Bölüm 3

TANRI’NIN EGEMENLİĞİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

Eğer Yuhanna Müjdesinin ikinci bölümü insanın yıkımını kanıtlıyor ise üçüncü bölümü yıkılmış olan insanın tamamen bir kenara bırakılmasını sunmaktadır, bunu yeniden doğum ile Tanrının egemen eylemi ve Mesih’in çarmıhtaki işi aracılığı ile yeni bir soyun ortaya çıkması izler. İnsanın yeniden doğması gerekir ve İnsanoğlu’nun yukarı kaldırılması lazımdır. (ayetler 1-17)

Yine de her şeye rağmen Tanrının egemenliği insanın sorumluluğunu bir kenara bıraktırmaz. Bu nedenle insanın sorumluluğu O’nun ışığa gelmesini ve tamamen ortaya çıkmış olan Oğul’a inanmasını gerektirir. (ayetler 18-21)

Bölüm Vaftizci Yahya’nın Mesih’in yüceliğine nihai tanıklığı ile son bulur (ayetler 22-36). Yahya’nın alçalması ve Mesih’in büyümesi gerekir. Böylece Müjdenin geri kalan bölümlerinde Oğul Mesih’teki Tanrının görkeminin tam olarak görülebilmesi için yol açılmış olur.

Tanrı’nın Egemenliği (ayetler 1-17)

Tanrının, insandaki egemen işi ile bağlantılı olan önemli gerçekler Nikodemus’un öyküsünde gelişir ve insanın durumunu en iyi şekli ile ortaya koyar. Nikodemus, çok dindar, çok saygın ve çok zeki bir kişidir. Nikodemus Yahudilerin önderi ve İsrail’de öğretmen olan bir Ferisi’dir. Ama biz tüm bu insan üstünlüklerinin bir insanın Tanrının krallığına girmesi için yeterli olamayacağını biliyoruz, bunu öğrendik. Bedenden doğan bedendir. Nikodemus’un durumunda olduğu gibi bu beden çok eğitimli ve arınmış bir beden olabilir ya da dördüncü bölümde anlatılan kadının durumunda olduğu gibi çok aşağılanan bir beden olabilir. Ancak her iki durumda da lütuf aracılığı ile açıklanan Tanrı için takdir yer almaz. Tanrının içimizde çalışan egemen lütfu olmaksızın hiç kimse Mesih’e gelemez.

1-3 ayetlerinde Nikodemus’un, son bölümün sonunda belirtilen kişiler gibi Mesih hakkında mucizelerin dışsal kanıtlarını temel alan doğru bir sonuca ulaştığını görüyoruz. Nikodemus Rabbe şu sözleri söyler: “Rabbi, senin Tanrıdan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Çünkü Tanrı kendisi ile olmadıkça kimse senin yaptığın bu mucizeleri yapamaz.” Nikodemus’un ifadesinde insan zihninin ulaşabileceği doğru bir sonuç görmekteyiz. Ama eğer bu, insan mantığının sonucundan daha ileri gitmiyor ise kişiyi hem Tanrıdan uzakta hem de Mesih’e duyduğu ihtiyaç konusunda bilgi edinmekten uzakta bırakır.

Nikodemus’un durumunda yalnızca görerek iman etmiş olanların aksine bir ihtiyaç duygusu hakim idi. Bu karşıt durum üçüncü bölümün başındaki şu sözlerin daha iyi tercüme edilmesi aracılığı ile şöyle ifade edilir: “Ama adı Nikodemus olan … bir adam vardı … Bu adam İsa’ya geldi.” (JND) Diğerleri insan mantığı ile düşündüler ve oradan ayrıldılar. Nikodemus da insan mantığı ile düşündü ama geldi ve mantığının arkasında kendisinin bilmediği bir yerde Tanrı onun canının içinde çalışıyor ve onda bir ihtiyaç duygusu üreterek onu İsa’ya doğru çekiyordu.

Canda bir ihtiyaç duygusu yaratıldığı anda bedenin dini ile ilgili bir bilinç oluşur; artık kişinin bir önder olarak resmi konumu ve bir öğretmen olarak ünü yeterli değildir. Bu ihtiyaç duygusu Kutsal Ruh tarafından uyandırıldığı zaman aynı anda bu ihtiyacı karşılayabilecek olanın yalnızca Mesih olduğu da fark edilecektir. Ve böylece kişi Mesih’e çekilir.

Nikodemus İsa’nın yanına gece gelir; Mesih’e duyduğu ihtiyacın uyandırılması ile, dünyanın- özellikle dindar dünyanın – karşı çıkacağı bir farkındalık meydana gelir. Bu nedenle, Mesih’e ilk çekilme bir sırdır.

Yeniden Doğmalısınız

Nikodemus, Rabbe, “Rabbi (Efendi/Usta)” sözcüğü ile hitap eder. Ve O’na bildiklerini anlatır ve kendisini bir öğrenci konumuna koyarak Rabbe, Öğretmen konumunu verir. Nikodemus, kendisi hakkında gerçek bilgiye sahip olmadığı için ona öğretecek biri olduğu takdirde, öğrenme konusunda oldukça yetenekli olduğunu düşünmektedir. Rab ona şu yanıtı verir: “Bir kimse yeniden (yukardan) doğmadıkça Tanrının Egemenliğine giremez (ya da onu göremez),bu sözler Nikodemus’un Rabbi bir Efendi olarak görmesi konusunda sahip olduğu düşüncelerini silip götürür; insan mantığı ile elde ettiği bilgisi ve öğrenme konusundaki doğal yeteneği değersiz hale gelirler. Mesele, Tanrının değerleri konusunda öğretilmek olduğu zaman eski doğaya ait olan her şey değersizleşir. İnsan mantığı ve doğal yetenekler aracılığı ile doğadaki pek çok önemli değerleri görebiliriz ama eğer bir insan “yeniden doğmadı” ise Tanrının Egemenliğine giremez ya da onu göremez.

Gördüğümüz gibi Rab burada yeniden doğma ile Egemenliği birbirleri ile bağlantılı olarak ifade etmektedir; daha sonra göksel değerlerden, kendi işinden ve sonsuz yaşamdan söz edecektir. Egemenlik o dönemde doğanın fark edebileceği bir maddesel ve dışsal şekilde sunulmadı. Aksine, Mesih’in ahlak özellikleri içinde sunuldu. Kral gelmiş idi ama reddedildi. Ve egemenliğin ahlaki özellikleri O’nda göründü: –“doğruluk, esenlik ve sevinç.” Bunlar O’nun egemenliğinde olan günün Krallığını gerçekten karakterize eden bereketlerdir ve artık şimdi Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile Mesih’in reddedildiği günde Mesih’e iman edenler tarafından bilinmektedirler. Krallığı bu ahlaki şekil aracılığı ile Kral’da görmek insan doğası için imkansız idi. Burada sözü edilen yeniden doğmanın Tanrının canda yapması gereken bir iş olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

Ayet 4 de Nikodemus, doğal bir insan olarak mantık yürütmek ile insan zihninin düşüncelerinin insanın düşüncesi ile sınırlı olduğunu gösterir. İnsan kendi başına bırakıldığı takdirde ruhsal ve göksel değerleri kavrayamaz.

Daha sonra ayet 5 ve 6 da Rab verdiği yanıt ile bizi insan tecrübesinin sınırları üzerine taşır ve bize Tanrının ne yaptığını söyler. Ve biz şunu öğreniriz: Tanrının bu işi yalnızca Krallığı görmek için değil ama aynı zamanda Krallığa girmeyi de gerektirir. Krallıkta herhangi bir şekilde yer almak – ahlaki olarak ya da onun dışsal görkemi içinde- için Krallığa uygun olan bir doğanın var olması gerekir.

Rab sudan ve Ruh’tan doğmaktan söz eder. Sonra şu sözleri ekler: “Bedenden doğan bedendir. Ruh’tan doğan ruhtur.” İnsan doğduğu kişi kimse onun doğasına paydaş olur. Bu nedenle yeniden doğan tamamen yeni bir doğaya sahip olur. Burada yazılı olan ve Kutsal Ruh aracılığı ile uyarlanmış olan  ‘su’ sözcüğü eski doğamıza ve eski doğamızın arzularına sahip olan düşünce ve yüreklerimizin pratikteki temizliğine etki yapar.

“Bedenden doğan bedendir” ifadesi derinlere ulaşan bir ifadedir ve bedenin (günahlı doğanın) Tanrının Krallığı için hiç bir şey yapamayacağını gösterir. Bedendeki İsrail Tanrının Krallığını miras alamaz ama bu yeni doğaya sahip olan herkes – Yahudi ya da diğer uluslar- Tanrının Krallığı için uygundur. Rab bizi Yahudi ulusunun dışına taşır ve yeniden doğmuş olan herkese Krallığını açar.

Daha sonra ayet 7 ve 8 de bu yeniden doğumun gerekliliğini görürüz ama aynı zamanda yeniden doğumun tamamen Tanrı tarafından gerçekleştirildiğini de görürüz. Yeniden doğum tanrı ruhunun egemen eylemidir, insanın yönünden esmeyen rüzgara benzer. Rüzgarın ne zaman geleceğini ve nereden eseceğini bilemeyiz. Aynı şekilde Ruhun egemen eylemi de tarafımızdan kontrol edilemez. O’nun nerede ya da kimde çalışacağını söylemek bize düşmez.

Nikodemus kendi doğal mantığına tamamen karşı olan gerçeklere hala şaşırmaya devam eder. Nikodemus 9-10 ayetlerinde şu soruyu sorar: “Bunlar nasıl olabilir?” Rab ona şöyle yanıt verir:” Sen İsrail’in öğretmeni olduğun halde bunları anlamıyor musun?” Çünkü bir öğretmen olan Nikodemus’un bunları anlaması gerekirdi; Peygamber Hezekiel insanların murdarlıklarından temizlenebilmeleri ve yeni bir yüreğe sahip olabilmeleri için insanlarda çalışan “su” dan ve “ruh”tan söz etmemiş miydi? (Hezekiel 36: 25-27)

Öğretmen konumunda olan ve buna rağmen kendi kutsal yazılarından haberdar olmayan Nikodemus ve İsrail önderlerine karşıt olarak Rab 11.ayette Kendisinin mükemmel şekilde bildiği gerçeklerden söz eder. Ve ayrıca görmüş olduğu şeylere tanıklık eder. Rab yalnızca insanın içinden geçenleri bilmek ile kalmaz (Yuhanna 2:25) ama aynı zamanda Tanrının yüreğinden geçen her şeyi de bilir. Rab hem ihtiyacımızın derecesini bilir hem de bu ihtiyacı karşılayacak olan tanrı lütfunun yüceliğini de bilir.

Ama yine de her şeye rağmen ona, “Sizler ise bizim tanıklığımızı kabul etmiyorsunuz!” der. İnsanların tanıklığını sorgulamamız doğrudur çünkü onların bilgilerinin sınırlı olduğunu çok iyi biliriz. Ama mükemmel bilgiye sahip olan Biri tanıklık ettiği zaman eğer bu tanıklık reddedilir ise o zaman kendi başına bırakılmış olan insanın nihai umutsuzluğu kanıtlanmış olur.

Böylece doğal insanın en iyi halinin nasıl olduğunu tam olarak görmüş oluruz. Doğal insan önce Tanrı ve doğru olan kutsal yazılar hakkında belirli sonuçlara varabilir ama bu sonuçlar yine de onu Tanrıdan uzakta bırakır. İkinci durumda ise mükemmel bilgiye sahip olan Kişi gerçek hakkında tanıklık ettiği zaman insan tanıklığı reddeder.

Tüm bunlar, insanın “yeniden doğması gerektiğine” dair yüce gerçeğin gerekliliğini kanıtlar. Bu ifadenin en iyi çevirisi KJV’de olduğu gibi, “tekrar” doğmak değil, “yeniden” doğmaktır. Bu sözcük eski doğanın tadilatını ya da değiştiğini ima etmez. Anlamı, başlangıcından itibaren tamamen yeni olan bir doğaya sahip olmaktır. Luka 1:3 ayetinde “yeniden” sözcüğü, “en baştan” ve Elçilerin İşleri 26:5 ayetinde “başlangıçtan” olarak tercüme edilir. Yeniden doğmak, Kutsal Ruhun doğal insanı kötü bir durumdan iyi bir duruma dönüştürmek için çalışması değildir; insanda yapılan çalışma tamamen yenidir.

Göksel değerler ve Sonsuz Yaşam

Bölümün ilk kısmında Rab yersel değerlerden konuşmaktadır – Tanrının Krallığı ve Krallığı görmek ve ona girmek için yeniden doğmanın gerekliliği. Tam bu noktada Rab (ayetler 12-13) göksel değerlerden ve sonsuz yaşamdan ve Çarmıhın gerekliliğinden söz etmeye başlar. Eğer Rab onlara yer yüzü ile ilgili şeyleri söylediği zaman inanmazlar ise gök ile ilgili şeyleri söylediği zaman nasıl inanacaklardır? Bu yüzden eğer yeniden doğum yeryüzü ile ilgili şeyleri görmek için gerekli ise gök ile ilgili şeyleri anlamaları için daha gerekli olduğu çok daha kesindir. Vaftizci Yahya yeryüzü ile ilgili konulardan söz etmiş idi, peygamberler de böyle yapmışlar idi ama hiç bir insan gök ile ilgili şeyleri anlatmak için gökte bulunmamış idi.

Ama eğer göksel değerler hakkında bilgi vermek için hiç kimsede göğe çıkacak güç yok ise o zaman lütfederek gökten aşağı inmiş olan Biri vardır – gökte olan İnsanoğlu! Bu ifade çok derin bir anlam taşır. Çünkü Rabbin gerçekten İnsan olmasına rağmen aynı zamanda göğe ait olduğunu ve karakterinin göksel olduğunu gösterir. İnsan düşüncesini yeryüzü ile birleştirebiliriz ama İnsanoğlu’nda gördüğümüz gök ile bağlantısı olan bir İnsan’dır. O, göğün keyfinin objesi, göğün övgüsünün merkezidir. O, yeryüzünü ziyaret edebilir ama yuvası göktedir. O yeryüzünde yürür ama buna rağmen buradaki geçici günlerinin tamamında gökte yaşar. “Göksel şeyler” ifadesi bundan başka yalnızca iki bölümde yer alır: İbraniler 8:5 ve 9:23. Ve Hristiyanlığa işaret eder.

Ayet 14 Tanrının düşüncesinin bu parlak durumun içindeki tek kişinin yalnızca Mesih olması gerektiği olmadığını gösterir. Ama, eğer diğerlerinin O’nun düzeninin ardından gelmeleri gerektiğine dair Tanrı düşüncesi uygulanacak ise o zaman İnsanoğlu’nun yukarı kaldırılması gerekir. Bu ifade bizi hemen şu noktaya getirmektedir: İsa çarmıhta yalnızca günahlarımızı yüklenmemiş ama en az bunun kadar derin bir öneme sahip bir şey yapmış yani bizim konumumuza geçmiştir.

Beyan Edilen Müjde

Yukarı kaldırılmış olan İnsanoğlu ile ilgili iyi haber (müjde) artık ilan edilebilir: “Öyle ki, O’na iman edenlerin hiç biri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun” (ayet 15). Düşmüş insanlar olarak bizler günahlı bir konumda idik ve payımıza düşen mahvolmak idi. Mesih’in yaptığı işin etkisi – O’nun yukarı kaldırılması- iman eden herkesin sonsuz yaşama kavuşmasıdır. İmanlı kişi, İnsanoğlu’nun yeni ve göksel ilişkisine paydaş olur.

Müjde bu bölümde Tanrının açısından sunulur. Müjde ihtiyacımızı karşılayan iyi haberden çok Tanrının sevgisinin ve yüreğindeki amacın iyi haberidir. Luka 24.bölümde kaydedilmiş olduğu gibi öğrencilere verilmiş olan görevde onlara tüm uluslara Mesih’in adı ile tövbe etme ve günahların bağışlandığını vaaz etmeleri söylenir. Bu beyan, tövbe eden kişinin ilk ihtiyacını yani günahlarının bağışlandığını karşılayacak olan beyandır. Elçilerin İşleri’nde bu beyanın kaydedilmiş olan tüm vaazın ağırlığını ifade eden ayetler görürüz (Elçilerin İşleri 2:38; 3:19; 5:31; 10:42-43; 13:38; 17:30; 26:18). Yeniden doğumun ya da sonsuz yaşamın vaaz edildiği görülmez ama buna rağmen vaaz edilen müjdenin kabul edildiği her yerde yeniden doğum ve yeniden doğumun sonucu olan sonsuz yaşam bu konuya kesinlikle dahildir. (Bakınız elçilerin İşleri 13:47-48)

Bölümün bu kısmında Tanrının Egemenliği önde gelir. Ve müjde Tanrının açısından tüm yüceliği ile sunulmuştur. İnsanı ilgilendiren ilk konu günah işlemiş olduğu ve Tanrının lütfunun onun bu ihtiyacını karşıladığı gerçeğidir; Mesih’in ölümü ve dirilişi aracılığı ile tüm günahların bağışlandığı ilan edilir. 

Ancak işlenen günahların arkasında günahları işleyen insan vardır. Ve bu insanda iyi olan hiç bir şey yoktur. İşte bu yüzden Tanrının kutsallığı bu insanın yargılanarak nihai bir sona uğraması gerektiğini talep eder. Ayrıca bunun da ötesinde bu insanın üzerinde bulunan ölüm yargısı çarmıhta yerine getirilmiştir. Bu yüzden burada sunulan çarmıh konusu tunç yılan ile sembolize edilen konudur. Tunç yılana bakan İsrailoğulları içlerindeki tüm soruna neden olan şeyin benzerliğini görmüş oldular. Bu yüzden bizler de geriye dönüp çarmıha bakma ve günahlı insan benzerliğinde gelen Mesih’i günah için bir kurban olarak görme ayrıcalığına sahibiz (Romalılar 8:3). İsa, çarmıhta bizim üzerimizde bulunan yargıyı taşımak üzere bizim benzerliğimize büründü. Bedenden doğan bedendir ve yargı altındadır ve çarmıhta bedene göre olan tüm yargımızı Mesih Kendi bedeninde üzerine almıştır.

Çarmıh ile ilgili bu konu nasıl günahların üstlenilmesinin ötesine gidiyor ise aynı şekilde imanlı için bereket de günahların bağışlanmasının çok ötesine gider. Yargı altına giren yalnızca yaşamın sonu değildir, aynı zamanda yeni bir yaşamın – sonsuz yaşam – içimize getirilmesidir; bu yeni yaşam tanrısal Kişiler ile ilişkiden keyif alınmasıdır. Bu yaşamdan pratik olarak nasıl zevk alacağımıza Yuhanna 4.bölümde yanıt alırız; diri suların sonsuz yaşamın içine akmaları gibi içimizdeki Kutsal Ruh aracılığı ile! Ayrıca bu büyük berekete yalnızca Yahudiler’in sahip oldukları şeklinde bir sınırlama yapılamaz. Bu büyük bereket aynı zamanda diğer uluslar içindir. Bu nedenle, “O’na iman eden herkes”  ifadesini okuruz.

16-17. ayetler Tanrının yargı altında olan insana tüm davranışının ardında Tanrının sevgisinin bulunduğunu gösterirler. Tanrının sevgisi canlarımız için çok derin bir öneme sahiptir. Bu büyük gerçekten ayrı olarak 14.ayet bizi Tanrının yalnızca bir Yargıç olduğu duygusu ile baş başa bırakabilir. Ama burada yargılayan Tanrının sevgi Tanrısı olduğunu öğreniriz. Tanrıyı adil bir Yargıç olarak açıklayan aynı çarmıh aynı anda Tanrının sevgisinin yüceliğini de sergiler. Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiç biri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Yargı yerine getirilir ve O’na iman edenlere sonsuz yaşam verilir; 14 ve 15.ayetlere göre iman eden herkes mükemmel doğruluk bereketi alır; aynı zamanda 16.ayete göre bereketin kaynağı tanrısal sevgidedir.

Ayrıca adaletin sağlanıp sağlanmadığına ilişkin bir soru sorulacak olur ise Mesih Tanrının Oğlu olarak sunulur; Tanrının sevgisinin bildirilmesine dair bir soru sorulacak olur ise Mesih, tanrının biricik Oğlu olarak sunulur. İnsanın yerine geçerek onun yargısını taşıyan Kişi’nin bir insan –İnsanoğlu- olması şarttır. Tanrının yüreğini açıklayan Kişi’nin tanrısal bir Kişi – tek ve biricik Oğul – olması gerekir.

Bu ayetlerde Tanrı’da ve insanda olan her şey kaynağına getirilir ve her şey nihai sona doğru bakar. Tanrı’da, O’nun tüm eylemlerinin kaynağı Sevgisinde bulunur; insanda, tüm sorunların kaynağı insanın ne olduğunda ve ne yaptığında bulunur. Tanrının amacına göre son, iman eden kişiler için göksel bir alanda sonsuz yaşamdır. İman etmeyen kişilere gelince, Tanrının gazabı sonsuza kadar onların üzerinde kalır.

İnsanın Sorumluluğu (ayetler 18-21)

Eğer birinci bölüm Tanrının egemenliğini sunuyor ise, bunu izleyen ayetler önümüze insanın sorumluluğunu getirirler. Tanrı, sevgisi nedeni ile Oğlunu dünya için göndermiştir; ama dünyayı yargılamak için değil, dünyayı O’nun aracılığı ile kurtarabilmek için! Eğer 17.ayet bize yalnızca O’nun aracılığı ile kurtulabileceğimizi söylüyor ise o zaman bu ayeti izleyen diğer ayetler bize O’nu reddedenlerin “zaten yargılanmış olduğunu” söylerler. İnsanların, yaptıkları kötülükler yüzünden suçlu olduklarını işitmeleri için yargı günün kadar beklemeleri gerekmez. Eğer insanlar Mesih’i reddederler ise yaptıkları şey nasıl olur ise olsun zaten mahkum edilmişlerdir.

Buradaki bölüm Mesih’teki imanlı için artık hiç bir mahkumiyet olamayacağını net olarak belirtir; aksi takdirde Mesih çarmıhta yukarı kaldırıldığı zaman tamamladığı işin etkinliği inkar edilmiş olur. Bu durum Mesih’i reddeden kişinin zaten yargılanmış olması ile eşit derecede aşikar olan bir durumdur. Bereket ya da yargı, insanların yaptıkları ile ilgili değil ama Mesih’e olan davranışları ile ilgilidir.

19-21.ayetler insanın sorumluluğunun hangi gerçek üzerinde temellendiğini gösterirler; “Işık dünyaya geldi” ve Oğul’un kişiliğinde Tanrının yüreğini açıklayarak tüm görkemi ile parladı. İnsan bu ışıktan yararlanmak konusunda kendisi için sorumluluk taşır. Böyle yapabilmesi için aciz olduğu gerçeği onun bu sorumluluğunu etkilemez. İnsanlar ışıktan çok karanlığı severler. Bu neden böyledir? Çünkü insanların yaptıkları işler kötüdür! Bu neden ile insan kötü işleri yüzünden kendisini ışıktan yararlanma konusunda aciz kılmıştır. Alkol içen biri böyle yapmak ile kendisini bilinçsiz bir duruma ve görevlerini yerine getiremez hale sokar. Ancak her şeye rağmen bu durumundan yine kendisi sorumludur. Yetersizlik, sorumluluktan kaçmanın özürü değildir, insanı sorumluluğundan özgür kılmaz.

İnsanların yaptıkları kötü işler onların işlerini açığa çıkartan ışıktan nefret etmelerine neden olur ve ışık, vicdanlarını rahatsız eder. Rahatsız ya da huzursuz bir vicdan ışığa katlanamaz ve onu çekemez haldedir. Gerçeği uygulayan kişi ışıktan korkmayacaktır.

Vaftizci Yahya’nın Mesih’in yüceliği ile ilgili Yaptığı Son Tanıklık (ayetler 22-34)

Bölümün bu son ayetlerinde Yahya, görevini Mesih’in görevi ile karşılaştırır. Ve böyle yapmak ile Mesih’in yüceliğine ve O’nun görevinin göksel karakterine tanıklık eder; Mesih’in büyümesi için Yahya’nın küçülmesi gerekir.

Temizlenme konusunda bir tartışma yükseldiği zaman Yahudiler tüm insanların Mesih’e gittikleri gerçeğine Yahya’nın dikkatini çekmek için fırsat kollamakta idiler (ayetler 22-27); Yahya bir zamanlar kendisinin ardından gelen kalabalıkların şimdi Mesih’in çevresinde toplandıklarını canı gönülden kabul eder. Yahya, insanların Mesih’e çekilmesinin göksel bir iş olduğunun farkındadır ve olması gerekenler olduğu için içi rahattır.

Daha sonra 28-30.ayetlerde Yahya Mesih’in huzurundaki konumunu açık ve net bir dil ile ortaya koyar. Yahya, önden gidip O’nun yolunu hazırlayandır ve kullandığı örneğe göre Yahya, Damat’ın dostudur. Mesih, gelinini alacak olan gerçek Damat’tır. Ve Yahya çok sevinçlidir çünkü Damat’ı görmüş ve O’nun sesini işitmiştir. Yahya, gelinin bir parçasını oluşturmamış ya da gelini görmemiş idi ama dost olarak Damat’ın sesini işitti ve sevinci tam oldu ve görevini yerine getirdi. Bu nedenle Yahya şu sözleri ekler: “O büyümeli, ben ise küçülmeliyim.” Sevgi, Mesih’in yüceltildiğini görmekten zevk alır; Mesih’ten zevk alan kişi insanların düşünce ve görüşlerinden de vazgeçer. Mesih’in yüceltilmesi için insanların önündeki üstünlükten kaçan Yahya’nın bu mutlu ruha keşke her imanlı sahip olsa! Mesih’in her şeyde her şey olması için kendisinden vazgeçmek!

Son olarak 31-33.ayetlerde Yahya Mesih’in yukardan geldiğini ve herkesten üstün olduğunu söyleyerek O’nun yüceliğine tanıklık eder. Gökten gelenin herkesten üstün olduğunu söyler. Başlangıcı yersel olan Yahya, karakter olarak yersel idi ve yalnızca yersel olan şeylerden söz etti – Mesih ve O’nun yersel krallığı. Gökten gelen, gökte görmüş ve işitmiş olduğu şeylerden söz eder. Yahya gibi bir peygamber yalnızca yersel şeyler ile sınırlı değildir; ama böyle olsa bile şimdi yeryüzünde var olmayan şeyler gelecektir; Mesih ise bunun aksini, yani gökte var olan gerçek şeylerden söz eder.

Yuhanna, buraya “hiç kimsenin O’nun tanıklığını kabul etmediği” gerçeğini eklemek zorundadır. Bu göksel şeyler ile ilgili tanıklığın –Tanrının huzurunda var olan şeyler – göksel şeyleri anlamayan ya da kabul etmeyen kişiler ile ilgisi yoktur. Hiç bir insan kendi gücü ile Mesih’in tanıklığını kabul edemez. Mesih’in tanıklığı yalnızca iman aracılığı ile kabul edilebilir. Tanıklığı kabul eden kişi bunu Tanrının yetkisinin kendisinde işlemesi sayesinde yapar.

Ayet 34 imanlının bu tanıklığı Tanrının yetkisi sayesinde kabul etmesi için iyi temele sahip olduğunu gösterir. Çünkü Tanrı tarafından gönderilmiş bir Kişi tanrısal bir Kişi’nin gücü ile tanrısal bir mesaj getirir. Mesih, Tanrı tarafından Tanrının Ruhunun gücü ile Tanrının Sözünü konuşması için gönderildi.. Ayrıca, Ruh, Mesih’e ölçüsüz bir şekilde verilmiş idi. Artık durum farklı idi, verilen mesaj peygamberlerin zamanında olduğu gibi belirli bir gerçeği içermiyor idi. Tanrı sözünü söyleyen Söz’ün Kendisi olan Tanrı Oğlu idi ve gerçeğin tamamını sunuyor idi.

Son iki ayet ile ilgili (ayetler 35-36)öğretiş genellikle şöyledir: bu iki ayet sonsuz yaşamdan hali hazırda ve bilinen bir mülkiyet olarak söz ettikleri için, Vaftizci Yahya’nın tanıklığında Mesih’in bize verdiği peygamberliğe özgü tanıklığı sunmaktan çok Vaftizci Yahya’nın Mesih ile ilgili tanıklığını ifade ederler. Bu nedenle Müjdeci, yaptığı tanıklığı Tanrının yüceliğine eklemiş gibi görünür. Müjdeci Yuhanna sanki şu sözleri söyler gibidir: “Vaftizci’nin söylediği – yani ‘Tanrı, Kutsal Ruhu Mesih’e ölçü ile vermez’- ifadesi doğru olmalıdır çünkü ‘Baba, Oğul’u sever ve her şeyi O’nun ellerine vermiştir’.” Böylesine yüce ve görkemli bir Kişi tarafından sunulan gerçeğin doluluğu eğer kabul edildiği takdirde, kişiyi bereket doluluğuna –sonsuz yaşama-götürür. Ama eğer reddedilir ise o zaman bu durum kişiyi sonunda Tanrının kalıcı gazabı altına götürecektir.