Elçilerin İşleri 28

28
Elçilerin Bölüm 28

28:1,2   Mürettebat ve yolcular kıyıya ulaşır ulaşmaz, Malta adasında olduklarını öğrendiler. Adadaki yerlilerden bazılarıdeniz kazasını görüp kaza kurbanlarının karaya varmak için sularla nasıl boğuştuklarına tanık oldular. Denizden ve yağmurdan dolayı sırılsıklam ve üşümüş olan misafirleri için ateş yakıp onları dostça karşıladılar.

28:3   Ateş yakmaya yardım eden Pavlus’u zehirli bir yılan soktu. Öyle görünüyor ki, yılan odun parçalarının arasında kış uykusuna yatmıştı. Odunlar ateşe atılınca, engerek yılanı çabucak canlanıp elçiye saldırdı. Yılanın bu hareketi sarılmak amacıyla değil, elçinin eline yapışarak ısırmak içindi.

28:4-6   Bu olay üzerineyerliler elçinin bir katil olduğu sonucuna vardılar. Deniz kazasından kurtulmuş olmasına karşın adalet peşini bırakmıyordu ve kısa bir süre içinde bedeni şişecek ya da birdenbire ölü olarak yere yıkılacaktı. Ne var ki, Pavlus’un yılanın ısırmasından hiçbir zarar görmediğini anlayınca fikirlerini değiştirdiler ve onun bir ilah olduğuna karar verdiler! Bu olay, insan yüreği ve aklının dönekliğinin canlı bir örneğidir.

28:7   Malta adasının o zamanki baş yetkilisi Publius’tu. Deniz kazasına uğrayanların geldiği kıyının yakınında hayli büyük bir toprağı vardı. Bu zengin Romalı görevli, Pavlus’la arkadaşlarını dostça kabul ederek kışı geçirecekleri bir yer ayarlanıncaya kadar, onlara üç gün süreylekalacak bir yer sağladı.

28:8   Diğer uluslardan olan bu kişinin iyiliği ödülsüz kalmadı. O sırada babası kanlı ishale yakalanmış ateşler içinde yatıyordu. Hastanın yanına giren Pavlus dua etti, ellerini üzerine koyup onu iyileştirdi.

28:9,10   Bu iyileşme mucizesi tüm adaya çabucak yayıldı. Üç ay boyunca hastalar Pavlus’a getirildi ve hepsi iyileşti. Maltalılar, Pavlus ve Luka’ya 1 olan minnettarlıklarını, onları birçok şekilde onurlandırarak ve Roma yolculuğunda faydalı olacak birçok armağanlar getirerek gösterdiler.

28:11   Kış ayı geçtikten sonra ve gemi yolculuğu riski azaldığında, yüzbaşıyla tutukluları kışı adada geçirmiş olan… İskenderiye’ye bağlı bir gemiye bindiler. Bu geminin arması ‘ikiz tanrılar’dı. Adları Kastor ve Polluks olan bu iki ilah, putperest gemicilerin koruyucu tanrılarıydılar.

28:12-14   Malta’dan yaklaşık 144 kilometre (80 deniz mili) uzaktaki Sicilya’nın doğu kıyısındaki başkent Sirakuza’ya geldiler. Gemi orada üç gün durduktan sonra çizmenin burnuna, İtalya’nın güneybatı köşesindeki Regium’a doğru ilerledi. Ertesi gün güneyden esmeye başlayan yelin yardımıyla mürettebat, İtalya’nın batı kıyısının kuzeyine doğru yelken açarak Napoli Körfezinin kuzey kıyısındaki Puteoli’ye vardı. Puteoli, Roma’nın yaklaşık 288 kilometre güneydoğusundaydı. Orada bulduğu imanlı kardeşlerle bir hafta birlikte olması için elçiye izin verildi.

28:15   Pavlus’un Puteoli’ye varış haberinin Roma’ya nasıl ulaştığını bilmiyoruz. Bununla birlikte kardeşlerden oluşan iki ayrı grup onu karşılamaya gittiler. Bir grup, Appius çarşısına gitmek için Roma’nın güneydoğusunda 69 kilometre yol kat etti. Diğer grup ise yaklaşık 53 kilometre giderek güneydoğudaki Üç Hanlar’a kadar geldiler. Pavlus, Roma’daki kutsalların bu dokunaklı sevgi gösterilerinden dolayı yüreklenip sevindi.

28:16   Roma’ya varınca, kendisini göz altında bulunduran askerlerle özel bir evde kalmasına izin verildi.

H. Pavlus’un Evde Göz Hapsinde Tutulması ve Roma’daki Yahudilere Tanıklık Etmesi (28:17-31)

28:17-19   Önce Yahudilere tanıklık etme prensibine göre Pavlus, dini konularda ileri gelenleri çağırdı. Kiralık evinde toplandıkları zaman, onlara durumunu açıkladı. Yahudi halkına ya da törelerine karşı hiçbir şey yapmadığı halde, Yeruşalim’deki Yahudilerin kendisini yargılanmak için Romalılar’ın eline teslim ettiklerini anlattı. Diğer uluslardan olan yetkililer onda hiç suç bulamadılar ve onu serbest bırakmak istediler, ama Yahudiler buna karşı çıkınca elçi, davasını Sezar’a iletmek zorunda kaldı. Davasını Sezar’a iletmesindeki amaç Yahudi halkından şikayetçi olmak değildi. Aksine yalnızca kendisini savunabilmeyi arzuluyordu.

28:20   Yahudi halkına karşı herhangi bir suç işlemediği için Romalı Yahudilerin ileri gelenlerini çağırmıştı. Aslında İsrail’in umudu uğruna bu zincire vurulmuş bulunuyordu. Daha önce açıklandığı gibi, İsrail’in umudu Yahudi atalarına verilmiş olan vaatlerin, özellikle Mesih vaadinin yerine gelmesini belirtir. Bu vaatlerin yerine gelişindeki özde, ölülerin dirilişi bulunmaktaydı.

28:21,22   Yahudi önderler Elçi Pavlus’la ilgili hiçbir şey bilmediklerini açıkladılar. Onunla ilgili olarak Yahudiye’den mektup almamışlar ve Yahudi kardeşlerden hiçbiri de ona karşı bir rapor getirmemişti. Bununla birlikte, bu konu hakkında Pavlus’u daha çok dinlemek istediler; çünkü onun bağlı bulunduğu İsa Mesih inancına her yerde karşı çıkıldığını biliyorlardı.

28:23   Kararlaştırılan günde Yahudiler Pavlus’u daha çok dinlemek için daha büyük bir kalabalıkla onun kaldığı yere geldiler. Pavlus, Tanrı’nın Egemenliği konusunda açıklamalarda bulundu ve sabahtan akşama dek Musanın Yasasından alıntılar yaparak onları İsa hakkında ikna etmeye çalıştı.

28:24   Bazıları onun sözlerine inandı, bazıları ise inanmadı (İnanmamak, bildiriyi kabul etmemekten daha ağırdır. Reddetmeyi belirtir).

28:25-28   Pavlus müjdenin Yahudi ulusu tarafından bir kez daha reddedildiğini görünce, peygamberlerin Tanrı’nın sözünü bildirmek için gönderildiği halkın yüreğinin duygusuz, kulaklarının sağır ve gözlerinin kör olduğu yazılı olan Yeşaya 6:9 ve 10’dan alıntı yaptı. Elçi, müjdeyi duymak istemeyenlere duyurmanın yürek acısını gene hissetti. Yahudilerin bu reddi karşısında Pavlus, müjdeyi diğer uluslara götüreceğini bildirdi ve buna onların kulak vereceğine dair olan güvenini ifade etti.

28:29   İnanmayan Yahudiler kendi aralarında şiddetle tartışarak oradan ayrıldılar. Kalvin’in belirttiği gibi, Pavlus’un onlara karşı bir peygamberlik alıntısı yapması, Mesih’i reddedenlerin günahkâr özlerine dokundu. O’nu kabul etmiş olan Yahudilere duydukları öfke ile sarsıldılar. Reformcu faydalı bir uyarlama yapar:

Sonunda, bunların hepsinin insanın inatçılığından kaynaklandığı belliyken, tartışmaları, Mesih’in Müjdesinin yarattığını öne sürmek boşuna olacaktır. Aslında Tanrı’yla barışmış olmanın keyfini çıkarmak için O’na küçümsemeyle yaklaşanlarla savaşı sürdürmek bize düşmektedir. 2

28:30   Bunun üzerine Pavlus, tam iki yıl Roma’da kendi kiraladığı evde oturdu. Ziyaretçilerine sürekli yardım etti. Belki de bu sırada Efesliler’e, Filipililer’e, Koloseliler’e ve Filimun’a olan Mektupları yazdı.

28:31   Tanrı’nın Egemenliğini hiçbir engelle karşılaşmadan, tam bir cesaretle duyurdu. Rab İsa Mesih’le ilgili gerçekleri öğretirken dikkat çeken bir özgürlüğe sahipti.

Elçilerin İşleri kitabı bu şekilde sona erer. Bazıları tuhaf bir aceleyle bittiğini düşünür. Bununla birlikte başlangıçta verilen ana hatlar şimdi yerine oturmuş durumdadır. Tanrı’nın sözü Yeruşalim’e, Yahudiye’ye, Samiriye’ye ve şimdi de diğer ulusların olduğu dünyaya ulaşmıştır.

Elçilerin İşleri’nin sona ermesinden sonra Pavlus’un başından geçen olaylar, ancak daha sonraki yazılarından çıkarılabilir.

Genellikle, Roma’da iki yıl kalışının ardından, davasının Neron’un önüne geldiği ve kararın beraat olduğuna inanılır.

Daha sonra da Dördüncü Müjde’yi Yayma Gezisi olarak bilinen yolculuğa çıktı. Bu gezide ziyaret ettiği yerlerin şu sıralamayı takip etmesi mümkündür:

  1. KOLOSE ve EFES (Flm.22).
  2. MAKEDONYA (1Ti.1:3; Flp.1:25; 2:24).
  3. EFES (1Ti.3:14).
  4. İSPANYA (Rom.15:24).
  5. GİRİT (Tit.1:5).
  6. KORİNT (2Ti.4:20).
  7. MİLET (2Ti.4:20).
  8. KIŞI NİKOPOLİS’TE geçirir (Tit.3:12).
  9. TROAS (2Ti. 4:13).

Neden, ne zaman ya da nerede tutuklandığına dair hiçbir bilgimiz yok, ama Roma’ya ikinci kez tutuklu olarak getirildiğini biliyoruz. Bu tutukluluk, birincisinden çok daha zordu. (2Ti.2:9). Birçok arkadaşı tarafından terk edildi (2Ti. 4:9-11) ve ölümünün yakın olduğunu biliyordu (2Ti.4:6-8).

Yaygın kanıya göre, İ.S. 67 ya da 68’de Roma dışında başının uçurularak öldürüldü. Pavlus’u takdir etmek için onun, 2.Korintliler 4:8-10, 6:4-10 ve 11:23-28’de yer alan kendi sözleriyle bizim bu ayetlerle ilgili yorumları okuyunuz.

ELÇİLERİN İŞLERİ’NİN BİLDİRİSİ ÜZERİNE ARASÖZ

Elçilerin İşleri kitabını okuduktan sonra ilk imanlıların prensip ve uygulamalarını yeniden gözden geçirmek iyi olur. Bireysel inanlıları ve üyesi oldukları yerel inanlılar topluluklarını tanımlayan ne idi?

İlki, birinci yüzyıl imanlılarının öncelikle Rab İsa’nın amaçları için yaşadıkları açıktır. Genel görünümlerinin tümü Mesih merkezliydi. Var olmalarının asıl nedeni Kurtarıcı için tanıklık etmekti ve kendilerini bu göreve tüm enerjileriyle verdiler. Ayakta kalmak için çılgınca bir mücadele veren bir dünyada, önce Tanrı’nın Egemenliğini ve O’nun doğruluğunu arayan imanlı öğrencilerden oluşan sert bir çekirdek vardı. Onlara göre bu yüce çağrı karşısında her şey geri planda kalmaktaydı.

Jowett hayranlıkla şöyle der:

Öğrenciler, Tanrı’nın sunağından ateş alan kutsal, parlak bir hevesle vaftiz olmuşlardı. Yaşamdaki her amacın ve yeteneğin beslendiği merkezi bir ateşe sahiptiler. Elçilerin yüreklerindeki bu ateş, onları fırtınalardan, kıskanç ve yutmaya hazır derinliklerden geçiren büyük bir geminin fırın ateşi gibiydi. Bu adamları hiçbir şey durduramazdı! Gidişlerini hiçbir şey önleyemezdi… Tüm etkinlikleri ve konuşmaları boyunca, güçlü bir yetki etraflarını kuşatır. Sıcaklık ve ışıkları vardı; çünkü Kutsal Ruh’un gücüyle vaftiz oldular. 3

Duyurdukları bildiri, Rab İsa Mesih’in dirilişi ve yüceliği etrafında yoğunlaştı. Diri bir Kurtarıcı’nın tanıklarıydılar. İnsanlar Mesih’i öldürmüştü, ama Tanrı O’nu ölülerin arasından diriltmiş ve O’na cennetteki en onurlu yeri vermişti. Her diz O’na – Tanrı’nın sağına yüceltilmiş Olan’a– diz çökmelidir. Başka bir kurtuluş yolu yoktur.

Öğrenciler nefretin, acılığın ve açgözlülüğün bulunduğu koşullarda herkese sevgi gösterdiler. Zulme iyilikle karşılık verdiler ve kendilerine saldıranlar için dua ettiler. Diğer imanlılara karşı olan sevgileri, düşmanlarına, “Bakın bu imanlılar birbirlerini ne kadar çok seviyorlar!” dedirtti.

Müjdenin yayılması için özverili bir şekilde yaşadıklarına dair kesin bir izlenim elde ederiz. Mal varlıklarına bir mal sahibi olarak değil, Tanrı’nın görevlendirdiği kâhyalar olarak baktılar. Kimin yardıma ihtiyacı olsa, bu ihtiyacı gidermek için anında gerçekleşen bir yardım anlayışları vardı.

Ruhsal savaşlarının silahları dünyasal olmayıp, Tanrı aracılığıyla kaleleri yıkan güçteydi. Dini ya da siyasi liderlere karşı savaşmadıklarını, aksine kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına (güçlerine) karşı savaştıklarını anladılar. Bu nedenle iman, dua ve Tanrı’nın sözüyle kuşandılar.

Bu ilk imanlılar dünyadan ayrı yaşadılar. Dünyadaydılar, ama dünyadan değilmiş gibi yaşadılar. Tanıklıkları söz konusu olduğu sürece, imanlı olmayanlarla aktif bir ilişki sürdüler, ama asla dünyanın günahla dolu zevklerine dalarak Mesih’e olan bağlılıklarından ödün vermediler. Yolcular ve garipler olarak yabancı bir diyarda herkese, kirliliklerine bulaşmadan, bir bereket olmaya çalışarak dolaştılar.

Politikayla meşgul oldular mı ya da zamanın sosyal adaletsizliğini düzeltmeye çalıştılar mı? Onlara göre dünyadaki bütün kötülükler ve suçlar insanın günahkâr doğasından kaynaklanıyordu. Kötülüğü düzeltmek için kaynağından başlamak gerekir. Politik ve sosyal reformlar, hastalığın kendisine dokunmadan belirtilerini tedavi eder. İnsanın doğal kötülüğünü değiştirip konunun özüne sadece Müjde (Tanrı’nın sözü) inebilir. Ve bu yüzden ikincil çareler ilgilerini dağıtmadı. Her zaman Tanrı’nın sözünü duyurdular. Müjde her yere gitti; iltihaplı yaralar yok edildi ya da küçültüldü.

Baskıyla karşılaştıklarında şaşırmadılar. Zaten bunu beklemeleri öğretilmişti. Misilleme yapmak, hatta kendilerini haklı çıkarmak yerine, davalarını adilce yargılayan Tanrı’ya teslim ettiler. Zorluklardan kaçmaya çalışmak yerine, Mesih’i karşılaştıkları herkese açıklamak amacıyla cesaret için dua ettiler.

Öğrencilerin önündeki hedef, müjdenin dünyaya yayılmasıydı. Onlar için kendi ülkeleriyle yabancı ülkelerdeki görev arasında fark yoktu. Alan dünyaydı. Müjde’yi yayma etkinlikleri, kendi içinde bir son oluşturmuyordu, yani insanları Mesih’e yönelttikten sonra, onları çabalarında kendi başlarına bırakmaya razı değillerdi. Rab İsa’ya gelmiş olanları yerel inanlılar topluluklarında topladılar. Kurtulmuş olanlara Tanrı’nın sözü öğretildi, duayla beslendiler ve böylece imanda kuvvetlendiler. Daha sonra da bildiriyi başkalarına götürmek için onları yüreklendirdiler.

Çalışmaya süreklilik kazandıran ve çevredeki bölgelerde müjdenin etkili olarak yayılmasını sağlayanlar, bu şekilde kurulan yerel inanlı topluluklarıydı. Bu topluluklar yerliydi. Yani kendi kendilerini yönetiyor, kendi kendilerine çoğalıyor ve maddi olarak kendilerine yetiyorlardı. Her topluluk diğer bir topluluktan bağımsızdı, ama yine de aralarında Kutsal Ruh’un birliği vardı. Her topluluk yakın çevrelerde yeni topluluklar oluşturmaya çalıştı. Ve her biri maddi olarak kendi içinden desteklendi. Merkezi bir hazine ya da hamilik yapan bir organizasyon yoktu.

İmanlılar için topluluklar, kurtulmamışlara ulaşma merkezi olmaktan çok, öncelikle ruhsal sığınaklardı. İnanlılar topluluğunun etkinliklerini ekmek bölme, tapınma, dua, Kutsal Kitap çalışması ve birliktelik oluştururdu. Müjde toplantıları topluluklarda değil, aksine kurtulmamışlara hitap edecek fırsat olan her yerde –sinagoglarda, çarşılarda, sokaklarda, hapishanelerde ve evden eve– yapılırdı.

İnanlılar topluluğu toplanma amacıyla yapılmış özel binalarda değil, imanlıların evlerinde bir araya gelirdi. Bu, inanlılar topluluğuna baskı zamanında kaçmak için büyük bir hareket olanağı sağladı: Çabucak ve kolayca “yer altına inme” fırsatları oldu.

Başlangıçta kuşkusuz hiçbir mezhep yoktu. Bütün imanlılar Mesih’in bedeninin üyeleri olarak ve her yerel inanlılar topluluğu evrensel inanlılar topluluğunun bir ifadesi olarak kabul edilirdi.

Toplulukta resmi görevli ile resmi olmayan görevli arasında da fark yoktu. Toplulukta hiç kimse öğretme, vaaz etme, vaftiz etme ya da Rab’bin Sofrasını yönetme konularında ayrıcalıklı haklara sahip değildi. Her imanlının belirli bir armağana sahip olduğu gerçeği kabul ediliyordu ve bu armağanın kullanılması için özgürlük vardı.

Elçiler, peygamberler, müjde yayıcıları, çobanlar ve öğretmenler gibi armağanları olanlar kendilerini bir inanlılar topluluğunda vazgeçilmez görevliler olarak kabul ettirmeye çalışmadılar. İşlevleri, kutsalları imanda güçlendirmek ve böylece Rab’be her gün hizmet edebilmekti. Yeni Antlaşma dönemindeki armağanlı kişiler, görevleri için Kutsal Ruh’un özel bir kutsamasıyla donatılmışlardı. Bu, cahil ve saf kişilerin çağlarını nasıl böylesine etkileyebildiklerini açıklar. Bugün düşündüğümüz anlamda “profesyonel” değillerdi, ama “yukarıdan gelen yağla” kutsanmış resmi olmayan vaizlerdi.

Elçilerin İşleri kitabındaki bildiriye sık sık mucizeler –belirtiler, harikalar ve Kutsal Ruh’un çeşitli armağanları– eşlik etmiştir. Bu mucizeler ilk bölümlerde daha önemli görünmekle beraber, kitabın sonuna kadar devam eder.

Yerel bir inanlılar topluluğu faaliyet göstermeye başladıktan sonra elçiler ya da temsilcileri, ruhsal gözetmenler olan ihtiyarları seçti. Bu kişiler sürüye çobanlık ettiler. Her toplulukta birkaç ihtiyar vardı.

Elçilerin İşleri kitabında, “görevli” ismi özellikle topluluk görevlisine verilmez. Ne var ki, sözcüğün fiil şekli, Rab için yapılan hizmetin ruhsal ya da dünyasal oluşunu tanımlamak için kullanılır.

İlk imanlılar vaftizi suya daldırarak yaptılar. Genel izlenim, imanlıların Rabbe gelişinin ardından hemen vaftiz olduklarıdır. İmanlılar haftanın ilk günü ekmek bölerek Rab’bi hatırlamak için bir araya gelirlerdi. Tapınma herhalde bugünkü kadar resmi değildi. Ortak bir yemek ya da sevgi ziyafetiyle birlikte yapıldığı görülür.

İlk inanlılar kendilerini duaya adadılar. Yaşamları tamamen Tanrı’ya bağlıydı. Dualar içten, inançlı ve hararetliydi. Öğrenciler, uyuşuk olmadan ve dikkatleri başka yere dağılmadan tüm güçlerinin ruhsal konular üzerinde yoğunlaşabilmesi için oruç da tuttular.

Antakya’daki peygamberlerle öğreticiler dua edip oruç tuttuktan sonra, Barnaba’yla Saul’u özel bir müjde yayma programı için yolcu ettiler. Bundan önce, ikisi de Rab’be bir süredir hizmet ediyorlardı. Yolcu etmek resmi bir atama değildi. Bu, Antakya’daki liderlerin Kutsal Ruh’un onları gerçekten çağırmış olduğunu kabul etmesi ve topluluğun Barnaba’yla Saul’un üstlendikleri görevi yürekten desteklediklerinin bir ifadesiydi.

Müjdeyi yayma hizmetine çıkanlar, bu hizmetlerinde yerel topluluklarının kontrolü altında değillerdi. Kutsal Ruh’un yönlendirdiği şekilde hizmet etmek için özgür oldukları görülür. Ama, Tanrı’nın çabalarını nasıl bereketlediğini yerel topluluklarına bildirdiler.

Kilise bu yönüyle, iyice örgütlenmiş bir yapıdan çok, Rab’bin yönlendirmesiyle hareket eden canlı bir yapı gibiydi. Kilisenin Başı olan gökteki Mesih, üyeleri yönlendirirdi ve onlar da kendilerini öğrenmeye açık, değiştirilebilir ve hevesli tutmaya özen gösterdiler. Böylece Elçilerin İşleri kitabında katı bir hizmet örneği yerine akıcılık ve sertliğin olmamasından ileri gelen bir tazelik görürüz. Örneğin, bir elçinin bir yerde ne kadar zaman geçireceğine dair belli bir kural yoktu. Pavlus, Selanik’te üç ay kalmış olabilir, ama Efes’te üç yıl kaldı. Her şey, İsa Mesih hizmetini kendi başlarına sürdürebilmeleri için bina edilmelerinin ne kadar zaman alacağına bağlıydı.

Elçilerin oralarda kurulan toplulukların, müjdeyi çevreye yaymalarına bağlı olarak, dikkatlerini büyük kentler üzerinde yoğunlaştırdıklarını düşünenler var. Acaba bu görüş doğru mudur? Elçilerin böyle sabit ve şekilci stratejileri var mıydı? Yoksa gün be gün Rab’den aldıkları buyrukları mı –önemli merkezler ya da önemsiz köyler– izlediler?

Elçilerin İşleri kitabından edindiğimiz izlenimlerden biri de, ilk imanlıların Rab’bin yönlendirmesini umdukları ve O’nun yönlendirmesine bağlı olduklarıdır. Mesih uğruna her şeyden vazgeçmişlerdi. Rab’den başka hiçbir şeyleri ve hiç kimseleri yoktu. Bu yüzden yönlendirilmek için gün be gün Rab’be baktılar ve düş kırıklığına uğramadılar.

Yolculuk eden imanlı işçilerin iki kişi halinde yolculuk ettikleri görülür. Yol arkadaşı genelde çıraklık yapan daha genç bir imanlıdır. Elçiler devamlı eğitebilecekleri, sadık genç kişileri arıyorlardı.

Rab’bin hizmetçileri zaman zaman kendi geçimlerini sağladılar; örneğin Pavlus çadırcı olarak çalıştı. Ara sıra bireylerin ya da toplulukların sevgilerini gösteren armağanlarıyla desteklendiler.

Dikkati çeken diğer bir özellik de ruhsal önderlerin birlikte çalıştıkları kutsallar tarafından önder olarak kabul edilmeleridir. Onlara yetkiyle konuşmak için yetki veren Kutsal Ruh’tu. Ve yine diğer imanlılara bu yetkiye boyun eğmek için gerçek ruhsal anlayış veren aynı Kutsal Ruh’tu.

Öğrenciler, yeryüzündeki yönetimlere bir noktaya kadar itaat etti. Tanrı’nın sözünü duyurmaları yasaklandığında, insanlar yerine Tanrı’ya itaat ettiler. Yetkililerce cezalandırıldıklarında, karşı koymadılar ve yönetime karşı kötülük planlamadan dayandılar.

Tanrı’nın sözü önce Yahudilere duyuruldu, İsrail’in bildiriyi ulus olarak reddetmesinin ardından müjde diğer uluslara ulaştı. Elçilerin İşleri kitabında, “başta Yahudilere” buyruğu, tarihsel olarak yerine geldi. Yahudiler bugün Tanrı’nın önünde diğer uluslarla aynı durumdadır – hiç fark yoktur, “çünkü hepsi günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.”

İlk inanlılar topluluğunun hizmetinde müthiş bir güç vardı. Tanrı’nın hoşnutsuz olacağı korkusuyla insanlar İsa Mesih imanlısı olmayı hafife almadılar. İnanlılar topluluğu içindeki günah çabucak ışığa gelip açığa çıktı ve Tanrı tarafından sert bir şekilde cezalandırıldı – Hananya ile Safira’nın örneği gibi.

Elçilerin İşleri incelendiğinde ortaya çıkan kesin sonuç şudur: İlk inanlılar topluluğunun imanda, özveride, bağlılıkta ve yorulmak bilmez hizmette sergilediği örneği izleseydik, dünya Tanrı’nın sözünü bizim kuşağımızda duyabilirdi.

 

Kutsal Kitap

1 Kurtulduktan sonra adanın Malta adını taşıdığını öğrendik.
2 Yerliler bize olağanüstü bir yakınlık gösterdiler. Hava yağışlı ve soğuk olduğu için ateş yakıp hepimizi dostça karşıladılar.
3 Pavlus bir yığın çalı çırpı toplayıp ateşin üzerine attı. O anda ısıdan kaçan bir engerek onun eline yapıştı.
4 Yerliler Pavlus’un eline asılan yılanı görünce birbirlerine, “Bu adam kuşkusuz bir katil” dediler. “Denizden kurtuldu, ama adalet onu yaşatmadı.”
5 Ne var ki, elini silkip yılanı ateşin içine fırlatan Pavlus hiçbir zarar görmedi.
6 Halk, Pavlus’un bedeninin şişmesini ya da birdenbire düşüp ölmesini bekliyordu. Ama uzun süre bekleyip de ona bir şey olmadığını görünce fikirlerini değiştirdiler. “Bu bir ilahtır!” dediler.
7 Bulunduğumuz yerin yakınında adanın baş yetkilisi olan Publius adlı birinin toprakları vardı. Bu adam bizi evine kabul ederek üç gün dostça ağırladı.
8 O sırada Publius’un babası kanlı ishale yakalanmış ateşler içinde yatıyordu. Hastanın yanına giren Pavlus dua etti, ellerini üzerine koyup onu iyileştirdi.
9 Bu olay üzerine adadaki öbür hastalar da gelip iyileştirildiler.
10 Bizi bir sürü armağanla onurlandırdılar; denize açılacağımız zaman gereksindiğimiz malzemeleri gemiye yüklediler.
11 Üç ay sonra, kışı adada geçiren ve ikiz tanrılar simgesini taşıyan bir İskenderiye gemisiyle denize açıldık.
12 Sirakuza Kenti’ne uğrayıp üç gün kaldık.
13 Oradan da yolumuza devam ederek Regium’a geldik. Ertesi gün güneyden esmeye başlayan rüzgarın yardımıyla iki günde Puteoli’ye vardık.
14 Orada bulduğumuz kardeşler, bizi yanlarında bir hafta kalmaya çağırdılar. Sonunda Roma’ya vardık.
15 Haberimizi alan Roma’daki kardeşler, bizi karşılamak için Appius Çarşısı’na ve Üç Hanlar’a kadar geldiler. Pavlus onları görünce Tanrı’ya şükretti, yüreklendi.
16 Roma’ya girdiğimizde Pavlus’un, bir asker gözetiminde yalnız başına kalmasına izin verildi.
17 Üç gün sonra Pavlus, Yahudiler’in ileri gelenlerini bir araya çağırdı. Bunlar toplandıkları zaman Pavlus kendilerine şöyle dedi: “Kardeşler, halkımıza ya da atalarımızın törelerine karşı hiçbir şey yapmadığım halde, Yeruşalim’de tutuklanıp Romalılar’ın eline teslim edildim.
18 Onlar beni sorguya çektikten sonra serbest bırakmak istediler. Çünkü ölüm cezasını gerektiren hiçbir suç işlememiştim.
19 Ama Yahudiler buna karşı çıkınca, davamı Sezar’a* iletmek zorunda kaldım.Bunu, kendi ulusumdan herhangi bir şikâyetim olduğu için yapmadım.
20 Ben İsrail’in umudu uğruna bu zincire vurulmuş bulunuyorum. Sizi buraya,işte bu konuyu görüşmek ve konuşmak için çağırdım.”
21 Onlar Pavlus’a, “Yahudiye’den seninle ilgili mektup almadık, oradan gelen kardeşlerden hiçbiri de senin hakkında kötü bir haber getirmedi, kötü bir şey söylemedi” dediler.
22 “Biz senin fikirlerini senden duymak isteriz. Çünkü her yerde bu mezhebe karşı çıkıldığını biliyoruz.”
23 Pavlus’la bir gün kararlaştırdılar ve o gün, daha büyük bir kalabalıkla onun kaldığı yere geldiler. Pavlus sabahtan akşama dek onlara Tanrı’nın Egemenliği’ne* ilişkin açıklamalarda bulundu ve bu konuda tanıklık etti. Gerek Musa’nın Yasası’na, gerek peygamberlerin yazılarına dayanarak onları İsa hakkında ikna etmeye çalıştı.
24 Bazıları onun sözlerine inandı, bazıları ise inanmadı.
25 Birbirleriyle anlaşamayınca, Pavlus’un şu son sözünden sonra ayrıldılar: “Peygamber Yeşaya aracılığıyla atalarınıza seslenen Kutsal Ruh doğru söyledi.
26 Ruh dedi ki, ‘Bu halka gidip şunu söyle: Duyacak duyacak, ama hiç anlamayacaksınız, Bakacak bakacak, ama hiç görmeyeceksiniz.
27 Çünkü bu halkın yüreği duygusuzlaştı, Kulakları ağırlaştı. Gözlerini de kapadılar. Öyle ki, gözleri görmesin, Kulakları duymasın, yürekleri anlamasın, Ve bana dönmesinler. Dönselerdi, onları iyileştirirdim.’
28 “Şunu bilin ki, Tanrı’nın sağladığı bu kurtuluşun haberi öteki uluslara gönderilmiştir. Ve onlar buna kulak vereceklerdir.”
29 (TEXT OMITTED)
30 Pavlus tam iki yıl kendi kiraladığı evde kaldı ve ziyaretine gelen herkesi kabul etti.
31 Hiçbir engelle karşılaşmadan Tanrı’nın Egemenliği’ni tam bir cesaretle duyuruyor, Rab İsa Mesih’le ilgili gerçekleri öğretiyordu.

1.Luka’nın, Pavlus’un iyileştirme armağanının yanında tıbbi yeteneğini kullanmış olması mümkündür. Tanrı hekimlik mesleğini onaylamasaydı, Yeni Antlaşma’nın (Luka – Elçilerin İşleri) %28’ini yazması için bir hekimi seçmezdi!

2.John Calvin, The Acts of tehe Apostles, II:314. Bazı metinler 29. ayeti dahil etmez.

3.J.H.Jowett, Things that Matter Most, s.248.