Luka 16

16
Luka Bölüm 16

S. Açıkgöz Kâhya Benzetmesi (16:1-13)

16:1-2   Rab İsa şimdi Ferisiler ile yazıcılardan öğrencilerine dönerek, onlara kâhyalık konusunda bir ders vermeye başlıyor. Bu metin, açıkça söylemek gerekirse, Luka’nın en zor metni olarak kabul edilmektedir. Bu zorluk, açıkgöz kâhya hikayesinin sahtekârlığı teşvik ediyor görünümünde olmasındandır. Ancak konumuz ilerledikçe durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığını hep birlikte göreceğiz. Bu hikâyedeki zengin adam Tanrı’nın kendisini simgelemektedir. Bir kâhya, kendisine başka bir kişiye ait olan para ya da mal mülk gibi şeyleri işletme ve yönetme sorumluluğu verilen kimsedir. Bu hikâye kapsamında, Rab’bin herhangi bir öğrencisi de bir kâhya olarak nitelendirilebilir. Hikâyede sözü edilen kâhya, efendisinin mallarını zimmetine geçirmekle suçlanmıştı. Yaptıklarının hesabını vermeye çağrılarak, kendisine artık kâhyalık edemeyeceği, yani işten çıkarıldığı bildirildi.

16:3-6   Kâhya kendi kendine hemen bazı şeyler düşündü. Geleceğini garanti altına alması gerektiğini fark etmişti. Ne var ki kendisi artık amelelik yapamayacak kadar yaşlanmıştı ve dilencilik yapmaktan utanacak kadar da gururluydu (ama hırsızlık yapmayacak kadar gururlu değildi). Eğer bu şeyleri yapamıyorsa, sosyal güvenliğini nasıl karşılayabilecekti? İhtiyaç içerisinde kaldığında kendisine yardımcı olabilecek dostlar kazanabileceği bir yola başvurdu. Bunu şöyle yaptı: Efendisinin müşterilerinden birisini yanına çağırıp efendisine ne kadar borcu olduğunu sordu. Adam yüz ölçek zeytinyağı borcu olduğunu söyleyince, kâhya ona bunun elli ölçeğini ödemesini, geri kalan ellisinin ödenmeyeceğini, hesabın kapandığını söyledi.

16:7   Başka bir müşterinin yüz ölçek buğday borcu vardı. Kâhya adama seksen ölçeğin karşılığını ödemesini, böylece senedin ödenmiş sayılacağını söyledi.

16:8   Efendinin dürüst olmayan kâhyayı akıllıca davrandığı için övmesi, hikâyede karşımıza şaşırtıcı bir nokta olarak çıkmaktadır. Bir insan böyle bir sahtekârlığı nasıl övebilir? Kâhya burada düpedüz bir haksızlık yapmıştı. Daha sonraki ayetlerde anlatılanlara baktığımızda kâhyanın yaptıklarından dolayı değil, geleceğini düşündüğü için övülmüş olduğunu göreceğiz. Kâhya çok dikkatli bir şekilde hareket etmişti. Geleceğe bakmış, gelecekte ihtiyaç duyacağı şeyleri şimdiden sağlama yoluna gitmişti. Gelecekte elde edecekleri uğruna, şimdi elinde olan kazancı feda ediyordu. Bu olaydan kendimiz için bir ders çıkarırken, bu noktada çok dikkatli olmamız gerekmektedir. Çünkü Tanrı çocuğunun geleceği bu dünyada değil, cennettedir. Hikâyedeki kâhya burada, yeryüzündeki emekliliği süresince bazı dostlarının olmasını garanti altına alabilmek için nasıl birtakım adımlar attıysa, bir inanlı da, Efendisinin mallarını kendisi cennete vardığında bir “hoş geldin” partisinin düzenlenmesini garanti altına alacak bir şekilde kullanmalıdır. Rab, kâhyanın bu tutumu karşısında şu yorumda bulundu: Gerçekten bu çağın insanları, kendilerine benzer kişilerle ilişkilerinde, ışıkta yürüyenlerden daha akıllı oluyorlar. Bu, yeniden doğmamış tövbesiz insanların bu dünyadaki geleceklerini güvence altına alabilmek için gösterdiği hikmetin Mesih inanlılarının göklerde hazine biriktirmek için gösterdikleri hikmetten çok daha fazla olduğu anlamına gelmektedir.

16:9   Dünyanın aldatıcı serveti aracılığıyla kendimize dostlar edinmeliyiz. Yani para ve diğer maddi şeyleri, canları Mesih’e kazandırmak ve böylece sonsuzluğa dek sürecek olan dostlukları oluşturmak için kullanmalıyız. Pierson bu noktayı açıklıkla belirtiyor:

Para; Kutsal Kitap, çeşitli kitap ve broşürlerin satın alınmasında, dolaylı olarak da, insanların canlarının satın alınmasında kullanılabilir. Böylece maddesel ve geçici olan şeyler maddesel olmaktan çıkarlar, ruhsal ve sonsuz olurlar. Diyelim ki, elinde yüz bin lirası olan bir adam var. Bu adam bu parayla bir lokantaya gidip karnını güzelce doyurabilir ve bu durumda ertesi güne bu paradan hiçbir şey kalmaz. Ya da elindeki bu parayı tanesi bin lira olan İncil parçalarını satın almak için kullanır. Bu parayla yüz adet Tanrı Sözü olan kitap satın almıştır. Bu satın aldığı kitaplar egemenliğin tohumlarıdır ve bu tohumlar yarın bir gün Kutsal Kitap olarak değil, ama insan canı olarak ürün verecektir. Bu kişi, haksız zenginlik ilahı olan parayla ölümsüz dostlar edinmiştir. Bu dostlar, kendisini sonsuza dek kalacak konutlara kabul edecek olan inanlılardır. 1

Rabbimiz bunu böyle öğretiyor. Maddesel varlıklarımızı akıllı bir şekilde değerlendirerek, insanların sonsuzluktaki bereketlerine ortak olabiliriz. Cennetin kapılarına vardığımızda, cömertçe verdiğimiz paralar ve ettiğimiz duaların sonucunda kurtulanların oluşturduğu bir karşılama komitesinin bulunacağından kesinlikle emin olabiliriz. Bu insanlar bize, “Beni buraya siz davet ettiniz,” diyerek teşekkür edeceklerdir.

Darby şu yorumda bulunuyor:

Genel olarak Tanrı’nın kâhyası insandır; ama başka bir anlamda ve biçimde Tanrı’nın kâhyası İsrail’di. Tanrı’nın bağına konmuş, kendilerine şeriat, vaatler, antlaşmalar ve tapınma ayrıcalığı emanet edilmişti. Ama İsrail bütün bunlarda Tanrı’nın verdiklerini çarçur etti. Bir kâhya, kendisinin bütünüyle güvenilmez olduğu anlaşıldığında çevrede ne gibi bir izlenim bırakmışsa, insan da Tanrı’nın önünde böyle bir izlenim bırakmıştır. Peki, bu durumda ne yapılmalıdır? Tanrı ortaya çıkıyor ve lütfunun özgürce yönetimiyle, insanların yeryüzünde bozup işe yaramaz hale getirdiği şeyleri göksel birer ürün haline getiriyor. İnsan, elinde bulunan bu dünyaya ait şeyleri, Tanrı’dan bütünüyle ayrı olan bu dünyanın şimdiki zevklerine yatırarak değil, geleceği göz önünde bulundurarak değerlendirmelidir. Şimdi elimizdeki malları arttırmaya değil, bu şeyleri doğru bir şekilde kullanarak başka zamanlarda yararlanabileceğimiz şeyler durumuna getirmeye çalışmalıyız. Elimizdeki her şeyi, şu anda para olacağına, yarın ihtiyaç içinde olduğumuzda yardımımıza koşacak dostların ortaya çıkabilmesi için kullanmamız çok daha akılcı olacaktır. Bu noktada yıkıma doğru giden insan, bu yüzden artık hiçbir yerde kâhyalık yapamaz bir duruma gelmiştir. 2

16:10   Eğer bizler küçücük bir işte (para konularında) güvenilir isek, o zaman büyük işte de (ruhsal hazinelerde) güvenilir olacağız. Öte yandan, Tanrı’nın kendisine emanet ettiği parayı değerlendirme konusunda dürüst davranmayan bir kimse, daha büyük şeyler söz konusu olduğunda da dürüst davranmayacaktır. Paranın değersiz olduğu, burada küçük bir iş ya da az şey sözüyle vurgulanmaktadır.

16:11   Dünyanın aldatıcı servetini, Rab için dürüst bir şekilde kullanmayan bir kimse, Rab’bin kendisine gerçek serveti emanet etmesini bekleyemez. Para burada dünyanın aldatıcı serveti (Grekçe’de, “haksızlık mamonu”) olarak adlandırılmaktadır. Aslında bu tamamen kötü bir şey değildir. Eğer dünyamıza günah girmemiş olsaydı, o zaman herhalde paraya da herhangi bir gereksinim olmayacaktı. Para gerçekten de haksız bir ilah olabilir; çünkü özellik olarak, Tanrı’nın yüceliğinin dışındaki amaçlar için kullanılmaktadır. Bu ayette para gerçek servetle karşılaştırılmaktadır. Paranın değeri belirsiz ve geçicidir; ruhsal gerçeklerin değeri ise sabit ve süreklidir.

16:12   On ikinci ayet başkasının malı ile kendi malınız arasında bir ayırımda bulunuyor. Neyimiz varsa; paramız, zamanımız, yeteneklerimiz Rab’be aittirler ve bu şeyleri O’nun için kullanmamız gerekmektedir. Kendi malımız, Mesih için sadık bir şekilde yaptığımız hizmetlerin bir sonucu olarak hem bu yaşamda, hem de gelecekte biçeceğimiz ödüller demektir. Eğer biz, Tanrı’ya ait olan şeylerde güvenilir olmamışsak, kendimize ait olacak bir şeyi O bize nasıl verebilir?

16:13   Aynı anda hem bu dünya, hem de Tanrı için yaşamak kesinlikle mümkün değildir. Eğer bizim her davranışımıza para yön veriyorsa, Rab’be gerçek anlamda asla hizmet edemeyiz. Zenginliği artırmak için en gelişmiş yeteneklerimizi devreye sokmamız gerekmektedir. Bu işi yaparken, aslında bütünüyle Tanrı’ya ait olan şeyleri çalıyoruz. Bağlılığımız ikiye bölünmüştür. Niyetler karışmıştır. Aldığımız kararlar tarafsız değildir. Hazinemiz nerede ise, yüreğimiz de oradadır. Zengin olmak yönünde yaptığımız bütün şeylerde paraya (Grekçede: “mamon,” yani haksız zenginlik ilahına) hizmet ediyoruz. Bunu yaparken aynı zamanda Tanrı’ya hizmet etmek kesinlikle mümkün değildir. Mamon, her şeyimizi ve varlığımızı, gecelerimizi, hafta sonlarımızı ve Rab’be vereceğimiz bütün zamanı kendi eline geçirmek istemektedir.

Ş. Aç Gözlü Ferisiler (16:14-18)

16:14   Ferisiler sadece gururlu ve iki yüzlü değil, ama aynı zamanda aç gözlüydüler. Tanrısayarlığın bir kazanç yolu olduğunu sanıyorlardı. Bir insanın bol kazançlı bir mesleği seçişi gibi, bunlar da dini seçiyorlardı. Yapmış oldukları hizmetler Tanrı’yı yüceltmek ve komşularına yardımcı olmaktan öte, kendilerini zenginleştirmek içindi. Rab İsa’nın bu dünyada zengin olmaktan vazgeçerek göklerde hazine biriktirmek konusundaki öğretişlerini duydukları zaman O’nunla alay etmeye başladılar. Onlara göre para, Tanrı’nın vaatlerinden çok daha gerçekçiydi. Onları bu zengin olma hevesinden hiç kimse caydıramazdı. Çünkü parayı çok seviyorlardı.

16:15   Ferisiler dışardan bakıldığında çok dindar ve ruhsal görünürlerdi. Kendilerini insanların gözünde doğru (salih) kimseler olarak kabul ederlerdi. Ne var ki Tanrı, onların bu yanıltıcı kabuğunun altındakileri, yani yüreklerinde bulunan şeyleri çok iyi görüyordu. İnsanları kolayca aldatabilen Ferisiler, Tanrı’yı aldatamadılar. Bunların yaşamış olduğu ve başkalarının onaylamış olduğu yaşam biçimi (Mez.49:18), Tanrı’nın gözünde tiksindiricidir. Bunlar din alanında bir meslek sahibi olmalarının yanı sıra, parasal açıdan da söz sahibi olduklarından, kendilerini başarılı olarak değerlendirirlerdi. Oysa bunlar Tanrı’nın değerlendirmesi açısından ruhsal anlamda apaçık zina işlerlerdi. Ağızlarıyla Rab Yehova’yı (yani Tanrı’yı) sevdiklerini söylerlerken, aslında yüreklerinde paraya kulluk ederlerdi.

16:16   16 ile 18’inci ayetler arasında anlatılanların bağlantısını anlamak oldukça zordur. İlk okunduklarında, burada anlatılanların ne önceki ayetlerle ne de sonraki ayetlerle herhangi bir bağlantısı olmadığı anlaşılır. Bununla birlikte, bu sözlerin en iyi şekilde, 16’ncı bölümün ana temasının Ferisilerin iki yüzlülüğü ve imansızlığı olduğunun akılda tutulmasıyla anlaşılabileceğini düşünüyoruz. Kendilerinin şeriatın kurallarını yerine getirme konusunda çok dikkatli olduklarıyla övünenler, hırslı birer iki yüzlü olarak açığa çıkarılırlar. Yasanın ruhu, Ferisilerin ruhuyla kesin bir zıtlık içerisindedir.

Kutsal Yasa ve peygamberlerin devri Yahya’nın zamanına dek sürdü. Rab bu sözlerle, yasal şeriat döneminin Musa ile başlayıp Vaftizci Yahya ile son bulduğunu belirtiyordu. Ama şimdi yeni bir dönem başlayacaktı. Yahya’nın ortaya çıktığı günlerden beri Tanrı’nın Egemenliğiyle ilgili iyi haber insanlara müjdeleniyordu. Vaftizci Yahya İsrail’in adil Kralı’nın geldiğini müjdeleyerek dolaşmıştı. Tövbe ettikleri takdirde, Rab İsa’nın onların üzerinde egemenlik süreceğini anlatmıştı. Yahya’nın vaazlarının ve daha sonra Rab’bin kendisi ile öğrencilerinin verdiği vaazların sonucu olarak birçokları olumlu ve istekli yaklaşımlarda bulunmuşlardır.

“Herkes oraya zorla girmeye çalışıyor” sözü, bu müjdeye olumlu yanıt verenlerin egemenliğe çok kararlı bir şekilde girdiklerini gösterir. Örneğin vergi görevlileriyle günahkârlar, Ferisiler tarafından dikilen barikatları geçebilmek için var güçleriyle bunların üzerinden atlamak zorunda kalıyorlardı. Diğerleri de, yüreklerindeki para sevgisine karşı çetin bir mücadele yapmak durumundaydılar. Bütün ön yargıların yenilerek saf dışı bırakılmaları gerekiyordu.

16:17-18   Ama bu yeni çağ, temel ahlâk değerlerinin artık bir tarafa bırakıldığı anlamına gelmiyordu. Çünkü göğün ve yerin ortadan kalkması, Kutsal Yasa’nın ufacık bir noktasının yok olmasından daha kolaydır. Kutsal Yasa’nın ufacık bir noktası ya da Kutsal Yasa’dan bir tek çizgi, “i” harfinin üzerindeki noktaya da “ç” harfindeki çengele benzetilebilir. Bu kadar küçük de olsalar, Kutsal Yasa’dan hiçbir şey değişmeyecektir.

Ferisiler kendilerinin Tanrı’nın Egemenliğinde bulunduklarını sanıyorlardı. Oysa Rab onlara şuna benzer bir söz söylüyordu: “Tanrı’nın büyük ahlâk yasalarını görmezlikten gelerek egemenlikte hâlâ bir yer sahibi olduğunuzu iddia edemezsiniz.” O zaman onlar şöyle sorabilirlerdi: “Peki, neymiş bizim görmezlikten geldiğimiz yasalar?” Bunun üzerine Rab onlara, hiçbir zaman yürürlükten kalkmayacak olan bir yasa olarak evlilik yasasını gösterdi. Buna göre, karısını boşayıp başkasıyla evlenen her adam zina etmiş olur; yine, kocasından boşanmış bir kadınla evlenen de zina etmiş olur. Ferisiler ruhsal anlamda gerçekten de böyle yapıyorlardı. Yahudi ulusu, Tanrı’yla bir antlaşma içerisine sokulmuştu. Ama bu Ferisiler şimdi, para kazanma ve zengin olma hevesine kapıldıklarından, Tanrı’ya sırtlarını çevirmişlerdi. Ayet aynı zamanda Ferisilerin ruhsal zinayla olduğu kadar fiziksel zinayla da suçlu olduklarını belirtiyor olabilir.

T. Zengin Adam ile Yoksul Lazar’ın Öyküsü (16:19-31)

16:19-21   Rab maddesel şeyler üzerindeki sorumluluğumuzla ilgili sözlerini iki kişinin yaşamı, ölümü ve öldükten sonraki yaşamlarını anlatan bu hikâyeyle sona erdirmektedir. Bu hikâyenin bir benzetme olarak anlatılmamış olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü bazı eleştirmenler bunun sadece bir benzetme olduğunu, bu nedenle de buradan çıkarılacak derslerin pek o kadar ciddiye alınmaması gerektiğini söylemektedirler.

Başta şunu hemen belirtmek gerekir ki, adı verilmeyen bu zengin adam Hades’e, yani ölüler diyarına zengin olduğu için atılmamıştı. Kurtuluşun temeli Rab İsa’ya olan imandır. Eğer insanlar O’na iman etmeyi reddederlerse, yargılanıp cehenneme gönderilmelerinden başka bir sonuçla karşılaşamazlar. Ama bu olayda sözü edilen zengin adam, kapısının önüne bırakılan yoksul dilenci Lazar’a göstermiş olduğu sevgisizlik ve ilgisizlikle kendisinde iman olmadığını gösteriyordu. Eğer bu adamın yüreğinde Tanrı sevgisi olsaydı, o zaman kapısının önünde yatan bu yoksul adamın onun sofrasından dökülen yemek kırıntılarıyla karnını doyurmayı hayâl ettiği bir zamanda bu denli lüks, rahatlık ve kolaylık içerisinde yaşamazdı. Paraya olan tutkusundan vazgeçebilseydi, o zaman egemenliğe zorla girmiş olurdu.

Aynı bunun gibi, Lazar da kendisi yoksul olduğu için kurtulmamıştı. Bunun yerine canının kurtuluşu için sadece Rab’be güven bağlamıştı.

Zengin adamın çizilen portresine dikkat edin. Bu adam mor renkli ve ince ketenden giysiler giyer ve sofrası binbir çeşit yiyeceklerle dolu olurdu. Kendi benliği için yaşayan bu zengin adamın tek düşüncesi bedensel zevklerini ve arzularını tatmin etmekti. Tanrı’ya karşı gerçek bir sevgiden yoksundu ve kapı komşusu olan insan kardeşinin gereksinmelerine bütünüyle ilgisiz kalıyordu.

Lazar bunun tam tersini görüntülemektedir. Bu adam zavallı bir dilenciydi; her gün bu zengin adamın kapısının önüne bırakılırdı, her tarafı yara içindeydi, açlık çekerdi ve köpekler de açıktaki yaralarını yalarlardı.

16:22   Yoksul dilenci öldüğü zaman melekler tarafından İbrahim’in yanına götürüldü. Birçokları meleklerin inanlıların ruhlarının cennete götürülmesinde gerçekten yer alıp almadıklarını merak ederler. Bu sade sözlerde açıklanan gerçeklerden şüphe duymamızı gerektirecek hiçbir neden yoktur. Melekler bu yaşamda inanlılara hizmet ettikleri gibi, sonraki yaşamda da bu hizmetlerini sürdürmemeleri için herhangi bir neden olmasa gerek. İbrahim’in yanı ya da İbrahim’in kucağı terimi, mutluluk yeri anlamına gelene simgesel bir terimdir. İbrahim ile ruhsal bir paydaşlık içinde bulunma düşüncesi herhangi bir Yahudi için tarifi imkânsız bir mutluluk demek olurdu. Burada geçen “İbrahim’in kucağı” teriminin cennet ile aynı anlama geldiğini kabul ediyoruz. Zengin adam öldüğünde, daha önceleri sürekli olarak arzularını tatmin etmek için çaba gösterdiği ve üzerine birçok masraf yaptığı bedenini diğerleri gibi toprağa gömdüler.

16:23-24   Ama her şey burada bitmemişti. Canı ya da bilinçli olan varlığı ölüler diyarına gitmişti. Eski Antlaşma’daki Şeol sözcüğü, yani ayrılan ruhların kaldığı yer olan ölüler diyarı, Grekçe’deki Hades sözcüğünün karşılığıdır. Eski Antlaşma dönemlerinde, hem kurtulanların hem de kurtulmayanların gittikleri yer olarak kullanılan bu sözcük, burada kurtulmayanların gittiği yer olarak kullanılmıştır, zira zengin adamın orada azap çektiğini okumaktayız.

İsa’nın, bu zengin Yahudi’nin ölüler diyarına gittiğini söylemesi öğrencilerinde şok etkisi yaratmış olmalı. Çünkü Eski Antlaşma’dan kendilerine zenginliğin Tanrı’nın bereketlerinin ve hoşnutluğunun bir belirtisi olduğu öğretilmişti. Rab’be itaat eden bir Yahudi’ye maddesel imkanlarının artacağı, zenginleşeceği vaat edilmişti. O halde nasıl oluyor da zengin bir Yahudi ölüler diyarına gidebiliyordu? Rab İsa, Yahya’nın vaazıyla birlikte yeni bir düzenin başladığını biraz önce hatırlatmıştı. Artık zenginlik, Tanrı’nın bereketlerinin bir simgesi olmayacaktı. Zenginlik, insanın kâhyalık görevindeki sadakatinin bir sınavıdır. Kendisine çok verilenden, tabii ki çok istenecektir.

23’üncü ayet, canın ölüm ile diriliş arasında bilinçli olmadığı şeklindeki “canın uyuması” teorisini çürütmektedir. Bu ayet tam tersine, mezardan sonra canın bilinçliliğinin devam ettiğini öğretmektedir. Gerçekten de zengin adamın ne kadar da bilinçli ve bilgili olduğunu görünce şaşırıyoruz: Başını kaldırıp uzakta İbrahim’i ve yanında Lazar’ı gördü. Dahası var; İbrahim’le bile konuşabiliyordu. İbrahim’e, İbrahim baba diye hitap ederek, ondan Lazar’ı göndermesini, parmağının ucunu suya batırıp dilini serinletmesini rica etti. Tabii, beden içerisinde bulunmayan ruhun alevler içerisindeyken nasıl susayıp bağırabildiği sorusu sorulabilir. Bu soruyla ilgili şunu söyleyebiliriz: Burada simgesel bir dil kullanılmıştır. Ancak bu, çekilen elemlerin de simgesel olduğu anlamına gelmez.

16:25   İbrahim ona, ruhsal anlamda olmadığı apaçık belli oluyorsa da, fiziksel anlamda kendisinin soyundan gelmesi nedeniyle “oğlum” diye hitap etti. Bu büyük iman babası, ona yaşamı boyunca lüks, rahatlık ve zevkler içerisinde yaşamış olduğunu anımsattı. Ayrıca ona Lazar’ın da ne gibi bir yaşam sürmüş olduğunu ve şimdi nelere sahip olduğunu bildirdi. Artık mezarın ötesinde kartlar el değiştirmişti. Dünyadaki eşitsizlikler şimdi tam tersine dönüştürülmüştü.

16:26   Bu ayetten, yaşamımızdaki seçimlerimizin bizim sonsuz geleceğimizi belirlediğini, öldükten sonra da bu geleceğin bir daha asla değişmez bir şekilde kesinlik kazandığını öğrenmiş bulunuyoruz. İmanlı ölülerin beklediği yer ile imansız ölülerin beklediği yer arasında herhangi bir köprü ya da bağlantı bulunmamaktadır.

16:27-31   Zengin adam öldükten sonra, birden İncil yanlısı oldu çıktı. Birisinin (Lazar’ın) dünyaya geri gönderilmesini, orada yaşayan beş kardeşinin bu ıstırap yerine düşmemeleri için uyarılmalarını istedi. İbrahim onun bu isteğine yanıt olarak, bu beş kardeşin Yahudi olduklarını, bu nedenle de ellerinde Eski Antlaşma’nın bulunduğunu; bunun onları uyaracak kadar yeterli olduğunu söyledi. Zengin adam ise İbrahim’e, eğer ölüler arasından biri onlara giderse, onların kesinlikle tövbe edeceklerini söyleyerek karşılık verdi. Ne var ki İbrahim son sözünü söylemişti. Tanrı Sözü’nü dinlememek insana sonsuz yargıyı getirecekti. Eğer insanlar Kutsal Kitap’ta yazılı olanlara kulak vermemeye, (veya bu kitabı lekeleyip “bozulmuştur” diyerek kabul etmemeye) devam ederlerse, onlara ölüler arasından biri gitse bile, yine de inanmayacaklardır. Bu gerçek, Rab İsa’nın durumunda açık bir şekilde kanıtlanmıştır. İsa ölümden dirildiği halde, insanlar O’na yine iman etmemektedirler.

Yeni Antlaşma’ya baktığımızda, bir Mesih inanlısı öldüğü zaman bedeninin mezara gittiğini ancak ruhunun cennete, Mesih’in yanına gittiğini görüyoruz (2Ko.5:8; Flp.1:23). Bir imansız da öldüğü zaman, bedeni tıpkı bunun gibi mezara gider; ama ruhu ölüler diyarına iner. Bu kişi için ölüler diyarı elem ve pişmanlık yeridir.

Mesih, inanlılar topluluğunu almaya geldiğinde imanlıların bedenleri mezardan kalkacak ve tekrar kendi ruh ve canlarıyla birleşeceklerdir (1Se.4:13-18). Bundan sonra onlar sonsuza dek Mesih’le birlikte, O’nun yanında bulunacaklardır. Büyük beyaz tahtın önündeki Yargılamada, imansızların bedenleri, ruhları ve canları yeniden bir araya gelecektir (Esi.20:12-13). Bundan sonra da sonsuz ceza yeri olan ateş gölüne atılacaklardır.

Böylece 16’ncı bölüm Ferisilere ve parayı sevip paranın kölesi olan bütün insanlara yöneltilen çetin uyarılarla kapanmaktadır. Zenginler böyle yapmakla canlarını sonsuz felakete sürüklüyorlar. Oysa ölüler diyarında bir damla su dileneceğinize, bu dünyada birkaç ekmek kırıntısı dilenseniz sizin için çok daha iyi olacak.

 

Kutsal Kitap

1 İsa öğrencilerine şunları da anlattı: “Zengin bir adamın bir kâhyası vardı. Kâhya, efendisinin mallarını çarçur ediyor diye efendisine ihbar edildi.
2 Efendisi kâhyayı çağırıp ona, ‘Nedir bu senin hakkında duyduklarım? Kâhyalığının hesabını ver. Çünkü sen artık kâhyalık edemezsin’ dedi.
3 “Kâhya kendi kendine, ‘Ne yapacağım ben?’ dedi. ‘Efendim kâhyalığı elimden alıyor. Toprak kazmaya gücüm yetmez, dilenmekten utanırım.
4 Kâhyalıktan kovulduğum zaman başkaları beni evlerine kabul etsinler diye ne yapacağımı biliyorum.’
5 “Böylelikle efendisine borcu olanların hepsini tek tek yanına çağırdı. Birincisine, ‘Efendime ne kadar borcun var?’ dedi.
6 “Adam, ‘Yüz ölçek zeytinyağı’ karşılığını verdi. “Kâhya ona, ‘Borç senedini al ve hemen otur, elli ölçek diye yaz’ dedi.
7 “Sonra bir başkasına, ‘Senin borcun ne kadar?’ dedi. “‘Yüz ölçek buğday’ dedi öteki. “Ona da, ‘Borç senedini al, seksen ölçek diye yaz’ dedi.
8 “Efendisi, dürüst olmayan kâhyayı, akıllıca davrandığı için övdü. Gerçekten bu çağın insanları, kendilerine benzer kişilerle ilişkilerinde, ışıkta yürüyenlerden daha akıllı oluyorlar.
9 Size şunu söyleyeyim, dünyanın aldatıcı servetini kendinize dost edinmek için kullanın ki, bu servet yok olunca sizi sonsuza dek kalacak konutlara Kabul etsinler.”
10 “En küçük işte güvenilir olan kişi, büyük işte de güvenilir olur. En küçük işte dürüst olmayan kişi, büyük işte de dürüst olmaz.
11 Dünyanın aldatıcı serveti konusunda güvenilir değilseniz, gerçek serveti size kim emanet eder?
12 Başkasının malı konusunda güvenilir değilseniz, kendi malınız olmak üzere size kim bir şey verir?
13 “Hiçbir uşak iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya, hem paraya kulluk edemezsiniz.”
14 Parayı seven Ferisiler bütün bu sözleri duyunca İsa’yla alay etmeye başladılar.
15 O da onlara şöyle dedi: “Siz insanlar önünde kendinizi temize çıkarıyorsunuz, ama Tanrı yüreğinizi biliyor. İnsanların gururlandıkları ne varsa, Tanrı’ya iğrenç gelir.
16 “Kutsal Yasa ve peygamberlerin devri Yahya’nın zamanına dek sürdü. O zamandan bu yana Tanrı’nın Egemenliği müjdeleniyor ve herkes oraya zorla girmeye çalışıyor.
17 Yerin ve göğün ortadan kalkması, Kutsal Yasa’nın ufacık bir noktasının yok olmasından daha kolaydır.
18 “Karısını boşayıp başkasıyla evlenen zina etmiş olur. Kocasından boşanmış bir kadınla evlenen de zina etmiş olur.”
19 “Zengin bir adam vardı. Mor, ince keten giysiler giyer, bolluk içinde her gün eğlenirdi.
20 Her tarafı yara içinde olan Lazar adında yoksul bir adam bu zenginin kapısının önüne bırakılırdı; zenginin sofrasından düşen kırıntılarla karnını doyurmaya can atardı. Bir yandan da köpekler gelip onun yaralarını yalardı.
21 (SEE 16:20)
22 “Bir gün yoksul adam öldü, melekler onu alıp İbrahim’in yanına götürdüler. Sonra zengin adam da öldü ve gömüldü.
23 Ölüler diyarında ıstırap çeken zengin adam başını kaldırıp uzakta İbrahim’i ve onun yanında Lazar’ı gördü.
24 ‘Ey babamız İbrahim, acı bana!’ diye seslendi. ‘Lazar’ı gönder de parmağının ucunu suya batırıp dilimi serinletsin. Bu alevlerin içinde azap çekiyorum.’
25 “İbrahim, ‘Oğlum’ dedi, ‘Yaşamın boyunca senin iyilik payını, Lazar’ın da kötülük payını aldığını unutma. Şimdiyse o burada teselli ediliyor, sen de azap çekiyorsun.
26 Üstelik, aramıza öyle bir uçurum kondu ki, ne buradan size gelmek isteyenler gelebilir, ne de oradan kimse bize gelebilir.’
27 “Zengin adam şöyle dedi: ‘Öyleyse baba, sana rica ederim, Lazar’ı babamın evine gönder.
28 Çünkü beş kardeşim var. Lazar onları uyarsın ki, onlar da bu ıstırap yerine düşmesinler.’
29 “İbrahim, ‘Onlarda Musa’nın ve peygamberlerin sözleri var, onları dinlesinler’ dedi.
30 “Zengin adam, ‘Hayır, İbrahim baba, dinlemezler!’ dedi. ‘Ancak ölüler arasından biri onlara giderse, tövbe ederler.’
31 “İbrahim ona, ‘Eğer Musa ile peygamberleri dinlemezlerse, ölüler arasından biri dirilse bile ikna olmazlar’ dedi.”

1.Our Lord’s Teachings About Money, (broşür) s.10,11.

2. J. N. Darby, The Man of Sorrows, s.178