey bulamadı. Şeytan tüm sinsi hilelerine rağmen O’nu itaat yolundan ya da bağımlılık konumundan dışarı çıkartamadı.

İmanlı okuyucu, bu konular üzerinde derin düşünelim. Ve kutsal Rabbimiz ve Efendimizin bize O’nun adımlarını izlememiz için bir örnek bıraktığını hatırlayalım. Ah, kalan bu az zaman içinde O’nun adımlarını izlememizi diliyorum. Kutsal Ruhun lütufkar hizmeti aracılığı ile İsa’nın yürüdüğü gibi yürümeye çağrıldığımıza ilişkin bu büyük gerçeğe daha fazla hakim olalım. O, bizim her konuda büyük Örneğimizdir. O’na daha sadık bir şekilde üretken olabilelim diye O’nu daha derin bir şekilde inceleyelim.

Şimdi bu uzun kısmı okuyucu için üzerinde durmakta olduğumuz bölümün son paragrafından alıntı yaparak sona erdireceğiz. Bu bölüm derin bir doluluk, derinlik ve güce sahiptir ve Yasanın Tekrarı kitabının çarpıcı özelliğini içerir.

“Tanrınız Rabbin buyruklarına ve size verdiği yasalara kurallara uymaya dikkat edeceksiniz. Rabbin gözünde iyi ve doğru olanı yapacaksınız. Öyle ki, üzerinize iyilik gelsin ve Rabbin atalarınıza ant içerek söz verdiği verimli ülkeyi mülk edinesiniz. Rab de sözü uyarınca tüm düşmanlarınızı önünüzden kovacak. Gelecekte çocuklarınız size, ‘Tanrımız Rabbin size verdiği yasaların, kuralların ve ilkelerin anlamı nedir?’ diye sordukları zaman onlara şöyle diyeceksiniz: ‘Mısır’da firavunun köleleri idik. Rab bizi güçlü eli ile oradan çıkardı. Gözlerimizin önünde Mısır’a, firavuna ve ailesine karşı belirtiler, büyük ve korkunç işler yaptı. Atalarımıza ant içerek söz verdiği ülkeye götürmek ve orayı bize vermek için bizi Mısır’dan çıkardı. Sürekli üzerimize iyilik gelmesi ve bu gün olduğu gibi sağ kalmamız için Tanrımız Rab bütün bu kurallara uymamızı ve kendisinden korkmamızı buyurdu. Tanrımız Rabbin önünde verdiği bu buyruklara uymaya dikkat eder isek, bunu bize doğruluk sayacaktır.’” Yasanın Tekrarı 6: 17-25.

Tanrının sözü bu kitabın her sayfasında ve her paragrafında canın önünde özenli bir şekilde muhafaza edilir. Tanrı sözü saygın Yasa Veren’in yüreğindeki ve tüm öğütlerindeki tek önemli konudur; tanrının sözünü yüceltmek O’nun tek hedefidir, bu her konuda, ister tanıklık ister buyruk ister yargı olsun her zaman aynı görünüme sahiptir. Ve manevi önemi halkın Tanrı sözünü adanmış bir yürek, gayret ve ciddi bir itaat ile uygulaması sonucu ortaya konur. “Rabbiniz Tanrının buyruklarına uymaya gayret edeceksiniz” ve yine “Rabbin gözünde doğru ve iyi olanı yapacaksınız.”

Tüm bunlar manevi açıdan çok hoştur. Biz burada asla değişmeyecek olan sonsuz ilkeleri açıkladık; bu ilkeleri hiç bir şey değiştiremez; yerler ve koşullar bu ilkelere hiç bir zaman dokunamazlar. Bu durum bize elçi Yuhanna’nın sevgili dostu Gayus’a yazdığı sözcükleri hatırlatır: “Sevgili, kötü olanın değil, iyi olanın ardından git.” Topluluk çok düşük seviyedeki bir durum içinde olabilir; Gayus’un yüreğini deneyen ve ruhunu bunaltan pek çok olay olabilir; Diyotrefis  kilise içinde en üstün olma sevdasında olup Gayus’u ve diğer kardeşleri kabul etmiyor olabilir. Tüm bunlar doğru ve gerçek olabilir ve hatta daha fazlası da vardır; ağzı ile iman ikrarında bulunan tüm beden yanlış yolda yürüyor olabilir. O zaman ne olacaktır? Gayus bu konuda nasıl hareket etmelidir? Çok basit, sadece doğru ve iyi olanın ardından gitmesi gerekir; gerçeği getiren herkese yüreğini ve ellerini ve evini açmalı ve Mesih’in davası konusunda doğru olan her şekilde yardımcı olmayı arzu etmelidir.

Gayus’un yaşadığı dönemde yapması gereken bu idi.  Ve aynı davranış her çağda, her yerde ve her koşul altında Mesih’i gerçekten seven her imanlının davranışı olmalıdır. Bize katılan kişilerin sayısı fazla olmayabilir; hatta bazen kendimizi neredeyse tek başımıza olarak da bulduğumuz olabilir. Ama yine de bedeli ne olur ise olsun doğru olanın ardından gitmemiz gerekir. Suçtan ayrı durmamız gerekir – gençlik tutkularından kaçmalıyız- sahte öğretmenlerden uzak durmalıyız. Ve sonra ne yapmalıyız? “Doğruluğu, imanı, sevgiyi ve esenliği izlemeliyiz.” Nasıl mı? Diğerlerinden uzak durarak mı? Hayır. Belki kendimi bir yerde bir süre için tek başıma bulabilirim ama Mesih’in bedeni yeryüzünde olduğu sürece ve O bizi almak için gelinceye kadar yalnızlık diye bir şey yoktur. Bu yüzden az sayıda da olsa saf bir yürek ile Rabbi çağıran kişiler görmeyi her zaman umut edebiliriz. Bu kişilerin kim oldukları ve nerede oldukları önemli değildir; onları bulmak bize düşen sadık bir görevdir. Ve onları bulduktan sonra son gelene kadar onlar ile birlikte kutsal bir paydaşlık içinde yürümektir.”

{ NOT:  Yasanın Tekrarı’nın geri kalan bölümlerini bir başka kitap için saklamamız gerekir. Rabbin, zengin bereketini derin düşüncelerimiz üzerinde lütufkar bir şekilde ihsan etmekten hoşnut olmasını diliyorum. Rab bu sayfaları Kutsal Ruhun gücü ile giydirsin ve onları dünyanın her yerindeki halkının yüreklerine Kendisinin doğrudan gönderdiği bir mesaj haline getirsin. Ve aynı zamanda bu çok derin, geniş kapsamlı ve değerli kitabın kalan bölümlerinde yer alan gerçeğin açıklanması için ruhsal güç ihsan etsin!

İmanlı okuyucuya önemle şu konuda ricada bulunuyoruz: tüm bu konular hakkındaki dualarımıza şu değerli sözcükleri hatırlayarak lütfen sen de katıl: “Yine size şunu söyleyeyim; yeryüzünde aranızdan iki kişi, dileyecekleri herhangi bir şey için anlaşırlar ise göklerdeki Babam onların dileklerini yerine getirir.” Matta 18:19. C.H.M.}


1. “Mesih’in bedeninden kesilip atılmak” ifadesi genellikle disiplin gibi durumlarda uygulanır. Ama oldukça yanlış bir uygulamadır. Topluluğun disiplini bedenin birliğine asla dokunamaz. Bedenin bir üyesi öğretiş konusunda ahlak ya da hatalar yaparak öylesine düşebilir ki, topluluğun buna karşı eylemi onu Sofra’dan uzaklaştırmak olabilir. Ancak bunun üyenin bedendeki konumu ile hiç bir şekilde ilgisi yoktur. Bu iki şey birbirlerinden tamamen farklıdırlar.

2. Kilisenin birliği bir ırmağın ötesine atılmış bir zincir ile kıyaslanabilir. Zinciri her iki yanda da görürüz ama zincir ortada derindedir. Ama derinde olmasına rağmen kırılmamıştır; ortadaki yerde zincirin birliğini göremesek bile aynı şekilde orada olduğuna inanırız. Kilise Pentikost gününde birliği içinde görüldü. Ve aynı şekilde yüceliğinde de birlik içinde görülecektir. Ve her ne kadar biz şimdi bunu göremesek de her şeye rağmen bunun kesin olduğundan eminiz.

Ve bedenin birliğinin büyük, pratik ve şekil verici olduğunun hatırlanması gerekir. Ve her üyenin duruşunun ve yürüyüşünün tüm bedeni etkilediğini aklımızda tutalım. “Eğer bedenin bir üyesi acı çeker ise bedenin tüm diğer üyeleri de onun ile birlikte acı çekerler.” Neyin üyesi olmak? Bir yerel topluluğun mu? Hayır, ama bedenin bir üyesi olmak! Mesih’in bedenini bir coğrafya konusu haline getirmememiz gerekir.

Ama “görmediğimiz ve bilmediğimiz bir şey aracılığı ile etkilenir miyiz?” gibi bir soru ile karşılaşabiliriz. Kesinlikle etkileniriz. Tüm pratik sonuçları ile birlikte bedenin birliğine ilişkin büyük gerçeği kendi kişisel tecrübe ve bilgimizin ölçüsüne göre mi sınırlandırmamız gereklidir? Böyle bir hatanın düşüncesi bile bizden uzak olsun. Üyeleri bedenin Baş’ına ve bir birlerine birleştiren Kutsal Ruhun varlığıdır. Ve bu yüzden her bir üyenin yürüyüşü ve yolları bir birini etkiler. İsrail’in durumunda bile toplu bir birlik yok idi ama ulusal bir birlik mevcut idi; Akan günah işlediği zaman, “İsrail’in günah işlediği söylendi. Ve tüm topluluk haberlerinin dahi olmadığı bir günah yüzünden aşağılayıcı bir yenilginin acısını yaşadılar.

Rabbin halkının bedenin birliğine ilişkin görkemli gerçeği ve bundan kaynaklanan pratik sonuçları ne kadar az anladıklarını görmek çok şaşırtıcıdır!

3. Okuyucunun, Vahiy kitabının Gog ve Magogları ile Hezekiel kitabının [ 38&39] Gog ve Magogları arasında bulunan farkı ayırt etmesi gerekir.