Yakup 2

IV. AYRIMCILIĞIN AYIPLANMASI (2:1-13)

İkinci bölümün ilk yarısı herkese saygı göstermek gerektiğini belirtiyor. Adam kayırmak, Rab’bin ve İncil’in öğretilerine tümüyle terstir. Hıristiyanlıkta kibir ve ayrımcılığa yer yoktur.

2:1   Ayrımcılık kesin olarak yasaklanmaktadır. Öğüdün ilk önce imanlılara verildiğini şu ifadeden anlıyoruz: “Kardeşlerim, yüce Rabbimiz İsa Mesih’e iman edenler olarak insanlar arasında ayrım yapmayın.” Başka bir deyişle Yakup şunu söylemektedir: “Kardeşlerim, Hıristiyan inancını yaşamlarınıza uygularken ayrım yapmayın.” Kibirlilik ve sınıflar arasında ayrımcılık yapmak, gerçek Hıristiyanlıkla bağdaşmaz. Görkemli Rab’bin önünde insana köle olmanın yeri yoktur. Başkalarını ulusuna, ırkına, cinsiyetine ya da yoksulluğuna bakarak hor görmek imanı reddetmek gibi bir şeydir. Bu buyruk, Yeni Antlaşma’nın yöneticilere, yaşlılara ve anne babaya saygı göstermemizi söyleyen ayetleriyle çelişmez. İlişkilerde, Tanrı’nın koyduğu bazı kurallara uymak gerekir (Rom.13:7). Bu bölümde söz konusu edilen şey, insanlara pahalı giysileri ya da eşyalarından ötürü dalkavukça hürmet gösterilmesidir.

2:2-4   Yakup, 2-4’üncü ayetlerde bu konuyu canlı bir örnekle açıklamaktadır. Guy King bu bölüme “Basiretsiz Yer Gösterici” adını verir. Olayın geçtiği yer Mesih inanlılarının toplandığı yerdir. 1 Altın yüzüklü, şık giyimli birisi gelir. Yer gösterici hemen eğilerek selamlar ve onu ön tarafa, göze çarpan bir yere götürüp oturtur. Yer gösterici yerine geri döndüğünde başka birisinin daha geldiğini görür. Bu kez gelen yoksul birisidir (Kirli giysiler her zaman kişinin giysilerinin kirli olduğu anlamına gelmez. Toplumun biraz daha yoksul bir tabakasından geldiğini yansıtır). Bu kez yer gösterici, bu yoksul kişiyi diğerleri görmesin diye, becerikli bir şekilde yere ya da kendi koltuğunun önünde bir yere oturtur. Bir insanın bu şekilde davranabileceğini düşünmek bile çok zordur. Bu örneğin biraz abartılı olduğunu düşünmeyi dilerdik, ancak kendi yüreklerimize baktığımızda bu tür ayrımcılığı sık sık yaptığımızı ve kötü düşünceli yargıçlar haline geldiğimizi görürüz.

Bu durum, günümüz kiliselerinde kendini en fazla ırk ve renk ayrımı olarak göstermektedir. Siyah ırktan olanlar çoğu kez ya dışlanmıştır ya da fazla hoş karşılanmamıştır. Yahudilikten gelenler de benzer durumları yaşamışlardır. Doğu kökenli Mesih inanlıları da ayrımcılığa maruz kalmışlardır. Irklar arası ilişkilerde birçok toplumsal sorunların bulunduğu doğrudur. Ancak, Mesih inanlısı Tanrı’nın ilkelerine uygun davranmalıdır. Onun görevi tüm imanlıların Mesih İsa’da bir olduğunu yaşayarak göstermektir.

2:5-6   Adam kayırma kesinlikle Hıristiyan inancına karşıt bir tutumdur. Yakup buna 5-13’üncü ayetlerde örnek göstererek, bir imanlının zengine iyi davranıp yoksulu horlamasının neden yanlış olduğuna ilişkin 4 neden ileri sürmektedir.

İlk olarak, Tanrı’nın saygı duyduğu bir kişiye saygı duymamış oluruz. Tanrı bu dünyada yoksul olanları imanda zenginleşmek ve kendisini sevenlere vaat ettiği egemenliğin mirasçıları olmak üzere seçti. Yoksul olanlar Tanrı’nın seçtiği mirasçılardır ve onlar Tanrı’yı severler. Kutsal Kitap’ta defalarca, zengin değil, yoksul kişilerin Mesih için çabaladıklarına tanık oluruz. Rab’bin kendisi şunu söylemiştir: “Müjde yoksullara duyuruluyor” (Mat.11:5). Rab’bi sevinçle dinleyen kişiler zenginler ve aristokrat kesim değil, yoksullardı (Mar.12:37). Çağrılanlar çoğu kez soylular değil, saf, sıradan, zayıf ve önemsiz gözüken insanlardı (1Ko.1:26-29). Zenginler Rab yerine zenginliklerine güvendiklerinden, genellikle imanda zayıf olurlar. Öte yandan yoksul kişiler imanda zenginleşmek için Tanrı tarafından seçilmişlerdir. Tanrı’nın egemenliğinde bulunan kişiler üzerinde bir anket yapılsa, çoğunun yoksul olduğu anlaşılır. Cennette ise önemli ve görkemli yerler onların olacaktır. Öyleyse Rab ve Kurtarıcımız’ın egemenliğinde yüceltilecek olan kişilere kötü davranmak ne kadar yanlış ve budalacadır!

Zenginlere farklı davranmanın yanlışlığını gösteren ikinci nokta da şudur: Tanrı’nın halkına baskı yapanlar genellikle bu kişilerdir. Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir durum söz konusudur. Bölümün başında göndermede bulunulan zengin kişi, elbette imanlı birisidir. Bu, 6’ncı ayette sözü edilen kişilerin de imanlı oldukları anlamına gelmez. Yakup basitçe şunu söylemektedir: “Niçin insanlara yalnızca zengin oldukları için farklı davranalım? Bunu yaptığımızda, bize kötülük eden ve mahkemelere sürükleyenlere saygı göstermiş oluyoruz.” Calvin bunu kısaca şöyle ifade eder: “Sizi idam edenlere niye saygı gösteriyorsunuz?”

2:7   Zenginlere farklı davranmamayı gerektiren diğer bir neden, onların Mesih’in adını aşağılayıp O’na küfretmeleridir. Bu ad, imanlıların ait olduğu yüce addır. Hıristiyan, Mesih’i izleyen anlamına gelir. Rab’bin adına sövmek yalnızca zenginlere özel bir günah olmamakla birlikte, yoksul imanlılara zulmederlerken Kurtarıcı’ya kötü sözler sarf etmekten de geri kalmazlar. Öyleyse imanlıların bir kimseye sırf zengin olduğu için farklı ve iyi davranması anlamsızdır. Zenginliğe eşlik eden özellikler genellikle Rab İsa’yı yücelten özellikler değildir. Ait olduğumuz yüce ad ifadesi, “Size verilmiş olan yüce ad” şeklinde de çevrilebilir. Bazıları bunun vaftize işaret ettiğini öne sürürler. İman eden kişiler Rab İsa’nın adında vaftiz edilirler. Zenginlerin sürekli olarak küfrettiği ad da budur.

2:8   Yakup’un dayandığı dördüncü neden de, zenginlere ayrıcalıklı davranmanın, “Komşunu kendin gibi sev” diyen yasaya aykırı olmasıdır. Buna Tanrı’nın Yasası denir, çünkü en önemli yasa, en büyük buyruk budur. Örneğimizdeki yer gösterici, zengine farklı davranma nedeninin onu komşusu gibi sevmesi olduğunu öne sürebilir. Ancak o zaman yoksula da aynı şekilde davranması gerekirdi. Eğer komşularımızı kendimiz gibi sevseydik, onlara da bize davranılmasını istediğimiz gibi davranırdık. Yalnızca yoksul olduğumuzdan dolayı horlanmayı hiç istemezdik. Bu nedenle biz de başkalarını horlamamalıyız.

Kutsal Kitap’taki bütün öğretilerin arasında, “Komşunu kendin gibi sev” öğretisinin ayrı ve devrim yaratıcı bir yeri vardır. Bunun anlamını bir düşünün! Bu, kendimize gösterdiğimiz dikkati başkalarına da göstermemizi ve sahip olduğumuz maddesel şeyleri bizim kadar şanslı olmayanlarla paylaşmamızı gerektirir. Hepsinden önemlisi de, onlara yüce Kurtarıcımız’ı tanıtmak için elimizden geleni yapmalıyız. Çoğu kez davranışlarımızın bizde bıraktığı etkiye göre karar veririz. Bencil yaratıklarız. Zengine almayı umduğumuz sosyal ya da maddesel ödülden ötürü iyi davranırız. Çıkar sağlama olasılığımız çok az olduğundan, yoksulu göz ardı ederiz. Tanrı’nın Yasası başkalarını sömürmeyi yasaklar. Bize komşumuzu kendimiz gibi sevmemiz gerektiğini öğretir. “Komşumuz kim?” diye sorarsak bunun, iyi Samiriye’li (Luk.10:29-37) öyküsünde de belirtildiği gibi, yardım edebileceğimiz herhangi biri olduğunu görürüz.

2:9   Ayrım yapmak, Tanrı’nın Yasası’nı bozmak demektir. Bu hem günahtır, hem de yasayı çiğnemektir. Günah, Tanrı’nın isteğine uymamak, O’nun standartlarına erişmekte başarısız kalmaktır. Yasayı çiğnemekse, bilinen bir yasayı yerine getirmemektir. Bazı davranışlar yanlış olduğu için günahtır. Ancak, eğer özel olarak bu davranışı yasaklayan bir buyruk varsa, o zaman yasa çiğnenmiş olmaktadır. Ayrım yapmak, özünde yanlış bir şey olduğu için günahtır. Buna karşı bir buyruk olduğu için de, aynı zamanda yasayı çiğnemek de söz konusudur.

2:10   Yasanın dediklerinden birini bile yerine getirmeyen, tümüne karşı suçlu duruma düşer. Yasa on halkalı bir zincire benzetilebilir. Bir halka bile koparırsanız, zincir kopmuş olur. Tanrı bize, sevdiğimiz buyrukları yerine getirip diğerlerini getirmememiz için izin vermez.

2:11   Zinayı yasaklayan Tanrı, adam öldürmeyi de yasaklamıştır. Bir kimse zina etmemiş, ancak adam öldürmüş olabilir. Bu durumda yasayı çiğnemiş olur mu? Elbette! Yasanın özünde yatan, komşumuzu kendimiz gibi sevmemizdir. Hem zina, hem de adam öldürme yasaya aykırıdır. Benzer şekilde, kibirlilik ve ayrımcılık yapmak da yasaya aykırıdır. Bu günahlardan herhangi birini işlediğimizde, yasanın buyruklarını yerine getirmemiş oluruz.

ON BUYRUK ÜZERİNE ARASÖZ

Burada tartışmamıza ara verip Yakup’un savlarıyla ilgili olarak ortaya çıkan temel bir sorun üzerinde durmamız gerek. Sorun şudur: “Mesih inanlıları yasaya tabi midir, değil midir?” Burada, Yakup’un On Buyruk’u Mesih inanlılarına uygulamaya çalıştığı dikkati çekiyor. Özellikle de On Buyruk’un zina ve adam öldürmeyi yasaklayan altıncı ve yedinci maddesine göndermede bulunmaktadır. Son beş buyruğu da şu şekilde özetler: “Komşunu kendin gibi sev.” Mesih inanlılarını bir kural olarak yasa altına sokmak, Yeni Antlaşma’nın şu ayetleriyle çelişmektedir: “Çünkü Kutsal Yasa’nın yönetimi altında değil, Tanrı’nın lütfu altındasınız” (Rom.6:14). “ … Yasa’dan özgür kılındık” (Rom.7:6). “ …Mesih’in bedeni aracılığıyla Kutsal Yasa karşısında öldünüz” (Rom.7:4). (Ayrıca, Gal.2:19; 3:13, 24, 25; 1Ti.1:8, 9; Hab.7:19’a bakınız.) Mesih inanlılarının On Buyruk’un altında sayılmayacağı, 2.Korintliler 3:7-11’de de açıklamıştır.

Öyleyse niçin Yakup yasayı bu Lütuf Çağı’nın imanlılarına uygulamaya çalışıyor? Birincisi, Mesih inanlıları bir kural olarak yasanın altında değildirler. İmanlı, örnek olarak yasayı değil, Mesih’i izlemek durumundadır. Yasanın olduğu yerde cezanın da olması gerekir. Yasayı çiğnemenin cezası ölümdür. Mesih ölerek yasayı çiğnemenin cezasını ödemiştir. Dolayısıyla Mesih’te olanlar yasadan ve cezasından özgür kılınmışlardır. Ancak, elbette yasanın bazı ilkeleri Mesih inanlıları için de bağlayıcıdır. Bu ilkeler herkes için her zaman geçerlidir. Puta tapma, zina, adam öldürme ve hırsızlık bariz bir şekilde yanlıştır. İmanlı olsun ya da olmasın, herkes için aynı derecede yanlıştır. Dahası, On Buyruk’un dokuzu Pavlus’un Mektupları’nda yinelenir. Yalnızca Şabat Günü’yle ilgili olan tekrar edilmemiştir. Mesih inanlılarından Şabat Günü ya da haftanın yedinci gününe uymaları istenmemiştir, çünkü bu buyruk ahlâkla değil, ibadetle ilgilidir. Bir Yahudi’nin haftanın yedinci günü çalışması yanlış bir davranış sayılmazdı, ancak Tanrı o güne özel bir önem verdiği için yanlış sayılıyordu.

Son olarak, mektuplarda tekrarlanan dokuz buyruğun yasa olarak değil, Tanrı’nın halkının doğru yolda yürümesi için verildiğini belirtmeliyiz. Başka bir deyişle Tanrı, Mesih inanlılarına, “Hırsızlık yaparsan cezan ölümdür” ya da “Ahlaksız bir davranışta bulunduğunda kurtuluşunu yitireceksin” değil, “Seni lütfumla kurtardım. Şimdi de bana olan sevginden dolayı kutsal bir yaşam sürmeni istiyorum. Senden beklentilerimi öğrenmek istersen, Yeni Antlaşma’da bulabilirsin. Orada On Buyruk’tan dokuzunun tekrarlandığını göreceksin. Ayrıca Rab İsa’nın yasanın gerektirdiğinden çok daha yüksek standartta davranışlar beklediğini de göreceksin” diyor. Dolayısıyla Yakup, imanlıları yasa ve onun suçlaması altına almakta, “İnsanlara saygı göstermekle yasayı çiğniyor ve ölüme mahkum oluyorsunuz” demektedir.

2:12   Yakup şunu söylemek istemektedir: “İmanlılar olarak artık yasanın boyunduruğunda değil, özgürlük yasası altındasınız. Özgürlük de doğru olan şeyi yapmaktır. Musa’nın Yasası sizden komşunuzu sevmenizi istedi, ancak gerekli gücü size vermedi. Başarısız olmak da sizi suçlu çıkarıyordu. Lütuf altındayken size hem komşunuzu sevme gücü verildi, hem de bunu yapanlara ödül verilir oldu. Bunu kurtulmak için değil, kurtulmuş olduğunuz için, cezalandırılma korkusuyla değil, sizin için ölmüş ve dirilmiş olana duyduğunuz sevgiden dolayı yapıyorsunuz. Mesih’in yargı kürsüsü önünde durduğumuzda alacağımız ödül bu ölçüye göre belirlenecektir. Kurtuluşumuzda değil, ödülde değişiklik olacak.” Konuşup davranın ifadesi, hem söze hem de eyleme yöneliktir. Sözlerimizle yaşamımız uyum içinde olmalıdır. İmanlılar sözde ve eylemde ayrımcılıktan sakınmalıdırlar. Özgürlük yasasını çiğneyici eylemler, Mesih’in Yargı Kürsüsü önünde yargılanacaktır.

2:13   13’üncü ayet metne göre değerlendirilmelidir. Yakup burada imanlılara seslenmektedir. Bu ayette söz konusu olan sonsuz ceza değildir, çünkü o ceza zaten çarmıhta ödenmiştir. Söz konusu olan, Tanrı’nın çocukları olarak O’nun bizlerle olan ilişkisidir. Eğer başkalarına merhamet göstermiyorsak, Tanrı’yla iyi bir ilişki içinde değiliz demektir ki, o zaman da imanı zayıflamış birinin çekeceği sıkıntılara katlanmaya da hazır olmalıyız.

Merhamet yargıya galip gelir ifadesi, Tanrı’nın bizi disiplin etmek yerine bize merhamet etmeyi tercih ettiği anlamına gelebilir (Mik.7:18). Yargı O’nun “alışık olmadığı bir iştir.” Dolayısıyla, eğer başkalarına merhamet göstermişsek, yargı kürsüsü önünde sevinçli olabiliriz. Ancak merhamet etmemişsek, bize de merhamet edilmeyecektir. Merhamet yargıya galip gelir ifadesi her zaman merhametin yargıdan üstün olduğunu ifade etmektedir. Genel olarak anlatılmak istenen şey, başkalarına merhamet ettiğimiz takdirde yargılanırken bize de merhamet edileceğidir.

Öyleyse bu ayrımcılık konusunda kendimizi test edelim. Kendi ırkımızdan olanlara, başka ırktan olanlara göre daha mı fazla merhamet gösteriyoruz? Gençlere yaşlılardan daha mı fazla ilgi gösteriyoruz? İyi giyimli ve bakımlı kişilere sade giyinenlere göre daha mı çok yakınlık gösteriyoruz? Tanınmamış kişilere oranla tanınmış kişilerle daha mı çok arkadaş olmaya çabalıyoruz? Bedensel engelli kişilerden kaçıp güçlü ve sağlıklı kişilerle mi arkadaşlık etmeyi tercih ediyoruz? Zengin kişiye yoksula göre daha mı çok iyilik ediyoruz? Dilimizi biraz farklı bir aksanla konuşan yabancılara soğuk mu davranıyoruz?

Tüm bu soruları yanıtlarken şunu unutmayalım ki, sevilmesi güç olan bir imanlıya nasıl davranıyorsak, Kurtarıcı’ya da öyle davranıyoruz demektir (Mat. 25:40).

V. İMAN VE EYLEM (2:14-26)

Bu ayetler Yakup’un mektubunun en çok tartışılan ayetleridir. Luther bile, Yakup’un eylemlerle aklanma öğretişi ile Pavlus’un imanla aklanma öğretişi arasında uzlaştırılamaz bir çelişki görmüştür. Bu ayetler sık sık, sinerji ya da birlikte etkili olma denilen ve iman ve eylemlerle kurtulduğumuzu öne süren düşünceyi desteklemek için kullanılmıştır. Yani Rab İsa’ya Kurtarıcımız olarak iman etmemiz gerekir, ancak bu yeterli değildir. Buna hayır işlerimizi ve ibadetlerimizi de eklemeliyiz.

Bu bölümün başlığı “Eylemlerle Aklanma” bile olabilirdi, çünkü bir anlamda eylemlerle de aklanırız. Aklanma gerçeğini tümüyle kavramak için onun altı yönünün olduğunu anlamamız gerekir. Lütufla aklanırız (Rom.3:24). Aslında aklanmayı değil, tersini hak ediyoruz. İmanla aklanırız (Rom.5:1). İman, Tanrı’nın lütfuna insanın verdiği karşılıktır. İmanla bu armağanı kabul ederiz. İman, Tanrı’nın bizim için yaptığını kendimize mal etmemizdir. Kanla aklanırız (Rom. 5:9). Buradaki kan, aklanmayı elde edebilmemiz için ödenmiş olan ücrettir. Günahın ücreti Mesih’in değerli kanı sayesinde ödenir. Böylece Tanrı günahlıları aklayabilir, çünkü gereken yapılmıştır. Tanrı tarafından aklanırız (Rom.8:33). Yani aklayan kişi Tanrı’dır. Güç ile aklanırız (Rom.4:25). Aklanmamız Mesih’i ölümden dirilten güç ile ilişkilidir. O’nun dirilişi Tanrı’nın hoşnut olduğunu kanıtlar. Eylemlerle de aklanırız (Yak.2:24). Eylemler imanımızın dıştan görülen kanıtıdır. Görünmez olanı başka türlü yansıtırlar. Bu şekilde bir insanın lütufla, imanla, kanla, güçle ve eylemle aklandığını görüyoruz. Yine de herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Tüm bunlar aynı gerçeğin farklı yönleridir. Lütuf, Tanrı’nın aklama ilkesine temel oluşturur. İman, insanın bunu kabul etme yoludur. Kan, Kurtarıcı’nın ödemek zorunda kaldığı ücrettir. Tanrı aklanmada etkin olandır. Güç, kanıt ve eylemler de sonuçtur.

2:14   Yakup iyi eylemlerle sonuçlanmayan bir imanın insanı kurtaramayacağını söylüyor. Bu ayetin anlaşılmasına yardım eden iki nokta vardır. Birincisi, Yakup’un söylediği, “Bir kimse imana sahipse… bu neye yarar…” değildir. “Bir kimse… imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar” demektedir. Yani, konu bir kimsenin gerçekten imanı olup da kurtulmaması değildir. Yakup, imanı olduğunu belirten, ancak bundan başka bir şeyi olmayan birini tanımlamaktadır. Kişi imanlıyım der, ancak yaşamında bunu gösteren bir belirti yoktur. İkinci önemli noktayı şu soru açıklamaktadır: “Böylesi bir iman onu kurtarabilir mi?” Yani, “Bu tür bir iman kurtarabilir mi?” Yakup’un sözünü ettiği iman türü ayetin ilk kısmında açıklanmaktadır. O, iyi eylemlerle desteklenmeyen sözde bir imanı kastetmektedir. Böylesi bir iman, laf salatasından ibaret, değersiz bir şeydir.

2:15-16   Bu ayetlerde, eyleme dönüşmeyen sözlerin değersizliği resmedilmektedir. Burada iki ayrı kişi söz konusudur. Birinin ne günlük yiyeceği ne de giysisi vardır. Diğeri ikisine de sahiptir, ancak paylaşmak istemez. Zengin olan, yoksul olana gayet cömert bir şekilde, “Git, şık bir şeyler giyin ve güzel bir yemek ye” der. Ancak bunu mümkün kılacak en küçük bir çaba bile göstermez. Bu tür sözlerin yararı nedir? Kesinlikle hiçbir değeri yoktur. Ne insanın karnını doyurmaya ne de bedeni ısıtmaya yararlar.

2:17   Bunun gibi, tek başına eylemsiz iman da ölüdür. Eylemsiz iman gerçek bir iman değildir. Yalnızca sözcüklerden ibaret kalır. Yakup bizim hem iman hem de eylemlerle kurtulduğumuzu söylemiyor. O türde bir düşünce Rab İsa Mesih’in tamamlamış olduğu işe saygısızlık olurdu. Eğer kurtulmak için hem iman hem de eylem gerekseydi, iki tane kurtarıcı olmuş olurdu: İsa ve kendimiz! Ancak, Yeni Antlaşma İsa Mesih’in tek Kurtarıcı olduğunu defalarca açıklar. Yakup’un vurguladığı nokta, sözde kalan bir imanla değil, iyi bir yaşam sürmemize yol açan nitelikte bir imanla kurtulduğumuzdur. Başka bir deyişle, eylemler kurtuluşun kökü değil meyvesi, nedeni değil sonucudur. Calvin bunu kısa ve öz olarak şöyle dile getirir. “Sadece imanla kurtuluruz, ancak tek başına olan bir imanla değil.”

2:18   Gerçek imanla iyi eylemler birbirinden ayrılamaz. Yakup bu duruma örnek olarak iki kişi arasındaki konuşmayı örnek verir. Samimi olarak kurtulmuş olan birinci kişi konuşmakta olandır. İkincisi ise, imanı olduğunu söyler, ancak iyi eylemlerle bunu gösteremez. Birincinin, diğerini yanıtını bulamayacağı bir duruma soktuğunu görüyoruz. Konuşmayı şu şekle de sokabiliriz: Birinci kişi haklı olarak şunu söyleyebilir: “Evet, imanının olduğunu söylüyorsun, ancak bunu ortaya koyacak şekilde yaşamıyorsun. Bence bu imanın eylemlerle gösterilmesi gerekir. Eylemler olmadan imanının olduğunu bana kanıtlayabilir misin? Hayır, iman gözle görülmez. Başkaları bunu yalnızca yaşamımıza bakarak anlayabilir. İmanımı eylemlerimle göstereyim.” Bu ayetin anahtar sözcüğü göstermektir. Eylemler olmadan imanı göstermek olanaksızdır.

2:19-20   Bu ayette tartışmanın sürdüğünü görüyoruz. İmanlı olduğunu belirtmek, iyi bilinen bir gerçeği zihinsel olarak da onaylamaktan farksızdır. Böyle bir yaklaşım o kişinin kendini buna adamasına yol açmadığı gibi, yaşamında da bir değişiklik yaratmaz. Tanrı’nın varlığına inanmak yeterli değildir. Evet bunun çok önemli olduğu doğrudur, ancak yeterli değildir. Cinler bile buna inanıyor ve sonuçta görecekleri cezadan ötürü korkudan titriyorlar. Cinler gerçeğe inanıyorlar, ancak teslim olmuyorlar. Bu tür bir iman kurtarmaz. Gerçekten Rab’be inanan bir kişi ruhunu, canını ve bedenini O’na adamalıdır. Bu tür bir adanma yaşamda da değişmeye yol açar. Eylemsiz iman sadece kafada kalan, dolayısıyla ölü 2 olan bir imandır.

2:21   Eski Antlaşma’dan eyleme dökülmüş imana ilişkin iki örnek verilir. Bunlar Yahudi olan İbrahim’le Yahudi olmayan Rahav hakkındadır. İbrahim, oğlu İshak’ı sunağın üzerinde Tanrı’ya adama eylemiyle aklanmıştı. Bu gerçeği tam anlamıyla kavrayabilmek için Yaratılış 15:6’ya bakmamız gerekir. Orada İbrahim’in RAB’be iman ettiğini ve Rab’bin de onu Kendisine halk saydığını okuyoruz. Burada İbrahim imanla aklanmıştır. Sonra Yaratılış’ın 22’nci bölümüne geldiğimizde oğlu İshak’ı adadığını görüyoruz. O zaman eylemiyle aklanmıştı. İbrahim RAB’be iman eder etmez Tanrı’nın gözünde aklanmıştı. Ancak yedi bölüm sonra Tanrı onun imanını denemektedir. İshak’ı adamadaki istekliliği de imanının içten olduğunu gösteriyordu. İtaatkarlığı, yalnızca zihniyle değil, yüreğiyle de iman ettiğini kanıtladı.

Bazıları İbrahim’in İshak’ı adayacağı sırada orada imanını kanıtlayacak birilerinin bulunmadığını ileri sürerler. Ancak, İbrahim ile gelen gençler çok uzakta değildi ve onun İshak’la dağdan dönmesini bekliyorlardı. Dahası, İshak da oradaydı. Ayrıca İbrahim’in Tanrı’nın buyruğuna itaat ederek oğlunu kurban etmekteki kararlılığı Kutsal Kitap’ta kaydedilmiştir. Bu, tüm kuşaklara onun imanının gerçekliğini kanıtlamaktadır.

2:22-23   Dolayısıyla İbrahim’in imanının, eylemlerinin ortaya çıkmasını sağladığı ve imanın eylemleriyle tamamlandığı açıktır. Gerçek iman ve eylem birbirinden ayrılmaz. Birincisi ikincisine yol açar ve ikincisi birincisinin kanıtıdır. İshak’ın adanmasında İbrahim’in imanının eyleme dökülmesini görüyoruz. Bu, İbrahim’in imanla aklandığını söyleyen Kutsal Yazı’nın yerine gelişiydi. İbrahim iyi eylemleri sayesinde Tanrı’nın dostu diye anılır oldu.

2:24   Bundan çıkan sonuç, insanın yalnız imanla değil, eylemle de aklandığıdır. Ancak onun iman artı eylemle kurtulmadığını tekrar belirtelim. Tanrı’nın önünde imanla ve insanların önünde eylemlerle aklanmıştı. Tanrı, iman ettiği anda onu akladı. İnsanlar, “İmanın gerçek olduğunu bana göster” derler. Bunu yalnız iyi iş ve eylemlerimizle gösterebiliriz.

2:25   Eski Antlaşma’dan verilen ikinci örnek fahişe Rahav’dır. O, iyi karakteri sayesinde kurtulmuş birisi değildi, çünkü fahişeydi! Aklanmasını sağlayan eylem, ulakları konuk edip değişik bir yoldan geri göndermesiydi. Rahav, Eriha’da yaşayan bir Kenanlı idi. Şehre, güçlü bir ordunun hiçbir engel tanımadan yaklaşmakta olduğunu duymuştu. İbraniler’in inandığı Tanrı’nın gerçek Tanrı olduğu sonucuna ulaşıp ne pahasına olursa olsun bu Tanrı’ya inanmaya karar vermişti. Casuslar şehre geldiğinde onlarla arkadaşlık kurdu. Bu şekilde gerçek ve diri Tanrı’ya olan inancının içtenliğini kanıtlamış oldu. Rahav casusları saklayarak aklanmamıştı. Ancak, bu konukseverliği onun gerçek bir imanlı olduğunu ortaya koyuyordu.

Bazıları bu bölümü kasıtlı olarak, kurtuluşun kısmen de olsa iyi eylemlere dayandığını göstermek için kullanırlar. Ancak onların iyi eylemlerden anladıkları; hayır işleri, borcunu ödeme, gerçeği söyleme ve kiliseye gitmektir. İbrahim ile Rahav’ın iyi eylemleri bunlar mıydı? Elbette ki hayır! Bu eylem İbrahim’de oğlunu öldürme isteği, Rahav’da ise vatan hainliğiydi! İmanı soyutladığınız takdirde bu eylemlerin iyi değil, kötü olduğu ortaya çıkar. “İmanı kaldırırsanız bu eylemlerin zalim, ahlâk dışı ve hatta günah olduğu görülebilir.” Mackintosh haklı olarak şöyle der: “Bu bölüm yasaya değil, yaşama dayanan eylemlere göndermede bulunur. İbrahim ve Rahav’ın eylemleri imanla ilişkili olarak düşünülmediklerinde kötü eylemler olarak görülebilirler. Bu eylemler, imanın meyveleri olarak bakıldığında yaşam verici niteliktedirler.

Dolayısıyla bu bölüm iyi işler yaparak kurtulabileceğimizi öğretmek için kullanılmaz. Yoksa adam öldürerek ya da vatan hainliği yaparak kurtulabileceğimiz gibi savunulamaz bir mantıksızlığa düşmüş oluruz.

2:26   Yakup bu bölümü şu ifadeyle bitirir: “Ruhsuz beden nasıl ölüyse, eylemsiz iman da ölüdür.” Konu burada çok güzel özetlenmiştir. Yakup insan bedeni ile imanı karşılaştırmaktadır. Ruhsuz bir beden ölü, değersiz ve işe yaramaz bir haldedir. Bu nedenle eylemsiz iman da ölü, etkisiz ve değersizdir. Bunun içten değil, sahte bir iman olduğu açıktır.

Özetle, Yakup imanımızı şu sorulara verdiğimiz yanıtlara göre değerlendirmektedir. İbrahim gibi, yaşamımın en değerli şeyi neyse onu Tanrı’ya vermeye hazır mıyım? Rahav gibi, Mesih’e sadık olmak için dünyanın gözünde hain sayılmaya hazır mıyım?

 

Kutsal Kitap

1 Kardeşlerim, yüce Rabbimiz İsa Mesih’e iman edenler olarak insanlar arasında ayrım yapmayın.
2 Toplandığınız yere altın yüzüklü, şık giyimli bir adamla kirli giysiler içinde yoksul bir adam geldiğinde, şık giyimliye ilgiyle, “Sen şuraya, iyi yere otur”, yoksula da, “Sen orada dur” ya da “Ayaklarımın dibine otur” derseniz, aranızda ayrım yapmış, kötü düşünceli yargıçlar gibi davranmış olmuyor musunuz?
3 (SEE 2:2)
4 (SEE 2:2)
5 Dinleyin, sevgili kardeşlerim: Tanrı, bu dünyada yoksul olanları imanda zenginleşmek ve kendisini sevenlere vaat ettiği egemenliğin mirasçıları olmak üzere seçmedi mi?
6 Ama siz yoksulun onurunu kırdınız. Sizi sömüren zenginler değil mi? Sizi mahkemelere sürükleyen onlar değil mi?
7 Ait olduğunuz Kişi’nin yüce adına küfreden onlar değil mi?
8 “Komşunu kendin gibi seveceksin” diyen Kutsal Yazı’ya uyarak Kralımız Tanrı’nın Yasası’nı gerçekten yerine getiriyorsanız, iyi ediyorsunuz.
9 Ama insanlar arasında ayrım yaparsanız, günah işlemiş olursunuz; Yasa tarafından, Yasa’yı çiğnemekten suçlu bulunursunuz.
10 Çünkü Yasa’nın her dediğini yerine getirse de tek konuda ondan sapan kişi bütün Yasa’ya karşı suçlu olur.
11 Nitekim “Zina etmeyeceksin” diyen, aynı zamanda “Adam öldürmeyeceksin” demiştir. Zina etmez, ama adam öldürürsen, Yasa’yı yine de çiğnemiş olursun.
12 Özgürlük Yasası’yla yargılanacak olanlar gibi konuşup davranın.
13 Çünkü yargı merhamet göstermeyene karşı merhametsizdir. Merhamet yargıya galip gelir.
14 Kardeşlerim, bir kimse iyi eylemleri yokken imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar? Böylesi bir iman onu kurtarabilir mi?
15 Bir erkek ya da kız kardeş çıplak ve günlük yiyecekten yoksunken, içinizden biri ona, “Esenlikle git, ısınmanı, doymanı dilerim” der, ama bedenin gereksindiklerini vermezse, bu neye yarar?
16 (SEE 2:15)
17 Bunun gibi, tek başına eylemsiz iman da ölüdür.
18 Ama biri şöyle diyebilir: “Senin imanın var, benimse eylemlerim.” Eylemlerin olmadan sen bana imanını göster, ben de sana imanımı eylemlerimle göstereyim.
19 Sen Tanrı’nın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun. Cinler bile buna inanıyor ve titriyorlar!
20 Ey akılsız adam, eylem olmadan imanın yararsız olduğuna kanıt mı istiyorsun?
21 Atamız İbrahim, oğlu İshak’ı sunağın üzerinde Tanrı’ya adama eylemiyle aklanmadı mı?
22 Görüyorsun, onun imanı eylemleriyle birlikte etkindi; imanı eylemleriyle tamamlandı.
23 Böylelikle, “İbrahim Tanrı’ya iman etti, böylece aklanmış sayıldı” diyen Kutsal Yazı yerine gelmiş oldu. İbrahim’e de Tanrı’nın dostu dendi.
24 Görüyorsunuz, insan yalnız imanla değil, eylemle de aklanır.
25 Aynı biçimde, ulakları konuk edip değişik bir yoldan geri gönderen fahişe Rahav da bu eylemiyle aklanmadı mı?
26 Ruhsuz beden nasıl ölüyse, eylemsiz iman da ölüdür.

1. Toplantı yeri anlamında kullanılan Grekçe sözcük sunagõgé’dir. Bu sözcük sonraları yalnızca Yahudi sinagogları için kullanılır hale geldiğinden, Yakup’un mektubunun çok eskilere uzadığını da göstermektedir.

2. NU metninde, “yararsız” yerine “ölü” sözcüğü kullanılmaktadır.