1 Petrus 3

Ç. Bir Kadın Olarak Kocasıyla İlişkisi (3:1-6)

 3:1   Petrus bundan önceki ayetlerde Mesih inanlılarının yönetimlere ve dünyasal efendilerine bağımlı olmaları konularındaki sorumluluklarını dile getirmişti. Şimdi ise konuyu, kadınların kocalarına bağımlı olmalarına getiriyor.

Her kadın, kocası inanlı olsun ya da olmasın, ona bağımlı olmalıdır. Tanrı, aile içerisinde baş olma sorumluluğunu erkeğe vermiştir; ve kadının, erkeğin bu yetkisini tanıması Tanrı’nın kesin bir isteğidir. Karı koca arasındaki ilişki, Mesih ile inanlılar topluluğu arasındaki ilişkiye benzetilmektedir. İnanlılar topluluğunun Mesih’e itaat etmesi gerektiği gibi, kadınlar da kocalarına itaat etmelidirler.

Bugünkü toplum, bunu doğal olarak çağdışı bir gelenek şeklinde değerlendirebilir. Kadınlar gün geçtikçe erkeklerden daha fazla yetki sahibi olacakları makamlara getirilmekte ve toplumumuz yavaş yavaş anaerkil bir toplum görünümüne bürünmektedir. İnanlı toplulukların birçoğunda kadınların erkeklerden çok daha etkin ve çok daha yetenekli oldukları gözlenmektedir. Ama Tanrı sözü bugün de hiç değişmeden durmaktadır. Erkeğin baş olma yetkisi göksel bir yetkidir ve ona Tanrı tarafından verilmiştir. Bu konuda yapılacak tartışmalar ne kadar mantıklı ya da geçerli görünürse görünsün, kadın erkeğe egemen bir duruma getirildiğinde, sonunda ortaya kargaşalık ile bir dizi sorundan başka bir şey çıkmayacaktır.

İmanlı bir kadının kocası imanlı olmasa bile, kadın kendisinin başı olarak kocasına saygı göstermeye devam etmelidir. O zaman bu durum erkeğe, kadının Mesih’e olan imanının bir tanıklığı olacaktır. Kadının itaatkâr, sevgi dolu ve sadık yaşayışı, iman etmeyen kocanın Rab’be kazandırılmasında etkin bir rol oynayabilir.

Öyle zamanlar olur ki, söze gerek kalmadan imanlı kadının kocası Rab’be kazandırılabilir. Yani kadının, kocasına sürekli İsa’yı ve kurtuluşu anlatması gerekmez. Kocalarına İncil’i zorla kabul ettirmek için onların boğazlarına sarılan kadınlar, kocalarına en büyük zararı belki de kendileri verirler. Burada vurgulanmak istenen konu, kadının, Mesih’i kocasının önünde her gün yaşaması ve böylece onu Rab’be kazanmasıdır.

Diyelim ki bir koca, karısının Mesih’e olan imanına engel olmak istiyor. Bu durumda kadın ne yapmalıdır? Eğer koca, karısından Tanrı’nın Kutsal Kitap’taki buyruklarına ters düşen bir şey yapmasını istiyorsa, kadın o zaman Rab’be sadık kalmalı ve kocasının sözünü dinlememelidir. Eğer konu bir Mesih inanlısının Kutsal Kitap’ta belirlenen temel sorumluluklarıyla ilgili olmayıp sadece Hıristiyan kültürünün getirdiği genel haklardan biriyle ilgiliyse, o zaman kadın bu hakkından vazgeçerek kocasına itaat etmelidir.

Petrus, imanlı bir kadının Tanrısız bir adamla olan evliliğinden söz ediyorsa da bu, onun imanlı bir kimsenin imansız birisiyle evlenmesine göz yumduğu anlamına gelmez. Tanrı imanlıların imansızlarla aynı boyunduruğa girmelerini yasaklamıştır (2Ko.6:14-18’e bakınız). Bu nedenle imanlı birinin iman etmeyen biriyle evlenmesi Tanrı’nın isteği değildir. Petrus burada, özellikle, evlendikten sonra Rab’be gelmiş kadınların durumundan söz etmektedir. Bu durumda olan bir kadının sorumluluğu, imansız da olsa kocasına boyun eğip itaat etmektir.

3:2   Henüz kurtulmamış olan koca, karısının Tanrı korkusuna dayanan temiz yaşayışı karşısında etkilenebilir. Tanrı’nın Kutsal Ruh’u, bu durumu kocanın günahlarını görüp tövbe etmesi ve Mesih’e gelmesi için kullanabilir.

George Müller, karısı inancına sıkı sıkı bağlı olan zengin bir Alman’dan söz ederdi. Bu adam ayyaşın tekiymiş ve gece yarılarına kadar barlarda dolaşırmış. Kadın, evdeki hizmetçilerini yataklarına gönderir, kocası gelinceye kadar bekler, geldiğinde ona sevgiyle davranır, hiçbir zaman azarlamaz ve ondan şikayetçi olmazmış. Bazen kocasının soyunmasına yardım eder, pijamalarını giydirir ve yatağına yatırırmış.

Bir akşam adam barın birinde yanındakilere şöyle demiş: “Bahse girerim ki, şimdi bizim eve gidecek olsak, eminim karım oturmuş beni bekliyordur. Eve vardığımızda bize kapıyı açacak, hepimize hoş geldin diyecek ve ondan isteyecek olsam, bize çorba bile pişirecektir.”

Yanındakiler ilk önce biraz şüphelenmişler, ama sonra durumu görmek için eve kadar onunla gitmeye karar vermişler. Tam söylediği gibi, kadın kapıya çıkmış ve onları soylu bir şekilde içeriye almış. Herhangi bir isteksizlik göstermeden çorba isteklerini de kabul etmiş. Onlara hizmet ettikten sonra da kendi odasına gitmiş. Kadın gider gitmez, içlerinden birisi adamı suçlamaya başlamış: “Sen ne biçim bir adamsın be arkadaş? Böylesine eşsiz ve gül gibi bir karın varken ona böyle rezil bir şekilde nasıl davranabiliyorsun?” Bunu diyen adam daha çorbasını bitirmeden kalkmış, kapıyı hızla çekip evi terk etmiş. Sonra hepsi sırayla, çorbalarını bitirmeden evi terk etmişler.

Aradan yarım saat kadar bir zaman geçtikten sonra koca kendi içindeki kötülüğün farkına vararak, bugüne kadar karısına düşüncesizce ve acımasızca davrandığını görmüş. Karısının odasına çıkarak kendisi için dua etmesini istemiş. Sonra da günahlarından tövbe ederek bütün hayatını Mesih’e adamış. O andan itibaren bu adam İsa’nın sadık bir hizmetkârı olmuş. Kendisine tek bir söz bile söylenmeden Rab’be kazanılmış!

George Müller şöyle söylüyor:

Henüz Rab’be gelmemiş akrabalarım var diyerek cesaretini yitirme. Belki çok kısa zamanda Rab yüreğinin isteğini verecek, onlar için ettiğin duayı yanıtlayacaktır. Bu arada sen gerçeği, onların sana karşı yaptıklarına bakarak onları azarlamakla değil, İsa Mesih’in alçakgönüllülüğünü ve yumuşaklığını onlara yansıtarak göstermeye çalış! 1

3:3   Konunun bu ayette kadınların giysi ve tutkularına doğru yöneldiği görünse de, elçi burada özellikle bir kadının kocasına en iyi nasıl hizmet edeceği ve onu en iyi nasıl hoşnut edeceğine değinmektedir. Bir erkeği en çok etkileyecek olan şey karısının dış görünüşü değil, kendisine olan bağlılığı ve kutsal bir yaşam sürmesidir. Dış görünüş ve süslerin bazı biçimlerinden kaçınılmalıdır:

  1. Örülmüş saçlar. Bazıları bunun en sade örgüyü bile kapsadığını düşünmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Petrus burada eski Roma’da yaygın olan, kat kat yukarıya doğru örülen gösterişli saçları kastetmektedir.
  2. Altın takılar. Bazıları bunu, altından yapılma herhangi bir ziynet eşyasının kesinlikle yasak olduğu şeklinde yorumlar. Diğerleri ise, gösterişe ve aşırılığa kaçan takıların yasaklanışı olarak görmektedir.
  3. Güzel giysiler. Görüleceği gibi burada yasaklanan şey, herhangi bir giysi değil, özellikle dikkat çeken giysilerdir. Tanrı’nın, aşırı takılar ve süs biçimleri konusunda neler düşündüğünü Yeşaya 3:16-25’te okuyun.

İNANLIYA YARAŞAN GİYSİLER ÜZERİNE ARASÖZ

Giysi ve takı konularıyla ilgili olarak, kadın olsun, erkek olsun bütün Mesih inanlılarını ilgilendiren bir takım ilkeler vardır. Birinci ilke masraftır. Giysilerimize ne kadar harcıyoruz? Aldığımız giysilerin hepsi gerçekten gerekli mi? Bu para daha iyi şeylere harcanamaz mı?

1.Timoteos 2:9’da pahalı giysiler yasaklanmaktadır: “…incilerle ya da pahalı giysilerle değil…” Burada, bizim bu giysileri almaya gücümüzün yeterli olup olmadığı önemli değildir. Bir Mesih inanlısının pahalı giysiler satın alması günahtır. Çünkü Tanrı sözü bu konuda yasak getirmektedir. Ayrıca bu vicdana da ters düşer. Çevremizde yiyecek ve giyecek sıkıntısı çeken birçok insan varken, onların bu temel ihtiyaçlarına seyirci kalıp parayı gereksiz bir biçimde pahalı giysilere ve gösterişe harcamak günah değil mi?

Bu, sadece aldığımız giysinin kalitesini değil, miktarını da kapsar. Bazı Mesih inanlılarının gardıropları aynen bir butiği andırır. Çeşit çeşit etekler, bluzlar, gömlekler, elbiseler, mantolar, paltolar, pantolonlar vs.

Niçin böyle yapıyoruz? İnsanlar tarafından övülmek için mi? Güzel görünüşümüz ve zevkimiz konusunda başkalarından iyi sözler duymak gururumuzu okşar. Aldığımız giysinin bedeli, bizi bu giysiyi alıp almama konusunda yönlendirmesi gereken etkenlerden yalnızca biridir.

Diğer bir etken de sadeliktir. Pavlus bu noktayı, “edepli ve ölçülü tutumla” sözleriyle vurguluyor. Edepli, “utanılmayacak bir durumda” olunması anlamına gelir. Giysinin görevlerinden biri, insanın çıplaklığını örtmesidir. En azından başlangıçta bu böyleydi. Çağımızda giysiler gittikçe insan vücudunun büyük kısmını açıkta bırakacak biçimde düzenleniyor. Böylece insan kendi utancında yücelik arıyor. İmansızların bu şekilde giyinmeleri bizi şaşırtmıyorsa da, Mesih inanlılarının onların bu edepsizliklerini örnek almaları oldukça utanç vericidir.

Ama sadelik, aynı zamanda çekicilik anlamına da gelebilir. Buna göre Mesih inanlısı düzgün bir şekilde giyinmelidir. Özen göstermeden giyinmek meziyet değildir. Oswald Chambers, giyim ve davranışlarında dikkatsiz olmanın Kutsal Ruh’a hakaret olduğunu söylüyor. Bir Mesih inanlısının giysileri temiz, ütülü, söküksüz olmalı ve üzerinde iyi durmalıdır. Kesinlikle dikkat çekecek şekilde dar giysiler giyilmemelidir.

Bir Mesih inanlısı, imanına yakışmayacak modalardan uzak durmalıdır. Onun bu dünyadaki işi bu değildir. O, dünyada gösterişli bir süs değil, Asma’da duran ve ürün veren bir çubuktur (Yu.15’e bakınız). Birçok şekilde dikkati kendimize çekebiliriz. Eski moda elbiseler giymek de aynı amacı gerçekleştirir. Mesih inanlısı, garip, kaba ve sevimsiz giysiler giymekten kaçınmalıdır.

Son olarak bir Mesih inanlısı –bu özellikle Rab’be yeni gelmiş genç imanlıların sorunu olabilir– tahrik edici ya da müstehcen giysilerden kesinlikle kaçınmalıdır. İnsanı teşhir eden, vücudunu açıkça gösteren modalardan biraz önce söz etmiştik. Bununla birlikte insan, bir taraftan bütün vücudunu örterken, diğer taraftan karşısındakilerde şehvet arzularının ortaya çıkmasına neden olabilir. Günümüz modaları, inanlılara ruhsallık ve kutsal yaşamı teşvik etmek için değil; tam tersine, çağımızda insanın seksle ne kadar meşgul olduğunu açıkça göstermek için faaliyet göstermektedirler. Bir inanlı, ister kadın ister erkek olsun, başkalarının arzularını tahrik edici ya da başkalarının iman hayatında tökezlemelerine yol açabilecek giysileri kesinlikle giymemelidir!

Tabii asıl sorun, karşı karşıya olduğumuz o büyük topluma uyma baskısıdır. Bu baskı her zaman olmuştur ve yarın yine olacaktır. Bu nedenle, Tanrı çocuğu olan inanlı, modanın getirdiği aşırılıklara karşı direnebilmeli ve her ne pahasına olursa olsun, İncil’e yaraşır bir şekilde giyinmelidir.

İsa’yı hayatımızın efendisi yaptığımızda giysilerimizi de O’na yaraşır şekilde düzenleriz.

3:4   Bir inanlıyı gerçek anlamda çekici kılan giysi, gizli olan iç varlığının güzelliğidir. Son moda saç biçimleri, pahalı takılar ve güzel giysiler geçicidir. Petrus bu belirgin çelişkiden söz ederken bizi bir seçimde bulunmaya yöneltiyor. F.B. Meyer bu doğrultuda özetle şunu yazıyor: “Dış görünüşü pahalı şeylerle, ama iç varlığı paçavralarla donatılmış olanlar çoktur. Öte yandan dış görünüşleri eski püskü olup da iç varlıkları olağanüstü olanlar da vardır.” 2

İnsanlar genelde mücevherlerin çok değerli olduğunu düşünürler. Oysa Tanrı önünde değerli olan şeyler bunlar değil, sakin ve yumuşak bir ruhtur.

3:5   Eski Antlaşma’daki imanlı kadınlar, kendilerini imanlı yaşantılarının ruhsal ve ahlâksal güzelliğiyle donatarak süslerlerdi. Bu güzelliğin kendisini gösterdiği alanlardan bir tanesi, kocalarına bağımlı olmalarıydı. Bu kutsal kadınlar umutlarını Tanrı’ya bağlamışlardı. Hayatlarında önceliği Rab’be veriyorlardı. Yaptıkları her şeyde Rab’bi hoşnut etmeyi arzuladıklarından, Rab’bin aile ve ev ilişkileri için belirlemiş olduğu düzeni kabul ederek kocalarına bağımlı olurlardı.

3:6   Buna örnek olarak Sara’nın hayatı gösterilmektedir. Çünkü Sara İbrahim’e, “Efendim” diyerek itaat ederdi. Bu konuda Yaratılış 18:12’ye bakılabilir. Orada Sara’nın bu sözü içtenlikle söylediğini görmekteyiz. Sara İbrahim’in, kendisinin efendisi ve başı olduğunu herkesin önünde değil, kendi yüreğinde benimsemişti. Sara’nın bu durumu kabul ettiği davranışlarından da açıkça belli oluyordu.

Sara’yı örnek alan kadınlar, Sara’nın çocukları olurlar. Yahudi kadınlar doğum yoluyla zaten Sara’nın çocuklarıdırlar. Ama gerçek anlamda onun kızları olabilmeleri için onun karakterini örnek almalıdırlar. Çocuklar, ailelerinin özelliklerini taşımalıdırlar.

Kadınlar iyilik yapmalı ve herhangi bir şeyin kendilerini korkutmasına izin vermemelidirler. Buna göre Mesih inanlısı bir kadın, Tanrı tarafından verilen itaatkâr bir eş olma görevini yerine getirmelidir. İman etmeyen kocasının yersiz davranışlarına katlanmalı (tabii bu aşırı derecede bir şiddet ve tehdit oluşturmuyorsa) ve hiçbir tehdit onu yıldırmamalıdır.

D. Bir Koca Olarak Karısıyla İlişkisi (3:7)

3:7   Elçi şimdi de kocalara dönüyor ve karılarının sorumluluklarına karşılık kocaların yerine getirmesi gereken sorumlulukları gösteriyor. Kocalar, karılarına düşünceli davranmalı, onlara sevgi, nezaket ve anlayış göstermelidirler. Ayrıca karılarına karşı gerekli saygıyı göstermelidirler, çünkü kadınlar erkeklere oranla daha zayıf yaratılmışlardır.

Kadın özgürlükleri hareketinin süregeldiği bugünlerde, kadınlardan daha zayıf varlıklar olarak söz ettiği için Kutsal Kitap’ın zamanın gerisinde kalmış olduğu düşünülebilir. Ama genel olarak kadınların erkeklerden bedensel olarak daha zayıf oldukları da bir gerçektir. Ayrıca, genel olarak bir kadın, duygularını erkekler kadar kontrol altında tutma gücüne sahip değildir. Sık sık mantıklı ve dengeli düşünceler yerine, duygusal tepkiler gösterir. İlâhiyatla ilgili derin konuların üstesinden gelmek, özellik olarak bir kadının başlıca işi değildir. Ve yine genel olarak kadınlar, erkekler kadar bağımsız değildir.

Ancak, kadının bazı yönlerden daha zayıf olması, onun herhangi bir anlamda erkekten aşağı bir varlık olduğu anlamına gelmez. Kutsal Kitap’ta böyle bir şeyden kesinlikle söz edilmez. Bununla birlikte bu durum, kadının bazı alanlarda daha güçlü ya da daha girişken olamayacağı anlamına da gelmez. Gerçeği söylemek gerekirse kadınlar, genellikle İsa Mesih’e erkeklerden daha bağlıdırlar. Ayrıca kadınlar, uzun süren acı ve saldırılara karşı çoğunlukla daha büyük bir direnç gösterirler.

Kocalar, karılarına karşı tutumlarında, onların Tanrı’nın lütfettiği yaşamın ortak mirasçıları olduğunu kabul etmelidirler. Tabii bu, her iki tarafın da imanlı olduğu evlilikler için geçerlidir. Kadınlar bazı alanlarda erkeklerden daha zayıf olsalar da, Tanrı önünde onlarla aynı haklara sahiptirler ve sonsuz yaşam armağanını onlarla eşit ölçüde paylaşırlar. Bunun yanı sıra, bir canlıyı dünyaya getirme konusunda erkeklerden daha etkin bir rol üstlenirler.

İlişkideki herhangi bir uyumsuzluk, duaları engeller. Bigg şöyle yazıyor: “Yüreği yaralı bir kadının çektiği ahlar, kocasının dualarının Tanrı’ya ulaşmasını engeller.” 3 Ayrıca, ilişki ve paydaşlıklarını zedeleyici herhangi bir şeyin var olması durumunda, karı kocanın birlikte dua etmeleri güçleşir. Yuvanın esenliği ve sağlığı için karı kocanın birkaç temel ilkeyi izlemesi çok önemlidir:

  1. Karşılıklı güven ortamının temelini oluşturacak olan dürüstlüğü sağlayıp bu ortamı devam ettirin.
  2. İletişimi daima canlı tutun. Her şeyi ayrıntılarına varıncaya kadar konuşmaya hazır olun. Buhar, kapağın altında tutulduğu sürece patlama kaçınılmazdır. Karşılıklı iletişim, her iki tarafın özür dilemesini ve her zaman bağışlamasını da sağlar.
  3. Küçük hataları ve kişiye özgü huyları hoşgörüyle karşılayın. Sevgi birçok günahı örter. Mükemmel bir insan değilseniz, eşinizin de mükemmel olmasını beklemeyin.
  4. Parasal konularda aynı düşüncede olmaya gayret edin. Aşırı harcamalardan, uzun vadeli taksitli alışverişten ve komşularınızda olan şeyleri elde etme hevesinden kaçının.
  5. Sevginin denetlenemeyen bir duygu değil, bir buyruk olduğunu unutmayın. 1.Korintliler 13’üncü bölüm sevgiyi anlatır. Örneğin, sevgi nazik ve saygılıdır; başkalarının önünde eşinizi eleştirmenizi ve söylediklerini yalanlamanızı engelleyecektir. Sevgi, çocuklarınızın önünde tartışmanıza izin vermeyecektir. Çünkü, anne babaların çocukları önünde tartışmaları, birbirlerini aşağılamaları ya da kavga etmeleri, çocukların ailelerine olan güvenlerini sarsmakta, onlarda hayat boyu süren derin yaralar açmaktadır. Sevgi yuvada mutlu bir hava yaratarak geçimsizlik ve ayrılıkları ortadan kaldırır.

E. Bir Kardeş Olarak Toplulukla İlişkisi (3:8)

3:8   Bu ayetin temel olarak inanlıya ve onun toplulukla olan ilişkilerine değindiği, birlik ve kardeşlik sevgisine yönelik isteklendirici sözlerden kolayca anlaşılmaktadır. İsteklendirici diğer üç öğüt ise, daha geniş bir alanı kapsamaktadır.

Bu ayette geçen sonuç olarak sözü, Petrus’un mektubunu bitirmek üzere olduğu anlamına gelmez. Bundan önceki ayetlerde hizmetkârlar, kadınlar ve kocalar gibi toplumun çeşitli sınıflarındaki bireylere yönelik konuları ele alan elçi, son olarak da hepiniz diyerek söyleyeceklerini her birimize yöneltmektedir.

Hepiniz aynı düşüncede olun. Mesih inanlılarının her şeyi aynı gözle görüp aynı şekilde değerlendirmeleri beklenmemektedir. Böyle bir şey birlikten çok tekdüzelik olurdu. Bu konudaki en uygun formül, şu tanınmış sözlerde bulunuyor: “Önemli konularda birlik; gerekli olmayanlarda özgürlük; her şeyde sevgi.” Bizler başkalarının duygularını paylaşmalıyız. Bu terim esas olarak “başkalarıyla aynı sıkıntıları çekmek” anlamındadır. Bu nedenle, özellikle sıkıntı ve baskı altında olanlara söylendiğinde daha anlamlı olmaktadır. Sıkıntı ve acılar bütün çağlarda yaşandığından, söz konusu tavsiye bütün çağları kapsamaktadır.

Birbirinizi kardeşçe sevin. Adını bilmediğimiz bir yazar şöyle yazıyor:

Tanrı bize, kardeşlerimizin kimler olmasını istediğimizi sormuyor – bu konuda bir şey yapamıyoruz; ama onları, doğal tercihimize ya da zevkimize bakmadan sevmemiz bekleniyor. Diyeceksiniz ki, “Böyle bir şey olamaz!” Şunu unutmayın ki, gerçek sevgi dediğimiz şey, duygulardan değil, kişinin isteğinden kaynaklanır. Böyle bir sevgide duyguları ve duygusallığı değil, iş ve çabayı, süslü ve boş sözleri değil, soylu ve bencillikten uzak girişimleri görürsünüz.

Şefkatli demek, başkalarının ihtiyaç ve duygularına karşı incelik, yani duyarlılık gösteren bir kalbe sahip olmak demektir. Bu özellik, soğukluğu, umursamazlığı ya da alaycılığı, kötü muamele karşısında bile reddeder.

Kibarlık (Alçakgönüllülük 4). Kibarlığın temel Hıristiyan meziyetlerinden biri olarak öğretilmesi oldukça uygundur. Kibarlık, kişinin başkalarını düşünerek ön plana çıkarması ve başkaları yararına olan şeyleri söyleyip yapmasıdır. Kibarlık, benlikten çok başkalarına hizmet eder ve başkalarına yardım edebilme fırsatını kollar. Başkalarının gösterdiği nezaket ve iyiliklere hemen şükran duygusuyla karşılık verir. Kibarlıkta hiçbir zaman kabalık ya da terbiyesizlik bulunmaz.

F. Elem Gören Biri Olarak Zalimlerle İlişkisi (3:9 – 4:6)

3:9   Bu mektup, imanlıların imanları uğrunda elem ve sıkıntı çektikleri bir dönemde yazılmıştır. Bu ayetten başlayıp 4:6’ya kadar süren bölümde, Mesih inanlısının elemler ve kendisine bu elemleri çektiren zalimler ile olan ilişkisi konu edilmekte, doğruluk uğruna acı çeken inanlıların bu acılara karşılık vermemeleri istenmektedir. Kötülüğe kötülükle, sövgüye sövgüyle karşılık vermememiz gerekmektedir. Bunun yerine, bize karşı haksızca davrananları bereketlemeli, kötülüğü iyilikle yenmeliyiz. Bizler Mesih inanlıları olarak başkalarına zarar vermeye ve lânet okumaya değil, onları kutsamaya ve onlar için dua etmeye çağrıldık. İşte o zaman Tanrı, böyle bir davranışı kutsayacaktır.

3:10   Elçi Petrus, 10-12’nci ayetlerde Mezmur 34:12-16’dan alıntı yaparak, Rab’bin bereketlerinin kötülükten uzak duran doğru kişilerin üzerine geleceğini bir kez daha doğrulamaktadır.

Birinci ayette belirtilmek istenen şudur: Yaşamdan zevk almak ve iyi günler görmek isteyen kişi, dilini kötülükten, dudaklarını yalandan uzak tutmalıdır.

Yaşamdan zevk almak, Yuhanna 12:25’te kınanmaktadır. Çünkü bu ayette kişinin yaşamdan zevk alması ya da canını sevmesi, yaşamın gerçek amacından uzaklaşıp yalnızca kendisi için yaşaması anlamında kullanılmıştır. Bu ayette ise Tanrı’nın isteği doğrultusunda yaşamak demektir.

3:11   Yalnızca kötü sözler değil, aynı zamanda kötülük, yani kötü işler de yasaklanmaktadır. Kötülüğe kötülükle karşılık vermek, anlaşmazlığı daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Dünyasal silahlar kullanmak, inanlıyı küçük düşürür. İnanlı, kötülüğe iyilikle yanıt vermeli ve aşağılanmayı alçakgönüllülükle kabul edip esenliği amaçlamalıdır. Ateşi ateşle söndüremezsiniz!

Kötülüğü yenmenin tek yolu, onu engellemeye çalışmamaktır. Böyle yapıldığında, beklediği direnişle karşılaşmayacaktır. Direnme, sonuçta daha çok kötülüğün ortaya çıkmasına yol açacaktır. Ama kötülük dirençle karşılaşmıyorsa, geri çekilecek ve kendisinden üstün bir rakiple karşı karşıya olduğunu anlayacaktır. Elbette ki, bu direnişin tam anlamıyla kırılabilmesi için içimizdeki intikam duygusunu yok etmemiz gerekir. İşte ancak o zaman kötülük kendisine hedef bulamayacak ve doğal olarak ortada kalacaktır.               — Yazarı belirsiz

3:12   Rab doğru kişilere hoşnut gözlerle bakar. Onların dua ve yakarışlarına kulak verir. Tabii, Rab bütün halkının dualarını işitir. Ancak burada söylenmek istenen şudur: Rab, kötülüğe kötülükle karşılık vermeden Mesih uğrunda elem çekenlerin durumunu özel olarak değerlendirmektedir.

Ama Rab kötülük yapanlara karşıdır. Buradaki sözler temel olarak Rab’bin halkına, yani inanlıları baskı altında tutan, onlara acımasızca davranan zalimlerden söz etmektedir. Aynı zamanda bu, kendilerine karşı saldırıda bulunan düşmanlarına fiziksel direnç ve kaba sözlerle karşılık veren inanlıları da kapsamaktadır. Kötülük kötülüktür ve Tanrı her tür kötülüğün –ister bir inanlıda, isterse imansızda– karşısında duracaktır.

Petrus, Mezmur 34:16’dan yaptığı alıntının ilk satırlarına burada yer vermemiş: “Onların anısını yeryüzünden siler.” Bu tümcenin dışarıda tutulması herhangi bir hatadan kaynaklanmamaktadır. Biz şu anda Tanrı’nın Lütuf Çağı’nda yaşıyoruz. Bu Çağ, Rab’bin lütuf yılı demektir. Tanrımız’ın intikam ve yargı günü henüz gelmedi. Rab İsa yeryüzüne efendilerin Efendisi ve kralların Kralı olarak geldiği zaman kötülük yapanları cezalandıracak ve onların anısını yeryüzünden silip atacaktır.

3:13   Petrus ele almakta olduğu konuyu şu soruyla özetliyor: “İyilik yapmakta gayretli olursanız, size kim kötülük edecek?” Bu soruya verilecek yanıt, “Hiç kimse” olacaktır. Ama bununla birlikte Mesih’e olan inançları yüzünden öldürülenlerin tarihçesi, İncil düşmanlarının Rab’bin sadık öğrencilerine gerçekten de çok zarar verdiklerini kanıtlamaktadır.

Bu çelişkiyi iki şekilde açıklamak mümkündür:

  1. Genel olarak konuşacak olursak, doğruluk yolundan yürüyenler büyük zararlar görmezler. Karşı koymamaya yönelik bir tutum, karşı saldırıları da önler. Bunun istisnaları olsa da, iyilik yapmakta gayretli olan kişi, gelebilecek kötülüklerden korunmuş olur.
  2. Bir düşmanın Mesih inanlısına çok büyük zararlar vermesi mümkün olsa da hiçbir zaman sonsuz bir zarar veremez! Düşmanın verebileceği en büyük zarar inanlının bedenini öldürmektir. Ruhuna ise hiçbir şey yapamaz.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşayan on iki yaşında imanlı bir erkek çocuk, o günlerde Avrupa’da gitgide yaygınlaşan politik bir akıma katılmayı reddetmişti. Bunun üzerine çocuğa, “Seni hemen öldürmeye yetkili olduğumuzu bilmiyor musun?” diye sordular. O da onlara sakin bir sesle, “Benim İsa Mesih için ölmeye yetkim olduğunu bilmiyor musunuz?” diyerek karşılık verdi. Kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini çok iyi öğrenmişti.

3:14   Diyelim ki, bir Mesih inanlısı, Mesih’e olan inancı ve bağlılığı yüzünden acı çekiyor. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Buna verilebilecek üç yanıt vardır:

  1. Tanrı, inanlının çektiği acıları kendi yüceliği için kullanır.
  2. Bu acıları başkalarını bereketlemek için kullanır.
  3. Rab, adı uğruna acı çekmekte olan kişiyi bereketler.

İnsanların korktuğundan korkmayın, ürkmeyin. İmanları uğruna şehit olan inanlılar bu ilkeyi çok iyi anlamışlardı. Elçi Yuhanna’nın öğrencilerinden biri olan ve İzmir’deki inanlılar topluluğunun ruhsal önderi olan Polycarp’a, Mesih’e küfrettiği taktirde serbest bırakılacağı sözü verildiğinde, yaşlı önder ayağa kalkarak, günümüze kadar yankılanan şu çarpıcı tanıklıkta bulundu: “Seksen altı yıldan beri hizmet ettiğim ve hiçbir zaman bana haksızca davranmayan Kralım ve Kurtarıcım olan Mesih’e nasıl küfredebilirim?” Konsey, Polycarp’ı vahşi hayvanlara atmakla tehdit ettiğinde onun verdiği yanıt şu oldu: “Hiç merak etmeyin. Böylesine sefil ve bozuk bir dünyada yaşamaktansa ölmek benim için kazanç sayılır.” Sonunda konsey başkanı onu diri diri ateşe atmakla tehdit etti. Polycarp’ın yanıtı yine şöyle oldu: “Bir anda yakıp yok eden ateşten hiç korkum yok. Siz sonsuzluk boyunca sönmek bilmeyen ateşi henüz bilmiyorsunuz.”

3:15   On dördüncü ayetin son kısmı ile bu ayette Petrus, Yeşaya 8:12b-13’ten şu alıntıyı yapıyor: “…Onların korktuğundan korkmayın, yılmayın. Her Şeye Egemen RAB’bi kutsal sayın. Korkunuz, yılgınız O’ndan olsun.” Burada geçen kutsal sayın ifadesi, kutsamak anlamındadır. Diğer bir deyişle yüceltmektir. İsmini bilmediğimiz biri şöyle demiş: “İnsanlardan o kadar çok korkuyoruz ki, Tanrı’dan korkmaya hemen hemen hiç zaman kalmıyor!”

Yeşaya’daki metinde kendisine saygınlıkla bakmamız gereken Kişinin, “Her Şeye Egemen RAB” olarak gösterildiğini görüyoruz. Petrus, Kutsal Ruh’un esiniyle bu alıntıyı yaparken şöyle diyordu: Mesih’i Rab olarak yüreklerinizde kutsayın. 5

Rab’be saygı göstermek, O’nu hayatımızın Kralı yapmak demektir. Yaptığımız ve söylediğimiz her şey O’nun isteğine ve yüceliğine yönelik olmalıdır. İsa Mesih’in Rab’liği, yani efendiliği hayatımızın her bir alanına – cüzdanımıza, işimize, kitaplığımıza, eve aldığımız gazetelere, TV’de izlediklerimize, boş zamanlarda yaptıklarımıza– egemen olmalı, hiçbir şey O’nun denetimi dışında tutulmamalıdır.

İçinizdeki umudun nedenini soran herkese uygun bir yanıt vermeye her zaman hazır olun. Bu ayet temel olarak inanlıların imanları uğrunda acı çektikleri zamanlarda daha da geçerli olmaktadır. Rab İsa Mesih’in huzurunun bilincinde olmak, inanlıya kutsal bir cesaret vermeli ve Müjde’yi duyurma konusunda onu isteklendirmelidir.

Bu ayet aynı zamanda günlük olaylar için de geçerlidir. İnsanlar bize sık sık çeşitli sorular sorar. Bizim için de bu soruları yanıtlarken doğal olarak Rab’den söz etme fırsatı doğar. Rab’bin bizler için yapmış olduğu büyük işleri anlatmak için her an hazır olmalıyız. Her iki durumda da alçakgönüllülük ve korkuyla tanıklık vermeliyiz. Başkalarına Rabbimiz ve Kurtarıcımız’dan söz ederken kesinlikle kırıcı, aşağılayıcı ve acılık yaratan sözler kullanılmamalıdır. Çünkü böyle dikkatsizce ve düşüncesizce takınılan bir tutum, karşıdaki kişinin tövbe edip Rab’be gelmesine engel olabilir. Bu nedenle her zaman alçakgönüllü ve yumuşak huylu olmalıyız.

3:16   Bir inanlı temiz bir vicdana sahip olmalıdır. Eğer herhangi bir suç işlememiş olduğunun bilincindeyse, çekmekte olduğu acıların üstesinden cesaretle gelebilir. Öte yandan eğer kötü bir vicdana sahipse, o zaman kendisini birçok açıdan suçlu hissedecek ve düşmana karşı dayanamayacaktır. Bir inanlı tertemiz bir hayata sahip olsa bile, İncil’in düşmanları ona karşı yine de sahte suçlamalar getirmeye devam edeceklerdir. Ama dava, yargı önüne getirilip suçlamaların ne denli yersiz ve boş olduğu anlaşıldığında, suçlayıcıların hepsi yaptıklarından utanacaklar ve yerin dibine geçeceklerdir.

3:17   Bir Mesih inanlısı iyilik yaptığı halde acı çekiyorsa bu, Tanrı’nın isteğinden kaynaklanmaktadır. İnanlı, kendi hatası ve dikkatsizliği yüzünden başını derde sokarak boş yere acı çekmemelidir. Çünkü böyle akılsızca çekilen acılarda hiçbir erdem yoktur.

3:18   Üçüncü bölümün geri kalan kısmı, Mesih’i doğruluk uğrunda acı çeken Biri olarak tanıtmakta ve acı çekmenin O’nun için yüceliğe giden yol olduğunu göstermektedir.

İsa’nın çektiği acıları bu ayette altı açıdan ele alabiliriz:

  1. Bağışlama niteliğindeydi. Yani bu acılar, İsa’ya iman eden günahkârları, günahlarının gerektirdiği ölüm ve cehennem cezasından kurtarıyordu.
  2. Sonsuza dek etkiliydi. İsa bir kez, ama bütün çağları kapsayarak ilk ve son kez öldü. Böylece günah sorununa kalıcı bir çözüm getirmiş oldu. Kurtuluşumuzu bu şekilde gerçekleştirmiştir.
  3. Başkalarının yerineydi. Doğru kişi olarak doğru olmayanlar için öldü. “Rab hepimizin cezasını O’na yükledi” (Yşa.53:6).
  4. Barıştırıcıydı. Bizler İsa’nın ölümüyle Tanrı’ya ulaştırıldık. Bizi Tanrı’dan ayıran ve uzaklaştıran günah ortadan kaldırıldı.
  5. Acı doluydu. O, çarmıha gerilerek öldürüldü.
  6. Ölümden dirilişiyle son buldu. İsa öldükten üç gün sonra ölümden dirildi.

Ruhça diriltildi ifadesi, O’nun dirilişinin Kutsal Ruh’un gücüyle gerçekleştirildiği anlamındadır.

3:19   19 ve 20’nci ayetler, Yeni Antlaşma’daki en şaşırtıcı ve en ilginç metinlerden birini oluşturur. Bu metin, Roma Katolik Kilisesi’nce öğretilen Araf öğretisi ile sonuçta herkesin kurtulacağı şeklindeki Kutsal Kitap’la bağdaşmayan öğretişlerin sözde bir dayanağı olarak gösterilmektedir. Bununla birlikte, bu kısa metin üzerine Mesih inanlıları arasında kabul edilen iki yorum bulunmaktadır.

Birinci yoruma göre Mesih, ölümüyle dirilişi arasında geçen zaman içerisinde, ruhta ölüler diyarına (Hades’e) inmiş ve çarmıhtaki zaferini ilan etmiştir. Ancak, bu yorumu destekleyenler arasında görüş birliğine varılamamaktadır. Çünkü bu ayette geçen, zindanda olan ruhların imanlılar mı, imansızlar mı, yoksa her ikisi de mi olduğu açıkça anlaşılamamaktadır. Ancak, Rab İsa’nın onlara Müjde’yi duyurmadığı konusunda genel bir kanı mevcuttur. Bu nedenle, böyle bir öğretiş ikinci bir kurtuluş fırsatı öğretişini de beraberinde getirir ki, böyle bir öğretişe Kutsal Kitap’ın hiçbir yerinde rastlanmaz. Bu görüşü savunanlar, bu ayeti Efesliler 4:9 ile birleştiriyorlar. Orada, Rab’bin “aşağılara, yeryüzüne indiğinden” söz edilmektedir. Bu görüşte olanlar bu ayeti, İsa’nın bedensiz olarak ölüler diyarına indiği ve çarmıh üzerinde kazandığı zaferi ölülere duyurduğu yönündeki yorumu desteklemek amacıyla kullanmaktadırlar. Bu görüşe bir de Elçilerin İnanç Açıklaması’nda yer alan “Cehenneme indi” ifadesini eklemektedirler.

İkinci yoruma göre de Petrus burada, Peygamber Nuh’un günlerinde olup bitenleri anlatmaktadır. Buna göre tufan öncesi yaşayan imansız kuşaklara Nuh aracılığıyla vaaz eden Kişi, Mesih’in Ruhu’ydu. Onlar, o zamanlarda bedensiz birer ruh değil, Nuh’un uyarılarını bilerek geri tepen ve tufan tarafından yok edilen canlı, bizim gibi beden sahibi insanlardı. Bu nedenle, şimdi Hades’in zindanında olan ruhlar işte onlardır.

Bu ikinci görüş, ayetin bulunduğu metne daha uygun düşmekte ve konu üzerinde daha az kuşku ve soruya yer bırakmaktadır. Gelin, isterseniz ayeti teker teker ele alalım.

Ruhta gidip bunları zindanda olan ruhlara da duyurdu. Bu ayette geçen “Ruhta gidip” terimi, buradaki Ruh’un Kutsal Ruh olduğunu göstermektedir. Bu gerçek, 18’inci ayetin son kısmından da kolayca anlaşılabilmektedir. 1.Petrus 1:11’de geçen “Mesih’in Ruhu”, yani Kutsal Ruh, Eski Antlaşma peygamberleri aracılığıyla insanlara konuşmaktaydı. Tanrı, Yaratılış 6:3’te Ruhu’nun, yani Kutsal Ruh’un, tufan öncesi dönemlerde yaşayan insanlara gösterdiği sabrın artık sınıra dayandığını belirtiyordu.

Gidip… duyurdu. Biraz önce belirtildiği gibi, vaaz eden Kişi Mesih’in kendisiydi, ama bunu Nuh aracılığıyla yapıyordu. 2.Petrus 2:5’te Nuh’tan, “Doğruluk yolunu bildiren kişi” olarak söz edilmektedir. Bu ayette, Mesih’in duyurduğu söylenirken kullanılan sözcük, kök olarak 2.Petrus 2:5’teki “bildiren” sözcüğüyle aynı sözcüktür.

Zindanda olan ruhlara da duyurdu. Bunlar, Nuh’un vaaz ettiği canlı insanlardı. Nuh’un ağzından, gelmekte olan tufan uyarısını ve bunun karşısında, gemiye binildiğinde gelecek olan kurtuluş vaadini duymuşlardı. Bu duyuruyu reddettiler ve azgın suların ortasında boğularak can verdiler. Bunlar şimdi gelecek olan son yargıyı bekleyen zindandaki bedensiz ruhlardır.

Sonuç olarak bu ayeti şöyle açabiliriz: “Ruhta (Kutsal Ruh’ta) gidip bunları şimdi zindanda (Hades’te) olan ruhlara (Nuh aracılığıyla) duyurdu.

Zindanda olan ruhların Nuh’un günlerinde yaşayan insanlar olduğunu söylemeye ne hakkınız var?” diye sorulabilir. Bu sorunun yanıtı bir sonraki ayette verilmektedir.

3:20   Burada, zindanda olan ruhların kimlikleri açıkça ortaya çıkıyor. Bu kişiler, bir zamanlar… söz dinlememişlerdi. Söz dinlemedikleri dönem, Nuh’un günlerinde gemi yapılırken, Tanrı’nın sabırla beklediği günlerdi. Sonuçta ise, sadece birkaç kişi, daha doğrusu sekiz kişi suyla kurtuldu.

Şimdi isterseniz bu noktada duralım ve genel bir baskı ve zulmün yaşandığı günlerde yazılan bu mektupta gelişen düşünceleri şöyle bir hatırlayalım. Petrus’un bu mektubu yazmış olduğu Mesih inanlıları, kendi iman hayatları ve tanıklıkları nedeniyle acı çekmekteydiler. Belki de kendilerine şunu soruyorlardı: Mesih inancı gerçekse, egemenlik sürmemiz gerekirken niçin bunca acıyı çekmek zorunda kalıyoruz? Eğer Mesih inancı doğru ve gerçek olan tek inançsa, niçin bu kadar az inanlı var?

Petrus birinci soruyu yanıtlamak için dikkatleri İsa’ya çekiyor. İsa doğruluk uğruna acı çekmiş, hatta ölüme bile gitmişti. Ama Tanrı O’nu dirilterek yüceltti (22’nci ayete bakınız). Yüceliğe giden yol, acı çekme vadisinden geçiyordu.

Petrus ikinci olarak Nuh’tan söz ediyor. Tanrı’nın bu sadık hizmetkârı tam 120 yıl boyunca, Tanrı’nın bütün yeryüzünü suyla yok edeceğini duyurarak insanları sürekli uyarmıştı. Oysa insanlar ona sadece alay ve imansızlıkla karşılık verdiler. Ama Tanrı, Nuh’un sözlerini, onu ve ailesini tufandan kurtararak doğruladı.

O zaman, “Eğer biz haklıysak neden bu kadar azız?” şeklinde sorulan bir soruya Petrus şöyle yanıt veriyordu: “Dünyada bir zamanlar sadece sekiz doğru kişi vardı. Geri kalanların hepsi yanılgı içindeydi.” Dünya tarihi boyunca, doğru kişilerin sayısı hep sınırlı sayıda kalmıştı. Gerçek inanlıların sayısı, daima çok az olmuştur ve bundan sonra da böyle devam edecektir. Yalnız dikkat etmemiz gereken şudur: Kurtulacakların sayısı çok az diye, imanımızın gereksiz yere soğutmasına izin vermeyelim. Nuh’un günlerinde sekiz kişi vardı. Bugün yeryüzünde milyonlarca inanlı var.

Yirminci ayetin sonunda şu sözleri okuyoruz: O gemide birkaç kişi, daha doğrusu sekiz kişi suyla (sudan) kurtuldu. Dikkat edin, bu ayette onlar su tarafından kurtarıldılar değil, sudan kurtuldular diyor. Burada geçen su bir kurtarıcı değil, Tanrı’nın onları güvenlik içinde geçirdiği bir yargıydı.

Bu sözleri ve sonraki ayeti doğru bir şekilde anlayabilmemiz için gemi ile tufanın ne anlama geldiklerini görmemiz gerekir. Buradaki gemi Rab İsa Mesih’i, tufan ise Tanrı’nın yargısını simgelemektedir. Kurtuluşa giden tek yol gemiydi. Tufan geldiğinde sadece geminin içerisinde bulunanlar kurtuldular. Geminin dışında kalanların hepsi, azgın sularda boğulup yok oldular. Bunun gibi, kurtuluşun tek yolu İsa Mesih’tir. Mesih’te olanlar, Tanrı’nın kurtarışıyla kurtulmuşlardır. Mesih’e iman etmeyenler ise zaten kayıptırlar ve bundan daha fazla kaybolamazlar!

İnsana kurtuluşu su kazandırmadı. Çünkü geminin dışında kalan herkesin boğularak öldüğünü okuyoruz. Kaçılacak ve sığınılabilecek tek yer gemiydi. Gemi, su yargısından geçti, dalgalara ve fırtınalara hedef oldu. Ama gemide bulunan insanlar bundan hiçbir zarar görmediler. İsa Mesih de, günahlarımızın karşılığı olan Tanrı’nın yargısına tek başına göğüs germiştir. Bu nedenle, Mesih’te olanlar yargılanmayacaklardır (Yu.5:24).

Dünya sular altında kalmıştı. Buna rağmen gemi, içindeki imanlıları suyla yenilenmiş bir yaradılışın güvenliğine doğru taşıyordu. Bunun gibi, Kurtarıcı’ya iman edenler, ölüm ve yıkım arasından, güvenlik içerisinde diriliş toprağına ve yeni bir yaşama kavuşturulurlar.

3:21   Bu olay, vaftizi simgeliyor… vaftiz… şimdi sizi de kurtarıyor. Bu ayetle birlikte yine zor ve tartışmalı bir konuya girmiş bulunuyoruz! Bu ayet, günahlı insanın su vaftiziyle yeniden doğduğunu öğretenlerle, vaftizin günahlı insanı kurtarmaya gücü olmadığını öğretenlerin sürekli çekiştikleri bir konu olmuştur.

VAFTİZ ÜZERİNDE ARASÖZ

Öncelikle vaftizin ne anlama geldiğini iyice kavramamız gerekmektedir.

Gerçekten bizi kurtaran bir vaftiz vardır. Ama bu vaftiz su vaftizi değil, yaklaşık 2000 yıl önce Golgota’da gerçekleşen vaftizdir. İsa’nın ölmesi bir tür vaftizdi. O, hüküm sularıyla vaftiz oldu. İsa, “Katlanmam gereken bir vaftiz var. Bu vaftiz gerçekleşinceye dek nasıl da sıkıntı çekiyorum!” (Luk.12:50) derken bunu kastediyordu. Mezmur yazarı bu vaftizi şu sözlerle tarif ediyor: “Çağlayanların gümbürdeyince, enginler birbirlerine sesleniyor, bütün dalgaların, sellerin üzerimden geçiyor” (Mez.42:7). Mesih öldüğü zaman, Tanrı’nın öfkesinin dalgalarıyla vaftiz oluyordu. İşte kurtuluşumuzun dayandığı vaftiz budur.

Ama bundan yararlanabilmemiz için İsa’nın bizim yerimize öldüğünü kabul etmemiz gerekir. Nuh ve ailesi kurtulmak için nasıl gemiye bindiyse, biz de hayatımızı tek Kurtarıcı olan İsa’nın ellerine teslim etmeliyiz. Bunu yaptığımızda O’na benzer oluruz. İşte o zaman gerçek anlamıyla Mesih’le birlikte çarmıha gerildik (Gal.2:20), O’nunla birlikte gömüldük (Rom.6:4) diyebiliriz.

Bütün bu gerçekler inanlının vaftizinde gözlenebilir. Vaftiz töreni, ruhsal olarak gerçekleşen şeylerin, şekilsel olarak dıştan gösterilmesidir. Buna göre biz, Mesih’in ölümüne vaftiz oluyoruz. Yani suyun içine girip battığımız zaman, İsa ile birlikte gömüldüğümüzü kabul ediyoruz. Sudan çıktığımızda da O’nunla birlikte dirildiğimizi ve yeni bir hayata adım attığımızı gösteriyoruz.

Bizi kurtaran bu simgesel olay, yani vaftiz, Mesih’in çarmıhtaki vaftizidir. Bu vaftizle O’na benzer oluyoruz. Yani O’nun yaşadıklarına bizler de ortak oluyoruz. Su vaftizi O’nunla olan özdeşliğimizi temsil etmektedir.

Bu ayet, aşağıda sıralanan nedenlerden dolayı törensel su vaftizinin bizi kurtardığı anlamına gelemez:

  1. Böyle bir şey suyu kurtarıcı durumuna sokar ki, Kurtarıcı sadece Rab İsa Mesih’tir. İsa, “Yol Ben’im” dedi (Yu.14:6).
  2. Böyle bir şey, İsa’nın boş yere öldüğü anlamına gelir. Eğer insanlar su ile kurtulabilselerdi, Mesih’in ölmesine gerek kalmazdı.
  3. Sadece su vaftizi etkisiz ve boştur. Vaftiz olanların birçoğunun yaşayışları, bu kişilerin gerçekten yeniden doğmadıklarını kanıtlamaktadır.

Bu ayet, iman artı vaftiz yoluyla kurtulduğumuz anlamına da gelemez! Eğer imandan sonra vaftiz yoluyla kurtuluyorsak, o zaman:

  1. Kurtarıcımız çarmıhtaki görevini tam olarak yerine getirememiştir. Çarmıhta, “Tamamlandı!” derken doğruyu söylememiştir. Çünkü bu itiraza göre, kurtuluşun tamamlanabilmesi için vaftiz olmak da gerekiyordu.
  2. Rab’bin hiç kimseyi vaftiz etmemiş olması gerçekten de çok gariptir. Yuhanna 4:1-2’ye göre İsa, peşinden gelenleri kendisi vaftiz etmiyor, bu işi öğrencilerine bırakıyordu.
  3. Elçi Pavlus’un Korint’teki inanlılardan çok azını vaftiz ettiği için Rab’be şükrediyor olması çok gariptir (1Ko.1:14-16). Su vaftizi kurtuluş için gerekliyse, Pavlus’un bu yönde şükretmesi gerçekten tuhaf olurdu. Pavlus’un burada bazı kişileri vaftiz etmesi, onun inanlıların vaftiz olması gerektiğini öğrettiğini gösterir. Ama sadece birkaç tanesini vaftiz etmiş olması, vaftizi kurtuluş için gerekli bir koşul olarak görmediğini göstermektedir.
  4. İsa ile birlikte çarmıha gerilen haydutlardan tövbe edeninin vaftiz olacak fırsatı yoktu. Böyle olduğu halde İsa ona, “Bugün benimle birlikte cennette olacaksın!” diyerek kesin bir güvence vermişti (Luk.23:43).
  5. Sezariye bölgesindeki uluslardan gelen inanlılar, iman ettiklerinde Kutsal Ruh’u almışlardı (Elç.10:44). Bu gerçek, onların Rab İsa’ya ancak o zaman ait olduklarını göstermektedir (Rom.8:9b). Onlar Kutsal Ruh’u aldıktan, yani kurtulduktan sonra vaftiz oldular (47, 48’inci ayetler). Bu nedenle onların kurtulabilmeleri için su vaftizi olmaları gerekmemiştir. Bu kişiler önce kurtuldular, sonra vaftiz oldular.
  6. Vaftiz terimi Yeni Antlaşma’da daima ölümle bağlantılı olarak kullanılmış olmasına rağmen, hiçbir zaman ruhsal doğuşla bağlantılı olarak kullanılmamıştır.
  7. Yeni Antlaşma’da kurtuluşun sadece imanla olduğunu öğreten 150’yi aşkın ayet bulunmaktadır. Bütün bu ayetler, su vaftizinin kurtuluş için gerekli olduğunu öğretirmiş gibi görünen bir iki ayetle çelişkiye düşürülemezler!

Bu nedenle 21’inci ayette vaftiz… şimdi sizi de kurtarıyor derken bu, su vaftizini değil, Mesih’in ölüme olan vaftizini ve bizim O’nunla olan özdeşliğimizi anlatmaktadır.

Vaftiz, bedenin kirden arınması anlamına da gelmez. Petrus’un Yahudilikten gelen Mesih inanlısı okuyucularının yabancı olmadıkları Eski Antlaşma’nın biçimsel ibadeti, inananlar için birtakım dışsal temizlikleri de gerekli görüyordu. Ancak bu tür temizlenmeler günah konusunda din adamlarına ya da halka ne yazık ki temiz bir vicdan sağlayamıyordu. Petrus’un burada sözünü ettiği vaftizin, kirden arınma amacıyla bedensel ya da biçimsel temizlenmelerle herhangi bir ilgisi yoktur. Su, bedensel temizlikte etkili bir araç olsa da, Tanrı’ya karşı temiz bir vicdana sahip olmamızı sağlayamaz. İnsan temiz bir vicdana sadece İsa Mesih’in ölümü, gömülüşü ve dirilişine ortak olduğu zaman sahip olabilir.

Tanrı’ya yönelen temiz vicdanın dileği olan vaftiz. Bu durumda kaçınılmaz olarak karşımıza şu sorular çıkıyor: “Tanrı’nın önünde nasıl doğru bir insan olabilirim? O’nun önünde temiz bir vicdana nasıl sahip olabilirim?” Bu soruların yanıtı, Petrus’un sözünü etmekte olduğu vaftizde bulunmaktadır. Yani Mesih’in Golgota’da ölüme olan vaftizinde ve insanın bu olayı kabul etmesinde yatmaktadır. Çünkü günah sorununa bir kez ve tüm çağları kapsayacak biçimde kalıcı bir çözüm, ancak Mesih’in ölümüyle sağlanmıştır.

İsa Mesih’in dirilişiyle. Tanrı’nın hoşnut kalıp kalmadığını bilmemiz mümkün müdür? Evet, çünkü Tanrı Mesih’i ölümden diriltmiştir! Temiz bir vicdan, İsa Mesih’in ölümden dirilmiş olduğu gerçeğiyle iç içedir. İsa’nın ölümden dirilmiş olması, Tanrı’nın, Oğlu İsa Mesih’in yerine getirdiği kurtarıştan hoşnut kaldığını göstermektedir. Eğer Mesih ölümden dirilmiş olmasaydı, günahlarımızın bağışlandığından hiçbir zaman emin olamayacaktık. O zaman Mesih’in ölümü de diğer insanlarınkinden farksız olacaktı. Ama ölümden dirilmiş olan Mesih, Tanrı’nın günahlarımıza karşı talep ettiklerinin bütünüyle yerine getirilmiş olduğunu gösteren en kesin güvencemizdir.

Ünlü ilahi yazarı James G. Deck’in yazmış olduğu gibi, “Hiç kaybolmaz bir huzur var vicdanımızda: Taht üzerindeki Kuzu’dur O, oturuyor yücelerde…”

Tanrı’ya yönelen temiz vicdanın dileği olan vaftiz, İsa Mesih’in dirilişiyle şimdi sizi de kurtarıyor. Temiz bir vicdan için gösterebileceğim tek kaynak, Rab İsa’nın ölümü, gömülüşü ve ölümden dirilişidir. Bunu şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Mesih çarmıhta benim için ölüme vaftiz oldu.
  2. O’na Rabbim ve Kurtarıcım olarak iman ettiğim zaman, ruhsal olarak O’nun ölümü, gömülüşü ve dirilişine ortak oluyorum.
  3. O’nun ölümden dirilmiş olduğunu bilmem, temiz bir vicdana sahip olma yönündeki ihtiyacımı karşılamıştır.
  4. Su vaftiziyle yaşamış olduğum ruhsal kurtuluşu çevreme açıkça göstermiş oluyorum.

3:22   Göğe çıkmış olan Mesih, Tanrı’nın sağındadır. Bütün melekler, yetkiler ve güçler O’na bağlı kılınmıştır.

Rab İsa Mesih ölümden dirilerek Babası’nın yanına geri döndü. O bugün göktedir. Ancak gözle görünmeyen, elle tutulmayan bir ruh olarak değil, et ve kemikten oluşan, ancak yüceltilmiş bir bedene sahip Biri olarak. O bedende, çarmıhtan kalma yara izlerini sonsuza dek taşır. Bu yara izleri, O’nun bize olan sevgisinin sonsuz ve kalıcı göstergesidir.

Rabbimiz İsa, Tanrı’nın sağındadır. “Tanrı’nın sağında olmak” terimi şu anlamlara gelir:

Güç: Sağ el, genellikle sol elden daha güçlü olduğu için, güç ya da yetki kavramları yerine kullanılmaktadır (Mat.26:64).

Onur (şeref): Mesih, Tanrı’nın sağına yükseltilmiştir (Elç.2:33; 5:31).

Rahat: Mesih, bitirmiş olduğu iş nedeniyle göklerde, Yüce Olan’ın sağında oturdu (İbr.1:13; 8:1 ve 10:12’ye de bakınız). Buradaki rahat, bir işi tamamlamış olmanın verdiği rahatlık ve huzurdur. Yorgunluktan kurtulmak için dinlenmek değildir.

Aracılık: Elçi Pavlus, Mesih’in Tanrı’nın sağında ve bizim için aracılık etmekte olduğunu yazıyor. “Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı’nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir” (Rom.8:34).

Üstünlük: “Bu, Tanrı’nın, Mesih’i ölümden diriltirken ve göksel yerlerde sağında oturturken O’nda sergilediği üstün güçle aynı anlamdadır. Tanrı, O’nu bütün yönetimlerin, hükümranlıkların, güç ve egemenliklerin, yalnız bu çağda değil, gelecek çağda da anılacak bütün adların çok üstüne çıkardı” (Ef.1:20-21).

Egemenlik: İbraniler 1:13’te Baba Tanrı, Oğul’a şöyle sesleniyor: “Ben düşmanlarını senin ayaklarının altına serinceye dek sağımda otur.” Bu egemenlik 1.Petrus 3:22’de daha da açık bir şekilde vurgulanıyor: “Mesih Tanrı’nın sağındadır. Bütün melekler, yetkiler ve güçler O’na bağlı kılınmıştır.”

Melekler, yetkiler ve güçler, kuşkusuz her rütbedeki göksel varlığı kapsamaktadır. Bunların hepsi ölümden dirilen ve yüceltilen Mesih’in hizmetkârlarıdır.

O halde bu, Rabbimiz’in iyilik yapmak için çekmiş olduğu elem deneyimiydi. İnsanlar O’nu, hem beden almadığı dönemde Nuh aracılığıyla vermiş olduğu tanıklıkta, hem de İnsanoğlu olarak yeryüzüne ilk gelişinde reddettiler. O, Golgota’da ölümün karanlık sularında vaftiz oldu. Ama Tanrı O’nu ölümden dirilterek sağına yükseltti. Acı, Tanrı’nın ezelî amacında yücelikten önce gelmeliydi.

Petrus’un bu mektubunu ilk okuyan inanlıların öğrendikleri ve bugün bizim de öğrenmemiz gereken ders budur. Doğru ve iyi olanı yaptığımız için tepkilerle karşılaşıyor ve bu yüzden çeşitli acılara katlanmak zorunda kalıyorsak üzülmeyelim. Çünkü, Kurtarıcımız’ın yeryüzündeyken aldığı tepkilerden daha iyilerini hiçbir şekilde hak etmiyoruz. Bu durumda kendimizi şu vaatle teselli edelim: “Mesih’le birlikte yüceltilmek üzere Mesih’le birlikte acı çekiyorsak, Tanrı’nın mirasçılarıyız, Mesih’le ortak mirasçılarız” (Rom.8:17). Dahası da var: Şu an çektiğimiz acılar bizi bekleyen yücelikle karşılaştırılmaya bile değmezler (Rom. 8:18). Çekilen acılar ve sıkıntılar geçici ve hafiftir. Yücelik ise sonsuz ve hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde ağırdır (2Ko.4:17).

 

Kutsal Kitap

1 Bunun gibi, ey kadınlar, siz de kocalarınıza bağımlı olun. Öyle ki, kimileri Tanrı sözüne inanmasa bile, Tanrı korkusuna dayanan temiz yaşayışınızı görerek söze gerek kalmadan karılarının yaşayışıyla kazanılsınlar.
2 (SEE 3:1)
3 Süsünüz örgülü saçlar, altın takılar, güzel giysiler gibi dışla ilgili olmasın.
4 Gizli olan iç varlığınız, sakin ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliğiyle süsünüz olsun. Bu, Tanrı’nın gözünde çok değerlidir.
5 Çünkü geçmişte umudunu Tanrı’ya bağlamış olan kutsal kadınlar da kocalarına bağımlı olarak böyle süslenirlerdi.
6 Örneğin Sara İbrahim’i “Efendim” diye çağırır, sözünü dinlerdi. İyilik eder, hiçbir tehditten yılmazsanız, siz de Sara’nın çocukları olursunuz.
7 Bunun gibi, ey kocalar, siz de daha zayıf varlıklar olan karılarınızla anlayış içinde yaşayın. Tanrı’nın lütfettiği yaşamın ortak mirasçıları oldukları için onlara saygı gösterin. Öyle ki, dualarınıza bir engel çıkmasın.
8 Sonuç olarak hepiniz aynı düşüncede birleşin. Başkalarının duygularını paylaşın. Birbirinizi kardeşçe sevin. Şefkatli, alçakgönüllü olun.
9 Kötülüğe kötülükle, sövgüye sövgüyle değil, tersine, kutsamayla karşılık verin. Çünkü kutsanmayı miras almak için çağrıldınız.
10 Şöyle ki, “Yaşamdan zevk almak, İyi günler görmek isteyen, Dilini kötülükten, Dudaklarını yalandan uzak tutsun.
11 Kötülükten sakınıp iyilik yapsın. Esenliği amaçlasın, ardınca gitsin.
12 Çünkü Rab’bin gözleri Doğru kişilerin üzerindedir. Kulakları onların yakarışına açıktır. Ama Rab kötülük yapanlara karşıdır.”
13 İyilik yapmakta gayretli olursanız, size kim kötülük edecek?
14 Doğruluk uğruna acı çekseniz bile, ne mutlu size! İnsanların “korktuğundan korkmayın, ürkmeyin.”
15 Mesih’i Rab olarak yüreklerinizde kutsayın. İçinizdeki umudun nedenini soran herkese uygun bir yanıt vermeye her zaman hazır olun.
16 Yalnız bunu yumuşak huyla, saygıyla yapın. Vicdanınızı temiz tutun. Öyle ki, Mesih’e ait olarak sürdürdüğünüz olumlu yaşamı kınayanlar size ettikleri iftiradan utansınlar.
17 İyilik edip acı çekmek -eğer Tanrı’nın isteği buysa- kötülük yapıp acı çekmekten daha iyidir.
18 Nitekim Mesih de bizleri Tanrı’ya ulaştırmak amacıyla doğru kişi olarak doğru olmayanlar için günah sunusu* olarak ilk ve son kez öldü. Bedence öldürüldü, ama ruhça diriltildi.
19 Ruhta gidip bunları zindanda olan ruhlara da duyurdu.
20 Bir zamanlar, Nuh’un günlerinde gemi yapılırken, Tanrı’nın sabırla beklemesine karşın bu ruhlar söz dinlememişlerdi. O gemide birkaç kişi, daha doğrusu sekiz kişi suyla kurtuldu.
21 Bu olay vaftizi* simgeliyor. Bedenin kirden arınması değil, Tanrı’ya yönelen temiz vicdanın dileği olan vaftiz, İsa Mesih’in dirilişiyle şimdi sizi de kurtarıyor.
22 Göğe çıkmış olan Mesih Tanrı’nın sağındadır. Bütün melekler, yetkiler ve güçler O’na bağlı kılınmıştır.

1. George Müller’in, editörlüğünü Richard Burson’un yaptığı The World adlı aylık dergide yayınlanan bir yazısından. s.33-35.

2. Meyer, Tried, s.117.

3. Charles Bigg, A Critical and Exegetical Commentary on the Epistles of St. Peter and Jude (ICC), s.155.

4. NU metninde “kibar” (filofrones) yerine “alçakgönüllü” (tapeinofrones) geçer. Her ikisi de metne uyabilecek güzel birer meziyettir.

5. Buradaki “Mesih’i Rab olarak yüreklerinizde kutsayın” ifade şekline göre, Yeni Antlaşma’daki Mesih, Eski Antlaşma’da geçen “Orduların Rab’bi” olmaktadır. Grekçe’deki bazı metinlerde, “Rab’bi Tanrı olarak yüreklerinizde kutsayın” şeklinde geçmektedir.