İkinci Bölüm

İYİ ÇOBAN

“Rab, benim Çobanımdır.”

“Ey nazik Çoban, Senin elin ile yönlendirilen
Canım sonsuz dinlenme buldu;
Sen beni Babamın ülkesine doğru götürürsün ve
Senin Varlığın yolda beni bereketler.
“Yürüdüğüm yolda üzgün ve bezginim çünkü
Her tarafımda kargaşa ve boşluk var ve beni huzursuz ederler.
Ama Sen beni bu gürültülü kalabalıktan çekip aldın
Ve yemyeşil çayırların bulunduğu sessiz bir diyara getirdin.”
—THOLUCK.

Yuhanna onuncu bölümümde Rabbin Kendisini tanımladığı örnekteki sözler, “Ben İyi Çobanım” – hem güzel hem de buyruk vericidirler. Ve Rab İsa’nın Kendisi ile ilgili söylediği işini ancak Tanrı yapabilirdi. “Ben Koyunlarıma sonsuz yaşam veririm” sözleri, O’nun Tanrılığını ifade ettiği tartışılmaz sözleridir. O’nun sonsuz yaşam ihsan edebileceğini söylemesi bir yaratığa göre ya da bir yaratık açısından, küfür etmesi ile aynı idi. Yuhanna onuncu bölümdeki İyi Çoban ve yirmi üçüncü Mezmur’daki Yehova, birdir ve aynı Kişi’dir. O, Kendisinden İyi Çoban olarak söz ettiği zaman, bu sözleri bulunduğu kefaret ile ilgilidir. O, Koyunları ve onlarla birlikte tüm Kilisesinin günahları için yaşamını feda etmeye hazırdır. Verdiği yaşamını tekrar geri alır çünkü bunu yapmak için güce sahiptir, ama çarmıhta üzerine aldığı günahları geri almaz; o günahlar dirilmezler; artık Onun ile ya da O’nun kurtardığı ve artık Kendisine ait olan kişiler ile bu kişilerin bağlantısı kalmamıştır. Kendisinden, Büyük Çoban olarak söz edildiği zaman, bu ifade Onun dirilişi ile ilgilidir. İbraniler kitabında “Koyunların Büyük Çobanı” ifadesini okuruz ve Tanrı, O’nun, bizim Yerimize Geçen ve Kurtarıcımız olarak tamamladığı işini kabul etmiş ve O’nu “tekrar ölümden diriltmiştir.” Petrus O’nu Baş Çoban olarak adlandırır ve O’nun gelecek olan yüceliği ile bağlantılı konulardan söz eder. Kilisenin ileri gelenlerine ise şu sözler söylenmiştir: “Baş Çoban göründüğü zaman, siz de asla solmayacak olan yücelik tacını alacaksınız.”

O’nun şu sözlerinde hem yumuşaklık hem de yücelik yer alır: “Benim koyunlarım sesimi işitirler ve Ben onları tanırım ve onlar benim ardımdan gelirler.” Bu sözleri de O’nun Tanrılığını bildirir çünkü O, her yerde vardır ve her şeyi bilir ve bilgisi sınırsızdır ve ilkinden sonuncusuna kadar her bir koyununu tanır; yani, milyonlarca halkının her birini tek tek bilir; onların sevinç ve üzüntülerini, ihtiyaçlarını ve yollarını Her Şeyi Bilen Yüce Çoban olarak bilmesi doğal değil midir? Tanrısal bir varlıktan başka kim Doluluğunu onların içine yerleştirebilir? O’na iman edenlerin O’nun aracılığı ile asla eksiklerinin olmaması, asla korkmamaları ve sonsuza kadar var olmaları gerekmez mi?

Ah, Onun Kişiliğini bu şekilde tanımlamak ne kadar değerlidir! – Yehova- Yeşu (İsa), bir kartalın taşıdığı gibi yavrularını taşımış olan antlaşma Meleği; O, “İbrahim’den önce Ben varım” Diyebilen idi. “Ben, Ben Olan’ım” – ağza alınamayacak olan Ad! Peygamber Mika, O’nun “öncesizlikten ve sonsuzluktan beri var olduğunu” söyler. Kendi benzeyişinde insanı yapan O idi; bu nedenle insanı Kendisi ile paydaşlık yapabilecek özellikte yarattı. Biz Onu gördüğümüz ve Ona benzediğimiz zaman, paydaşlık için ihtiyaç duyduğumuz gücümüz tamamlanacak. Başlangıçtan beri ilk anne ve babamız ile yürüyen, İbrahim’e Tanrının yüceliği olarak görünen, Yusuf’u bir koyun sürüsü gibi güden ve konutu Keruvların kanatlarının altında olan, O, yani Rab İsa idi. Eski Antlaşmada “Ben Ben Olan’ım” diyen ile Yeni Antlaşmada “Ben İyi Çobanım” diyen, aynı Tanrı idi.

Ama Onun yaptığı işin büyüklüğü de en az Kişiliği kadar yücedir – yaptığı işi, Onun adı ile belirtilirdi; “Onun adını İsa koyacaksın çünkü O, halkını günahlarından kurtaracak.”

Böylece Yeşu’nun Onun örneği olduğunu anlarız. Aslında orijinal adı, “Oşua” idi. Ama Tanrı, Yeşu’nun, halkını kurtarması için büyük mucizeler yapmasını istediği zaman, önlerinde duran Şeria ırmağını halk geçtiği sürece kuruttuğunda ve onların Kenan diyarının krallarının boyunları üzerine ayaklarını koymalarını buyurduğunda o zamana kadar adı “Oşua” olan Yeşu’nun adının başına “Y” harfini ekleyerek onu “Yeşu” yaptı. Bu “Y” harfi, onun adına, Tanrının Kendisini (Yehova) temsilen eklendi. Öyle ki, sıradan bir adam olan “Oşua”, Tanrı halkının önderi ve kurtarıcısı olan Yeşu olabilsin. Aynı şekilde İsa’daki tanrısal Çoban da  kurtarabilmesi için eklenilemez ya da kusursuz bir doğaya sahiptir. Bu görkemli son için “bilgelik ve bilginin tüm hazineleri O’nda saklıdır.” “Çünkü tüm doluluğun O’nda konut kurması Baba’yı hoşnut etti.” Baba, O’nun bir Çoban olarak yapacağı iş hakkında bereket konuştu. Bir kişinin düşüncesine göre bu belki de “Yuhanna onuncu bölümündeki benzetmenin en tatlı özelliklerinden biri idi.” Biz bu bölümde Baba’nın sürü hakkındaki düşüncesini öğreniyoruz. Çünkü Rab şöyle diyor: “Baba beni tanıdığı ve ben de Babayı tanıdığım gibi benimkiler de beni tanır. Ben koyunlarımın uğruna canımı veririm.” Bu sözler bize, Babanın yüreğinin en derin yerindeki sırlarından birinin Onun kilisesine olan sevgisi ve ilgisi ve kayırması olduğunu açıklarlar. Bu sürü, Çoban Mesih’e verilmeden önce aslında Baba’ya ait idi. “Onları bana veren Babam” ve “Onlar Senindiler ve Sen onları Bana verdin”. Sürü, Mesih’in eline verilmeden önce Baba’nın elinde idi. Baba, zamanın başlangıcından önce sürünün koyunlarını seçmişti ve sürü, Babanın armağanı olarak ve Mesih’in kanı ile satın alınarak Mesih’in oldu. Ve Çobanın sürüye olan tüm şefkatli ve gayretli ilgisi, sürüye Sahip Olan’ın düşüncesini belirtmektedir. Çoban ve Sürünün Sahibi birdir – yücelikte bir oldukları doğrudur ama aynı zamanda kurtardıkları günahkarlardan oluşan zavallı sürüye duydukları sevgide ve ilgide de birdirler. O zaman sürüdeki zavallılar burada beslenir ve burada yatarlar. Onun sesini duyanlar yalnızca bazılarıdır. Bir günahkardan başka Kurtarıcının sesini kim duyabilir? Tüm ihtiyaçları bir doktordan başkası değildir (hasta olduklarının farkında olanlar bu ihtiyaçlarını bilirler ve Onu Kurtarıcı olarak minnettarlık ile kabul ederler). İsrail, O’nda, gönlünü çeken hiç bir güzellik görmedi ve O’nu kabul etmedi. Böylece Mesih de onları beslemeyi reddeder (hali hazırda).

O, görevine burada insanlar arasında konut kurarak başladı; ama günahsızdı; bu nedenle bizim yerine getirmemiz gereken yasayı mükemmel bir şekilde bizim yerimize yerine getirdi. Kendi işlerimiz aracılığı ile elde edemeyeceğimiz sonsuz yaşamı, tamamladığı mükemmel İşi ile bize armağan etti. Sonra Kendisini çarmıh üzerinde Tanrı ve bizim aramıza koydu. Bizim günahlarımızın kaçınılmaz olarak hak ettiği o ağır darbe O’nun üzerine indi. Ve o anda biz mahkum edildik, yasa tatmin oldu ve harikalar üzerine harikalar geldi! Biz beraat ettik; aklandık! Çünkü aracımız mezarda kalmadı ve üçüncü gün ölümden dirildi ve Tanrı bu sayede şunu beyan etmiş oldu: “O, benim Oğlumdur ve Onun kefaretini günahlarınızın kefareti olarak kabul ediyorum. O, böylelikle göğe yükseldi, Tanrının sağında oturdu ve ölümü aracılığı ile kanıyla satın almış olduğu kişileri kayırıyor! Onun Aracı olarak Tanrı ve insan arasında tamamlamış olduğu iş budur. Yazılmış olduğu gibi: “Tanrı insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih’te kendisi ile barıştırdı ve barıştırma sözünü bize emanet etti. Tanrı, günahı bilmeyen Mesih’i bizim için günah sunusu yaptı. Öyle ki, Mesih sayesinde Tanrının doğruluğu olalım.” (2. Korintliler 5:19,21) Ey Golgota! Düşüncelerimde ne kadar da değerlisin! Bu kurtuluş ırmağım senden akıyor ve senin doğruluğun denizin dalgaları kadar çok ve sürekli! Ama çarmıhtaki iş, bu mezmurdan bir önceki mezmurda Onun tarafından yeterli bir netlik ve yumuşaklık ile söylenmiyor mu? O, yirmi ikinci mezmurda “bir insan değil, bir toprak kurdu gibidir). Tanrı diğer kişileri işitmiştir ama Onu işitmez. O feryat eder ama karşılık gelmez. O, yirmi ikinci mezmurda ayıplanır, adeta bir yüz karasıdır. “İnsanlar Ondan nefret eder. 1Aynı zamanda Mezmur 69’a da bakın.

Bu mezmurlarda, ne işittiklerini ve ne gördüklerini bildiren tarihi öykülere yer veren müjdelerde olduğu gibi Onun acılarını ve ölümünü başkaları kaydetmemiştir. Bu satırları yazan Çoban, yani Rabbin Kendisidir. Dipsiz batağa gömülüyorum, basacak yer yok. Beni çamurdan kurtar, batmama izin verme, canımı kılıçtan kurtar” diye feryat eder. Nelere katlandığını ve nasıl hissettiğini bize Kendisi söyler. İtiraflarını yapar; bizim günahlarımızı hiçbir rahip itiraf edemez; yalnızca O tüm günahlarımızı bilir ve hepsini itiraf eder; çarmıhta bu günahların altında acı çekerek şu sözleri söyler: “Suçlarım senden gizli değil.” Ah, Kendi suçları değildi ki! Bizim yerimize geçmiş olduğu için sizin ve benim günahlarımızdan söz ediyor idi. Ve yine benzer sözler okuyoruz: “Suçlarım Senden gizli değil!” O, bu suçların her birini tek tek biliyordu ve bu günahları üstüne koymuş olan Baba’ya hepsini söyledi. O’nun can çekişmesinin sırrı, bizim günahlarımızı taşımış olması idi. Ancak burada okuduğumuz türdeki sözler olmasa idi O’nun çektiği acıların neler olduğunu ve nasıl hissettiğini asla bilmemiz gerekmeyecek idi. Yalnızca Yeni Antlaşmayı okuduğumuz zaman Onun yaşamının tümünde ve ölümünün bazı anlarında esenlik görürüz. Çarmıhta iken bile zihninin ne kadar sakin olduğu dikkatimizi çeker; yanındaki çarmıhta asılı olan zavallı haydut ile konuşur ve onu krallığına alır, annesini Yuhanna’ya teslim eder ve Babasından Onu öldürenleri bağışlamasını ister. Tüm bunlar dışsal idi ve bu sahneyi izleyenler tarafından görülüyordu ve dışardan bakıldığında sanki yalnızca esenlik hakim imiş gibi bir görüntü vardı. Ama bu mezmurlar (22 ve 69) söz ile anlatılamayan acıları anlatır ve bu acılar insanlar tarafından dışardan görülmeleri ve anlaşılmaları imkansız acılardır. Aynı şey bizim kendi küçük ölçülerimiz ile de geçerlidir; başkaları ile olan ilişki ve davranışlarımızda içimizde ciddi çatışmalar, canımızda derin ve karanlık deneyimler yaşarken, dışardan esenlik içinde kendimizi gösterdiğimiz takdirde çevremizdekilerin bunları bilmeleri mümkün değildir. Ah, az da olsa bu kadarını bilmek hoş; tüm bunlar bize kutsal Rabbimizin canı sıkıntı içinde iken gösterdiği esenliği hatırlatır; O, Getsemani bahçesinde can çekişir iken daha da hararetli bir şekilde dua etmişti!

Ama pek çok kişi açısından ne yazık! Çünkü onlar Onun can çekişmesinin sırrını bilmiyorlar. O, basit bir ölüm korkusu içinde değil idi, can çekişmesinin temel nedeni, böyle büyük acı ve üzüntüleri yüklenmiş olması idi.

On altıncı yüz yılın İspanyol reformcusu Valdes tarafından söylenen sözler günümüzde Mesih’in acılarının sırrından haberdar olmayan pek çok kişiye hitap edebilecek sözlerdir. Valdes şöyle der: “Rabbimiz İsa Mesih’in acılarında ve ölümünde hissettiği can çekişmesi, korku, dehşet ve üzüntülerden söz eden insanları sık sık duydum (Valdes’in kendisinin içinde yaşamış olduğu karanlıktan hasıl olan sözleri); bu kişiler Mesih’in bu acılarını ve ölümünü neden bu kadar yoğun şekilde hissettiğine dair bilgileri varmış gibi davrandılar. Pek çoğu acı çekti ve öldü, bazıları fazla hissetmedi ve diğerleri ise herhangi bir duygu göstermediler. Bazıları ise göz ile görülür bir şekilde sevindiler ve hatta ölüm anında bile çektikleri acıdan keyif aldılar. Ve ben kendi düşüncemde hiç bir zaman onlardan işittiklerimle ya da kitaplarda okuduklarımla asla tatmin olmadım. Sonunda vardığım sonuç şu oldu: Tanrı, tüm günahların yargısı için Mesih’i cezalandırmak üzere tüm günahları Mesih’in üzerine koydu. Ve Mesih, tüm bu günahları üzerine aldı her bir günah için o zihin karışıklığını, o utancı ve o üzüntüyü öylesine yaşadı ki, sanki o günahların hepsini kendi işlemiş gibi hissetti. Kendisini Tanrının huzurunda bu kadar çok ve böylesine tiksindirici günahlar ile gördükten sonra tüm o can çekişmesini, tüm o korkuyu, tüm o içsel üzüntüyü yaşadı; eğer günahlarımız için cezalandırılan bizler olsa idik işlediğimiz günahların her biri için bizim payımıza düşen tüm o utancı ve zihin karışıklığını biz yaşayacaktık, O bizim yerimizi aldı ve bu yüzden Getsemani bahçesinde çektiği acının ağırlığı nedeniyle terine kan damlaları karıştı; çünkü bir çok kişinin sandığı gibi kendisini ölmek üzere olan biri olarak değil, Tanrının huzurunda tüm dünyanın günahını yüklenmiş olarak gördüğü için can çekişiyordu. Ve göğe bakmaya utanan bir adam gibi yüzünü yere çevirerek dua etti. Çünkü Tanrıya karşı olan pek çok suçu yüklenmiş olduğunu biliyordu. Tanrının bizim ve tüm dünyanın günahlarını Mesih’in üzerine koyduğu doğrudur. Yeşaya peygamberin kitabındaki elli üçüncü 2 bölümde yer alan ayetlerde Kutsal Ruhun neler söylediğini okuyalım: “Bizim isyanlarımız yüzünden O’nun bedeni deşildi ve bizim suçlarımız yüzünden O eziyet çekti.” Ve devam edelim: “Pek çoklarının günahını O üzerine aldı ve tüm bunların yanı sıra Yeşaya peygamber şu harika sözü söyler: “Bizler O’nun yaraları ile şifa bulduk.” Aynı şey, Yeşaya ile aynı duyguları hisseden elçi Pavlus tarafından, “Vah bana! Ne sefil ne zavallı bir insanım ben!” sözleri ile ifade edilir. Aslında her birimiz aynı şeyi söyleyebiliriz: “Ben Tanrının isteğine uygun yaşamadım ve Tanrıya karşı suç işleyerek Onu gücendirdim; çünkü suç ve günahlarımın her biri ile O’nun, Mesih’imin büyük acısında ve ölümünde hissettiği can çekişmesini, korkuyu ve üzüntüyü çoğalttım.” İnsan mantığı bunu göremediği için tanrı Oğlunun ölüm ile bağlantısını asla anlayamaz. Tüm bilgelerin bilgeliği bu noktada ahmaklıktır ve işte bu yüzden bu dünyanın sözde bilgeleri Tanrıyı ya da günahı ya da günah için kefareti, ya da günahın götürdüğü cehennemi anlayamazlar.

O’nun adına övgüler olsun! Biz iman edenler, O’nun acılarının günah nedeniyle çekilen acılar olduğunu anlarız. Ama bundan daha fazlasını da anlarız. Biz, O’nun çarmıhını ödül ve yücelik için bir taht çarmıh olarak görürüz çünkü O, ölümü ölüm aracılığı ile yendi ve Tanrının yaratıklarının evreninin tamamının üstüne Tanrının karakteri ile ilgili bir ışık seli yaydı! Reddedilmiş olarak çarmıhta asılı olan O en üstün Olan olarak egemenlik sürecektir. Acılardan sonra yücelik gelecektir. Günah yeri ve göğü lekelemiştir ama Rabbimiz İsa Mesih günah üzerindeki egemenliğini elde etmiştir ve her şeyi yenilemiştir. Onun dirilişi kudretli bütünün ilk temelidir. Bize ait olan cezayı ödedikten sonra ölüm artık Onu asla tutamaz. Suçunun cezasını çekip bitirmiş olan bir mahkum artık cezaevinde tutulamaz. Esenliğimiz için olan gerekli ceza çekildikten sonra Tanrı, Oğlunu artık ölümde tutamadı ve Onu ölüler arasından diriltti ve sağındaki yere oturttu; O, şimdi orada bizim adımıza Tanrının huzurunda görünüyor. Böylece görüyoruz ki, İyi Çoban, koyunlarını kurtarmak için yapılması gerekli yolculuğun tamamını üstüne almıştır – tahttan beşiğe ve beşikten çarmıha ve mezara, çarmıh ve mezardan tahta! “Kaya’nın tamamladığı iş mükemmeldir!” Ve biz “Mesih’te tamamız (eksiğimiz yok).” Ah, eğer siz bu sözün benim için ne kadar değerli olduğunu bilseydiniz” diye devam eder Adolph Monod, “Ben İsa ile birlikte cehennemin en dipteki derinliklerine indim ve işte bakın, Tanrı çocuklarının bir numaralı suçlayıcısı olan o yenilmiş düşmanın bana zarar verme gücü yoktur! Ben İsa ile birlikte genç aslanın ve yılanın üzerlerine basar geçerim ve düşmanın tüm güçleri üstünde zaferliyim! Ve ben İsa ile birlikte en yukardaki göğe çıkarım ve Yargıcım olan Mesih’te Kurtarıcımın farkına varırım! Ne olur ise olsun İsa, yalnız İsa tüm kaygı ve tüm dehşetlere karşı koyduğum tek isimdir! Ölümün acılarına karşı, İSA; yargının dehşetlerine karşı İSA; benliğin sıkıntılarına karşı İSA; vicdanın suçlamalarına karşı İsa ve tüm sorunlara karşı İSA, İSA!”

İşte Müjde budur! Biz O nasılsa öyleyiz. Çünkü “biz Mesih ile birlikte çarmıha gerildik.” Ve Onunla birlikte yüceltileceğiz. O, bizim yerimize geçerek bizim için öldü ve biz de O’nda öldük; O, günahtan özgür kılındı, biz de O’nda özgür kılındık; günah yok, suçlama yok, mahkumiyet yok, ölüm yok, cehennem yok! Tüm bu sorunlara O çözüm getirdi, biz değil! “Ölümün artık Onun üzerinde egemenliği kalmadı.” Bu nedenle, O Kendisi için değil ama bizim için zafer kazandığına göre ölümün bizim üzerimizde de egemenliği kalmadı. “Onun ölümü günaha karşı ilk ve son ölüm olmuştur, sürmekte olduğu yaşamı ise Tanrı için sürmektedir. Siz de böylece kendinizi günah karşısında ölü ve Mesih İsa’da Tanrı karşısında diri sayın!” (Romalılar 6:10.11) diyorum ki, Müjde budur! Tanrının, Oğlunu ve O’na iman ederek O’nu kabul etmiş olan kişilere verdiği iyi haber budur! O, bizimdir, O’nu Tanrı’dan bize verilmiş olan bir armağan olarak aldık! Çünkü buradaki “Benim Çobanım” sözcüğü, O’na sahip olduğumuz bildirir! Herhangi biri, “O’nun benim olduğunu nereden bilebilirim?” diyebilir mi? O, Tanrının günahkara lütfetmiş olduğu bir armağandır; müjdenin temeli budur! Ben bir günahkarım; tanrı O’nu günahkara verir ve ben O’nu bir günahkar olarak alıyorum ve kabul ediyorum; O, para ödemeden ve bedelsiz olarak benimdir! O, karşılıksız olarak benimdir! Evet, benim Çobanım, benim Kurtarıcım, bana Kefaret Eden’imdir! O, mutlak ve koşulsuz bir armağan olarak benimdir! “Kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrının çocukları olma hakkını (ya da ayrıcalığını ve gücünü) verdi. Bu gerçekten daha basit ve daha tatmin edici bir şey olabilir mi? Ve bunun için bundan daha uygun bir zamanlama olabilir mi? Çünkü, “kabul edilen zaman şimdi’dir.” Ve bu dünyadaki işleriniz sona erdiğinde ölüm aracılığı ile gideceğiniz yer O’nun yanı olacaktır.

“Lütuf, üzüntünün gözyaşlarına üstün geldi,
Aynı yaşam veren yağmurun kökünden sökülmüş çiçeğin üzerine yağması gibi!”


1.Yahudiler O’nu genel olarak “asılmış Olan” olarak adlandırdılar. Ve “O’nun üzerine inen yargının mahvolma ya da cehennem azabı olduğunu söylediler.

2.Eski zamandaki dindar bir yaşlının bu bölümü beşinci Müjde olarak adlandırdığını eklemek isterim. – ADOLPHE MONOD