Üçüncü Bölüm

TAM SAĞLAYIŞ

“Eksiğim yoktur!”
“Ah, bu harika lütuf akıntıları gizlice hareket eden
Yüreğimden içeri nereden giriyorlar?
Cennetin açık bir kapısının arasından mı?
Evet, bırakın o kapı hep açık kalsın,
Ve lütfun diri suları yüreğimi doldursun.”
Alman’dan

“Rab Çobanımdır” gerçeğinin temelinin üzerindeki güvence, “Hiç bir eksiğim olmayacaktır” vaadidir. Yalnızca bir imanlı, “eksiğim olmayacaktır” diyebilir. Herhangi bir yersel doyum kaynağına bağımlı olan kişi, herhangi bir şeye yeterince sahip olduğunu asla hissedemez. Söz ile anlatılamaz bir sevinç ve tam bir yücelik ile coşan bir imanlı yalnızca bereket doluluğuna değil ama aynı zamanda artıp taşan bir ölçüde berekete sahip olduğunu fark eder. Böyle harika bir Kurtarıcı ve Çoban ile zaten bundan farklısı olamaz. Ve bu “Eksiğim olmaz” ifadesi, koşullu değildir, ama mutlaktır; bizim kim olduğumuza değil, ama Çobanın kim olduğuna bağlıdır. Koyunlarının isteklerini yerine getirmek bir çobandan beklenen en büyük taleptir. Bir çoban, diğer mesleklerden farklı olarak gerektiği takdirde koyunları uğruna ölmelidir.

Davut’un kendisi de aslanın pençelerinden kurtardığı kuzu için canını verecekti. İyi Çoban Koyunları uğruna Yaşamını feda etti. Çobanı olmayan bir sürüden ya da çayırda otlamak isteyen bir koyununa istediğini vermeyen bir çobandan şimdiye kadar söz eden hiç kimse olmamıştır. Bir çoban, bazen koyunları acı çeker ya da hata yaparlar iken koyunlarının ihtiyaçları ile ilgili özel bir bilgiye sahiptir;  O, İyi Çoban olarak Petrus’un Onu inkar edeceğini ve Davut’un işleyeceği günahı önceden biliyordu.

Bir çoban asla ilgisinden vazgeçmez. Bir çobanın görevi gece gündüz ve yaz kış devam eder. Bu nedenle çoban koyunlarını tanır. Eğer yeşillik bölgelerde bir çobanı izleyecek olur isek bir kuzu dünyaya geldiği zaman onun her şeyi bir kenara bırakıp bu yeni doğan kuzu ile ilgilendiğini görürüz. Isınması için onu ateşin yanına götürür ya da eğer ateş yok ise o zaman bebek kuzuyu kucağına alır ve göğsünde tutar. Ve ayrıca bunun da ötesinde sürüler yürüyüşte iken küçük kuzulardan biri yorulur ve diğerlerine yetişemez ve geride kalır ise onu kucağına alır ve taşır ya da küçük kuzu çok hareketli ve canlı olduğu için sürüden ayrılır ise çoban çomağı ile onun ardından gider ve onu kucağına alarak tekrar sürüye taşır. Genç ya da tanımadığı bir koyun onun sürüsüne getirildiği zaman onu en tatlı yemler ile ve kendi eli ile besler ve sürekli onunla konuşur; özellikle de yemi verirken konuşur çünkü amacı bu şekilde davranarak koyunun onun sesini tanımasıdır. Ve çok geçmeden koyunu adı ile çağırmaya başlar ve koyun da böylelikle yalnızca çobanın sesini tanımakla kalmaz ama aynı zamanda kendi adını da öğrenir.

Bunun uygulamaya ihtiyacı yoktur. Çünkü bunu duyunca kimin aklına Yuhanna 10:27, 28 ayetleri gelmez ki? “Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım ve onlar da beni izler. Onları hiç kimse elimden kapamaz.” Ne kadar görkemli bir tanım! Ne kadar şefkatli bir ilişki!

“Benim koyunlarım” ve “benim çobanım.”  “Benim” sözcüğü, mülkiyet ifade eder. O’nda sahip olduğumuz mülk nasıl da yücedir! Ve O da bizim içimizde mülke sahiptir. “Yehova’nın payı, Onun halkıdır.” Ah, Onun kutsallarında var olan mirasının ne olduğunu daha iyi bilmek!  – onların sahip oldukları miraslarını değil ama O’nun onlardaki mirasını daha iyi bilmek!

Bir dönem çayırlık yerlerde bulundum ve oralarda çobanların koyunlarına gösterdikleri bağlılığı, adanmışlığı ve şefkati izleme fırsatım oldu ve bu yüzden Yehova İsa’nın sevgisi ve şefkati ve O’nun her zaman özenli bakımı hakkında özel düşüncelere sahip oldum. Bir defasında Engadine’nin daha yüksek olan uzaktaki vadileri arasında sakin ve sessiz bir Rabbin gününün sabahında (manzaranın görkemi ve günün kutsallığı ile çok tatlı bir uyum içinde olan o sakin ve bulutsuz sabahlardan birinde) şunları gördüm: ben Alplerdeki bir villanın içindeydim; bulunduğum yerdeki tepelere doğru küçük bir cenaze alayını andıran bir grup yavaş yavaş ilerliyordu; sonra gördüm ki, bu yanında hastalıklı bir koyun bulunan bir çoban idi. Yanında koyunu koyacağı bir binek arabası yerine koyunu taşıması için kiralamış olduğu biri vardı. Bu çobanın kendisi için bir odası bile yoktu ama koyunu için geçici bir hastane olarak birini kiralamıştı. Çoban yerine vardığında koyunu taşıyan adamın büyük başlıklı geniş mantosunun içine sarmış olduğu koyunu mantonun içinden özenle çıkartıp aldığını gördüm. Çobanın sonra üzgün yüzünü koyunun tüylü yerine bastırıp bir süre öylece kaldığını izledim. Koyun hareketsiz duruyordu. Çoban koyununu sevgi ile öptükten sonra onu tekrar kucakladı ve “güle güle sevgili Jeanie’m” dedi. Binlerce koyun içinde (çünkü ben İtalya’da Alplerin kuzeyindeki vadilerde otlayan kalabalık sürüleri izlemiştim), bu koyuna bir ad vermişti ve onun adını hatırlıyordu; iyi çobanların koyunlarının her birine verdikleri değerin ve sevginin büyüklüğünü çok iyi anlamıştım.

İtalya gibi büyük çayırların bulunduğu ülkelerde böyle bir çoban sıra dışı bir çoban değildir. Oradaki çobanların sürüleri için şarkılar bile söylediklerinden hiç kuşkum yok. O, koyunlarını biliyordu ve onlardan sorumlu idi, onları tüm düşmanlarından korur ve tüm isteklerini karşılar – her biri için hesap verecek güce sahiptir.

Yakup, Lavan’a: “Yirmi yıl yanında kaldım. Koyunların ve keçilerin hiç düşük yapmadı. Sürülerinin içinden bir tek koç yemedim. Yabanıl hayvanların parçaladığını sana göstermedim, zararını ben çektim. Gece ya da gündüz çalınan her hayvanın karşılığını benden istedin. Öyle bir durumdaydım ki, gündüz sıcak ve gece kırağı yedi bitirdi beni. Gözüme uyku girmedi.” (Yaratılış 31: 38-40) Yakup’un güvenilir olmasına rağmen çektiği acıların ve sıkıntıların hakkında yazılmış olan dokunaklı tanımlar! Yabanıl hayvanların parçaladığı hiç bir hayvanı Lavan’a göstermedi. Ve şu sözleri diyebildi: “Zararını ben çektim.” Bu örnek ile yansıtılan aynada Yakup’tan daha büyük olan Birini görürüz. Bize O’nun sorumlulukları ve O’nun acıları hatırlatılır. Ve O’nun dünyaya sevgi ve gözyaşlarıyla dolu olarak nasıl geldiğine dikkat çekilir. Evet, O, bizim acılarımızı üstlenmek ve bizim sıkıntılarımızı taşımak için geldi ve söylemiş olduğu gibi bizim için öldü. “Ben koyunlarım için canımı veririm …. Senin bana vermiş olduklarını ben korudum ve onlardan hiç biri kaybolmadı.” Ve tekrar, “Ben onlara sonsuz yaşam veririm ve onlar asla mahvolmayacaklar ve hiç kimse onları elimden kapamaz.” İşte bizler böyle çifte bir garantiye sahibiz; çünkü O, şu sözlerini ekler: “Onları bana veren Babam, en yüce Olan’dır!” (tüm düşmanlar ve tüm kötülükler) “ve hiç biri onları Babamın elinden kapacak güce sahip değildir.” İyi Çobanın eli ve Onun Babasının eli – yeryüzünde ya da cehennemde böyle bir güvenceye karşı durabilecek kim olabilir ki? “EKSİĞİM YOKTUR!” Bu sözlerin mutlak kesinlik taşımasına şaşırmamak gerekir çünkü güvencenin büyük olmasının yanı sıra aynı zamanda kaynaklar sınırsızdır. Ulaşılamaz ve eşi benzeri olmayan zenginliklerin tümü O’ndadır; O’nun kaynaklarında hiç bir eksik olamaz. Hedefimiz, “O’nun yüceliğinin zenginlikleridir” ve bu arada istekler de bununla uyumlu olarak sağlanır. Bu yüzden, “Tanrım her ihtiyacınızı İsa Mesih’te kendi görkemli zenginlikleri ile karşılayacaktır. Ah, O’nda olmayan neyi isteyebiliriz ki? Kefaret? Barışma? Esenlik? Tüm bunların hepsine O’nda sahibiz. O bizim için öldü. O bizim “esenliğimiz ve bağışlanmamızdır!” O, ihtiyacımız olan her şeyi kendi kanı ile bizler için satın almıştır. Cenneti mi arıyoruz? Mesih, bizim cennetimizdir. Hastalıkta ya da acı çekerken sempati mi? O hastalığımızda yatağımızı düzeltir. Daha da önemlisi, çarmıhta tüm hastalıklarımızı O yüklendi. O’nun üzerine inen bereler ile bizler şifa bulduk! O, Şifamızdır! Sosyal çevre mi? “İşte, dünyanın sonuna kadar her an sizinleyim.” O, geceleri bizimledir, O, üzüntüde bizimledir; tek başımıza ve yalnız kaldığımız zaman, O bizimle beraberdir. Yetimlerin Babası ve dulun Kocası olan O’na sahip olduğumuz zaman, bizler asla yasta olduğumuzu, bize yardım edecek ya da sempati duyacak hiç arkadaşımız olmadığını asla söyleyemeyiz. Bir kez “ben kime inandığımı biliyorum” diyebildiğimiz zaman, dünyada artık yalnız değilizdir.

Kutsal Çoban! Sende sahip olduğumuz şeyleri kim söyleyebilir? Bizler murdar mıyız? Sen havluyu beline doladın ve bizim temiz kalmamızı sürdürmek için ayaklarımızı yıkamak mı istedin? Tükenmiş durumda mıyız? İşte, senin sonsuz kolların çevremizde değil mi? Bizim yanımızdan gitmiş olmandan mı korkuyoruz? “Korkma, çünkü ben seninle birlikteyim!” İhtiyaç içinde miyiz? Ekmeğimiz mi yetmiyor ya da zavallı bedenimiz mi ihtiyaç içinde? “O bizi çok iyi tanır, bedenimizi bilir ve toprak olduğumuzu hatırlar.” Yaşlı bir kutsal O’na duyduğu güveni şöyle dile getirmiştir: “Kutsal Kitabımı açıp şu ayeti okudum: “Çünkü bütün orman yaratıkları ve dağlardaki tüm hayvanlar benimdir.” Rab, bu sözler ile sanki bana şöyle demek istiyordu: “Eğer tüm bunlar benim ise seni kendi yanıma alacağım güne kadar ihtiyaç duyacağın şeyleri senden esirgeyebilir miyim?” Bu yaşlı kutsal o günden itibaren asla güvenini kaybetmedi ve asla bir eksik nedeni ile sıkıntı çekmedi. Yine bir başka yaşlı kutsal, yaşlılık dönemi için çok az para biriktirmişti; ama birikimi son bulduğunda bu durumda ihtiyaçları karşılanmadığı için ölebileceğini düşünmeye başladı. Ve bir sabah elinde kalan son parayı yatağının yanına koymuş bir durumda İsa’da uyurken bulundu. Rab, onun ihtiyacını görmüştü ve Kendi cennetinde onu çok iyi ağırlayacağı için cennete, yanına almıştı.Hastalıkta ya da sağlıkta, yaşamda ya da ölümde, bu, “Eksiğim olmayacak” sözcüğü çok değerlidir. Ah, Çobanı olmayan ve Kurtarıcısı olmayan kişiler ne kadar çok şey kaybediyorlar ve kesin bir huzura kavuşamıyorlar. Adeta fırtınalı bir denize benziyorlar ya da Luther’in dediği gibi, insan yüreğini şöyle tanımlıyorlar: “Dünyanın dört bir bucağından esen fırtına rüzgarları tarafından sürüklenen bir gemiye benzer. Gelecekteki felaket ile ilgili olarak burada korku ve kaygı fırtınası eser; burada gelecekteki refahın cüretini fısıldayan hali hazırdaki kötülükler hakkında üzüntü ve melankoli vardır.” Bu tür üzüntüleri kim sayabilir? Ve geçmişteki insan dünyası bunların artık tarih olduğunu göstermez mi? Ne kadar yazık! Zamanın uzun çağlarının ötesinden bize kadar gelen milyonların sesi ve hala kurulan hayaller! Bunları neye benzetebiliriz? Sesleri genellikle minör anahtar gibi olan doğa ile olduğu gibi bu çağların acı çeken sesi de aynıdır. Issız bir ormanın ağaçlarının ortasında iç çekmeye benzer. Eşleri için yas tutan kuşların üzüntülü seslerine benzer; yalnız dalgaların üzerinde fırtına yüzünden sürüklenip giden bazı gösterişli kapların çıkardığı ağlama seslerini andırır. Ama geçmişteki günler bu günlerden daha mı kötü idi? Ah, hayır! İnsanın insana yaptığı insanlık dışı kötülükler, bir yandan baskı ruhu ve öte yandan önceden bildirilen yasasızlık; hepsi de her yerde görülmektedir. 1 Dünya pek çok kişinin sandığı gibi artık hala genç değil, daha iyiye gitme yönünde gelişmeyecek. Günahın girmiş olduğu dünya yaşlanmıştır ve önceden bildirilmiş olan felaketi için (bu çağda) olgunlaşmaktadır. Bu yüzden sapkınlık dalgası hala devam etmekte ve bu süreç içinde yaratılışın inlemesi her zamankinden daha derin şekilde duyulmaktadır. 2 Bu günahlı dünya ihtiyaç ile doludur. Ve Tanrısız olduğu için de böyle kalacaktır. İşte günahın aldatıcılığı böyledir, insan ihtiyacı içinde Tanrıya dönmez, ama O’nun Oğlunu reddeder, oysa yalnız Tanrı Oğlu onu tatmin edebilir. Ah, siz, bu satırları okuyanlar şöyle diyebilirsiniz: “Bu Tanrı, benim Tanrım mı?” Kendinizi bu mezmurdaki tatlı “ben” yerine koyabilir misiniz? Ve şu sözleri söyleyebilir misiniz? “O beni yemyeşil çayırlarda yatırır ve sakin suların kıyısına götürür!” Tanrı için şu sözleri söyleyebilir misiniz? “O, benim Tanrımdır, tüm ihtiyaçlarımı karşılamak için benimdir.” Ve bu İyi Çoban için şu sözleri söyleyebilir misiniz? “O benim Çobanımdır, benim Kurtarıcımdır.” Ve eğer bunları söyleyemiyorsanız, neden söyleyemiyorsunuz? Yazık, kaybınız ne kadar büyüktür! Hem bu zaman hem de sonsuzluk için! Evet, hangi ihtiyaç, hangi istek? Canınızın derinliklerinde ilk kez hissettiğiniz ve yeni doğmuş bir arzu ile belki şimdi şöyle diyebilirsiniz?

“Göğsümün içinde neden sevgi ateşi yanmıyor? Bu yüzden bilgisizlik içindeyim;
Ah Rabbim, eğer sen yaşamım olmasaydın, ben kime giderdim?”


1.2. Petrus  2:11,12, aynı zamanda bakınız Yahuda 10.ayetin sonunda

2.Bakınız, Papers fort the Present Time; “Bin Yıllık dönem,” &c.