Yakup 3

VI. DİLİN İYİ VE KÖTÜYE KULLANILMASI (3:1-12)

Üçüncü bölümün ilk on iki ayeti dil ile ilgilidir (ayrıca 1:19-26; 2:12; 4:11; 5:12’de de değinilir). Eskiden doktorların hastaya tanı koyarken dillerini muayene etmeleri gibi, Yakup da bir kişinin ruhsal sağlığını teste tabi tutarken onların sözlerini dikkate almaktadır. Konuşmadaki günahlara bakarak tanı koymaya başlıyor. Yakup da herhalde şu söze katılırdı: “Diline dikkat et. Çünkü bulunduğu yer ıslaktır, kolayca kayıp sürçer!”

3:1   Bölümün hemen başlangıcında, Tanrı sözünü öğreten birisi olma konusunda fazla aceleci davranmamamız öğütlenmektedir. Dile açıkça değinilmese de, dilini kullanarak Kutsal Yazı’yı öğretmek isteyen kişinin Tanrı ve insan önünde fazladan bir sorumluluk altına girdiğine dikkat çekilmektedir. “Çoğunuz öğretmen olmayın” cümlesi, “Öğretmen olmak için gereksiz yere aşırı istek duymayın” şeklinde de açıklanabilir. Ancak bu ayet, Tanrı tarafından öğretmek üzere seçilmiş, armağanı olan birinin engellenmesi gerektiği şeklinde yorumlanmamalıdır. Yalnızca öğretmenliğin hafife alınmaması gerektiğini gösterir. Gerçeğin bildirisini öğretenler, öğrettiklerini kendi yaşamlarında bizzat uygulamazlarsa daha ağır bir yargılamadan geçeceklerdir.

Kutsal Kitap’ı öğretmek büyük bir sorumluluktur. Öğreten kişinin kitapta gördüğüne itaat etmeye hazır olması gerekir. Başkalarından, kendi yaşamında uyguladığının ötesinde davranmalarını bekleyemez. Başkalarının yaşamındaki etkisi, kendi yaşamındaki ilerlemeyle orantılı olacaktır. Öğretmen, başkalarını da kendine benzer hale getirir. Kutsal Yazı’yı yanlış bir şekilde yorumlarsa kendi öğrencilerinin ilerlemesini de engeller. Günahı göz ardı ederse, kutsallıktan uzak bir yaşam sürenleri de teşvik etmiş olur. Başka hiçbir kitap Yeni Antlaşma kadar istekte bulunmaz. Yeni Antlaşma kişiyi İsa Mesih’e tümüyle bağlanmaya çağırır. O, iman edenin yaşamının her yönünün Rab’bi olmak ister. Böyle bir kitaptan öğretişte bulunmak ciddi bir iştir!

3:2   Yakup şimdi de öğretmen olma konusundan konuşma konusuna geçer. Hepimiz birçok konuda hata yapmaya eğilimliyiz, ancak eğer bir kişi dilini denetleyebiliyor ve sözleriyle günah işlemekten sakınıyorsa, o kişi gerçekten de olgun ve irade sahibi bir insan demektir. Sözlerini kontrol edebilen birisinin, yaşamında diğer konularda da kendisini kontrol edebilmesi zor değildir. Elbette bunu tam anlamıyla yapabilmiş olan tek kişi Rab İsa Mesih’tir. Ancak, bir anlamda bizler de olgun, kendine hakim ve yetkin kişiler olabiliriz.

3:3   Dil ile ilgili beş ayrı benzetme kullanılır. İlk olarak geme benzetilir. Gem, atların baş ve ağızlarına takılan koşum takımıdır. Dizginler de geme bağlıdır. Gemin ağızdan geçen küçük bir çelik parçası vardır. Bu parçayı kontrol eden kişi atı yönetir. İşte bu şekilde dilimiz de yaşamımızı iyi ya da kötü yöne sürükleyebilir.

3:4   Dil, ikinci olarak dümene benzetilir. Gemi ile karşılaştırıldığında dümen küçücüktür. Geminin ağırlığının yanında çok hafif kalır. Örneğin Queen Elizabeth (Kraliçe Elizabeth) gemisinin ağırlığı 83.673 grostondu. Bu geminin dümeni ise yalnızca 140 tondu ve bu da tüm ağırlığının yalnızca binde ikisi kadardı. Buna rağmen dümen tüm geminin çevrilmesini sağlar. İnsanın bu kadar küçük bir aletle bu kadar büyük bir aracı kontrol edebilmesi gerçekten de inanılmazdır. Bu nedenle boyutlarına bakarak dilin gücü hakkında ön yargılı olmamalıyız. Bedenin küçük ve fazla göze çarpmayan bir üyesi olsa da, hem iyi hem de kötü yönde büyük işlerle övünebilir.

3:5-6   Üçüncü olarak dil, ateşe benzetilir. Dikkatsizce yanar durumda atılan bir kibrit çalılıkları, hatta ormanı tümüyle yakabilir. Ufak bir kibrit bile ne kadar büyük bir hasara yol açabilmektedir! Tarihin en büyük felaketlerinden birisi, 1871’deki Chicago yangınıdır. Buna, O’leary adındaki bir bayanın ineğinin feneri düşürmesinin yol açtığı söylenir. Nedeni ne olursa olsun, şehrin 5 km2’lik bir alanı üç gün süreyle yanmıştır. 250 kişi ölmüş, 100 bin kişi evsiz kalmış, 175 milyon dolarlık zarar meydana gelmiştir. Dil de küçük bir kibrit ya da fener gibidir. Birçok kötülüğe yol açabilir. Yakup dilden, bedenlerimizin üyeleri arasında bir kötülük dünyası diye söz eder. Buradaki dünya sözcüğü çokluğu, genişliği kastetmektedir. Örneğin, dünya kadar malı var derken de, bir kişinin çok fazla malının olduğunu kastederiz. Dil de küçük olmasına karşın çok sayıda kötülüğe yol açabilir.

Başkalarının çekiştirildiği kötü sözlerin nasıl yayılabildiğine ilişkin olarak şu örneği verebiliriz. İki hanım aralarında şöyle konuşurlar:

Özlem: Sana anlattığım ve Ayşe’ye anlatmamanı söylediğim sırrı ona aktarmışsın. Ayşe söyledi.

Pınar: Rezil şey! Ona bunu söylerken sana anlatmamasını söylemiştim.

Özlem: Bunu bana aktardığını sana söylemeyeceğime dair Ayşe’ye söz vermiştim. Sakın ona söyleme, olur mu?

Dil bütün varlığımızı kirletebilir. İnsan, diliyle sövüp sayarak, yalan söyleyerek ve iftira atarak tüm karakterinin bozulmasına yol açabilir.

Chappel şöyle der:

Hata bulan kişi kendine zarar verir… Çamur atan kişinin, ellerini ve yüreğini kirleten çamurdan tümüyle arınmış bir zaman geçirmesi olanaksızdır. Kim bilir kaç kez böyle bir deneyim yaşamış ve ardından da kendimizi kirli hissetmişizdir. Halbuki, çamur atarken başkalarının bizim ne kadar temiz olduğumuzu düşüneceklerini umarız. Başkalarını ezerek kendi değerimizin artacağını düşünecek kadar da aptalızdır. Başkasının evinin altına dinamit koyarak kendi evimizin temelinin güçleneceğini sanırız. Bu asla böyle olmaz. Başkalarına zarar verebiliriz, ama her defasında kendimiz daha büyük bir zarar görürüz. 1

Dil yaşamımızın gidişini alevlendirir. Bu “gidiş” doğumla başlar ve insanoğlunun çabalarının tümünü kapsar. Kötü bir dil yalnızca insanın karakterini değil, tüm işlerini kirletir. “Yaşam boyunca insanın tüm kötülüklerine zemin hazırlar.” Kötü bir dil cehennemden alevlenmiştir. Tüm kötü sözlerin kökü orasıdır. Cehennem için kullanılan sözcük Gehenna’dır ve bu sözcük, Yeni Antlaşma’da bu bölüm dışında yalnızca Rab İsa tarafından kullanılmıştır.

3:7   Dil dördüncü olarak yabanıl hayvana benzetilir. Her tür yabanıl hayvan, kuş, sürüngen ve deniz yaratığı evcilleştirilebilir. Evcilleştirilmiş fil, aslan, kaplan, av kuşu, yılan, yunus balığı ve hatta balık dahi bulunabilir. Pliny insanlar tarafından evcilleştirilmiş canlıların bir listesini yapmıştı; fil, aslan, kaplan, kartal, engerek yılanı, timsah ve balık bunlar arasındaydı. Evcilleştirilemeyen hayvanların bulunduğunu söylemek Yakup’un söylemeye çalıştığını anlamamak demektir. Yeterli zaman ve çaba harcandığında, evcileştirilemeyecek hayvanın kalmayacağına inanmamak için bir neden yoktur.

Robert G. Lee bunu gayet güzel açıklar:

İnsanoğlu koskoca fillere ne yaptı? Onları tuzağa düşürdü, yuvalarına el koydu, eğitip yük taşımak, ağır vagonları itmek gibi işlerde kullandı. İnsanoğlu yeşil gözlü Bengal kaplanlarına ne yaptı? Yakaladı, eğitti ve onlarla oynadı. İnsanoğlu güçlü ve kızgın Afrika aslanlarına ne yaptı? Birçoğunu yakaladı, eğitti, ateşli çemberlerden atlattı, ata bindirdi, sütunlara çıkarttı, aç iken bile pençesine verdiği eti yemeden durmasını sağladı, yatmasını, kalkmasını, koşmasını, kükremesini bir komutla ya da kırbaç sayesinde sağlayabildi. Bir defasında bir sirkte görmüştüm. Aslanın sonuna kadar açık ağzı içine eğiticisi tümüyle kafasını sokup bir dakika süreyle o şekilde durmuştu.

İnsanoğlu kocaman boğa yılanına, piton yılanına ne yaptı? Sirke gidin ve görün. Çiçek gibi narin yapılı incecik kızların hiç çekinmeden o yılanları bellerine nasıl doladıklarına bakın. Kana susamış jaguarlarla leoparların nasıl olup da sakin kalabildiklerini izleyin. Aç çakal ile kuzunun yan yana yatışını, güvercin ile kartalın birlikte yuva yapmalarını ve kurtla tavşanın oynaşmalarını görün. 2

3:8   İnsan vahşi hayvanları evcilleştirme konusunda gösterdiği başarıyı kendi dilinde gösteremez. Dürüst olan herkes bunun böyle olduğunu kabul eder. İlk günahtan sonra bedenimizin bu küçük organı üzerindeki egemenliğimizi yitirdik. İnsan doğası bu küçük organı yönetebilecek güce sahip değildir. Yalnızca Tanrı onu kontrol edebilir.

Bunun ardından Yakup, dilin dinmeyen bir kötülük olduğunu belirtir. Öldürücü zehirle dolu derken de aklından herhalde zehir dolu, yerinde durmayan bir yılan geçiyordu. Bir iki damla zehir insanı öldürmeye yeter. Böylece dil de zihnimizi ve kişiliğimizi zehirleyici rol oynayabilir. Başkaları hakkında dedikodu yapmanın ne kadar kolay olduğunu hepimiz biliriz. Çoğu kez varsayımlarımıza dayanıp öç almak için çamur atarız. Hiçbir neden yokken başkalarını küçümser, eleştirir ve hor görürüz. Akan gözyaşlarını, kırılan kalpleri, iftiraların etkisini ve sebep olunan zararı, yaşamımızda ve ailelerimizde neden olduğu üzüntüyü kim ölçebilir? İçimizde beliren sıkıntı, sağlığımıza etkisi ve özür dilemek zorunda kalmanın utancı da bunlara eklenebilir. Hatta diğer imanlıları eleştiren kişilerin çocukları da aynı eleştiriyi sürdürüp imanlı topluluğundan bile ayrılabilir. Dilimizi dikkatsiz bir biçimde kullanmamız çok pahalıya mal olmaktadır.

O halde çare nedir? Her gün dua edip Rab’bin bizi eleştirici, kırıcı konuşmaktan ve dedikodudan uzak tutmasını dilemeliyiz. Hiç kimse hakkında kötü konuşmamalıyız, çünkü sevgi birçok günahı örter (1Pe.4:8). Birisiyle sorunumuz olduğunda, doğruca o kişiye gidip sevgiyle tartışmalı ve birlikte dua etmeliyiz (Mat.18:15; Luk.17:3). Kardeşlerimizdeki küçük hataları büyütmektense, onlarda Mesih’i görmeyi denemeliyiz. Konuşmamız işe yaramamaya ya da kırıcı bir yön almaya başladığında hemen susmalıyız. Bazı şeylerin söylenmemesi daha yararlıdır.

3:9-10   Dili hem iyi hem kötü yönde kullanmak çelişki doğurur. Bu doğaya aykırı bir durumdur. İnsan, diliyle Rab’bi över, hemen ardından ise Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış olan insanlara söver. Aynı kökenden böylesine çelişkili sonuçlara yol açan iki şeyin çıkması ne kadar ilginç! Bunun olmaması gerekir. Tanrı’yı öven dilin insanları yaralamak yerine onlara yardım etmesi gerekir. Her söylediğimiz şu üç teste tabi tutulmalıdır: Doğru mu? Nazik mi? Zorunlu mu? Daima Rab’den dudaklarımızın arasına bir bekçi koymasını istemeli (Mez.141:3) ve ağzımızdan çıkan sözler ile yüreğimizin düşüncelerinin, gücümüz ve Kurtarıcımız olan Rab’bin önünde makbul olması için dua etmeliyiz (Mez.19:14). Romalılar 12:1’de sıralanan organlarımızın arasında dilimizin de bulunduğunu unutmamalıyız.

3:11   Hiçbir pınar aynı anda tatlı ve acı su akıtmaz. Dilimiz de böyle olmalı, her zaman iyi olan sözler söylemelidir.

3:12   Kaynak suyunun tatlı olması gibi, incir ağacının meyvesi de besleyicidir. İncir ağacı zeytin, asma da incir vermez. Doğada her ağaç belli bir meyve üretir. Öyleyse dil nasıl olur da iyi ve kötü olmak üzere iki tür meyve verir?

Bu bölüm, Matta 7:16-20’de benzeri bulunan bölümle karıştırılmamalıdır. Orada kötü ağaçtan iyi meyve beklemememiz gerektiği vurgulanır. Kötü insanlar yalnızca kötü işler yaparlar. Burada ise, dilimizle birbiriyle çelişkili iki meyve vermememiz söylenir.

Tuzlu su kaynağı da aynı anda tatlı su veremez. İkisinden birini verir. Doğadan bu örneklerin verilmesinin nedeni, bize konuşurken yapıcı olmamız gerektiğini anımsatmaktır.

Dolayısıyla, Yakup burada konuşmalarımızla ilgili olarak bizi denemektedir. Bu bölümü bitirmeden önce kendimize şu soruları soralım. İtaat etmediğim şeyleri başkalarına öğretiyor muyum? Başkalarını arkalarından eleştiriyor muyum? Kullandığım sözcükler temiz, yararlı ve nazik mi? “Allah kahretsin” ya da “Lanet olsun” gibi kötü sözler sarf ediyor muyuz? Münasebetsiz ve yersiz şakalar yapıyor muyuz? Kutsal Kitap’taki sözlerle sözcük oyunları yapıyor muyuz? Bir konuyu aktarırken insanları etkilemek için abartılı konuşuyor muyuz? Utancı ya da para ve arkadaş kaybetmeyi bile göze alarak her zaman doğruyu söylüyor muyuz?

VII. GERÇEK VE SAHTE BİLGELİK (3:13-18)

Yakup şimdi de gerçek ve sahte bilgelik arasındaki farkları ele alır. Bilgelikten kastettiği, bir insanın sahip olduğu bilgi değil, günlük yaşayış biçimidir. Önemli olan, bilgiye sahip olmak değil, onu nasıl kullandığımızdır. Burada gerçekten bilge olan kişi resmedilir. Temel olarak resmedilen kişi, Rab İsa Mesih’tir. O, beden almış bilgeliktir (Mat.11:19; 1Ko.1:30). Ancak bilge kişi aynı zamanda Mesih’e benzer bir yaşam süren, kendisinde Ruh’un meyveleri görülen kişidir (Gal.5:22-23).

Burada dünyasal olarak bilge, yani pişkin insan da resmedilir. O kişi dünyasal ilkelere göre hareket eder. İnsanların hoşuna giden özelliklere sahiptir. Davranışları, içinde tanrısal bir yaşamın olmadığını gösterir.

3:13   Eğer birisi bilge ve anlayışlı ise, olumlu yaşayışıyla ve bilgelikten gelen alçakgönüllülükle bunu gösterecektir. Gerçek bilgeliğin beden almış şekli olan Rab İsa gururlu ve kibirli biri değil, tam aksine yumuşak huylu ve alçakgönüllüydü (Mat.11:29). Dolayısıyla, gerçekten bilge olanlar, içten bir alçakgönüllülüğün izlerini üzerlerinde taşırlar.

3:14   Dünyasal bilgeliğe sahip kişi ise yüreğinde kin, kıskançlık ve bencillik bulunan biri olarak resmedilir. Yaşamdaki tek tutkusu kendi çıkarını aramaktır. Rakiplerini kıskanır ve onlara karşı acımasızdır. Kendisine başarı sağlayan bilgeliğiyle övünür. Ancak, Yakup bunun kesinlikle bilgelik olmadığını söylüyor. Bu tür bir övünme boştur ve bilge kişinin aynı zamanda alçakgönüllü olacağı gerçeğinin inkâr edilmesidir.

3:15   İsa Mesih’e hizmet ederken bile diğer arkadaşlarımızı kıskanıp öne çıkmak isteyebiliriz. Dünyasal olarak bilge olan kişilerin kilisede önder konumuna getirilmesi her zaman olabilir. Ruhsal konularda dünyasal ilkelere göre yönlendirilmeye karşı uyanık olmalıyız. Yakup bu sahte bilgeliğin dünyadan, benlikten ve cinlerden geldiğini söylemektedir. Bu üç sıfatın yukarıdan aşağıya doğru bir sıra izlediğine dikkat edin. Dünyadan demekle, bu bilgeliğin gökten olmadığı vurgulanır. Benlikten sözcüğüyle, bunun Kutsal Ruh’un meyvesi olmayıp insanın düşkün doğasından kaynaklandığı belirtilir. Cinlerden demekle de, insanların değil, cinlerinkine benzeyen aşağılık davranışlar sergilediği anlatılmak istenir.

3:16   Nerede kıskançlık ve bencillik varsa orada karışıklık, düzensizlik ve her tür kötülük vardır. Ne kadar doğru değil mi! Bugün dünyada süren karışıklık ve sürtüşmeler, insanların gerçek bilgelik yerine, kendi parlak fikirlerini izlemesinden kaynaklanmıyor mu?

3:17   Tanrı’dan gelen bilgelik her şeyden önce paktır. Düşüncede, sözde ve eylemde temizdir. Ruhta ve bedende, teoride ve pratikte, imanda ve ahlâkta kirden uzaktır. Aynı zamanda barışçıldır. Bu kısaca, bilge bir insanın barışı sevdiği ve paklıktan ödün vermeden barışı korumak için elinden geleni yapacağı anlamına gelir. Bu, Luther’in, derin bir ırmağın üstündeki dar bir köprüde karşılaşan iki keçi öyküsünde resmedilir. Ne geri dönmeye ne de dövüşmeye cesaretleri vardır. Kısa bir tartışmadan sonra biri yere uzanır ve diğeri onun üstünden geçip gider. İkisi de zarar görmemiştir. Luther şöyle demiştir: “Barışı korumak pahasına, kişiliğinizin üstüne basılsa da üzülmeyin. Önemli olan, vicdanınızın sağlam kalmasıdır.” Gerçek bilgelik yumuşaktır. Küstah değil sabırlıdır, kaba değil kibardır. Bilge kişi yumuşak huyludur, başkalarının duygularına saygılıdır. A. B. Simpson şöyle der: “Kaba ve alaycı tavırların, incitici sözlerin, Tesellici’nin yumuşak öğretişleri ile hiçbir ilgisi yoktur.”

Diğer bir özellik uysallıktır. Bu, akıl yürütmeye açık, uzlaşmaya eğilimli ve gerçek uğruna geri adım atmaya hazır olmak demektir. Sertlik ve inatçılığın karşıtıdır. Gökten inen bilgelik, merhamet ve iyi meyvelerle doludur. Yanlış yolda olanlara karşı merhametle doludur ve onların doğruyu bulması için çırpınır. Şefkatli ve naziktir. Kin gütmez, kötülüğe iyilikle karşılık verir. Kayırıcılık yapmaz, ayrıcalık tanımaz. Herkese eşit davranır. Son olarak da, gerçek bilgelikte ikiyüzlülük yoktur. İçten ve samimidir. Olduğundan farklı görünmeye çalışmaz.

Şimdi gerçek ve sahte bilgeliğe sahip iki kişiyi anlatmak için bu düşünceleri derleyelim. Bilgeliği gerçek olan kişi alçakgönüllüdür. Başkalarına kendisinden fazla değer verir. Kibirlilik göstermez, insanlara yardımcı olur. Davranışları çevresindeki insanların davranışlarına benzemez, çok farklıdır. Beden için değil, ruh için yaşar. Sözleri ve eylemleri sizi Rab İsa’yı düşünmeye yöneltir. Pak, temiz bir yaşam sürer. Ahlâksal ve ruhsal yönden temizdir. Barışçıldır. Suçlamalara karşı sabırlıdır; mücadele etmeye, kendini haklı çıkarmaya uğraşmaz. Nazik, iyi huylu ve şefkatlidir. Başkalarını anlamaya, olayları onların penceresinden görmeye çalışır. Kin tutmaz, kendine kötülük edenleri bağışlamaya hazırdır. Herkese ve hatta hak etmeyenlere karşı bile iyi davranır. Ayrım gözetmeden herkese aynı şekilde davranır. Zengin, yoksul, önemli, önemsiz herkese aynı şekilde davranır. İkiyüzlü değildir, dalkavukluk etmez. Gerçeği dile getirir.

Bilgeliği dünyadan olan, yani sahte bir bilgeliğe sahip kişi böyle değildir. Yüreği kıskançlık ve çekişmeyle doludur. Kendisini geliştirmek ve zenginleştirmek için rakiplerine karşı hoşgörüsüz bir tavır takınır. Hareketleri soylu değildir ve davranışlarında olağandışı bir şey yoktur. Hayvanlar gibi, yalnızca doğal isteklerini tatmin etmeyi düşünür. Kırıcı, haince ve şeytanca yöntemlere başvurur. Ütülü elbiselerinin altında kirli bir yaşam vardır. Düşünce yaşamı kirlenmiş, ahlâksal değerleri zayıflamıştır. Kullandığı sözcükler kabadır. Kendisinden farklı düşünenlerle tartışma ve çekişme eğilimi içindedir. Evde, işte ve sosyal yaşantısında her zaman kavgacıdır. Sert, kaba ve küstahtır. İnsanlar ona kolay kolay yaklaşamazlar. Onunla rahatça oturup tartışmak çok zordur. Sabit fikirlidir. Düşüncesini değiştirmek mümkün değildir. Uzun süre kin tutar. Birisinin hatasını yakalayınca merhamet göstermez. Cimridir, kabadır, her şeyi suiistimal eder. İnsanlara kendisine yarar sağlayacakları oranda değer verir. İnsanlardan sağlayacağı çıkar azalınca, onlara olan ilgisini de azaltır ya da keser. Son olarak, ikiyüzlü ve samimiyetsizdir. Ona tam olarak güvenemezsiniz.

3:18   Yakup bu bölümü şu sözlerle kapatır: “Barış içinde eken barış yapıcıları doğruluk ürününü biçerler.” Bu, tartışmakta olduğumuz ve tartışacağımız konuları birbirine bağlayan bir ayettir. Gerçek bilgeliğin barışı sevmekten geçtiğini öğrenmiştik. Gelecek bölümde, Tanrı’nın halkı arasındaki sürtüşmelere tanık olacağız. Burada yaşam ile çiftçilik arasındaki benzerlik vurgulanmaktadır. Çiftçi, barışı yapan bilge kişidir. İklim barış, ürün de doğruluktur. Çiftçi doğruluk ürününü yetiştirmek istemektedir. Çekişme ve tartışmaların olduğu bir ortamda bu mümkün müdür? Hayır. Ekimin sakin bir zamanda yapılması gerekir. Ekenler de barışçı kişiler olmalıdırlar. Böylece doğruluk ürünü, ilk önce onların yaşamlarında, sonra da onların dokunduğu yaşamlarda ortaya çıkacaktır.

Yakup burada bir kez daha imanımızı denemeye tabi tutmaktadır. Deneme bu kez günlük yaşamımızda sergilediğimiz bilgelikle ilgilidir. Kendimize şu soruları sormalıyız: “Dünyanın kibirli insanlarına, Rab İsa’ya inanan alçakgönüllü insanlardan daha mı çok saygı gösteriyorum?” “Rab’be, kimin takdir edileceğini düşünmeksizin hizmet ediyor muyum? “Bazen iyi sonuç alayım diye uygunsuz şeyler yapıyor muyum?” “İnsanları etkilemek için dalkavukluk yapıyor muyum?” “Yüreğimde öfke ve kıskançlık taşıyor muyum?” “Alaycı ve kaba imalarda bulunuyor muyum?” “Düşüncelerimde, sözlerimde ve yaşamımda temiz miyim?”

 

Kutsal Kitap

1 Kardeşlerim, biz öğretmenlerin daha titiz bir yargılamadan geçeceğini biliyorsunuz; bu nedenle çoğunuz öğretmen olmayın.
2 Çünkü hepimiz çok hata yaparız. Sözleriyle hata yapmayan kimse, bütün bedenini de dizginleyebilen yetkin bir kişidir.
3 Bize boyun eğmeleri için atların ağzına gem vururuz, böylece bütün bedenlerini yönlendiririz.
4 Düşünün, gemiler de o kadar büyük olduğu, güçlü rüzgarlar tarafından sürüklendiği halde, dümencinin gönlü nereye isterse küçücük bir dümenle o yöne çevrilirler.
5 Bunun gibi, dil de bedenin küçük bir üyesidir, ama büyük işlerle övünür. Düşünün, küçücük bir kıvılcım koca bir ormanı tutuşturabilir.
6 Dil de bir ateş, bedenimizin üyeleri arasında bir kötülük dünyasıdır. Bütün varlığımızı kirletir. Cehennemden alevlenmiş olarak yaşamımızın gidişini alevlendirir.
7 İnsan soyu, her tür yabanıl hayvanı, kuşu, sürüngeni ve deniz yaratığını evcilleştirmiş ve evcilleştirmektedir.
8 Ama dili hiçbir insan evcilleştiremez. Dil öldürücü zehirle dolu, dinmeyen bir kötülüktür.
9 Dilimizle Rab’bi, Baba’yı överiz. Yine dilimizle Tanrı’ya benzer yaratılmış insana söveriz.
10 Övgü ve sövgü aynı ağızdan çıkar. Kardeşlerim, bu böyle olmamalı.
11 Bir pınar aynı gözden tatlı ve acı su akıtır mı?
12 Kardeşlerim, incir ağacı zeytin ya da asma incir verebilir mi? Bunun gibi, tuzlu su kaynağı tatlı su veremez.
13 Aranızda bilge ve anlayışlı olan kim? Olumlu yaşayışıyla, bilgelikten doğan alçakgönüllülükle iyi eylemlerini göstersin.
14 Ama yüreğinizde kin, kıskançlık, bencillik varsa övünmeyin, gerçeği yadsımayın.
15 Böylesi “bilgelik” gökten inen değil, dünyadan, insan doğasından, cinlerden gelen bilgeliktir.
16 Çünkü nerede kıskançlık, bencillik varsa, orada karışıklık ve her tür kötülük vardır.
17 Ama gökten inen bilgelik her şeyden önce paktır, sonra barışçıldır, yumuşaktır, uysaldır. Merhamet ve iyi meyvelerle doludur. Kayırıcılığı, ikiyüzlülüğü yoktur.
18 Barış içinde eken barış yapıcıları doğruluk ürününü biçerler.

1. Cloris G. Chappel, Sermons From the Psalms of 132.

2. Robert G. Lee, Lord 1 Beliere s. 166-168.